Gizem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gizem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Haziran 2021 Çarşamba

Kelime Oyunu 28


Herkese selamlar bu hafta kelimeler benden olsun dedim. Bu aralar katılım olmasa da hikaye yazmayı sevdiğim için deeple etkinliğe devam ediyoruz. Bu hafta daha önce sevdiğiniz mağara hikayemi devam ettireyim dedim. Umarım devamını da seversiniz :) Minik not: henüz yorumlara geri dönüş yapamadım uzun süredir bekleyenler de var çok üzgünüm ama çok yoğundum. Hepinize geri dönüş yapacağım ^.^

  • Kelimeler: Uyanmak, Kontrol, Engebe, Çanta, Ses

Kendime gelip uyandığımda Beatrice yüzüme vurup duruyordu. Ağlamaktan gözleri şişmiş, alnından yanağına doğru akan kana sarı saçları yapışmıştı. Başta söylediklerini ve ne yaptığını anlamamıştım. Gözlerimi açmış olmama rağmen beynim henüz çalışmıyor gibiydi. Sonra nasıl olduğumu sorduğunu anlayıp başım ağrıyor diye cevapladım. Bundan daha yoğun bir duygu hissedemiyordum. Benim de başımın yarısı aldığım darbenin sonucu olarak kurumuş kanla kaplanmıştı. O sırada başımıza neler geldiğini hatırladım ve dehşete kapıldım. Herkes iyi mi diye sorarken bir yandan da kendim iyi miyim diye anlamaya çalıştım. Şans eseri üzerime bir kaya düşüp kalmamıştı ve ayaklarımı oynatabiliyordum. Doğrulup oturmak isterken kaburgalarımdan bazılarının kırılmış olduğunu anladığımda birkaç saniye acıdan nefes alamayarak öylece kaldım. Beatrice oturmama yardım etti ve bulduğu bir mataradan su içmemi sağladı. El fenerlerimiz sayesinde etrafımızı görebiliyorduk. Her yerde devrilmiş kayalar vardı. Bunların arasında yaralanan ve baygın yatan birkaç arkadaşımız vardı. Diğerleri ise kaybolmuştu. Beatrice şakağındaki kesik dışında hiç yara almayarak bu olaydan sağ salim çıkan tek kişiydi. Bu sayede beni ve bulabildiği diğerlerini kontrol etmişti. Kayaları oynatabildiği kadarını da kontrol etmiş ama geri kalanlara dair hiç iz bulamamıştı. Eğer yıkıntının çok altında kaldılarsa onlara ulaşmamız mümkün değildi ama söylediğine göre ne kadar denese de aşağıdan gelen bir ses veya inilti de duymamıştı.

Büyük bir trajedinin ortasında kalmıştık. İşin tuhafı hepimizi birbirimize bağlayan halatın paramparça olmuş olmasıydı. Bu nedenle her birimiz başka bir tarafa saçılmıştık. Ve bu durum bazılarımızın kurtulabilmesini sağlamış olsa da çelik gibi sağlam bir halatın nasıl parçalara ayrıldığını anlayamamak kafamızı karıştırmıştı. Ayağa kalkabildiğimde yaralıları kontrol ettim. Bazısı çok kan kaybetmiş görünüyordu ve bu nedenle baygındı. Yaraları bana çarpma ve düşmenin veya bir kaya tarafından ezilmenin etkisinden çok vahşi bir hayvanın saldırısı sonucu oluşmuş biri göründü. Daha önce hiç böyle yaralanmalar görmemiştim. Beatrice onlara ilk yardım uygulayıp stabil tutmaya çalışmıştı. Biraz ötede yerde oturan Tao şok geçirmesi dışında bir şeyi yok gibi görünse de konuşamıyor ve söylediklerimizi pek anlamıyor gibiydi. Sonuç olarak ben, Beatrice ve korku içindeki Tao dışında dört kişi kan kaybından baygın durumda ve geri kalanımız kayıptı. Ve ne yapabileceğimiz hakkında en ufak bir fikrim yoktu. 

Bulunduğumuz boşluk ileride gittikçe daralıyor ve bir koridora dönüşüyordu. Sırt çantamdan başıma takabildiğim bir başka fener alıp kırılanla değiştirdim ve el fenerini cebime kaldırdım. Böyle engebeli bir yerde ilerlerken ellerin serbest olması önemlidir. İçine düştüğümüz boşluk tamamen kapanmış olduğu için oradan dışarı çıkma şansımız yoktu. Bu nedenle koridoru takip ederek başka bir çıkış yolu bulmaya çalışacaktık. Tao'yu yanımıza almak onun için güvenli olacağa benzemiyordu çünkü hala kendinde değil gibiydi. Yere öylece oturmuş ve dizlerine sarılmış şekilde ilerideki karanlığa doğru korku dolu gözlerle bakıyordu. Onu yerinden kaldırmak istediğimde çığlık atıp beni geriye doğru itti. Bunun üzerine anlayabildiğini umarak ona yardım getireceğimizi söyledim. Yanına bir matara bıraktım. Zaten sırt çantası da hala üzerindeydi ve içinde yiyecek ve temel ihtiyaçlar doluydu. Biz gelene kadar yaralılara göz kulak olabileceğini umuyordum. Beatrice Tao'nun kırılmamış olan telsizini aldı. Kendi cep telefonu da sağlamdı. Ama ikisi de çekmiyordu. Mağaradan bir çıkış bulabilirsek onları kullanabilmeyi umuyorduk. 

