Gölge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gölge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2018 Cuma

Yine Bir Gün



Yine bir gün Sezen çalıyordu.
Gölgem fırtınalarda kaybolurken, 
Güneşlerle yıkanmış çiçekler topluyordu aklım.
Dağılıp saçıldım.
Parçalarımdan çoğunu kargalar çaldı.
Geri kalanları toza dönüştürüp
Bir ressamın boyalarına kattım.
Delilik bulaşıcıydı.
Ben sudan sebep delirmiş olmalıydım.
Sen aklımın gölgelerinde kaybolurken
Güneşler dağılıp saçıldı.
Gölgeler dağılıp parçalandı.
Zihnimin kelebekleri gecenin içinde çırpındı.

Not: Parça parça notları birbirine uydurup birleştirince böyle bir şey çıktı ortaya baya eğlenceliymiş böyle yazmak :D Hepsi Sezen'in suçu :D Devam etsem ne kadar uzardı bilmiyorum bir yere de bağlayamayınca düz yazıdan şiire çevirdim ama sevdim bunu blog :)
Şuanda ödevimin başındayım bu arada hıhııım sıkıldım :/
S..

16 Mart 2018 Cuma

Gölge Avcısı


  "Birer birer..." dedi etrafımda yürürken alçak sesle ve gözleri kapalı halde. Karmakarışık örgüler ve renkli boncuklarla dolu dağınık gri saçlarının arasından sarkarken daha önce mavi olduğunu hatırladığım bir kuş tüyünün şimdi kızıla dönmüş olduğunu fark ettim. Bu artık şaşırma seviyemin oldukça altında kalan bir durumdu. Çünkü onun çevresinde benim gibi bir yıl kadar kısa olsa da zaman geçirmiş olan herhangi bir insan aklını kaybetmesine yetebilecek kadar çok tuhaflık hatta korkunçlukla yaşamayı çoktan öğrenmiş olurdu. Gri saçlarına rağmen cildi benimkinden daha canlı ve çok az kırışıklığa sahipti fakat benden 323 yıl daha erken doğmuştu. Başını çevirmesinden usulca attığı adımlara kadar her hareketiyle birlikte ruhundan yayılan güçlü aura çevresinde sarsıcı bir etki yaratıyordu. Yine gözleri kapalı olduğu halde beni gördüğünü belirtir şekilde başını bana çevirince yüreğimde tanıdık tedirgin kıpırtılar hissettim. Sesiyle üzerine çekilen bakışlarımı ondan ayırıp önüme döndüm ve yaptığım işe odaklanmaya çalışırken "Her bir teli birer birer bağlaman gerek. Ve sözcükler Lily, sözcükleri sakın unutma." diye sayısını anımsamadığım tekrarlardan birini daha yaptı. Zaten gergin olan zihnim ve konsantrasyonum o etrafımda dolaşıp bana kapalı göz kapaklarının ardından bakarken tıpkı cam bir kürenin yere düşmesi gibi çatırtılar çıkartarak dağılıyordu. Onu sinirlendirecek bir şey yapmak yaptığım şeyin kontrolden çıkmasından daha korku vericiydi. Ama biraz daha odaklanmayı başaramazsam en iyi ihtimale ellerimin arasında beni yutacak olan bir asit küresi yaratırdım. En kötü ihtimalle de dünyanın sonunu getirirdim. Aslında bu çok da kötü bir ihtimal olmayabilirdi. Dünyanın benim için bir kıymeti yoktu.

  Üzerine kendi kanımla tılsımlar yazdığım iki dal parçasını çarpı şeklinde bir araya getirmiştim. Sırada onları birbirine sabitlemek için artık soluk almayan yedi insandan aldığım saç tellerini birer birer bağlamam gerekiyordu. Ölümleriyle birlikte duydukları dehşetle toprağa düşen gözyaşları beyhude geçip gitmeyecekti. Ve tabii sözcükler unutulmamalıydı. Yedi insanın ruhu böylece oluşturduğum nesneye ve benim emrime bağlı olacaktı. Fakat ben etrafımda yanan mumların titreşimini hissederken ve yaşlı kadın sinirlerimi geren bir şekilde yürümeye devam ederken tılsımı doğru yapıp yapmadığımı bile algılayamıyordum.

