Yağmur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yağmur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2021 Çarşamba

Kelime Oyunu 11

Bu haftanın kelimeleri sevgili Ebemkuşağı'ndan geldi :)

  • Ihlamur, Yolcu, Çocuk, Sayfa, Yağmur
Kitap Şekeri

Ihlamur ağacının gövdesine yaslanmış halde cebinden çıkarttığı gazeteye sarılmış üç beş şekeri saydı çocuk. Bunları elma, nane, çilek ve limon biraz da çam veya erik reçinesi ve başka malzemeler kullanarak evde yapıyorlardı. Eskiden kalma bir tarifti. Tadı pek mükemmel değildi ama ekşi aromanın içinde meyvenin gerçek tadının ortaya çıkışı her defasında ağzını sulandırırdı. Bugün yanında yirmi tane getirmişti. Hepsini gazete kağıdından yaptığı koninin içine koymuştu. Saymayı bitirdikten sonra paketin ağzını tekrar büzüp beklemeye devam etti. Rüzgar tatlı tatlı eserken bin bir çeşit otun ve çiçeğin kokusunu da beraberinde taşıyordu. Sazların ve otların arasından şamatacı böceklerin sesi göklere yükseliyor bunlara bir de kuş sesleri karışıyordu. Sırtını verdiği ağaç aşağıdaki yolu gören ve pek de yüksek olmayan bir tepenin üzerindeydi. Yolun gerisinde de tarlalar uzanıyordu. Sol tarafta uzakta ve biraz daha aşağıda ovanın ardında deniz ince bir çizgi halindeydi. Köy ise arkasında kalmıştı. Havanın bebek mavisi rengine bakınca dün gece yağmur yağdığını kimse söyleyemezdi. Tek kanıtı sazların arasında yer yer birikinti halinde suların kalmış olmasıydı. Karşıdaki tarlanın içinde de su birikintileri altın parçaları gibi parlıyordu.

Yolun sağ tarafından yaklaşmakta olan sırt çantalı ve bisikletli genci görünce doğruldu ve kocaman sırıttı. Sözleştikleri gibi tam zamanında geleceğini biliyordu. Gencin yaklaşmasını bekleyemeden tepeden heyecanla inerken son adımda sıçrayarak yolun ortasına atladı ve dengesini sağlayıp yolcuya doğru koşturdu. Gencin yanında bir tek sırt çantası ve boynuna asılmış bir fotoğraf makinesi ayrıca bir de bazı eşyalarına kolay ulaşmak için irice bir bel çantası vardı. Bisikletinde de yine başka bir çanta bağlanmıştı ve içinde muhtemelen uyku tulumu veya çadır bulunan rulo yapılmış bir şey de üzerinde sabitlenmişti. Çocuğun koşarken düşmesinden korksa da o da heyecanlanmıştı. Birbirlerinin sırtını tıpışlayarak sarılıp selamlaşmanın ardından nasıl olduklarını sordular. "Güneş gibiyim bugün parıldadığımı görmüyor musun?" diye cevapladı çocuk. "Bu sefer nereye gidiyorsun, bir adaya mı yoksa dağların tepesine mi?" diye sormayı da ihmal etmedi. Genç delikanlı bir süredir bu birkaç çanta ve bisikletiyle canı nereye isterse seyahat ederek yaşıyordu. Birkaç aydır da yolunu özellikle buradan geçirerek civar bölgelerde dolaşmıştı. Buradan ilk kez geçişinde ağaçta baygın ve ters sallanırken bulduğu bu ufaklığı kurtarmış ve o da karşılığında ev yapımı şekerlerden vermişti. Bir kuşu kediden kurtardığı sırada elinin altında iyice gerildikten sonra yanlışlıkla serbest bıraktığı bir dal fırlayıp başına çarpınca bayılmış, bu sırada ayağı dala takılı kalmıştı. Onca yükseklikten yere düşmediği için şanslıydı. Genç yolcu şekerlerin karşılığında ona kitap hediye etmişti. Burada bir kitaba ulaşmak son derece zor olduğundan çocuğun hazine bulmuş kadar sevinç ve minnetle dolduğunu görünce onun da içini bir neşe sarmıştı. Sonra ne zaman buradan geçerse şekerler karşılığında ona kitap vermeye devam etmişti.

"Bu kez şu denizin içindeki bir adaya gidiyorum. Ama merak etme seni ziyarete gelmeye devam edeceğim fakat bu sefer biraz uzun sürebilir." diye yanıtladı çocuğun sorusunu. "Yaklaşık iki ay sonra beni yine burada bekler misin?" diye sordu. Çocuk bunu başıyla onayladıktan sonra "Geri geldiğinde bana maceralarını da anlatır mısın?" diye soruyla karşılık verdi. Delikanlı buna söz verirken şekerler karşılığında ona beş kitap verdi. Çocuk güleç yüzündeki neşeyle sayfaları evirip çevirip hızlıca göz atarken bir tanesinin dinozor resimleri ve bilgileriyle dolu olması karşısında sevinç naraları attı. Deli kanlı geri dönünceye kadar bunların çocuğa yeterli olacağını düşünüyordu. Sonra gideceği adadaki aile evinde bulunan devasa kitaplıktan hatırı sayılır birçok kitabı ona getirmenin hayaliyle gülümsedi. Bunu ona henüz söylememişti çünkü onca kitapla geri geldiğinde yüzünün alacağı hali görmek istiyordu. Tekrar sarılıp vedalaştılar ve kitaplara sımsıkı sarılan ufaklık arkadaşı görünmeyene dek onu izledi ve evine dönerken onun yaşayabileceği maceraları hayal etti. Belki büyüdüğünde o da simbad gibi bir denizci olabilecekti.

Son..

:)

Not: Umarım bu kısa hikayeyi sevmişsinizdir. O kadar yorgun ve yarı uyur halde yazdım ki şuan bile bu cümleyi kurmakta zorlanıyorum :) Daha sonra kontrol edeceğim ama insallah acayip mantıksız ve kötü ve imla hatalarıyla dolu olmamıştır. Sizleri de okumaya geleceğim elbette görüşürüüüz :) 

15 Ocak 2021 Cuma

KELİME OYUNU 7

 


Bu haftanın kelimelerini sevgili Mükemmelis seçti :)

  • Kırmızı Elma, Şemsiye, Gömlek, Ayna, Fotoğraf

Gelecek haftanın kelimeleri sevgili Andromeda'da :)

...

  Tripodun üzerine fotoğraf makinemi dikkatle yerleştirip açıyı kontrol ettim. Görüntü için ayarlamalar tamam gibiydi. Doğru ışığı yakalamak için gün batımını beklemiştim. İkinci çekimleri de gün doğarken yapacaktım. Şansıma gökyüzü ışığın sertliğini kıracak ince ve komik bulutlarla doluydu ama açık olan minik kısımlarda batan güneşin etkisiyle mor, pembe ve mavinin değişik tonlarına dönüştüğünü görebiliyordum. Birkaç metre ileride bir nymphaion kalıntısının ortasındaki havuzun içinde yetişen kırmızı, beyaz ve mavi renkli çiçeklerin ve yemyeşil otların arasında sükun içinde duran Aphrodite Arles, sanki ona bakmadığım sıralarda beni gözetliyormuş hissine kapılmama neden oluyordu. Bir efsaneye göre onlara bakmadığınız sırada bazı heykeller canlanabilir ve peşinize düşebilirdi. Uyuduğunuz anı kollayıp sizi bir kabusa sürükleyebilirlerdi. "Bu düşünce hakkında sizin fikriniz nedir leydim, taçlı dağ lalelerinin ve güllerin kraliçesi?" diye seslendim. Bir cevap gelebilirmiş gibi bir an duraksadım. Çevrede rüzgardan ve kuşlardan başka ses ve benden başka da kimse yoktu.

16 Aralık 2020 Çarşamba

Kelime Oyunu 3

Göklerde bir yer olduğu için bu sefer koordinat veremiyorum
ama sanki karlı bir vadi gibi değil mii :)

  Hiçbir şeye zamanında yetişememek gibi bir huy edinmiş olmalıyım bu konunun da ortasından daldım bakalım başka yazabilir miyim göreceğiz :D Ne zamandır şiir yazmıyordum bir denemek istedim bu gün için. Şimdi belirtmem gerekirse ben şiir kuralı filan bilmiyorum, bunlara da çok takılmıyorum yazarken içimden geldiği gibi yazarım, siz de buna takılmadan sakince okuyun lütfen :) normalde daha kafiyeli, okunuşu uyumlu olur şiirlerim ama kelimelere bağlı kalmak için bunu pek düşünmedim bu kez :)

  •   Daha önceden yazdığım şiirlere de aşağıdaki etiketlerden ulaşabilirsiniz bu arada ;)
  •   Vee unutmadan ilk yazımda bahsedeceğim demiştim sevgili Eylül Su bir kitap çekilişi düzenliyor ben de katıldım ve isterseniz sizler de ismine tıklayarak gidip katılabilirsiniz :)
  •   Kelimeler: Zambak, Hayal, Dilek, Özgürlük, Diyar: Kelimeleri sevgili Kendi Dünyasında belirledi.

   Şuraya okurken dinlemek için bir müzik bırakayım ama istemezseniz de sonrasında dinleyin yanisi :)


Ah Feia
Ne zaman bir fırtına inse
Şu çıldırmış göklerden
Duyulur Feia'nın şarkısı
Yağmurlar içinden
Yankılanır hazin sesi
Kırık dalgalar üzerinde
Çiğ taneleri gibi parlak bakışları
Vurur görenleri yüreğinden
Çağırır uyku çiçeklerini
Budala faniler üzerine
Sonra bir akıl tutulması
Bir mavi düş belirir
Sarar zihinleri aniden
Tek bir düşünce dökülür
Susamış dudaklarından
Kaybolmuş denizcilerin
'Ah Feia bırakma beni
Dön bak yüzüme bir daha!'
Hayaline kapılan çaresiz ruhlar
Sürüklenir peşinden diyar diyar
Unutur rüzgarların özgür hissini
Bitmez esaretleri bir daha
Hepsinin yüreğinde aynı dilek
Aynı arzu
Bakabilmek bir kez daha
Ay tenli Feia'nın
O ışıltılı gözlerine
İşte böyle büyüler kurbanlarını
Derin denizlerin uyku perisi
Ve kaçamaz hiçbirisi
Mavi zambaklar ülkesinden
Ne zaman bir fırtına kopsa
Gelir Feia yeniden
Ve işte böyle sonsuza dek
Bulur avlarını denizden

S..