Böylece bir süre dikkatli adımlarla ilerledik. Tao'nun yanındaki fenerin ışığı gittikçe uzaklaştı ve en sonunda görünmez oldu. Çok fazla hissedilmese de tünel yavaşça aşağıya doğru iniyor gibiydi. Bazen keskin dönüşlerden geçiyorduk. Yine de çok fazla ilerlemiş sayılmazdık. Üç geçitli bir yol ayrımına geldiğimizde çantamdan bir tebeşir çıkartıp duvara geldiğimiz yönü gösteren bir ok işareti çizdim. Böylece geri dönerken kaybolmayacaktık. Hangi yönü seçmemiz gerektiğinden emin olamıyorduk. Üçü de birbirinden karanlık ve havasız görünüyordu. Sesleri dinlemeye çalışıp bir su sesi veya rüzgar sesi var mı diye anlamaya çalıştık ama buna dair bir şey de duyamadık. Bu nedenle Diğer ikisinden biraz daha geniş görünen yolu seçmeye karar verdik. Gerekirse geri dönüp diğerlerini deneyecektik. Tam yola devam edecekken. Keskin bir çığlıkla yerimizden sıçrayarak korkuyla etrafımıza ve birbirimize baktık. Çığlık bir tane değil belki üç belki de daha fazlaydı. Bir tanesinin Tao'ya ait olduğu fark edilebilir durumdaydı. Aynı anda "Tao!" derken korkuyla geldiğimiz yöne doğru koştuk. Oraya vardığımızda çığlıklar çoktan kesilmişti. Tao dizlerine doğru iyice eğilip küçücük kalmış ve elleriyle başını sarmış durumdaydı. Hızlı hızlı nefes alıyor ve bir çeşit kriz geçiriyordu. Yaralılar ise kaybolmuştu. Onlardan geriye yaralarından akan kan izleri kalmıştı fakat izler hiçbir yöne doğru devam etmiyor sanki oldukları yerden yok olmuşlar gibi görünüyordu. Korku şakağımda ve ensemde bir kalp gibi atıyor ve damarlarımı yakıyordu.

Son..

7 Ocak 2021 Perşembe

KELİME OYUNU 6

  Canım deepsinin yönetiminde bu haftanın kelimelerini sevgili Momentos belirledi, ikisi de iç ısıtan tatlı minik hikayeler yazdılar bile. Kelimelerden "kelepçe" oldukça zorlayıcıydı ve klasik bir suçlu hapis hikayesi yazmak yerine önce deep ve momentos gibi bir şey tasarladım sonra içimdeki gizem sevdasını tutamayıp aşağıdaki minik kurguyu yazdım umarım seversiniz :)

  •   Kelimeler: Serçe Bisküvi Islık Kelepçe Mucize

  Islık sesiyle gözlerini açtı. Ne kadar süredir baygın olduğunu bilemiyordu fakat buz kesmiş teni ve başının altındaki soğuk taş zeminle bütünleşmiş bedenindeki acı birkaç saatten daha fazla süredir orada kıpırtısız şekilde yatıyor olduğunu tahmin etmesine yeterdi. Bulunduğu küçük hücreyi aydınlatan tek şey epey yüksekte bulunan minicik bir tavan penceresinden giren ay ışığıydı. Aslında bunun bir pencere olduğundan da emin değildi. Mavi beyaz soluk ışık yerdeki bir parça bisküvinin üzerine düşüyordu. Bu kurtarmaya çalıştığı çocuğun elinde kalan son bir parça kırıntıydı fakat günlerdir aç olan minik bedenini doyurmaya yeterdi. Görünüşe göre onu yemeye bile fırsatı olmamıştı. Çocuk ortalarda görünmüyordu. Kızıl avcılar onu almış olmalıydı. "Ruhunu şeytana satmış vahşiler!" diye düşündü. Belki de o baygınken ufaklıkla bir süre aynı hücrede kalmış olmalıydılar. "Kahretsin!" Biraz daha erken kendine gelebilmiş olsaydı zavallı çocuğu korumayı bir kez daha deneyebilirdi. "Hayır.. hayır.." Ta en başında.. En başında kaçarken o çıkmaz sokağa sapmamalı hatta ondan bile önce kaçmak yerine limanda saklanıp geceyi beklemelerine karar vermeliydi.