  Açık pencerenin ötesinden gecenin yaratıklarının sesleri duyuluyordu. Bütün gece böcekleri sanki hep beraber çığlık atar gibi bir koroya başlamış, rüzgar verandadaki çanı ısrarla ve aynı ritimle çalmaya başlamıştı. Mumlarla aydınlanan loş oda her yerden akmış mum artıklarıyla doluydu. Onların temizlenmemesinin nedeni kullanıldıkları tılsımın enerjisini taşımalarındandı. Dokunmamak gerekiyordu. İçeriye esen rüzgar her yerden sarkan eskimiş kumaşları dans ettiriyor, gölgeleri ürkünç varlıklar gibi duvarlarda ve döşeme üzerinde geziniyordu.

  Son saç telini de sarıp bağladığımda başımı kaldırıp sunağın ardındaki duvarda sabitlenmiş nesneye baktım. Bir kaya parçasından şekillendirilmiş göz kapağı kapalı duran tek bir göz yontusu odadaki sıcak ışığa ve renklere rağmen soluk mavi gri halde karşımda duruyordu. Yaşlı kadın hala gözlerini açmamışken bir anda durup benden yana başını çevirmeden sadece dinlemeye başladı. Herhangi bir terslik olursa müdahale etmek için tetikte bekliyordu. Fakat böyle bir şey olursa onun bile bir şansı olur muydu bundan emin değildim. Şimdi rüzgar da durmuş bütün böcekler ise susmuştu. Artık bunu bitirmem gerekiyordu. 

  Taştan göze odaklanıp "Arghelas, çağrımı işit ve cevap ver..." dedim. İlkin pek bir işe yaramış gibi görünmüyordu. Elimdeki nesneye bakıp bir yerde yanlış yapıp yapmadığımı düşündüm. Tam o sırada onun varlığını tüm odada hissettim. Bütün mumlar bir anda söndü. Buna rağmen gölgeler büyüyüp etrafımı kuşattı. Oturduğum zeminin altından gölgeden oluşan eller uzanıp bedenimi çekiştirmeye başladı. Ve Taştan göz ağır bir uykudan uyanır gibi açılıp bakışlarıma kenetlendi. Gözün içinden mavi ışıklar sızıyor ve kendimi uzay boşluğuna bakar gibi hissediyordum. İçinde bir evren dolusu kozmik nesne eğilip bükülüyor, dönüyor ve görünüp kayboluyordu. Elimdeki nesne acı verici halde avucuma yapışıp yanmaya başladığında kımıldayamaz ve çığlık atamaz haldeydim. Çok geçmeden kemiğime dek bütün etimi yok edecek gibiyken aslında çektiğim acı dışında görünürde hiçbir şey olmuyordu. Yalnızca saf bir acı iliklerimde dolaşıp beynimdeki tüm hücreleri kavuruyor, tılsımım mor alevler saçarak gittikçe küçülüp küle dönüşüyordu. Yaptığım şeyin bedelini ödüyordum ve artık geri dönmek için çok geçti. Nesne avuçlarımın içinde eriyip yok olana dek ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Fakat beni zapt etmiş olan gölge eller üzerimden çekildiğinde nihayet yeniden nefes almaya ve hareket edebilmeye başlamıştım. Bununla birlikte müthiş bir titremeyle bütün kemiklerim sarsılıyordu.