16 Mayıs 2020 Cumartesi

Ay Işığında Toz Tanesi

Okurken dinleyiniz :)

  Başını okşayan el ondan uzaklaşırken gözlerini açmadı. Adımların sesinden onun hareketlerini tahmin edebiliyordu. Sağ eliyle yorgunluk çöken gözlerini ovuşturduğunu, üzerindeki örtüyü düzeltirken sol ayağına ağırlık verdiğini, derin bir nefes alırken gözlerini sımsıkı kapatıp açarak yüzünde yorgunluktan mı kederden mi olduğunu anlayamadığı o donuk ifadeyi bir an için bozduğunu görür gibiydi. Ayakta durmuş onun kapalı gözlerini kontrol etmişti. Sonra yumuşak adımlarla önce pencereye gidip kilidi kontrol etmiş ardından tekrar yanı başına gelerek komodinde duran kandili eline alıp usulca kapıya ilerlemişti. Kapının aralık kalmasından korktuğunu bildiği için ses çıkartmadan tamamen kapatarak sonunda dışarıya çıkıp uzaklaşmıştı. Bekledi. Çevrede hiç hareket kalmadığından emin oluncaya dek ama uyuyakalmamaya dikkat ederek bekledi. Heyecandan kalbi bir kuş gibi pıt pıt çırpınıyordu. Sonunda zamanı geldiğine emin olduğunda harekete geçti.

21 Ocak 2020 Salı

Ah Louloúdi!


Karanlığın içinde durdum öylece...
Saat kaç, ne kadar süre öyle durdum bilmiyorum...
Pencereden dışarıda düşüncelerimin etrafındaki buluttan daha karanlık bir boşlukta yağan yağmurun sesini dinleyip ıssızlığı biraz olsun dindiren bir piyanonun ağır ağır çalan notalarında ruhumu dinlendirdiğimi hayal ettim...
.
Ama dışarıda yağmur yoktu.
.
Bir pencere yoktu.
.
Piyanonun ezgisini deliliğin eşiğindeki zihnimin benimle eğlenmek için uydurduğundan şüphelenmemek mümkün değil...
.
Kare biçimli bir odada tam on dört köşe saydım.
İşsizliğin böylesi.
...
Ruhum fillerin ayakları altında çiğnenmiş gibi..
Ah zavallı Louloúdi..
Birden fırladım karanlığın içinde yerlerde sürünen ruhumla döne sallana başladım bir dansa.
Dön... Dön..  Dön... 
Bunun sonu yok. 
İşte şimdi başında papatyadan tacıyla güneşten daha parlak bakışlara sahip müthiş bir deliyim. 
Dön.. Dön.. dön..
.
.
.
Bu müzikal
tam bir
trajedi
.
.
.


Not: Aşağıdaki parçalar dinlemeyi sevdiklerimden ve yazının ruhuna uygun olurlar diye düşündüm. Bu müzikleri dinlerken karanlıkta dans eden deli bir ruh hayal edin :D






S... 

25 Aralık 2019 Çarşamba

Yağmurlu Kasaba

 Irmak, River, Manavgat, Water, Blue,

  Dün yine rüyamda geziyordum etraf çok güzeldi. Bir sahil kasabasındaydım. Çok güzel bir koy vardı. Sahilin berisinde, bir baştan bir başa doğru koy boyunca ilerleyen bir yol vardı. U şeklinde bir coğrafyaydı yani. Yolun hemen kenarında da kasaba şekillenmişti. Gerideki ormanın sık ağaçları kasabanın evlerine binalarına karışmıştı. Koyun genişliği dardı. O yüzden karşı taraftan bakınca arada deniz değil de ırmak varmış gibiydi çünkü dar ama uzun bir koydu. Hatta uç kısımlara yakın yerde üzerine metalden gri bir yaya köprüsü yapılmıştı. Sahili dolaşmak yerine oradan geçilebiliyordu diğer uca. Ama köprü çok yüksekti altından tekneler gemiler geçebilsin diye ve merdivenle çıkılıyordu başka bir yolu yoktu. Merdivenden biraz çıktıktan sonra balkon gibi bir sahanlık vardı orada dinlenmek iyi oluyordu sonra merdiven bir kat daha dönüp tırmanmaya devam ediyordu.

  Ben koyun ortasına yakın bir yerlerdeydim sahilde. İki uca da uzağım yani. Sahilde voleybol oynayan insanlar vardı. Küçük bir yerleşimdi herkes birbirini tanıyordu. Yeni gelen birisi varmış ben onu tanıyormuşum ama o beni tanımazdan gelmiş. Ben de gizlendiği bir şeyler vardır diye bozuntuya vermedim belki de peşinde FBI falan vardır dedim. Sahilde arkasından gördüm onu benim gittiğim yöne gidiyordu ama sonra kayboldu. Merak etmiyor değildim ama insanları rahatsız etmekten çok çekinirim. Bir iki teyze o kim ki yeni buralarda filan dedi ama ben bilmem dedim uzaklaştım.

  Neyse koyun sağ tarafına doğru yürürken hava bozmaya başladı. Bir de artık akşam oluyordu. Binalarda ışıklar yanmaya başladı. Kafelerde ve minik otellerde parlak ışıklarla tabelalar aydınlandı. Onlarla beraber bazı evlerin de pencerelerinden ışıklar süzülüyordu. Çok renkliydi. Mor, mavi, sarı ışıklar vardı her yerde. Yürümeye devam ederken sahil biraz daha limana benzemeye başladı. Ama benim kaldığım ev koyun diğer ucunda kalmıştı. Az daha ilerleyip köprüyle karşıya geçmeyi düşündüm. Yolda ilerlerken boş bir binanın girişinde kuş sesleri duydum. Terk edilmiş bir binaydı. Evin önündeki çit alçaktı ama çitin üzerinde aralıklarla yerleştirilmiş uzun çubuklara asılan iplerden sarkan asma sarmaşığı bir duvar gibi evi çevresinden soyutlamıştı. Asma yaprakları tazecik görünüyordu rüzgarla kıpırdanıyorlardı. Kafesler buldum hemen girişte. Üç dört tane kafes terk edilmişti içlerinde ikişer üçer veya tek duran muhabbet kuşları vardı. Neredeyse açlıktan öleceklermiş. Onları kafesten salsam sokakta veya bu asmanın üzerinde yaşayamazlardı. Yem bulamazlarsa yine açlıktan ölürlerdi. Bir avuç yemleri kalmıştı. Kafamda hemen düşünceler geçti hayal ettim. Yemleri asmanın dibinde yere serpsem belki filizlenir ve kendi bitkisini büyütür ve zamanla daha çok yem üretilirdi. Ama bunun için kuşların zamanı yok diye düşündüm. Hem zaten yem tohumları filizlenmeden onları yerlerdi. Bu hayali bıraktım rüyamda ve ne yapacağıma karar vermeye çalıştım. Onları orada bırakamazdım. Emanet edecek kimse de yoktu. Ben de hepsini şimdilik tek bir kafese koyup yanımda taşımaya karar verdim kaldığım yere götürüp bakacaktım onlara.

Yüksek, Kedi, Cat,   Köprüye ulaştım. İlk sahanlığa kadar çıktım merdiveni ama yükseklik korkum var ya benim daha fazla çıkamadım. Köprüye çıksam üzerinde yürürken bayılabilirdim. Bir de çok dar bir köprüydü başım çok az dönse bile denize doğru uçabilirdim. Aşağı nasıl tekrar ineceğimi bile bilmiyordum. Aşağı bakınca içim çekiliyordu. Ağaçlarda tüneyip mahsur kalan kediler gibi korkuluğa yapışmıştım. Ağlayasım gelmişti biri beni buradan indirsin diye. Sonra baygınlık geçire geçire geri inmeyi başardım basamakları. Yürüyerek geri dönmekten başka çarem kalmamıştı. Ne demeye o kadar uzağa geldiysem hava kararacak vakitlerde. Kucağımda kocaman bir kafesle geri yürürken akşam altı veya yedi saatleri olmalı hava çok kararmıştı, denizin sesi çok fazlaydı, insanlar azalmıştı. Sonra yağmur yağmaya başladı. Yerler ıslanınca binaların ışıkları yerde yansıma yapıyordu. İlk başta hafif yağıyordu. Kuşlar üşümüştü, korkmuştu ve şimşekler de vardı arada sırada.

Yağmur, Rain, Night, Gece,  Sonra meğerse yabancı kişi de koyun o taraflarında yaşıyormuş. Kasabadan kimseyle konuşmak görüşmek veya onlar tarafından merak edilmek istemediğinden herkesten uzak durduğundan ilk başta yardım etmek istememiş, uzakta kalmış ama ben küt diye ağzımın üstüne düşünce insafa geldi galiba. Rüyamda bile sakarım. Şemsiye gibi bir şey getirmişti rengi siyahtı. Yağmur ona düşerken pıtır pıtır ses çıkartıyordu. Ama ben kuşların üzerine tutmasını söyledim şemsiyeyi. Yağmur çok hızlanmıştı. Şemsiyenin üzerinden kayan yağmur yüzüme yüzüme geliyordu havadan inen yetmiyor gibi. Ama tek derdim kuşlardı. Kuşlar ıslanırsa ölürlerdi ama ben en fazla hasta olurdum. Öyle yüzüme sular çarpa çarpa ilerlerken uyandım. Ay ama renkler ve çevre çok canlıydı çok güzeldi. Kuşlar sarı, mavi, beyaz renklilerdi. En çok sarı olan dikkatimi çekmişti. Çok aç kalmışlardı kıyamam. Haa bi ara da kum fırtınası çıkmıştı bunların hepsinden önce. Bir cadı büyü yapıyordu ama o kısmı silmiş zihnim bulamadım bu kadarını hatırlıyorum.

S..