13 Şubat 2020 Perşembe

Anlat Bakalım - Masal'ın Masalı Final

Yirmi Birinci Bölüm: Sessizgemi: Yüreğindeki Işık


Anka Kuşu
  Merhamet Perisi onların gelişini çoktan haber almıştı. Ayrık Bölgenin Habercileri sadece kuzeni İzu'ya değil onun izni dahilinde Merhamet Perisine de haberler getirirdi. Aslında yolculukları boyunca onları izlemiş ve şans perilerini her zorlukta defalarca yardıma çağırmıştı. Uzakta olsa bile onları hiç yalnız bırakmamıştı. Bütün bu yaşananlara kardeşi Gazap Cadısı'nın sebep olduğunu bilmek onu derinden etkilemişti. Kardeşinin ruhunu ele geçiren kötülükle başka bir zamanda savaşması gerekecek ve onu bundan mutlaka kurtaracaktı. Ama şimdi Masal'a yardım etmeliydi.
Onları evinin bahçesinde karşıladı. Tüm yardımları ve cesareti için Anka Kuşu'na teşekkür etti. Aslında o da bir periydi ve sadece saf ve temiz yürekli insanların imdadına yetişirdi. Yabancıya bakıp onun yaşamı boyunca simya yeteneklerini geliştirerek arayıp durduğu felsefe taşından vazgeçerek Masal'ı kurtarmak için elinden geleni yapmasından dolayı tıpkı unutulmuş zamanlardaki elf beylerinin yüreklerine sahip olduğunu söyledi. "Kaderin iplikleri ne şekilde bağlıdır bilinmez. Aradığın şey
çoktan sana bahşedilmiş fakat yüreğinde onu henüz bulmamışsın." derken gülümsedi. Ardından bakışlarını Masal'a çevirdi ve "İris çiçekleriyle yapacağım sihir kara büyünün etkisini yok edip her şeyi düzeltebilecek mi gidip öğrenelim" dedi. Ve ardından "Fakat yüreğindeki cesareti bir müddet daha korumalısın küçüğüm çünkü bu öyle kolay bir sihir değil." diye uyardı.

  Masal endişeliydi. İris çiçekleriyle yapılan sihrin kolay olmayacağını duymadan önce bile öyle olacağını tahmin ediyordu. Bu sihir her şeyi düzeltebilecek miydi? Yeniden kendi bedenine kavuşup evine dönebilecek miydi? Evini, kardeşlerini, annesini çok özlemişti. Annesinin ona sarılıp saçlarını okşamasını ve her şey geçti demesini istiyordu. Bazen en kötü zamanda bile hiçbir şey geçmeyecek gibi olduğunda bile onun böyle söylemesi en güçlü sihir gibi gelirdi. Abilerini bir daha hiç sinirlendirmeyecek, yataklarına kurbağa saklamayacaktı. Ama kasabada onunla uğraşıp duran çocukların ormandaki oyun kalelerine kokarca kokusuyla doldurulmuş toplar fırlatmayacağı konusunda söz veremiyordu. Normalde sessiz sakin kendi kendine oynayan uslu bir çocuk olsa da damarına basılınca ele avuca sığmazdı.

  Merhamet Perisinin yönlendirmesiyle dışarıdan küçücük görünen evin içinde pek çok koridordan, pek çok kapıdan geçtiler ve sonra bir iç bahçeye ulaştılar. Bahçe sütunlarla çevrelenmişti ve tam ortada dairesel sütunlu bir alan bulunuyordu. Bahçenin üzeri açık olduğu için gökyüzünü görebiliyorlardı. Hiç bulut olmayan gecede ay gümüş gibi parlıyor ve yıldızlar her zamankinden biraz daha çoğalmış gibi görünüyordu. Dairesel alanın merkezine doğru ilerlediler ve orada yüksek bir kaidenin üzerinde duran minik bir kuş havuzuna benzeyen nesnenin etrafında durdular. İçinde çok berrak ve ayın ışığıyla dolu gibi parlayan bir su vardı. Aslında bir an bakıldığında bu şey su yerine bazen bir sise veya sadece ışığa da dönüşüyordu. Fakat en çok sıvı halde kalmayı tercih eden büyülü bir şey olmalıydı. Merhamet Perisi Masal'dan aldığı masmavi çiçeklerin yapraklarını özenle kopartıp birer birer bu büyülü suyun içine atarken hiçbirinin anlayamadığı kelimeler fısıldadı. Her bir yaprak
suya düşerken masmavi parlamalar ve kıvılcımlar saçıldı. Son yaprak da suya karışırken öyle parlak bir ışık saçtı ki onun dışında diğer her şey karanlıkta kaldı. Tüm ışıklar söndü. Yıldızlar kayboldu. Ve hatta şimdi ay bile yerinde değildi. Masal minik havuzun olduğu yerden tereddütle bir adım geriye gittiğinde simsiyah bir karanlığın içinde kaldı. Neredeyse kendi ellerini bile göremeyecek durumdaydı. Geceden daha koyu bu zifiri boşluğun içinde Merhamet Perisinin yankılanan sesini duydu. "Korkma." diyordu peri, "Gerçeğe, iyiliğe ve merhamete olan inancınla umudunu kaybetmeden yürü Masal. Bu sadece bir sınav ve yüreğinin sesini duyduğun sürece kazanacaksın..."