  Göz kapanıp ortalık sakinleşince karanlıkta bir süre daha kımıldamadan bekledim. Titreme nöbetim giderek azalıp bedenimi terk ettiğinde geriye hafif bir baş dönmesi kalmıştı. Herhangi bir yere bakmaya cesaretim yoktu. Sonra varlığını unuttuğum yaşlı kadın avuçlarında oluşturduğu bir ışık küresini ellerinin hareketiyle büyütüp odada hale şeklinde saçılan bir parlama yarattı. Bu sayede bütün mumlar tekrar yanmaya başladı. Dinlenmeme bile izin vermeden her zamanki aceleciliğiyle bana "Dene hadi!" diye emretti. Bunun üzerine derin bir soluk verip toparlandım ve ayağa kalkıp ona doğru döndüm. Sol avucumu ileriye uzatıp yukarıya çevirdim ve diğer avucumu da üzerine kapattım. Ardından ellerimin arasında tılsımdan bir kalkanın büyüdüğünü hayal ederek avuçlarımı birbirinden uzaklaştırdım. Ellerim birbirine manyetik bir güçle kenetlenmiş gibiydi. Ve hayal ettiğim kalkan karşımda oluşuyordu. Sonunda kendi mührümü tasarlamıştım. Ve dünya hala yerinde duruyordu. Mühre bağlı yedi insanın ruhu da gerektiğinde yardımıma koşmak ve mührü canlı tutmak için etrafımda gezinen kölelerim haline dönüşmüştü. İstediğim zaman onları görünür hale getirebilir istediğim zaman da gizleyebilirdim. Onların kim olduğuna gelince. Hepsini özenle seçmiştim. Hepsi de ellerinde hayatımda değer verdiğim insanların kanını taşıyor ve günahlarının bedeli olarak kalplerindeki bir zincirle mührüme bağlı duruyorlardı. Asla azat edilmeyecek ve ırmağı geçemeyeceklerdi. Bense onları peşinden sürükleyen bir gölge avcısı olacaktım.

Son

Bir rüya hikayesi daha :)

S..

4 Mart 2018 Pazar

Beni Tanırsın Lavi



  Biliyor musun Lavi zaman zaman dibe vurup zor anlar yaşasam da ilerlemeye hep devam ettim ve ediyorum. Tıpkı sana söz verdiğim gibi. Hiçbir zaman geri adım atmadım ve bir kaplumbağa hızında bile olsam sana olan sözümü tutup yoluma devam ediyorum. Kayıp bir ruh olarak bile daima yanımda olmayı başardığın için kosmosun takdirini hak ediyorsun. Bir an için varlığını hissedemez olduğumda, kaybolduğumda seni yeniden buluyorum ve bana kalırsa bu hiçbir Hogwarts büyücüsünün gercekleştiremeyeceği bir sihir. İçinde bulunduğun frekans boyutunda bazen beni sinirlenerek bazen de gülümseyerek izlediğini biliyorum. Ve endişelenmediğini. Çünkü beni tanırsın. İyi bir burçta doğduğum su götürmez. Nisan benim için hep biraz buruk olsa da kiraz çiçeklerinin açışını senin için kutlamaya devam edeceğim. Bu küçük cılız ışık senin gölgenle parlamaya devam edecek. Sana söz verdiğim gibi.

  S..

5 Şubat 2018 Pazartesi

Duyuyor Musun Lavi

Damien Rice - Back to Her Man


Hey Lavi duyuyor musun?
Tüm bu sancılı yağmurun altında ruhumuzdan yayılan çığlıkları.
Ve hissediyor musun çevremizde dans eden bütün o hayaletlerin varlığını?
Bu yağmur geride sadece kemiklerimiz kalıncaya dek yağacak öyle değil mi?
Nasırlı elleriyle gitarın tellerini tane tane çalarken,
Hayatımızın fon müziğini besteleyen bu yabancı da kim?
Yüreğimizin sesi nasıl olur da onun nefesiyle notalara karışır?
Bu onun da canını acıtıyor olmalı,
Belki de bütün aynaları parçalayıp onu özgür bırakmalı...

Hadi ardına dönüp bakmayı bırak çünkü adımlarım yorgun.
Bu gölgelerle dolu yabani topraklarda yürürken biraz dikkatli olmalı insan.
Bir kez düştüğümde kalkacak gücü bulamayabilirim.
Bu yüzden durmadan yola devam ediyorum ruhum  her an biraz daha kanarken.
Günler geceler, yer ve gökyüzü arasında burada yağmurda boğuluyorken.
Sonu gülme krizlerine dönüşen ağlamalarımı görmezden gel Lavi.
Seni de gölgelere sürüklemek istemem...