15 Ekim 2019 Salı

Asta


  Bir fotoğraf karesinin içine düşmüş gibiydim. Birkaç dakikadır aklımın havuzundan tüm balıklar yitip gitmiş gibi boş, zifiri karanlık ve bomboş bir kuyunun içinden dışarıya bakarcasına öylece durmuş, baktığımı görmüyor, gördüğümü anlamıyordum. Benimle birlikte içinde bulunduğum zaman durmuştu. Duran zamanla birlikte tüm lahzaları avucumun içine alıp tek tek sayabilir, sayıp etrafa darmadağın bilyeler gibi fırlatabilirdim adeta. Atmosfer durmuştu. Havanın en ince zerrecikleri bile donup boşlukta asılı kalmıştı. Çevremdeki tüm bitkiler ve her türden bin bir çeşit yaratığın benimle birlikte soluğunu tuttuğunu hissedebiliyordum. Bir süredir göklerden denizlere yakılan bir ağıt gibi canhıraş inen yağmur taneleri bile... onlar bile oyunbaz bir perinin bakışlarından saçılan parlak gün ışığıyla dolu nazarlar gibi havada asılı kalmıştı... onlar bile aklımı kaçırmanın eşiğinde olduğumu yüzüme haykırıyordu... Sonra nefes aldım. Soluğum bir çığlık gibi kulaklarımda yankılandı. Atmosfer ondan çaldığım bu derin ve soğuk bir yudum oksijene içerlemiş olacak ki az önce kıpırtısız duran her şey bir anda alevlenen bir güçle müthiş derecede baş döndüren süreğen bir devinim kazandı. Dünya başıma yıkıldı deyiminin fiziksel halini yaşıyordum adeta.
Çevremde aldığım nefesle patlak veren hareketliliğin yarattığı gürültü önce kulaklarımda sonra da zihnimin en karanlık köşelerinde müthiş bir sancıya ve basınca sebep oldu. Tenime düşen her yağmur tanesi birer dolu etkisi yaratmıştı. Bütün ağaçların, bütün yaprakların ve tüm canlıların nefes aldığını hissedebiliyordum. Atmosferden çaldığım o derin, o soğuk bir yudum oksijenin bedeli toprağın ayaklarımın altından kaymasına sebep olan bir acı ve baş dönmesi oldu. Nefesim kesik kesik devam ederken dizlerimin üzerine düştüm. Etrafımda bütün hareketliliği ve canlılığıyla dönüp duran dünya fotoğraf karesinden bir kabusa evrilmişti. İşin en kötüsü de nereden geldiğimi, nereye gittiğimi ve kim olduğumu bilmiyordum.
Yere devrilip başımı çarpmadan ve karanlıkla buluşmadan önce ellerimden birinde bir kağıt parçasını sımsıkı tuttuğumu fark ettim. Kağıt parmaklarımın arasında buruş buruş olmuştu. İçinde uzun bir metnin yazılı olduğu belliydi fakat o anda biri dışında başka hiçbir kelimeyi okuyamadım. Asta yazıyordu. Bu ne demekti bilmiyordum. Toprağın soğuğunu yüzümde hissederken gözlerim kapanmadan önce akşamın gölgelerine bürünen ağaçların arasında dolaşan bir el feneri ışığı gördüm. Çoğu zaman böyle bir şey yardıma işaret edebilirdi. Fakat ben.. Yatağının altından canavarlar çıkacağını sanan minik bir çocuk gibi, zihnim gecenin içinde yuvarlanıp uykuya dalarken, bundan müthiş bir korku duydum...



Not: Henüz karar vermedim ama devamı olacağını düşünüyorum bunun ;)


Bu gif benim birkaç haftadır ruh halim resmen, nasıl düştü yaa kıyamam :)
S..

19 Ocak 2019 Cumartesi

Odin Bölüm 2



  Bazı zamanlar şöyle bir durup ben ne yapıyorum, bütün bu çabanın bütün bu mücadelenin ne anlamı var diye düşündüğüm olur. Bir gün bana verilen zamanın sonuna geleceksem ve o anda olduğum veya olmaya çalıştığım kişi olmamın artık bir anlamı kalmayacak, bir anda tüm mevcudiyetim ve sonsuz zamanın içindeki anlık varlığım silinip gidecekse, sevdiğim insanların kalbinde zamanla bir hayalete dönüşeceksem ve chronos'un hafızalardan silme oyunu beni bulacaksa... diye düşünce akışım kısa süreli buhrana kapıldığında kendimi toprak bir yolun kenarında soğuk bir kayanın üzerinde oturur halde hayal ederim. Güneş o kadar solmuştur ki bu korkunç hayalde bütün mavilikler bütün yeşiller ve görülmesi insana canlılık veren tüm renkler griye dönüşür de üzerine bir de yağmur başlar. Ben soğuk kayanın üzerinde donuk bakışlarla kendim tarafından bile terk edilmiş halde öylece durmaya devam ederim. Şimdiyse gerçekten de bu noktaya nasıl geldiğimi anlamamış bir şekilde soğuk bir kayanın üzerinde korku içinde dururken başımdan aşağıya gökler yağıyordu fakat etrafımda toprak bir yol yerine beni yutmak için canhıraş uğraşan bir nehir akıyordu.

  Sanırım her şey gizemli antikacının bizi gizemli bir edayla uğurlayarak dinlenmemiz için adresini verdiği otele gelmemizle başladı. Hayır hayır.. Belki de daha öncesiydi.. Daha o uçurumlu yolda ilerlerken uyku ve yorgunluk beni sarıp sarmaladığında ve gözlerimi garip düşlere teslim ettiğimde aracımızın etrafında uçuşan kader perileri yapacağını yapmıştı. Kendi yolumuzdan sapıp bu tuhaf yere gelmeye karar verdiğimiz anda olacak olan her şey olmaya başlamıştı bile. Antikacının önünde aracın içinde gözlerimi tekrar açtığım andan itibaren hissettiğim o tedirginliğe aldırmadığım için tam bir budalaydım. Çünkü hisleri okumak, doğanın titreşimlerini duymak bize çok önceden öğretilmişti. Bunları göz önüne almadan hareket etmek yaptığımız işin doğasına aykırı ve tehlikeliydi. Uzun süredir dinlenmeden yola devam etmek arkadaşlarımı ve beni köreltmiş olmalıydı.

  Güneş batmadan önce otele vardığımızda arabanın camlarını kapatıp dışarıya çıkmadan bir süre genişçe bir arazinin ortasında tek başına karşımda duran bu tuhaf yapıya bakıp burada olmak istemiyorum diye düşünmüştüm. Mari ve Kei çoktan otelin kapısına ulaşmıştı. İçeride yaşam olduğuna dair tek bir işaret bile göremiyordum. İnsan gözü simetriye alışmıştır. Bunun aksini yansıtan şeylerin insana güzel hissettirdiği nadirdir. Doğada değilse bile insan icadı tüm şeylerde bir simetri bir düzen ararız. Doğada bile simetri yoğunluktadır ve bu takıntımız bununla ilgili olabilir. Bir şeye baktığımız zaman kafamız karışmasın isteriz. Aşırı simetri takıntısı olan bir insan değildim ama şimdi bu yapıya bakmak beni rahatsız ediyordu. Ya da hissettiğim duyguyu ben simetri olayına bağlamıştım ama belki de oradan uzaklaşmamı söyleyen daha önce bahsettiğim öğretilerin bilinçaltımda yarattığı alarmlardı.

  Yapı iki katlı ve çok da büyük olmayan bir şeydi. Uzun dikdörtgen bir formu vardı ve iki ucunda birisi yarım daire diğeri kare şeklinde yükselen iki kule bulunuyordu. Bina ile bağlantıları birinci katla aralarında duran kısa bir köprüydü. Anladığım kadarıyla dışarıdan başka bir girişe sahip değillerdi. Kulelerden yarım daire olanın çatısı binanın çatısıyla eşit yükseklikteydi. Diğeri ise yarım kat daha yüksekteydi. Beni rahatsız ettiğini düşündüğüm şey ise bu değildi. Uzun ve tirizli pencerelerin hiçbiri olması gerektiği gibi düz durmuyordu. Bazısı sağa bazısı sola bariz şekilde yatmış, binanın sağ tarafı yukarı doğru genişlemiş görünürken diğer tarafı daralmış, çatının bir tarafı sanki şişmiş bir balon gibi kavis almışken bir tarafı içe doğru çökmüş görünüyordu. Hatta bazı pencereler baş aşağı dururken birkaç balkonun da tepetaklak duruyor olması bunun ne tür bir sanat anlayışı olduğunu düşünmeme neden olmuştu. Bunu tarif ederken ve düşünürken bile zihnim acı çekiyordu. Kim bilir içerisi nasıldı...

  Sonunda yalnız kalmaktan tedirgin olup dışarı çıktım ve kızlar kapıyı çalarken onlara ulaştım. Geniş çift kanatlı ahşap kapının iki tarafındaki lambalar alacakaranlıkta sarı ışıklarını saçmaya başlamıştı. Gökyüzü bir tarafta soluk bir maviden laciverte doğru değişiyor diğer tarafta iyice kararıp yıldızları süsleniyordu. Bir süre kapıya değişik ritimlerle ve gittikçe değişen duygularla vurup cevap bekledik. İçeride yaşam belirtisi olmadığını daha önce söylemiştim. Tam da bunu kızlara da söyleyip buradan gitmek gerek diyecektim ki kapı ürpertici bir gıcırtıyla yavaş yavaş kayıp açılmaya başladı. Ardına kadar açılması o kadar uzun sürdü ki çıkardığı ses yüzünden ruhum titrerken saatler geçmiş gibi hissettim. İçeride ilk başta kimse yok gibiydi. Kapıyı bize açanın kim veya ne olduğunu anlayabilmek için biraz merak biraz korkuyla ve içeriye çok da yaklaşmak istemeden bakmaya çalıştığımızda kapının diğer kanadının ardına saklanmış olan karanlıklar içindeki şekil aniden aydınlığa çıkıverdi ve üçümüz de birer çığlık kopardık. O ise bizden hiç etkilenmiş görünmüyordu. Bize bakışları evine zorla girmeye çalışan birileri veya bahçesinde gezinmesini istemediği bir komşu kedisiymişiz gibiydi. Karşılaştığımız rahatsız edici tavır kızların dinlenmek için olan isteklerini ve kararlılıklarını değiştirmemişti. Mari buranın otel olup olmadığını sorup eğer öyleyse bir gece kalacağımızı söyleyerek cevap bekledi. Yaşlı kadın susmaya devam ederken sağ tarafımızda yapraksız duran bir ağaca tünemiş ve uzun süredir bizi izleyen bir karga ile göz göze geldiğimi iddia edebilirim. Karga bir anda sessizliği bozup öfkeli olduğunu düşündüğüm bir bağırışla gagasını durduğu dala bir kez vurup bizi korkuturken kadın da ilk defa gerçekten var olduğunu belirtir şekilde kıpırdandı ve o bembeyaz yuvarlak yüzünün ortasındaki iki küçük siyah noktayı usulca çevirip kargaya baktı. Sonra da yine sadece gözlerini kıpırdatarak bize bakıp neşeden yoksun bir "Hoş geldiniz..." diyebildi. Ardından zoraki gülümsemeler ve gerginliğimizi gizleme çabalarıyla onun peşinden içeriye doğru ilerledik...