  Sonra ses birden kesildi. Artık tamamen tek başınaydı. Ama daha nereye gitmesi, hangi yöne doğru ilerlemesi gerektiğini bile soramamıştı. Merhamet Perisinin, Yabancının ve Köpük'ün en son durduklarını tahmin ettiği boşluğa doğru ürkekçe bir adım attı. Bir an için büyük bir boşluğa yuvarlanmaktan korktuysa da zemin sert ve sağlam bir şekilde ayağının altında ileriye doğru uzanmaya devam ediyordu. Sonra bir adım daha attı. Derken hemen ardından başka bir adım ve sonunda koşmaya başladı. Korkusunun yerini merak ve heyecan aldığında her adımında ayaklarının altından bildiği bütün renklerden bile daha çok çeşitlilikte renkli ışıklar parladığını, ayakları yere değdiği her an kıvılcımların karanlıkta yanıp söndüklerini fark etti. Bir süre böyle devam ettikten sonra bir ses duydu. Tam olarak karşısından, çok da uzak olmayan bir yerden gelen bu ses Köpük'ün
sesiydi. O da Masal'ı arıyordu. Yola devam ettikçe ses daha da yaklaştı. Ses yaklaştıkça etrafında ışığın arttığını fark ediyor ve bir şeyler görmeye başlıyordu. Sonunda nerede olduğuna dair bir şeyler görebilmişti. Sık ağaçlardan oluşan bir ormanda koşup duruyordu. Ayaklarına sürünen taze çimenleri hissetti. Ağaçların rüzgarla hışırdayan yapraklarını artık duyabiliyordu. Sanki boşluktan oluşan bir boyutu yırtıp bildiği dünyaya yavaşça geri dönüyor gibiydi.



  Sonra ileride bir kız çocuğunun ona doğru koştuğunu görünce şaşkınlıktan ayakları birbirine dolandı ve yüzüstü yere kapaklandı. Bu da neydi böyle? Ne yapacağını bilemez halde bir iki saniye çimenlerin kokusunu içine çekerek düşünmeye çalıştı. İlk kez gördüğü kendi yaşlarındaki o küçük kız Masal'ı nereden tanıyordu da adıyla seslenerek koşup gelmeye devam ediyordu ki? Bu da bir çeşit yanıltıcı sihir falan olabilir mi diye düşünerek ayağa kalkmaya çalışırken bembeyaz saçlı bu kız çocuğu ona çoktan yetişmiş ve boynuna atılıp sarılmıştı bile. Masal onun bir hayalet olmasından korktu. Az sonra ruhunu yemeye çalışacağından neredeyse emindi. Ama beyaz saçlı kahverengi gözlü bu tuhaf kız ona "Sonunda seni buldum. Kayboldun diye çok korkmuştum ama muhteşem koku alma yeteneğim sayesinde yine seni bulmayı başardım." dedi. Masalın gözleri kocaman açılıp derin bir tek solukla "Köpük?" diye beklediğinden daha yüksek bir sesle sordu. Bu sahiden de tuhaf bir şekilde Köpük'tü. Bu nasıl olabilirdi? "Bu nasıl olabilir?" diye de sordu. Köpük bir çeşit ruhsal boyutta oldukları için ruhlarının asıl formuyla göründüklerini söyledi. Bu oldukça akıl alır bir şeydi öyle değil mi ah evet evet çok mantıklıydı. Masal artık çok fazla düşünmeye gücü kalmadığını hissediyordu.

  Köpük "Buradan artık gitmemiz gerek çünkü bu boyutta fazlalığız ve bizim yüzümüzden oluşan çatlaklar kapanmaya başladığında bu bizim için iyi olmaz." dedi. Görünüşe bakılırsa o gitmeleri gereken yönü muhteşem burnu sayesinde çoktan bulmuştu. Masalı elinden tuttu ve peşinden sürükleyerek koşmaya başladı. Öyle hızlı ilerliyorlardı ki Masal nereye gittiklerini bile anlamıyordu. Bir an için geriye dönüp baktığında Köpük'ün söylemek istediği şeyi daha iyi anladı. Geride bıraktıkları her yer parçalara ayrılıyor dağılıyor ve karanlıkta kalıyordu. Bu arada büyük bir uğultu çevrelerini sarıyordu. Bulundukları boyut yok oluyordu. Köpük'ün "İşte geldik, burası olmalı!"
demesiyle bakışlarını tekrar ilerledikleri yöne çevirdi ve üzerinden ışıklar ve sihirli, renkli kıvılcımlar saçan büyük bir ağaca doğru ilerlediklerini gördü. Saçtığı tüm o rengarenk kıvılcımlar ağacın ruhunun izi olmalıydı. Köpük etraflarındaki karanlık hızla artarken onu tüm gücüyle sürükleyerek ulu çınar ağacının gövdesindeki derin bir kovuğun içine çekti. Masal gözlerini sımsıkı kapatmıştı çünkü artık etrafında görecek bir şey kalmamış olacağından endişeleniyordu.