Şimdi çıldırmış gibi akarken gözyaşlarım bulutlardan,
Müziğin ritmini biraz daha arttırmalısın.
Böylece haykırışlarım bir sanat eserine dönüşebilir belki.
Kuzgunlar karanlık gökyüzünde üzerimizde dönerken,
Avuçlarımdaki çakıl taşlarına tutunuyorum.
Söylesene hangi çıldırmış aptal yazdı bu berbat romanı?
Bırak sayfalar rüzgarla dağılıp uçsun.
Nefesim daraldıkça avuçlarımda kıvılcımlar yaratıyorum.
Kendimle beraber her şeyi yakmamak için,
Gülümsemeyi hatırlamama yardım etmelisin Lavi.

Kuzgunlar ve hayaletler dans etmeye devam ederken,
Ve ufukta güneş hala doğabilecekken,
Bu soğuk ve yağmurla dolu dünyada hala adım atarken,
Tüm hücrelerim ölüyor gibi hissetsem de
Bana gülümsemeyi hatırlatmalısın.

Hadi gülümse Lavi...
Benimle birlikte...
Avuçlarımızdan kıvılcımlar yaratıp tüm bu çürümüş dünyayı yakarken,
Ve dans ederken yağmur altında,
Saçlarım ve yüzüm bulutlar aşkına sırılsıklamken!
Benimle kahkaha at çıldırmışçasına...
Bırakalım etrafımızdaki bütün gölgeler küle dönüşsün...

Not: Yukarıda paylaştığım şarkıyı dinlerken bir kez daha okumanızı tavsiye ederim. Sözlerin alakası olmasa da duygu durumu beklediğim şekilde etkili bir ruhsal sarsıntı yaratıyor. Şuan ne dediğimi bilmiyor olabilirim evet :) Ama yazdığım şiir bir Damien Rice şarkısıymış gibi okumanızı isterim.

S..

26 Ocak 2018 Cuma

Küller ve Kemikler

Fotoğraf: Hatice Evrens

  Bu gün bir şeylerin ters gideceğini anlamam gerekirdi. Her zamanki gibi gökyüzünden derin bir nefes alarak dışarıya adımımı atmıştım. Daha sabahın o saatinde diğerlerinden farklı bir güne başladığım çok barizdi oysa. Bir bahar sabahına göre etrafın çiçek, çimen ve güneş kokmasını beklersiniz. Fakat bunun yerine yangınla kavrulmuş bir çöl kokusu bütün çevreyi sarmıştı. Bir çöle kokusunu alacak kadar yakın olmadığımdan emindim. Kısa sürede bu kokuya alışılıyor ve artık fark edilmiyordu. Okula gitmek için otobüs durağında beklerken güneşin yeşil yapraklardan süzülüp yerde oluşturduğu desenleri izledim. Çevrede cıvıl cıvıl dolaşan çocuklar bir korku filminden fırlamış gibi duran kırmızı balonlar taşıyorlardı. Neşeleri bu korkunç imgeye rağmen kuşlarla yarışır cinstendi. Kuşlar çevredeki küçük havuzlara ve su birikintilerine arkalarında minik dalgalar bırakan dalışlar yapıyor bense tüm bu manzaraya yabancılaşan bir hisle bakıyordum. Üzerimdeki duygu daha önce tanımlamadığım bir şeydi. Kendimi kafamın içindeki bir pencereden tüm dünyadan uzakta izliyormuşum da gördüğüm ve duyduğum her şey aslında yapay bir çilekli jöleymiş gibiydi. Tamam daha iyi nasıl tarif edilir bilemiyorum.

  Otobüs geldiğinde durakta sadece ben vardım. Beklemekten sıkılmıştım. Kaç saattir oradaydım tanrı bilir. Gölgeler yer değiştirmiş, kuşlar sessizleşmiş ve etrafta kimse kalmamıştı. Otobüse binip kendime bir yer buldum ve düşmemek için zamanında tutunabildim. İçerisi fazla kalabalık değildi. Ağlayan bir bebek ve otobüsün tıslayan sesi dışarıda akıp giden manzaraya eşlik ediyordu. Bir an için düşüncelere daldım. Kendime geldiğimde ne düşündüğümü hatırlamayacak kadar afallamıştım. İnmem gereken durağı kaçırmış olduğum gerçeği kafatasımın en kalın kısmına közlerin arasından yeni alınmış bir kumpas darbesi gibi indi. İnmek için düğmeye bastım fakat bir işe yaramadı. Bir durağın önünden hiç durmadan geçtik. "Neden durmuyorsunuz ineceğim." diye seslendiğimde "Buradaki duraklarda başka otobüsler duruyor bize ait değil oyalama beni." diye seslendi yaşlı sürücü. Fakat daha fazla gidersem geri dönmek için de otobüs kullanmak zorunda kalacaktım ve bu durum hiç hoş değildi. İnmek için sesimi yükselttim. İçeriden bir iki kişi de beni anlayışla karşılayıp adama kızdılar ve durması için onlar da söylendi.