  Düşünüyorum da o anda bile bir şeyleri fark etmek için hala zamanımız vardı. Üstelik yeterince hissi delile de sahiptik. Fakat biz yaz ortasında üşümüş, yorgunluktan aklımız bulanmış ve sadece biraz dinlenmenin peşinde, perişan halde ve açken dikkatli olmaktan epey uzak düşmüştük....

Devam edecek...

S

17 Ocak 2019 Perşembe

Kaçış 2


  Dora'nın kapıya gelen herkesin kafasına tava geçirme hevesinin kaynağının bu insanlar olduğunu anladım. Beni duvarın köşesine doğru çekip pencereden uzaklaştırdı. Sonra odanın içinde eğilerek hareket edip bebeği yerden aldı ve onu getirip bana verdi. Ne yaptığını anlamıyordum. Düşürmemek için bebeğe sıkıca sarıldım. Herhalde buradan kaçıyoruz diye düşündüm. Dora tavayı rahat kullanmak için bebeği taşıma işini bana vermiş olmalıydı. Bu insanlar herhalde tavadan korkmazdı. Onun telaşına son vermek için bileğini yakaladım ve "Onlardan saklanıyordun değil mi?" diye sordum. Başıyla beni onayladı. Yerini buldukları ortadaydı ve etrafa sorarak kaldığı daireyi öğrenmeleri çok sürmezdi. "Gidelim buradan hemen!" dedim. Bileğini hala tutarken hızla kapıya doğru ilerledim. Kapıyı açıp dışarı çıkmak üzereyken beni durdurdu. Kendini benden kurtarıp boşta kalan elimi tuttu ve o elimle de bebeği sarmam için beni yönlendirdi. Bu sırada diğer elini kendi kalbinin üzerine bastırmış başını hayır anlamında sallıyordu. O gelmeyecekti. Bana bebeği alıp gitmemi işaret etti. "Saçmalama!" diye bağırdım. Hepimizin kaçması için hala zaman vardı. Ama o beni dinlemiyordu. Yine beni dinlemiyordu.

  Ben itiraz etmeye devam edince bir anda "Git!" diye bağırdı. Şok geçirdiğimi söylemem yaşadığım duyguyu tarif etmem için az kalır. Ağzım açık kalmıştı. Benimle bu güne kadar hiç konuşmamışken yüzüme sarf ettiği ilk sözcük koca bir ünlemle sarmalanmış bir "git" olmamalıydı. İlk konuşmamızı bu şekilde yapacağımızı hiç düşünmezdim. Bir defasında bebeğe tuhaf bir çorba pişirmesine yardım ettiğimde tadı bir şeye benzemediği için kendi kafama göre bolca limon tuzu, pul biber ve tuz eklemiştim. Tadını kontrol ettiğinde yüzünün aldığı o hali hala unutamıyorum. Yemek yapmayı bilirim ama bir bebeğin nasıl bir şey yemesi gerektiğini hala bilemem. Baharatı da bol kullanmam tamamen kişisel bir tercih tabii. Üstelik onun garip garip otlardan ve acayip turplardan yaptığı bulamaç benim yaptığım eklemeden önce daha korkunçtu. Neyse yeteneksizliğimi o anda idrak etmişti. Şok içerisinde yüzüme bakarken işte tam da o sırada bir şey söyleyecek gibi olmuştu. Fakat bunun yerine çorbayı bulaşıkların içine atıp yeni bir tane pişirmeye başlamıştı. Her neyse..

  Onların bebeğin peşinde olduğunu söyledi. Yaşlı adamın oğlu bebeğin babasıydı ve önce onu yakalamışlardı. Evlilikleri yaşlı adam tarafından onaylanmamıştı. Dora bebekle kaçmıştı. Şimdi de yerlerini bulmuş ve bebeği almaya geliyorlardı. Dora'yı her zaman bulurlardı ama bebeği benimle gönderirse onu asla bulamayacaklarını söyledi. Onu her şeyden uzakta tutabileceğime inanıyordu. Ben gidersem ona ne olacağını sordum. Ama daha fazla cevap vermedi. Çok korkuyordum. Ben düşünmeye çalışırken o beni sürükleyip kapıdan dışarıya çıkarttı. O kadar hızlı hareket ediyordu ki o an ne düşüncelerimin hızına ne de ona yetişemiyordum. Balkondan aşağıya bakıp hala gelmemiş olduklarını görünce derin bir nefes aldı. Beni merdivenlerin başına kadar götürdü ve sonra eski saat kulesine gitmemi söyledi. Orada bir yere saklanıp beklememi istedi. Akşam olduğunda o meydan turist kaynardı. Kalabalıkta fark edilmezdik. Güneş tamamen battığında Dora hala gelmediyse bir an önce izimi kaybettirmem gerektiğini ama mümkün olursa onlardan kaçıp bizimle buluşacağını söyledi. Geldiğinde yalnız olmazsa bunu anlamam için saçlarındaki bağı çözmüş olacağını ekledi. Sonra da "Git artık..." diyerek arkasını dönüp koştu ve karşı merdivenlerden aşağıya indi. Onların karşısına çıkıp hedef şaşırtacağını anlamıştım. Dehşet içinde kalmıştım. Tek yapabildiğim bebeğe sıkıca sarılıp merdivenlerden inmek oldu.

  Onların sokağın aşağısında olduğunu biliyordum. Bu nedenle yukarıya doğru ilerledim. Daha öncesinde orada bir uçurumun kenarına gelindiğinde aşağıya inen gizli bir yol olduğunu keşfetmiştim. Dar ve dik basamaklara sahip olduğundan yıllar içinde unutulmuş olmalıydı. Etrafında büyüyen otlar basamakların üzerini de neredeyse tamamen kaplamış ve onu gizlemişti. Bebeği düşüreceğim diye yüreğim ağzımda dikkatle uçurumdan aşağıya inmeye başladım. Merdiven beni kayalıkların arasından dolaştırıp artık kullanılmayan bir deniz fenerine doğru götürüyordu. Fenere ulaştıktan sonrası kolay olacak diye düşünüyordum. Adımlarım dikkatli, yavaş ve sessizdi. Bebek tıpkı bir kedi gibi arada bir mırıltılar çıkartarak uyumaya devam ediyordu. Güneş batmak üzereyken korkudan buz kesmiş bedenim onun minik varlığından yayılan sıcaklıkla hayatta kalıyor, kendini kaybetmek yerine devam etme gücü buluyor gibiydi. Bir an için bile soluklanmadan aşağıya ulaştım. Durup beklediğim anda yaşadığım korkunç durumun tesiriyle titremeye başlayacağımı biliyordum. Hatta ağlamaya bile başlardım. Aklım Dora'daydı. Yakalanmaması için sürekli dua ediyordum. Deniz fenerine vardığımda güneş son ışıklarını saçıyordu. Havanın kararması için sadece dakikalar kalmıştı. Saat kulesine ulaşmak için adımlarımı hızlandırdım.

  Akşam saatlerinde Limon Çiçeği meydanı acayip derecede kalabalık oluyordu. Oval meydanın tam ortasında eski bir saat kulesi vardı. Kulenin altında turistlerin muhakkak uğradığı ünlü bir limon ağacı vardı. Bu ağaca dilek için kurdeleler bağlıyorlardı. Çiçeklerini açtığı zaman bütün meydan limon çiçeği kokuyordu. Söylentilere göre de dileklerin çoğu gerçekleşiyordu. Meydanın çevresinde küçük binaların altında hediyelik eşya dükkanları, birkaç mağaza, tatlıcı ve bir kahve dükkanı ayrıca çiçekçi ve bir de restoran bulunuyordu. Meydanın güney tarafı tamamen açıktı ve bir iskeleyle çevrelenmişti. Burada insanlar gezip dolaşırken veya oturup bir şeyler yer içerken deniz eşsiz bir manzara sunuyordu. İskele sağ tarafta denize doğru genişçe bir dönüş yapıp bir süre devam ediyor, eski liman yerine artık burası adaya gelen deniz trafiği için kullanılıyordu. Zaten çok fazla gelip giden gemi olmazdı. Haftada yalnızca iki gün sabah gelen gemi akşam geri dönerdi. Eğer insanlar bir yere gitmek istiyorlarsa bu iki günden birini seçmeleri gerekiyordu. Neyse ki bugün çarşambaydı ve o iki günden biriydi. Sabah gelen gemi eğer yanılmıyorsam saat onda dönüş yoluna çıkacaktı.

  Kalabalığın içinde ilerledim. Dikkat çekmemek için gezintiye çıkmış gibi davranıyordum. Fakat bebek de huzursuzlanmaya başlamıştı. Eğer ağlarsa onu nasıl susturacağımı bilmiyordum. Kaç saattir de acıkmış olmalıydı. Burada ona yedirecek bir şey bulmak mümkün değil gibiydi. Bütün bu sorunlar yetmez gibi bir de yüzüme kocaman bir damla yağmur düştü. Az sonra bir felaket yaşanacağının habercisi gibiydi. Saat kulesinin yanında limon ağacının ardında bir ucu kuleyle birleşik oldukça kalın ve alçak bir duvar vardı. Üzeri de kiremit bir çatıyla kapatılmıştı. Cephesi kapatılmış olsa buraya küçük dikdörtgen bir oda denilebilirdi. Orayı eskiden bekçilerin rüzgardan korunmak için kullandığı söylenirdi fakat şimdi içi boş bir şekilde öylece duruyordu. Gözlerden uzak kalabilmek için bu yapının karanlığına sığındım. Oraya tam zamanında vardığım söylenebilirdi çünkü ardından yağmur ilkin çiselemeye sonra da rüzgarla beraber hızla yağmaya başladı.