  Bir süre Köpük ve Masal birbirlerine sarılarak öylece beklediler. Bir canavarın midesinden gelen homurtulara benzeyen fırtınanın sesi önce şiddetlenmiş uzun bir sürenin ardından da bir anda kesilmişti. Ama Masal seslerin kesildiğini hemen anlayamamıştı. Bunu fark ettiğinde ne kadar süre geçtiğini bilemedi. Gözlerini hala açmamıştı. Sonra Köpük'ün kollarının arasından kaybolduğunu fark etti. Bu onu daha da korkutmuştu. Ne pahasına olursa olsun Köpük'ü kaybetmek istemiyor, onu her neredeyse tekrar bulmak ve onu görmek istiyordu. Bu nedenle sonunda sanki tutkalla birbirine tutturulmuş gibi bir kuvvetle açılmamakta inat eden göz kapaklarını usulca araladı. Işık can yakıcıydı. Bu ilk hareketle birlikte bütün vücudunun karıncalandığını hissetti. Gözlerinden başlayarak tüm bedenini bir sıcaklık kapladı. Konuşmak istediğinde ilkin dudaklarına gerekli emri veremedi ve doğru
kelimeleri bulamadı. Ama hemen sonra "Köpük?" diye seslenmeyi başardı. Sanki yıllardır süren derin bir uykudan uyanır gibiydi. Zihninin bedeninin tüm hücrelerine ulaşması birkaç saniyeden daha kısa sürse de ona yıllar gibi geldi. Kendine gelip baktığı görüntüleri zihninde yorumlamayı başardığında ve ışığın şiddetine alışabildiğinde dikkatini çeken ilk şey yemyeşil yaprakların güneşle dans edişleri oldu. Hala bir ağacın altındaydı. Yerinden doğrulmayı başardığında içinde bulunduğu kovuktan dışarıya çıktı ve bir kez daha şaşkınlık içinde kaldı. Kasabanın merkezindeki agorada ulu çınar ağacının altındaydı.

  Ellerinden destek alıp kovuğun biraz yukarısına tırmandı ve çardağa ulaştı. Ellerinde yün örgüleriyle sohbet eden bir iki teyze "Uyhh bu ne kıız!" diye çığlığı basıverdi. Kovuk çardağın biraz altında kaldığı için onların görüş alanı dışındaydı ve bu nedenle küçük kızın orada olduğunu yanlarına tırmanıncaya dek hiç fark etmemişlerdi. "Kız sen Masal değil misin? Kız napıp durun sen burdaa!", "Yüreğim çinçik gibi yerinden fırlayıverdi korkudan vallahi!", "Aboov kız annen per perişan her yerlerde seni aradı ya dünden berli!", "Kız zilli Nazife gidip herkese haber sal aramayı bıraksınlar saftirik Masal kendini eyice ateş böcüğü sanıp çınarın bağrında uyumuş kalmış yaa!", "Hele hele bak sen şu haylazın işine.." diye her biri bir yandan bir şeyler söylemeye başladı.



  Masal olanlara anlam veremedi. Köpük bembeyaz şirin köpek haliyle koştura koştura kulakları da  kendisiyle beraber zıplaya zıplaya meydanın karşısından ona doğru geliyordu. Bir an için uzaklardan Yabancı'nın ona doğru baktığını fark etti. Siyahlar içindeki kıyafetiyle hemen dikkat çekiyordu ve bir eliyle atının yularını tutarken Masal kısa bir anlığına yana sarkıttığı diğer elinde kıpkırmızı parıldayan yürek kadar büyük bir taşın durduğunu gördüğünü sandı. Bu onun hep aradığı felsefe taşı olabilir miydi? Masal ona sevinçle seslenecekken Yabancı onu hiç tanımıyormuş gibi atına bindi ve ardına bakmadan uzaklaşmaya başladı. Küçük kız onun peşinden gitmek istedi. Neler olduğunu merak ediyordu. Ama teyzeler onu yakalamış bir türlü bırakmıyor, Köpük heyecanla etraflarında dönüyor ve onun bulunduğu haberini almış olan annesi adını seslenerek ona doğru koşup geliyordu. Sonunda annesine sarılırken olanları düşünmeye çalıştı ama hiçbir şeyi aklı almıyordu. Her şey sahiden bir rüya mıydı yoksa gerçek miydi? Bunu bilemedi. Eve doğru giderlerken Köpük'ün bir an için ona seslendiğini duyduğunu sandı ama bundan da emin olamadı. Her şey gerçekse hayvanları duyma yeteneğini kaybediyor veya çok az kullanabiliyor olabilirdi ama hiçbir şeyden tam olarak emin olamıyordu. Şuan için tek istediği eve gitmekti ve ailesine kavuştuğu için çok mutlu ve rahatlamış hissediyordu. Fakat olanları düşünmeden de edemiyordu. Irmağın oraya kadar koşup gitse Merhamet Perisini evinin bahçesinde bulup bulamayacağını, Orman Perisi İzu'ya gidip teşekkür edip edemeyeceğini merak ediyordu. Sonra bir de Yabancı vardı. O nereye gidiyordu? Daha doğru düzgün ona karşı olan merağını giderememişti. Felsefe taşını sahiden bulmuş muydu ve bulduysa onu ne yapacaktı bunları sormak istiyordu. Eve giderken dönüp dönüp ardına baktı ama annesi sımsıkı elini tutmuşken ayrılmak olanaksızdı. Yüreğinde vedalaşamamanın verdiği bir burukluk vardı.