  En sonunda baskılara dayanamayan adam otobüsü durdurdu ve kendimi dışarıya attım. Klostrofobim yine yakamdaydı. İyi olduğumdan emin olmak isteyen bir başka yolcu benimle birlikte inmişti. Otobüs şoförü o kadar agresifti ki onun inmesini beklemeden hareket edip kapılar bile kapanmadan yoluna devam ettiğinden yere düşmesine ve toprak yolda yuvarlanmasına neden olmuştu. Benim yüzümden böyle bir şey yaşandığı için hem utanmış hem de üzülmüştüm. Yardım etmek için yanına vardığımda ayağa kalkmış ve üzerindeki tozları pat pat vurarak çırpıyordu. Yerde duran kırık gitara üzüntüyle baktım. Bu da benim yüzümdendi. Tamir edilir gibi durmuyordu. Gitarı yerden almak için atıldığım sırada beni durdururken "Zaten eskimişti yenisini alacaktım önemli değil." dedi. Ondan tekrar tekrar özür diledim. Yolun ortasında öyle durmamamız gerektiğini söyledi. Toprak yol iki yönde de kıvrılıp kayboluyordu. Çam ağaçları sağ yanımızda gökyüzünü taşırcasına yükselirken sol yanımızda ucu bucağı görünmeyen yüksek bir duvar duruyordu. Gri duvarın sanki sabahki ruh halimin yansıması gibi çevreye yabancı, soğuk ve alışılmadık görüntüsü beni ürkütmüştü. Bulunduğumuz yere çok da uzak olmayan bir noktada duvarın ardında yükselen kulede siyah giyimli bir gözcü tehditkarca bizden yana bakıyordu. Yürümeye başladık. Beton yığınından olabildiğince uzakta ve ses çıkartmadan ilerliyorduk.

  Tek şeritli yolda geçen başka bir araca rastlamadık. Etrafta yükselen kulelerden bizi seyreden gözcülerden başka biri de yoktu. Saatlerce toprak yolu takip ettik. Adımlarım zamanla zoraki ve acı verici hale geldi. Yol arkadaşım için başta üzüntü duymuş olsam da beni bu anlamsız ve korkunç yerde tek başıma bırakmadığı için minnettardım. Güneş tepemizde bütün gücüyle parlarken hafifçe kımıldanan bir rüzgar kavrulmuş toz ve kül kokuları taşıyordu. Bir süre daha dalgınca ilerledim. Buna daha ne kadar devam edeceğimizi sormak için başımı çevirdiğimde yanımda kimse olmadığını gördüm. Olduğum yerde şaşkınca ve hatta şok içerisinde durup etrafıma bakındım ama görünürde kimse yoktu ve gözcüler de kaybolmuştu. Kuleler şimdi boş ve daha karanlık görünüyordu. Birden artan rüzgar ile birlikte korkuyla hızlanan nabzım ve panikten titreyen bedenimle koşmaya başladım. Peşimden birilerinin geldiğini düşünüyordum. Birileri hızla bana yaklaşıyordu.