  İnsanlar girişi kısmen kamufle eden limon ağacının etrafından ıslanmamak için kaçıştı ve meydandaki diğerleriyle birlikte çevredeki restoran ve öbür yerlere sığındı. Ürkütücü kalabalığın ardında bıraktığı boşluk ve yerde küçük göletler yaratan yağmurun sesi epey korkunçtu. Bebeğin iyi olup olmadığına baktığım bir sırada beklenmedik şekilde girişte beliren bir kadın korkuyla ufak bir çığlık atmama neden oldu. Kadın beni bebekle buraya sığınmış halde fark edince yolunu değiştirip yanıma gelmiş yardımsever birisiydi. Elleriyle başına ceketini siper etmişti ve bana yardım etmekte ısrarcıydı. Kadına birini beklediğimi ve o gelmeden gidemeyeceğimi bunun özel bir mesele olduğunu söyledim. İlk başta ısrar etmeye devam etti. Söylediklerim ona saçma gelmişti bebeği burada tutarsam hasta edeceğimi söylüyordu. En sonunda beni yanında götüremeyeceğini anladığında pes etti ve uzaklaştı. Giderken de hala deli olduğumu söylüyordu.

  Yağmur dışında hiçbir şey duyulmaz olmuştu. Rüzgar yön değiştirdikçe suların yere çarparken çıkardığı ses de değişiyordu. Biraz zaman geçmişti ki fırtınaya dönüşmek üzere olan bu doğa olayının getirisi olarak elektrikler kesildi ve bütün meydan tamamen karanlıkta kaldı. Deniz çıldırmıştı. Dalgaların gürültüsü karanlıkta zihnimin sağlam kalmış yanlarını da yok edercesine saldırıyordu. Böyle giderse denizin yükselmesinden ve bizi sulara katıp götürmesinden ibaret olan korkunç sanrılar aklımda dönüyordu. Dora artık gelmeliydi. Cep telefonumun şarjı bitmeden önce saatin dokuz buçuk olduğunu görmüştüm fakat bunun üzerinden kaç dakika geçtiğini bilmiyordum. Gemi bu fırtınada yola çıkamazdı belki de sabaha kadar beklemek zorunda kalabilirdi. Fakat Dora neredeydi? Yakalanmış mıydı? O olmadan ne yapacak, nereye gidecektim? Hatta onu geride bırakıp nasıl gidecektim? Yağmur yağmıyor da sanki aklıma buzdan meteorlar düşüyordu. Daha fazla ayakta duramadım. Sırtımı duvara yaslayıp yere çöktüm. Üşümemi artık kontrol edemiyor ve bebeği sıcak tutmaya çalışıyordum. Hiç enerjim kalmamıştı ve benim bile açlıktan şekerim düştüyse kucağımdaki miniğin nasıl dayanacağını bilmiyordum. Bütün bunlar delilikti, saçmalıktı. Az sonra uyanacağım bir kabusun içinde olmayı diledim. Az sonra uyanıp güneşli bir güne gözlerimi açacağımı düşledim. Dora gelmiyordu. Söylediği saat çoktan geçmişti. Yakalanmış olmalıydı. Bir daha onu göremeyecek miydim? Bebeğin adını bile bilmiyordum ona nasıl bakacaktım?

  Karanlığın içinde suratıma tutulan bir fener ışığıyla sarsıldım. Panik kulaklarımın uğuldayıp nabzımın çıldırmasına neden oldu. Kalbim adeta kulak zarımda atıyor ve ne yapacağını bilememenin verdiği dengesizlikle başım dönüyordu. Bir anda ayağa fırladığımda düşüp yere kapaklanmadığım için şanslıydım. Fenerin parlak beyaz ışığını gözlerimin içine tutan kişi kimdi göremiyordum. Geriye doğru birkaç adım attım. Bulunduğum sığınak o kadar küçüktü ki fazla uzaklaşamadım. Bebek de artık avazı çıktığı kadar ağlıyordu. Fenerin ardındaki karanlık şekil bana doğru sakin ve yavaşça adımlar atmaya başladığında ben de avazım çıktığı kadar bağırmak istiyordum. Ama korkudan resmen dilim tutulmuş gibiydi.


Son

S..

heheey tahmin ediin eveet yine bir rüya canım blog, canım okuyucu bu sefer biraz uzundu ve yine biraz kurgu da var ;)

16 Ocak 2019 Çarşamba

Kaçış 1


  Sıcak bir yaz günüydü. Sıcak yaz günlerinde soğuk karpuz güneşin alçaldığı saatlerde serinlemek için mükemmel bir seçimdi. Markette diğerlerinin arasından en iyi olanını bulduğuma inanarak bir karpuz seçtim. Birkaç kahvaltılık malzeme ve karınca ilacını da sepete ekledikten sonra listemde eksik bir şey kalmamıştı. Bu günlerde karıncalarla başım beladaydı. Önce bir sabah uyandığımda bir koloninin saldırısına uğradığımı görmüştüm. Üzerim simsiyah karıncaydı. Fazla sayıda olmalarından dolayı böcek zehirlenmesi yaşamıştım. Başımdaki ağrı tarif edilemezdi. Herhangi bir şeker hastalığım falan olmadığı için yaşadığım şey mümkün olandan daha şaşırtıcıydı. Sonunda gözlerimi hastanede açmıştım. Sonra bu karınca akınları devam etti. Geldikleri yeri bulmuştum. Kalorifer borusunun zeminde kaybolduğu yeri zamanında köpükle kapatmamışlardı ve küçük toprak dolu bir açıklıktan geliyordu hepsi. Ama düzenli ilaçlamaya başladığım için artık saldırıya uğramıyordum bunun yerine her gün zeminde birçok karınca ölüsü buluyordum. Bu da artık sinirlerimi bozmaya başlamıştı doğrusu. Sanki ölmek için benim odamı, benim parkelerimi seçiyorlar gibi her gün onlarla karşılaşmaktan bıkmıştım. Kasaya gidip ödemeyi yaptım ve malzemeleri turuncu bir file çantaya yerleştirdim. Cam kapıdan dışarıya adım atar atmaz güneşin bütün enerjisini bağrında toplayan yoldan buram buram yükselen sıcaklık boğazıma sarıldı. Serin bir yerden dışarı çıktığında insan kısa bir şok geçiriyordu. 

  Neyse ki bu gün rüzgar soğuk esiyordu. Bir süre dalgalı göz oyunları yaratan parke yolda ilerleyip sol tarafta başka bir yola saptım ve daha küçük bir sokakta ilerledim. Burası çok büyük bir yerleşim yeri değildi. Sahil çok uzak olmadığından denizin tuzlu kokusunu rüzgarın her yükselmesinde duyardınız. Küçük yapraklı küçük boylu ağaçlar her yerde size gölgelerini sunardı. Evler pek yüksek değildi. En fazla yedi katlı binalar vardı fakat daha çok kendini alçak bir bahçe duvarıyla sınırlandırmış iki üç katlı ve dağınık yerleşmiş evler yaygındı. Sahilden itibaren yavaşça yükselen arazi yüzünden hemen hemen bütün evlerin kıyısından köşesinden yakaladığı bir deniz manzarası vardı. Sokakta oyun oynayan birkaç çocuğun arasından geçerken önüne bakmadan koştuğu için bana çarpan bir tanesi önce özür diledi sonra da bu gün güneş gibi olduğumu söyledi. Bu tuhaf iltifat karşısında gülümseyip onun da serin bir rüzgar gibi insana neşe verdiğini söyleyip yoluma devam ettim. Tuhaftı. O çocuğu daha önce görmediğimden emindim ama onun beni tanıdığına olan inancı beni de buna ikna etmiş ve bozuntuya vermemiştim. Sokakta ağır adımlarla yürüyordum. Çünkü fırsatını bulmuşken bazen zamanı yavaş tüketmek gerekliydi. Fırsatını bulmuşken bir yaz günü elimde alışveriş çantasıyla bu yokuşlu ve ağaç gölgeleriyle dolu deniz kokulu yolda yürüyüşümü yavaşça tüketmek istedim. İnsanın bazen ruhunu dinlendirmesi gereklidir. Bu da öyle anlardan biriydi.

  Beş katlı binanın bahçe kapısına ulaştığımda yolun bittiğini yenice fark ettim. Zamanı büküp çekiştirmeyi bırakıp dünyanın kendi hızına geri dönmüştüm. Beyaza boyanmış metal bahçe kapısını iterek açtım. Buralarda acayip olaylar pek nadir yaşandığından çoğunlukla bahçeleri kilitlemeyi kimse gerekli görmezdi. Uzun dikdörtgen bir binaydı. Her katta altı küçük daire bulunuyordu ve merdivenler binanın dışından sağda ve solda yukarı tırmanırken her dairenin kapısı aynı cepheye bakıyor ve burada uzanan uzun bir stoaya açılıyordu. Gerçi buna ne kadar stoa denebilirdi emin değildim daha çok bir çeşit balkon düzenlemesi gibiydi. Aslında bu böyle bir bölgeye yakışmayan çirkin bir binaydı. Bana kalsa bir yıl içerisinde buradan taşınıp sahile daha yakın bir yere geçerdim. Basamakları tırmanıp üçüncü kata ulaştım. Soldan ikinci daire benimdi. Sağ tarafımda ağaçlarla birlikte yükselen arazinin yarattığı bir doğa manzarası vardı. Neyse ki deniz manzarası binanın diğer tarafında dairemin pencerelerinden görülecek şekilde kalıyordu. Beşinci daireye gidip kapıyı çaldım.