  Böylece düşünüp yürürken Köpük'ün bir anda havlayarak koşup çalıların arasında kaybolmasıyla kendine geldi. Bir şey olmuştu ve Köpük'ün muhteşem burnuna güvenmesi gerekliydi. Annesinin elinden kurtulup Köpük'ün peşinden koştu. Bahçelerin, tek tük dizilmiş evlerin arasından geçerek
nihayet biraz yüksekçe bir tepeye ulaştılar ve kasabadan uzaklaşan toprak yolun boş arazilerin arasında giderek iplik gibi incelip kaybolduğunu gördüler. Ve işte tam da az ileride yolun ortasında bir atlı hareketsiz durmuş onlara doğru bakıyordu. Simsiyah kıyafetinin kapüşonunu başına geçirmiş halde Yabancı uzaklığa rağmen yüzünde belli olan gülümsemesiyle zarifçe başını eğerek küçük dostlarını selamladı. Atını hareket ettirip gitmeden önce bir elini havaya kaldırdı ve avcundaki taş güneşin altında alev alev parıldadı. Sahiden de onu bulmuştu. Masal sevinçle yerinde zıplayıp ellerini kollarını savurarak ona mutluluğunu belli etmeye çalıştı. Köpük de küçük kızın etrafında dönüp duruyordu. Masal biliyordu ki bu hikaye şimdilik son bulsa da Yabancı ile bir gün tekrar karşılaşacaklardı. 

Son...
Hikayenin Tamamı İçin Tıklayın
Not: Bu güzel ortak hikayemizi başından sonuna dek takip eden ve bizi destekleyen herkese gönülden teşekkür ederiz. Ayrıca her bölümü büyük bir heyecanla anlatan ve hep beraber Masal'a, Köpük'e ve diğer bütün karakterlere hayat veren bütün yazar arkadaşlarımın yüreğine sağlık demek istiyorum. Beraber bu hikaye oyununu oynamak çok güzel ve çok eğlenceliydi. Bu dizinin sonuna geldik, Masal ve Köpük hepinizi o tepede ağaçların altında selamlıyor, başka hikayelerde yine bir araya gelmek üzere :)

12 Aralık 2019 Perşembe

Anlat Bakalım-Mim

öykü, kitap, book, story

  Selam canım blog. Son zamanlarda 90'lar, çocukluk, eskiler, ah mazi konulu çokça yazı okuduktan sonra benim de aklıma küçükken dayımla oynadığımız bir oyun geldi.

15 Ekim 2019 Salı

Asta


  Bir fotoğraf karesinin içine düşmüş gibiydim. Birkaç dakikadır aklımın havuzundan tüm balıklar yitip gitmiş gibi boş, zifiri karanlık ve bomboş bir kuyunun içinden dışarıya bakarcasına öylece durmuş, baktığımı görmüyor, gördüğümü anlamıyordum. Benimle birlikte içinde bulunduğum zaman durmuştu. Duran zamanla birlikte tüm lahzaları avucumun içine alıp tek tek sayabilir, sayıp etrafa darmadağın bilyeler gibi fırlatabilirdim adeta. Atmosfer durmuştu. Havanın en ince zerrecikleri bile donup boşlukta asılı kalmıştı. Çevremdeki tüm bitkiler ve her türden bin bir çeşit yaratığın benimle birlikte soluğunu tuttuğunu hissedebiliyordum. Bir süredir göklerden denizlere yakılan bir ağıt gibi canhıraş inen yağmur taneleri bile... onlar bile oyunbaz bir perinin bakışlarından saçılan parlak gün ışığıyla dolu nazarlar gibi havada asılı kalmıştı... onlar bile aklımı kaçırmanın eşiğinde olduğumu yüzüme haykırıyordu... Sonra nefes aldım. Soluğum bir çığlık gibi kulaklarımda yankılandı. Atmosfer ondan çaldığım bu derin ve soğuk bir yudum oksijene içerlemiş olacak ki az önce kıpırtısız duran her şey bir anda alevlenen bir güçle müthiş derecede baş döndüren süreğen bir devinim kazandı. Dünya başıma yıkıldı deyiminin fiziksel halini yaşıyordum adeta.
Çevremde aldığım nefesle patlak veren hareketliliğin yarattığı gürültü önce kulaklarımda sonra da zihnimin en karanlık köşelerinde müthiş bir sancıya ve basınca sebep oldu. Tenime düşen her yağmur tanesi birer dolu etkisi yaratmıştı. Bütün ağaçların, bütün yaprakların ve tüm canlıların nefes aldığını hissedebiliyordum. Atmosferden çaldığım o derin, o soğuk bir yudum oksijenin bedeli toprağın ayaklarımın altından kaymasına sebep olan bir acı ve baş dönmesi oldu. Nefesim kesik kesik devam ederken dizlerimin üzerine düştüm. Etrafımda bütün hareketliliği ve canlılığıyla dönüp duran dünya fotoğraf karesinden bir kabusa evrilmişti. İşin en kötüsü de nereden geldiğimi, nereye gittiğimi ve kim olduğumu bilmiyordum.
Yere devrilip başımı çarpmadan ve karanlıkla buluşmadan önce ellerimden birinde bir kağıt parçasını sımsıkı tuttuğumu fark ettim. Kağıt parmaklarımın arasında buruş buruş olmuştu. İçinde uzun bir metnin yazılı olduğu belliydi fakat o anda biri dışında başka hiçbir kelimeyi okuyamadım. Asta yazıyordu. Bu ne demekti bilmiyordum. Toprağın soğuğunu yüzümde hissederken gözlerim kapanmadan önce akşamın gölgelerine bürünen ağaçların arasında dolaşan bir el feneri ışığı gördüm. Çoğu zaman böyle bir şey yardıma işaret edebilirdi. Fakat ben.. Yatağının altından canavarlar çıkacağını sanan minik bir çocuk gibi, zihnim gecenin içinde yuvarlanıp uykuya dalarken, bundan müthiş bir korku duydum...