  Karnıma saplanan bir ağrıyla tökezleyip yere yuvarlandım. Toparlanmak için çabaladıkça acı artıyor ve bir kez daha yere düşüyordum. En sonunda olduğum yerde kıvranırken bir kadının bana yaklaştığını gördüm. Kızıl saçları yüzünün etrafından yüzüme doğru iniyordu. Yüzünde acımasız bir ifadeyle bana kıpırdamamamı söyledi. Onun bir doktor olduğunu anlamam uzun sürmedi. Yanında gelen bir hemşire nasıl olduğunu anlamadığım bir kuvvetle beni olduğum yerde sabit tutuyor doktor ise delirmiş gibi bana bağırıyordu. Karnımın içinde beton olduğunu ve onu ameliyatla almazsa öleceğimi söylüyordu. Ben de ona beni bırakması için bağırıyordum. Yaptıkları her şeyin beni olduğumdan daha kötü hale getirdiğini ve asıl şimdi beni bırakmazlarsa öleceğimi söylüyordum. İkimiz de çıldırmış gibiydik. En sonunda o kazandı. Acıdan zaten kımıldayamıyordum. Şimdi sonum geldi diye düşünmekten başka bir şey yapamadım. Ve neşter tenimde yakıcı bir sızıyla kayarken kadının kızıl saçları gözlerimin etrafında dans eden hayaletlere dönüştü. Sonra bütün görüntüler karardı.

Not: Bir kabus yazısı daha :)

S..

17 Ekim 2017 Salı

Işık Gölge Oyunları

Olbia, çarşı, akdeniz üniversitesi, kampüs, akdeniz, stoa

  Bazen hayatımdaki bütün şansı tüketmişim gibi geliyor. Bütün iyi ve güzel sözcükler güneşin tirizli pencerelerden içeriye süzüldüğü ve minderde uyuyan kedinin kapalı gözlerinde gölgeler yarattığı bir günde kalmış gibi. Ayaklarımın altından akıp duran serin dere kurumuş, çatlamış çakıl taşları ise tabanlarımı yakıyor. Ruhumdaki iğde ağacı göğe küsmüş. Haldi'nin kızıl gözlü kuzgunları bile ağacımı terk etmiş. Onlar bile üzerimdeki gökyüzünden ürkmüş sanki.

  Bütün karanlığımı bir battaniye gibi sarınıyorum bazen. Kendi karanlığım ruhumdaki ışığın olgunlaşıp parlamasını sağlayabiliyor. Bunun nasıl olduğunu anlatmam mümkün değil. Ama sanırım karanlığı anlayıp çözümlediğimde onun dışına çıkmanın yolunu buluyorum.

  İnsanları kafama takmamam gerektiğini yeni yeni öğrendim. Benim zaten yeterince sorunum var. Kendimi geliştirmek ve bana gerçekten değer veren insanlara odaklanmak benim için daha öncelikli şeyler. O hakkımda böyle düşünmüş şu kişi bunu yapmış diye düşünüp harcayacak zamanım yok. Bunun yerine bir kitap daha okurum veya bir şeyler yazarım.

  Yazmak demişken.. Birkaç tane ödevim var. Sunum da yapacağım. Ve araştırıp rapor gibi yazmam gereken bir konu var. Ödev yapmaya alışkın değilim ama bunun gerekli bir şey olduğunu düşünüyorum. Tek sorunum birçok ders için aynı anda bir şeyler araştırmak. Neye odaklanacağımı şaşırıyorum. Sanırım sunuma öncelik vermem gerek. Yapmayı tasarladığım birkaç şey var. Başarılı olursam çok mutlu olacağım. Tanrım lütfen! Bu arada dalış dersleri almaya başladım. Şimdilik iyi bir dalış gerçekleştirememiş olsam da hocam benden umutlu. Nefes alamama korkusunu yenmem gerekiyor. İlk dersimde kriz geçirdim resmen ama devam ediyorum.

  Autocad öğrenmem lazım canım okuyucu, eğer programı nereden nasıl indirmem gerektiğini anlatan birisi olursa aranızda çok mutlu olurum bilesiniz. Programı biraz biliyorum benzer programlar denemişliğim veya videolardan öğrendiğim şeyler var ama programı kullanıp gelişmem gerekiyor. Bilgisayarı çok iyi kullanırım aslında ama nedense bu programı kurmayı başaramadım bir türlü. Kendi sitesinden öğrenci lisansıyla yüklemeyi denedim başka yollar da denedim ama olmadı.