  Kapıya dört defa vurup bekledim. Önce kısa bir sessizlik oldu. Ardından kapının kilitlerinin açıldığını gösteren metalik tıkırtılar işittim. Birden fazla kilit tek tek açıldı. Sonra kapı yavaşça geriye doğru kayıp bana yol açtı. İlk başta içeride kimseyi göremedim ama böyle karşılanmaya hazırdım. Komşum her zaman biraz tuhaftı ve ben buna alışmıştım. Bu eve ilk ziyaretimde yine böyle içeriye bir adım attığımda kafama az daha bir tava yiyordum. Biraz abartmış olabilirim ama kimse elinde bir tavayı havaya kaldırmış biri tarafından karşılanmayı beklemez. Neyse ki komşum da bana alışmıştı. Kapıyı çalarken hep aynı ritmde vuruyordum ki yalnızca benim geldiğimden emin olsun. İçeriye girdim ve ben girer girmez her zaman olduğu gibi kapı aniden kapatıldı.

  Komşum kapının ardında saklandığı yerden ortaya çıktı. Elinde yine o tava vardı. Sakin olmayı ne zaman öğrenecek diye düşündüm. Elimdeki alışveriş filesini işaret edip "Karpuz yiyelim." dedim. Bana gülümseyip fileyi aldı ve oturma odasına geçmemi işaret etti. Onun bana alışmasından sonra akşam yemeklerini ve hatta kahvaltıları çoğunlukla beraber yapıyorduk. O mutfağa geçerken ben de oturma odasında yere konmuş bir minderin üzerinde sakince uyuyan minik bir kelebeği izlemeye gittim. Pencereden batmakta olan güneşin kızıla ve mora boyadığı göğün altında neredeyse kıpırtısız duran deniz görünüyordu. Yere oturdum ve bebeğin nefes alışını izledim. Uyandırmamak için dokunmaya korkuyordum. Pek ağlamayan sakin bir bebekti. Mütemadiyen gülücükler saçardı. Uykudan yanakları kırmızılaşmıştı. Ateşi var mı diye kontrol ettim neyse ki iyi görünüyordu. Komşum burada bebeği ile birlikte yalnız yaşıyordu. Zayıf çelimsiz bir kadındı. Uzun siyah saçlarını ensesinde at kuyruğu şeklinde toplardı. Daima telaşlı ve ürkek olması bir yana onda en tuhaf bulduğum şey bu güne kadar benimle hiç konuşmamış olmasıydı. Onu birkaç kez bebeğine ninni söylerken duymama rağmen benimle tek kelime sohbet etmemiş olması gerçekten acayipti. Soru sorduğumda işaretlerle cevap verirdi. Veya bunu da yapmazdı. Bazen bunu o kadar abartırdı ki yanında bir hayalet gibi olurdum. Tüm bunlar yüzünden bebeğin adını bilmiyordum. Ama ev sahibi onun adının Dora olduğunu söylemişti. Bu antik bir dilde hediye anlamına geliyordu.

  Ben yine düşüncelere dalmışken Dora mutfaktan koşarak yanıma geldi. Bu biraz tuhaftı. Evin içindeyken böyle koşturduğunu pek görmemiştim. Bana doğru hızla gelip şaşkınlıktan tepki bile veremediğim halde kolumdan tuttu ve ayağa kalkmaya zorladı. Sonra da pencerenin köşesinde saklanarak birlikte dışarıya bakmaya başladık. Bana ne göstermeye çalıştığını anlamamıştım. Çevreye bakındım. Ağaçlar, kayalar, evler, oyun oynayan çocuklar vardı. Cevap alamayacağımı bilsem de "Neler oluyor?" diye sordum. Sonra biraz ileride aşağıda birbirinin aynı üç araç içinden dörder tane adamın dışarıya çıktığını gördüm. Hepsi simsiyah giyinmişti. Bir tanesi hepsinden yaşlı, gri takım elbise giymiş bir adamdı ve görünüşleri biz belayız diyordu.

Devam edecek...

S..

11 Ocak 2019 Cuma

Fırtına


  Buhranlar içerisinde bir rüyadan uyanmaya çalışıyordum. Uykumda dişlerimi ısırmak veya nefesimi tutmak gibi saçmalıklarım vardı. Yine nefesimi tutmuş olmalıydım. Nefes almayı hatırladığımda beynime yeniden ulaşan taze oksijenle gözlerimi açtım. Başım yumuşak yastığın içine gömülmüş üzerimdeki örtü yere düştüğü içinse bedenim kaskatı buz kesmiştim. Gece yarısını iki üç saat geçiyor olmalıydı. Başımda bir süre oksijensiz kalmanın bedeli olan bir ağrı dolaşıyordu. Gözlerimi bir süre kıpırdatıp başka bir yöne bakmaya korktuğumdan doğruca karşımdaki pencerenin soğuk kasvetli görüntüsüyle baş etmeye çalıştım. Böyle uyanmaların ardından zihnimin toparlanması zaman alıyordu. Etrafımda gezinen gölgeler olmadığına ikna olmamın ardından yavaşça kıpırdanır önce yere düşen örtüyü bulup bir çırpıda sarınır sonra da birkaç dakika boyunca yine hiçbir yere bakmamaya çalışarak ısınmayı beklerdim. Yine tam da öyle yapacakken pencerenin ardında bir ışık patlamasıyla yerimden sıçradım. Yağmur yağıyordu. Üstelik yağmakla kalmıyor sanki dünya yavaşça suyla dolup gidecekmiş gibi görünüyordu. Işık patlamasının ardından bulanık zihnimin izin verdiği ölçüde saniyeleri saydım ve uzaklığını hesapladım. Bunu birkaç kez tekrar ettiğimde mesafenin iyice daraldığını anladım. Çok geçmeden kötü şeyler olacakmış gibi hissediyordum. Yerimden kalkmadığıma pişman olma korkusuyla ayağa fırladım.

  Bulunduğum yer bir evin bodrum katı olmalıydı. Buraya nasıl geldiğimi ise hatırlamıyordum. En son hatırladığım şey bir şeylerden kaçtığımız ve düşüp başımı çarptığımdı. Beni buraya kadar taşımış olmalıydılar. Diğerleri nerede diye etrafıma bakındım. Bulunduğum yerdeki tek eşya az önce üzerinde uyuduğum kanepeydi. Köşede birkaç basamak yüksekte içeriye açılan tek bir kapı duruyordu. Kapalıydı. Hiç ışık yanmadığından dışarıdan süzülen az miktardaki aydınlık etrafta garip gölgeli şekiller yaratıyordu. Tavanda dolaşan havalandırma boruları sol taraftaki duvarda biraz dönüş yapıp duvarın içinde kayboluyordu. Boruların içinden garip sesler geliyordu. Kapıya doğru ilerledim. Diğerlerini bulabileceğimi sanıyordum. Ben kapıya yaklaşırken duvara bitişik olan havalandırma boruları bir anda çatırdadı ve içeriye korkunç bir hızla sular dolmaya başladı. Dehşete kapılmıştım. Bir an önce dışarıya çıkmazsam burada boğulabilirdim. Suların nasıl olup da havalandırmadan geldiğini anlayamasam da bütün odanın bir akvaryuma dönüşebileceğinin farkındaydım.

  Kapıya ulaşıp biraz zorlayarak açmayı başardığımda bu kez de oradan sular içeriye girmeye başladı. Su ile birlikte bir takım eşyalar da sürükleniyor ve bana çarpıp dengemi bozuyordu. Su şimdiden dizlerimin hizasındaydı. Gazeteler, poşetler, sadalyeler, ahşap veya plastik bir sürü nesne suyu takip edip üzerime gelirken kapıdan dışarıya çıkmayı başardım. Fakat o tarafta hiç pencere olmadığı için işim gerçekten zordu. Merdivenleri bulup yukarıya tırmanmalıydım. Ne yapacağıma karar veremeden harekete geçtim ve çevremi görmeden suyun akışını tersine doğru takip etmeye başladım. Su beni merdivenlere götürdü. Hareket etmek gittikçe zorlaşıyordu. Tırmanmaya başladım. Uğultular, gürültüler ve patlama sesleri fırtınanın artık tam tepemde olduğunu söylüyordu. Bina yıkılmadan veya ben bir balığa dönüşmeden önce dışarıya çıkmalıydım.

Sonra gerçekten uyandım :) Bir rüya yazısı daha :)
S.. 

5 Şubat 2018 Pazartesi

Duyuyor Musun Lavi

Damien Rice - Back to Her Man


Hey Lavi duyuyor musun?
Tüm bu sancılı yağmurun altında ruhumuzdan yayılan çığlıkları.
Ve hissediyor musun çevremizde dans eden bütün o hayaletlerin varlığını?
Bu yağmur geride sadece kemiklerimiz kalıncaya dek yağacak öyle değil mi?
Nasırlı elleriyle gitarın tellerini tane tane çalarken,
Hayatımızın fon müziğini besteleyen bu yabancı da kim?
Yüreğimizin sesi nasıl olur da onun nefesiyle notalara karışır?
Bu onun da canını acıtıyor olmalı,
Belki de bütün aynaları parçalayıp onu özgür bırakmalı...

Hadi ardına dönüp bakmayı bırak çünkü adımlarım yorgun.
Bu gölgelerle dolu yabani topraklarda yürürken biraz dikkatli olmalı insan.
Bir kez düştüğümde kalkacak gücü bulamayabilirim.
Bu yüzden durmadan yola devam ediyorum ruhum  her an biraz daha kanarken.
Günler geceler, yer ve gökyüzü arasında burada yağmurda boğuluyorken.
Sonu gülme krizlerine dönüşen ağlamalarımı görmezden gel Lavi.
Seni de gölgelere sürüklemek istemem...

Şimdi çıldırmış gibi akarken gözyaşlarım bulutlardan,
Müziğin ritmini biraz daha arttırmalısın.
Böylece haykırışlarım bir sanat eserine dönüşebilir belki.
Kuzgunlar karanlık gökyüzünde üzerimizde dönerken,
Avuçlarımdaki çakıl taşlarına tutunuyorum.
Söylesene hangi çıldırmış aptal yazdı bu berbat romanı?
Bırak sayfalar rüzgarla dağılıp uçsun.
Nefesim daraldıkça avuçlarımda kıvılcımlar yaratıyorum.
Kendimle beraber her şeyi yakmamak için,
Gülümsemeyi hatırlamama yardım etmelisin Lavi.