Not: Henüz karar vermedim ama devamı olacağını düşünüyorum bunun ;)


Bu gif benim birkaç haftadır ruh halim resmen, nasıl düştü yaa kıyamam :)
S..

19 Ocak 2019 Cumartesi

Odin Bölüm 2



  Bazı zamanlar şöyle bir durup ben ne yapıyorum, bütün bu çabanın bütün bu mücadelenin ne anlamı var diye düşündüğüm olur. Bir gün bana verilen zamanın sonuna geleceksem ve o anda olduğum veya olmaya çalıştığım kişi olmamın artık bir anlamı kalmayacak, bir anda tüm mevcudiyetim ve sonsuz zamanın içindeki anlık varlığım silinip gidecekse, sevdiğim insanların kalbinde zamanla bir hayalete dönüşeceksem ve chronos'un hafızalardan silme oyunu beni bulacaksa... diye düşünce akışım kısa süreli buhrana kapıldığında kendimi toprak bir yolun kenarında soğuk bir kayanın üzerinde oturur halde hayal ederim. Güneş o kadar solmuştur ki bu korkunç hayalde bütün mavilikler bütün yeşiller ve görülmesi insana canlılık veren tüm renkler griye dönüşür de üzerine bir de yağmur başlar. Ben soğuk kayanın üzerinde donuk bakışlarla kendim tarafından bile terk edilmiş halde öylece durmaya devam ederim. Şimdiyse gerçekten de bu noktaya nasıl geldiğimi anlamamış bir şekilde soğuk bir kayanın üzerinde korku içinde dururken başımdan aşağıya gökler yağıyordu fakat etrafımda toprak bir yol yerine beni yutmak için canhıraş uğraşan bir nehir akıyordu.

  Sanırım her şey gizemli antikacının bizi gizemli bir edayla uğurlayarak dinlenmemiz için adresini verdiği otele gelmemizle başladı. Hayır hayır.. Belki de daha öncesiydi.. Daha o uçurumlu yolda ilerlerken uyku ve yorgunluk beni sarıp sarmaladığında ve gözlerimi garip düşlere teslim ettiğimde aracımızın etrafında uçuşan kader perileri yapacağını yapmıştı. Kendi yolumuzdan sapıp bu tuhaf yere gelmeye karar verdiğimiz anda olacak olan her şey olmaya başlamıştı bile. Antikacının önünde aracın içinde gözlerimi tekrar açtığım andan itibaren hissettiğim o tedirginliğe aldırmadığım için tam bir budalaydım. Çünkü hisleri okumak, doğanın titreşimlerini duymak bize çok önceden öğretilmişti. Bunları göz önüne almadan hareket etmek yaptığımız işin doğasına aykırı ve tehlikeliydi. Uzun süredir dinlenmeden yola devam etmek arkadaşlarımı ve beni köreltmiş olmalıydı.

  Güneş batmadan önce otele vardığımızda arabanın camlarını kapatıp dışarıya çıkmadan bir süre genişçe bir arazinin ortasında tek başına karşımda duran bu tuhaf yapıya bakıp burada olmak istemiyorum diye düşünmüştüm. Mari ve Kei çoktan otelin kapısına ulaşmıştı. İçeride yaşam olduğuna dair tek bir işaret bile göremiyordum. İnsan gözü simetriye alışmıştır. Bunun aksini yansıtan şeylerin insana güzel hissettirdiği nadirdir. Doğada değilse bile insan icadı tüm şeylerde bir simetri bir düzen ararız. Doğada bile simetri yoğunluktadır ve bu takıntımız bununla ilgili olabilir. Bir şeye baktığımız zaman kafamız karışmasın isteriz. Aşırı simetri takıntısı olan bir insan değildim ama şimdi bu yapıya bakmak beni rahatsız ediyordu. Ya da hissettiğim duyguyu ben simetri olayına bağlamıştım ama belki de oradan uzaklaşmamı söyleyen daha önce bahsettiğim öğretilerin bilinçaltımda yarattığı alarmlardı.

  Yapı iki katlı ve çok da büyük olmayan bir şeydi. Uzun dikdörtgen bir formu vardı ve iki ucunda birisi yarım daire diğeri kare şeklinde yükselen iki kule bulunuyordu. Bina ile bağlantıları birinci katla aralarında duran kısa bir köprüydü. Anladığım kadarıyla dışarıdan başka bir girişe sahip değillerdi. Kulelerden yarım daire olanın çatısı binanın çatısıyla eşit yükseklikteydi. Diğeri ise yarım kat daha yüksekteydi. Beni rahatsız ettiğini düşündüğüm şey ise bu değildi. Uzun ve tirizli pencerelerin hiçbiri olması gerektiği gibi düz durmuyordu. Bazısı sağa bazısı sola bariz şekilde yatmış, binanın sağ tarafı yukarı doğru genişlemiş görünürken diğer tarafı daralmış, çatının bir tarafı sanki şişmiş bir balon gibi kavis almışken bir tarafı içe doğru çökmüş görünüyordu. Hatta bazı pencereler baş aşağı dururken birkaç balkonun da tepetaklak duruyor olması bunun ne tür bir sanat anlayışı olduğunu düşünmeme neden olmuştu. Bunu tarif ederken ve düşünürken bile zihnim acı çekiyordu. Kim bilir içerisi nasıldı...