  Şanstan bahsettim ya başta. Bazen o kadar kötü hissettiğim bir anda her şey yeniden değişebiliyor. Olaylar bizim düşündüğümüz kadar kötü değildir hiçbir zaman. Aslında bizim en büyük düşmanımız duygular. Ben çok duygusal biriyim bu da beni çok zorlayan bir şey. Her zaman mantığıma güvenirim ama duygularımı yok sayamam. Bu nedenle iyi analiz yapan biri olsam bile kafamda birçok düşünce bir arada olduğundan kararlarımı alırken çok düşünür kendimle tartışır ve sonuca varana dek uyku uyuyamam. Olumsuz bir duygu buhranı içindeyken bile acı çektiğim konuyu zihnime hapsedip diğer işlerimle ilgilenmesini de bilirim. Sonra da sakinleşirim. Sakinleştiğimde olaylarla vaktinde ve tane tane yüzleşirim. Işte o zaman şansım yendien ortaya çıkar.

  Şimdi de buna benzer bir şeyler oluyor hayatımda. Bir konu beni ruhumdan yaralamıştı. Kendimi öyle kötü hissettim ki ilk başta hiçbir şey yapamadım. Sonra öfkelendim. Sonra güvendiğim insanlarla konuşup olayı değerlendirdim. Ve olayı şimdilik geride bırakıp kendi yoluma devam etmeye karar verdim. Şimdi ise güzel haberler alıyorum. Gerçekleşme ihtimali olan güzel şeyler var. Yapmayı istediğim şeyin peşinden gitmeye devam ediyorum. Beni anlamadığını düşünüp kırıldığım birkaç kişinin aslında beni korumak istediğini anladım. Bu da kafamdaki bazı bulutları dağıttı. O kedi yine pencere önünde. Belki güneş yeniden tirizlerin gölgesini taşır bir gün.

  Yani demek istediğim şey karanlıklarım olsa da paniğe kapılmamayı öğrendim. Devam etmek önemli. Yürümek. Ilerlemek. Pes etmemek. Sorgulamak. Anlamak... Konuşmak da önemli. Kafanda kurup durmak yerine gidip konuş sorununu. Insanlar konuşmuyor ya inanabiliyor musun blog! İletişim kuramıyor insanlar...

  Ben yine yazarım. Sen buradasın nasılsa...

  S..

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Bu Gün

Stel

Ah bu gün ne kadar da geceydi kadın.
Saçlarında solmuş güneşten tacı.
Gülüşü buruk bir hüzün.
Adımları yorgun bakışları süzgün.
Ne de telaşlıydı bu sabah kalbi.
Mavi bir pencerede gül.
Gülden düşen bir yaprak.
Seher vakti bir yıldızın gölgesi.
Gözleri gökyüzünde elmas tanesi.
Ah bu gün ne kadar da sessiz.
Ne kadar suskun rüzgar.
Zaman ne kadar da durgun bu gün.
Yol hiç bitmiyor.
Bitmiyordu gün.



12 Haziran 2017 Pazartesi

Kaplumbağa



Uykuların kaçıyor kaplumbağa.
Uykuların kaçıyor.
Tek tek kaçıyor gecenin büyüleri.
Gülen o maskeler nereye gitti?
Nereye gitti çirkin yüzlü hayaletler?
Fısıltıları inletirdi taş duvarları.
Zincirleri ay ışığında dans ederdi.
Çürümüş etleri her hareketlerinde,
Biraz daha dökülürdü oldukları yere.
Nerede şimdi kaybolan maskelerin hayaletleri?
Yapış yapış adımları duruyor hala,
Kumların üzerinde birer gölge gibi.
Dalgalar birazdan silip götürmez mi hepsini?
Uykuların kaçıyor kaplumbağa.
Günden güne soluyor bakışların.
Hıçkırıkların leylak kokusu.
Neden sustu çello sesi?
Parmakuçlarında geriye dön.
Geriye dön ve yürü kaplumbağa.
Sular saçlarını aşsın bırak.
Gözlerin eskimiş tuzla yansın.
Genzinden içeri arın şimdi.
Bunlar dalmadan önce son can çekişmelerin.
İzle günün doğuşunu mavinin üzerine.
Bırak çakıltaşları örtsün bedenini
Bundan böyle düşünme.
S..