Kuzgunlar ve hayaletler dans etmeye devam ederken,
Ve ufukta güneş hala doğabilecekken,
Bu soğuk ve yağmurla dolu dünyada hala adım atarken,
Tüm hücrelerim ölüyor gibi hissetsem de
Bana gülümsemeyi hatırlatmalısın.

Hadi gülümse Lavi...
Benimle birlikte...
Avuçlarımızdan kıvılcımlar yaratıp tüm bu çürümüş dünyayı yakarken,
Ve dans ederken yağmur altında,
Saçlarım ve yüzüm bulutlar aşkına sırılsıklamken!
Benimle kahkaha at çıldırmışçasına...
Bırakalım etrafımızdaki bütün gölgeler küle dönüşsün...

Not: Yukarıda paylaştığım şarkıyı dinlerken bir kez daha okumanızı tavsiye ederim. Sözlerin alakası olmasa da duygu durumu beklediğim şekilde etkili bir ruhsal sarsıntı yaratıyor. Şuan ne dediğimi bilmiyor olabilirim evet :) Ama yazdığım şiir bir Damien Rice şarkısıymış gibi okumanızı isterim.

S..

19 Mayıs 2016 Perşembe

The Brightness of The Darkness



Black were all streets of the town
You were trying to paint white
Each stone you step
Every brick you touch
Each and every leaf you smell
Yet were black, stones bricks and leaves
You were tryin to paint them determinedly
You would like the sun rise on shadows
Hazy pitch black darkness dispers and end
Before the souls disappear
Only seagulls would hear your songs
You would sing blue
Seagulls cry blue
Blue rain would fall drizzling
The sun hide
The white be embarrassed
And paint blue
All stones bricks and leaves

S&D

:D

9 Ocak 2016 Cumartesi

Karanlığın Aydınlığı



Siyahtı tüm şehrin sokakları.
Sen beyaza boyamaya çalışırdın;
Adım attığın her taşı,
Dokunduğun her tuğlayı,
Kokladığın her yaprağı.
Ama siyahtı taşlar, tuğlalar ve yapraklar...
Bıkmadan yorulmadan boyamaya çalışırdın.
Gölgelere doğsun isterdin güneş.
Bu puslu zifirilik dağılıp tükensin,
Ruhlar tükenmeden önce...
Martılar duyardı şarkılarını bir tek.
Sen mavi söylerdin,
Martılar mavi ağlardı.
Mavi bir yağmur başlardı inceden.
Güneş saklanırdı
Beyaz utanırdı.
Taşlar, tuğlalar ve yapraklar
maviye boyanırdı...





Not: Herhalde bunu yazalı iki ay falan olmuştur ne zaman yazdığımı not etmemişim. Şimdi de gelecekte yayımlanması için ayarlıyorum yani bu bir zamanlamalı kayıt. O gün yayımlansın istedim, bence o güne uygun bir şiirimsi. Şimdi tarih 05.01.16 saat 17:56 
Not2: Yorumlara bakacağım blog da okuyacağım ama şimdi finallerle uğraşmak zorundayım. Bu da küçük bir not işte gelecekte bir gün dönüp okursam diye..

S~

2 Ekim 2012 Salı

Yağmur Yağııyooor, Seller Akıyooor!

Yağmur


  Şu an pencereden dışarıya bakıp art arda çakan mor şimşekleri izleyen bendeniz sonbaharın nihayet buralara geldiğini müjdeler ve pek bi selam ederim!

  Yağmur yağmadı henüz ama kurtuluşu yok bu gece yağar herhalde. Bu gün yüksek desibelli belediye anonslarından birinde uyarı yaptılardı da inanmamıştım. Meteorolojiden haber gelmiş, akşama fırtına olacakmış, sel tehlikesi varmış, aman ha dikkat edelimmiş.. Dünden beri garip bulutlarla kaplıydı gökyüzü ama hiç yağacak gibi durmuyordu, inanmamıştım, adamların hakkını yemiş oldum bir sürü görüyor musun?

  Aslında şöyle bir düşününce bir takım belirtiler vardı fırtına açısından ama ben bu belediye anonslarına gıcığım biraz, sanırım o nedenle inanmak istemedim sözlerine..

  Ahahaha, ben bunları yazarken şimdi yağmur başladı :) Neyse çok uzatmayacağım çok sevindiğim için söyleyeyim de içimde kalmasın dedim, öle yani.. Yağmuru izlemeye gidiyorum ben, kendinize iyi bakın kavanozdan blogun biricik sakinleri :)

Görüşmek üzere..

~Sessizgemi~

8 Eylül 2012 Cumartesi

~ Düşünseli ~


Nostalji, Martı, Adalar,


  Fark ettim de bu gün dünya pek bir nostaljik kokuyor. Dün yağmur dansı yaptım, sahi söylüyorum ya yaptım gerçekten. Dün hiç bir işaret olmamasına rağmen bu gün gökyüzü bembeyaz. Kabarık bulutlar yağmur dansımı duyup toplaşıp gelmişler bir gecede. Ama yağmur için hala çok erken. Bu bulut kolonisi bu gün kamp kurar buraya ama yarın yola devam edip dağılırlar muhtemelen.

  O değil de dediğim gibi bu gün pek bir nostaljik kokuyor hava. Uyanınca gökyüzünü kapalı, güneşi küskün görünce kışın ortasında okula gitmemek için uyanmak istemediğimiz günler geldi aklıma. Gri günler, okula varıncaya kadar hala uyuklamak, sobada demlenen çay kokusu, odun ateşinin çıtırtısı, fırtınalı yağmurlu elektriğin kesildiği ürkütücü geceler, karanlıkta korku hikayesi uydurmacalar, kışın vazgeçilmezi Tirşik, çam kokusu..

  Burada iki mevsim var yalnızca. Bu yüzden özlediğimiz kış bir süre sonra çekilmez oluyor, özlediğimiz yaz bir süre sonra adamı canından bezdiriyor. Burada kış yok, ilkbahar yok.. Kışın yerine, sonbahar ile kışın arasında ne olduğu bilinmeyen bir mevsim yaşıyoruz. Sonra ilkbahar yüzünü gösteriyor ama çok sürmüyor belki bir ay tam anlamıyla ilkbaharı yaşıyoruz, daha tadını çıkaramadan güneş kavuruyor, yaz başlıyor.. Sonbaharın olması gereken zamanda bile yaz devam ediyor, sonra yine kış olması gereken sonbahardan bozma o mevsime ulaşıyoruz. Buranın mevsimleri pek bi dengesiz yani.

  Derler ki, bir on ya da on beş yıl içerisinde buralar iyice çöl iklimine dönecekmiş. Ülkenin kuzeyi ise yağmur ormanlarıyla kaplanacakmış. Oralarda seller, bir anda başlayan yağmurlar, yani tam anlamıyla yağmur ormanlarının iklimi olurken, buralar kuraklıkla baş edecekmiş. Ne kadar doğru bilmiyorum. Ama mantıklı olduğunu düşünüyorum.

  Doğa acı çekiyor, çoğumuz hissetmiyor, duymuyor ve görmüyoruz bunu.. Uzun zamandır aktif olmayan volkanlardan sesler geliyor, fay hatları artık çok dengesiz. Dünya kalp krizinin eşiğinde. Nabzı olması gerektiği gibi atmıyor, kan basıncındaki artış zihnine vuruyor, beyni zonkluyor. Ve biz, tüm insanlar, onu itip kakmaya devam ediyoruz. Daha ne kadar dayanacak?

  Felaket tellallığı gibi bir niyetim yok. Sadece bildiklerimi yazıyorum. Ani iklim değişikliği bekleniyor. Ne zaman olacağını tahmin etmek zor fakat bilim insanları olacağına kesin gözüyle bakıyor. Bu yeni bir şey değil, tarih tekerrürlere gebe. Geçmişte ani iklim değişiklikleri yaşandı ve pek çok gelişmiş uygarlık uyum sağlayamayıp yok oldu. Şimdi bilim insanları endişe içinde..

  Pek çok işaret var.. Dünyanın atmosfer bileşimini insanoğlu hızla değiştiriyor, fosil yakıtlarla. Ozon tabakasını bilmeyen yok. Kutuplarda yok olan buz dağları var. İklimlerde uzun dönemli görülen bir ısınma var. Ulaşılmaz, buzlarla kaplı dünyalarında yenilmez, ulu ve eşsiz dağların zirvelerinde artık meralar kurulabiliyor. Okyanus akıntı sistemleri tehlikede, bu da iklimleri doğrudan tehdit ediyor.

  Bütün bunları düzeltmek hala elimizde. Yaptığımız her şey bir şekilde doğayı etkiliyor. Mantıklı kararlar almalıyız. İsrafı önlemeli ve gereksiz tüketim yapmamalıyız. Özellikle çevre kirliliğini durdurmalıyız. En başta kendimizi düzeltmeli sonra diğerlerini uyarmalıyız. Zaten herkes kendine çeki düzen verse, herkes doğayı koruyacak şekilde yaşasa, herkes elindeki çöpü denize ya da yola atmak yerine çöp tenekelerini kullansa ve benzeri şeylerde duyarlı davransa, kimsenin kimseyi uyarması gerekmez. Zaten sorun da zamanla ortadan kalkar veya hafifler böylece.

  Yıllardır söylüyorlar: "Evlerinizde gereksiz ışık açık bırakmayın. Elektronik eşyaları kumandadan kapatmak yetmez, gidin iki adım yürüyün ve düğmesinden kapatın. Güneş enerjisini kullanın. Ormanlarda, piknik alanlarında çöp bırakmayın. Ağaç dikin, bu en önemli şey. Plastik poşetleri mümkün olduğunca az kullanın. İki adımlık yola arabayla gitmeyin.." Hep söylüyorlar, söylemeye devam ediyorlar.. Çöpleri türlerine göre atmalıyız bir de ama ülkemizde böyle bir uygulama varsa bile her şehirde uygulanmıyor nedense. Gerçi öyle bir uygulamanın olduğundan da emin değilim ya neyse.

  Yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmeliyiz. Biz bunu talep etmezsek kimse hizmete geçmez benden söylemesi. Ev yaptıran kişilere ya da ev sahiplerine sesleniyorum; gidin güneş panelleri taktırın çatıya, bunu yapmak çok mu zor? Ben ev yaptırırsam bir gün, güneş paneli olmazsa olmazlardan. Herkes yapsa bunu, ülkede enerji sorunu olmaz. Düşünün kışın bile güneş enerjisini depolayabiliyor o kadar verimli bir şey, neden kullanmayalım? Bir şeyi yapmak için önünüze getirilmesini beklemeyin, onlar hizmete geçsin diye bekleyip zaman kaybetmeyin, bazı şeyleri talep etmek gerekir. Harekete geçin, tasarruf edebilecek pek çok yöntem var. Ve şiddetle söylüyorum şu güneş panellerinin farkına varın artık..!

  Artık sussam iyi olacak, çünkü sanırım sinirlenmeye başladım. Yalnızca biraz daha duyarlı olmak zorundayız, hiç zor bir şey değil. Gözlerimiz var, bakıyoruz ama görmüyoruz. Kulaklarımız var, dinliyoruz ama duymuyoruz. Aklımız var ama ne işe yaradığını çözmüş değiliz. Hayatın bir anlamı var, yaşıyoruz ama anlamıyoruz. Sadece biraz farkındalığımızın artması gerek, biraz düşünmek gerek..


~Sessizgemi~

4 Temmuz 2012 Çarşamba

~Siyah Beyaz ve Biraz da Parşömen Rengiydi~



Siyah Beyaz Yol



  Yanlış bir şeyler vardı. Yolunda gitmeyen bir şeyler. Bir şey eksik gibiydi, yarım kalan bir şey... Parçalanan ruhundan artakalanlar o ilerledikçe peşinden sürükleniyordu. Camları sonuna kadar açık Mustang'ını sürerken yol hiç bitmeyecek gibi göründü gözüne, sanki tekerler boşa dönüyormuşçasına sonsuzdu.

  Ruhunun neden parça parça olduğunu bilmiyordu. Şu an için tek düşünebildiği gitmekti. Nereye gittiği ise umurunda değildi. Neden gittiğini hatırlamıyor ve teypte çalan müzikten başka bir şeyi de umursamıyordu. 

  Üstü başı düzgündü, yanağında tıraş olurken açtığı küçük bir kesik dışında ters görünen tek şey renklerdi. Dünya, arabasına binip sürmeye başladığından beri siyah beyaz ve biraz da parşömen rengiydi, başka hiç renk yoktu. 

  Yolun ucunda, yaklaşmaktan uzak olan dağların tepelerine yıldırımlar iniyordu. İlerlemeye devam ettikçe gökyüzünü kaplayan bulutlarla buluştu. Bulutların görüntüsü gökyüzünü yeryüzüne yaklaştırmış gibiydi.

  Çok geçmeden siyah beyaz bir yağmur kapladı boş havayı. Hiçbir şeyi hatırlamayıp bilmediği gibi birdenbire arabayı durdurup neden yolun ortasında öylece dikildiğini de anlamıyordu. İlkin beyaz gömleğinde ufak lekelere dönüşen damlalar vakit kaybetmeden sırılsıklam olmasına neden oldu. 

  Yolun ortasında öylece beklerken yüzünden süzülen soğuk yağmur birdenbire bir şeyler anımsattı. Yolunda gitmeyen ve yanlış olan şeyin ne olduğunu hatırladı. Aslında hiç unutmadığını sadece hatırlamak istemediğini anladı. Gitmediğini, kaçtığını fark etti. Gözlerini kapatıp bir an gök gürültüsünü dinledi ve sonra yağmurun renkleri yıkamasını izledi. Peşinden sürüklenen ruhunu parça parça topladı, onlara ihtiyacı vardı yarım bir ruhla yaşayamazdı. 

  Arabasına binip keskin bir dönüşle geldiği yolu takip etti. Renkler geri gelmiş, ruhunun parçalarını birleştirmişti.Şimdi umursadığı bir tek şey vardı: Eksik ve yarım kalan, yolunda gitmeyen ve yanlış olan ne varsa yüz yüze hesaplaşacaktı...


~Sessizgemi~

3 Temmuz 2012 Salı

Pozitif Enerji?


Gökyüzü

  Fark ettim ki mutluluktan korkuyormuşum ben. Ne kadar çok sevinç varsa ardından o kadar yoğun bir hüzün gelir derlerdi, doğruymuş. Eskiler bilir de konuşurmuş...

  Çok ağlama bir felaket uğrar..

  Çok gülme iki misli ağlarsın...

  Ee, ben neresinde kazançlı çıkacağım bu düzenin?

  Gökyüzüne saldığım pozitif enerjinin frekansını mı bozdular nedir, evren beni birkaç gündür yanlış anlar oldu. Mutluluğun, sevincin kalıcı olmasını sağlayan bir tembih sözü yok mudur ki büyüklerimizin? 

  Bir gün yaşlandığımda genç birini karşıma alıp "Çok hüzünlenme başına bir mutluluk gelir" demek istiyorum. Böylece var olagelen kötücül frekanslı düşünceleri silmede bir adım atmış olurum belki..

  Bu arada teknolojiden nefret, nefret, nefret, nefret edesim var! Bu kadar gelişmişken nasıl olup da hayatı kolaylaştırmada bu kadar geride kalıyor anlamıyorum. Teknolojiyi geliştiren, kullanan, tasarlayan kişilerin görüşü bu kadar dar olmak zorunda mı?

  Çabuk geçmesi beklenen negatif bir mevsimin varlığını fark eden bendeniz, yalnızca birkaç gün sürmesi öngörülen depresif yağmurlardan kaçmaya çalışıyorum.. Kaçış manevralarım pek mükemmel değil fakat simsiyah bulutlara yaptığım saldırılar oldukça etkili gibi. 

  Çok geçmeden yağmuru durup, bulutlar dağılıp, mevsim değişmeli..

~Sessizgemi~

22 Haziran 2012 Cuma

~Gökyüzüne Salınan Pozitif Enerji, Yıldırım Olarak Geri Döndü~



Deniz, Kum, Gökkuşağı
Deniz, kum, gökkuşağı... Şimdi orada olmak vardı :)


  Gökyüzüne bakınca hava tahmini yapmakta üstüme yoktur. Gece yıldızlara bakarak saati bilmekte de. Vaktinde bu konulara fazla kafa yormuş, belgeseller falan izlemiş ve okuduğum kitaplarda ilgili bir şey söyleniyorsa hemen notlar almıştım. Amacım neydi bilmiyorum :D Çarşamba günü sabah vaktinden öğleye kadar hava öyle bir sıcaktı ki kafamdan aşağı buzlu sular dökerek dolaşıyordum. Aslında bu çok tehlikeli bir davranış ama başka türlü rahatlamıyor insan. 


  Her neyse, işte o gün felaket sıcaktı ama gökyüzü bir şeyler söylüyordu. Söyle derdin ne ey garip mavi dedim, izledim bir süre kendisini :) Rüzgar çok hareketliydi, havada deniz kokusu vardı. Bir süre sonra rüzgar kavurucu olmayı bırakıp serinledi ve bu kez de havada yağmur kokusu oluştu. Birbirinden habersiz birkaç küçük beyaz bulutçuğu da görünce arkadaşımla iddiaya girdim. Dondurmadan vazgeçemeyen birisi olarak da kazanana dondurma ısmarlanmasını istedim :) Yağmur yağacak kesin dedim ama o aksini söylüyordu, bir daha kışa kadar yağmur görmeyiz diyordu. Süre ertesi sabaha kadardı, yağmur yağdı yağdı yoksa kaybedecektim..


  ikindi vakti gökyüzü mosmor bulutlarla doldu, tek bir mavi nokta kalmadı. Rüzgar felaket derecede hızlandı, yaz sıcağında çok iyi geldi doğrusu. Şimşekler çaktı, bulutlar gerim gerim gerildi. Batmaya hazırlanan güneş  buluttan örtüye garip ışık oyunları yapıyordu ilkin ama o da kalmadı çünkü o kadar kalınlaştı ki bulutlar...


  Ama yağmadı! Bana inat yağmadı yahu.. Çevre bölgelere, sahile, başka nereye olursa olsun yağdı da bir şu Manavgat'a yağmadı o gün. İddiayı kaybettim haliyle, yağacağını bildiğim halde bölge belirtmediğim için ve arkadaşım da yalnızca bulunduğumuz yer olarak algılayıp kapsama alanını daralttığı için kaybettim. Olsun, gönlümde yine de ben kazandım :) İşin gıcık tarafı o gün düşmeyen damlalar ertesi gün pencereme birkaç tane çarparak züğürt tesellisi sundular :D Bu gün bulutlar hala dağılmış değil ve beklenen yağmur yağdı en nihayetinde. Ne zamandır gökyüzüne saldığım pozitif enerjim bir ton yıldırım olarak geri döndü ve rüzgarın tadı tahmin edileceği gibi şahane :) Yine de umarım gece yıldırım falan olmaz O_o!


  Yıldırımdan korkup uyuyamazken korku filmlerinin efendisi olmayı başarmış bendenizden pek bi selam olsun. Şimdi gidip cennete dönüşen yazın keyfini çıkaracağım ;) 


  Omo, o gördüğüm çikolatalı kek mi yoksa O_o?   ;)


  Sanrım bulduğum kekle birlikte gökkuşağının bir ucundaki altın külçelerini aramaya gideceğim :P



~Sessizgemi~

14 Haziran 2012 Perşembe

~Kuş, Tavşan, Ayı ve Balık~



Karlar düşüyor avuçlarıma,
Gözyaşlarımla karışık yağmurlu.
Biraz mavi, biraz siyah
Bazıları da kan kırmızısı...

Bir maral, yaralı
Gözlerinde ateş parıltıları.
Kaçıp gitse ne çare,
Artık sözler nafile...

Güneşe batırılmış gülüşlerin,
Diadem olup çıkmış.
İncilerle bezenip,
Bir güzelin saçlarını
Taç olup süslemiş...

Bir sır, iki kelime.
Mühürlenmiş labirentte.
Yıllar geçmiş, yitip gitmiş,
Artık hatırlamaz kimse...

Kuş, tavşan,
Ayı ve balık...
Zamanı durduramadık.
Kim bulmuş hakikati,
Biz bulamadık...

Kim bulmuş huzuru,
Biz bulamadık...

~Sessizgemi~