  Sonunda yalnız kalmaktan tedirgin olup dışarı çıktım ve kızlar kapıyı çalarken onlara ulaştım. Geniş çift kanatlı ahşap kapının iki tarafındaki lambalar alacakaranlıkta sarı ışıklarını saçmaya başlamıştı. Gökyüzü bir tarafta soluk bir maviden laciverte doğru değişiyor diğer tarafta iyice kararıp yıldızları süsleniyordu. Bir süre kapıya değişik ritimlerle ve gittikçe değişen duygularla vurup cevap bekledik. İçeride yaşam belirtisi olmadığını daha önce söylemiştim. Tam da bunu kızlara da söyleyip buradan gitmek gerek diyecektim ki kapı ürpertici bir gıcırtıyla yavaş yavaş kayıp açılmaya başladı. Ardına kadar açılması o kadar uzun sürdü ki çıkardığı ses yüzünden ruhum titrerken saatler geçmiş gibi hissettim. İçeride ilk başta kimse yok gibiydi. Kapıyı bize açanın kim veya ne olduğunu anlayabilmek için biraz merak biraz korkuyla ve içeriye çok da yaklaşmak istemeden bakmaya çalıştığımızda kapının diğer kanadının ardına saklanmış olan karanlıklar içindeki şekil aniden aydınlığa çıkıverdi ve üçümüz de birer çığlık kopardık. O ise bizden hiç etkilenmiş görünmüyordu. Bize bakışları evine zorla girmeye çalışan birileri veya bahçesinde gezinmesini istemediği bir komşu kedisiymişiz gibiydi. Karşılaştığımız rahatsız edici tavır kızların dinlenmek için olan isteklerini ve kararlılıklarını değiştirmemişti. Mari buranın otel olup olmadığını sorup eğer öyleyse bir gece kalacağımızı söyleyerek cevap bekledi. Yaşlı kadın susmaya devam ederken sağ tarafımızda yapraksız duran bir ağaca tünemiş ve uzun süredir bizi izleyen bir karga ile göz göze geldiğimi iddia edebilirim. Karga bir anda sessizliği bozup öfkeli olduğunu düşündüğüm bir bağırışla gagasını durduğu dala bir kez vurup bizi korkuturken kadın da ilk defa gerçekten var olduğunu belirtir şekilde kıpırdandı ve o bembeyaz yuvarlak yüzünün ortasındaki iki küçük siyah noktayı usulca çevirip kargaya baktı. Sonra da yine sadece gözlerini kıpırdatarak bize bakıp neşeden yoksun bir "Hoş geldiniz..." diyebildi. Ardından zoraki gülümsemeler ve gerginliğimizi gizleme çabalarıyla onun peşinden içeriye doğru ilerledik...

  Düşünüyorum da o anda bile bir şeyleri fark etmek için hala zamanımız vardı. Üstelik yeterince hissi delile de sahiptik. Fakat biz yaz ortasında üşümüş, yorgunluktan aklımız bulanmış ve sadece biraz dinlenmenin peşinde, perişan halde ve açken dikkatli olmaktan epey uzak düşmüştük....

Devam edecek...

S

1 Eylül 2018 Cumartesi

Odin Bölüm 1



  Arabanın camından dışarı bakarken birkaç günlük düzensiz uykunun getirisiyle uyuyakalmıştım. En son hatırladığım şey birbirini kovalayan ağaç görüntülerinin arasında mavi denizin ince bir çizgi halindeki siluetiydi. Gözlerim kapanırken uykunun şakaklarımdan yanaklarıma doğru karıncalanarak dolaştığını hissetmiş fakat kıpırdayıp kendime gelecek gücü bulamamıştım. Virajla dolu uçurumlu yolun tehditkarlığı bile zihnime tesir edemez durumdaydı. Havada incir sıcağı vardı. Ne diyorlardı? Eyembuhur Eyyamı bahur... Şiir gibi bu kelimeler. Pastoral şiir. Pastoral bir yaz sıcağı renkler de pastel tonlarındayken... Araba durduğunda yerimden sıçrayarak uyanmıştım. Sarsıntı çok olduğundan değil bu. Gündüz uyurken korkardım eskiden beri. Ufak bir ses bile sıçratarak uyandırırdı. Görüşümü odaklamak ve başımın dönmesini durdurmak için birkaç saniye sessizce bekledim. Sonra yine arabanın camından dışarıya baktım.

  Bir kasabanın geniş bir caddesinde esrarengiz antikalar satan bir dükkanın önündeydik. Yol ilginç bir şekilde asfalt değil topraktandı. Kurumuş otlardan oluşan bir bitki yumağı rüzgarla geniş yol boyunca yuvarlanıyordu. Etrafta şimdilik başka bir araç veya insan yoktu. İleride bir binanın önünde birkaç bağlı atın durduğunu gördüm. Durdukları yerde toprağı eşeliyor ve onlar için bırakılan suyu içiyorlardı. Nereye gelmiştik ki böyle? Bunu sormak için arkamı döndüğümde araçta benden başka kimse olmadığını gördüm. Garip bir korku bir anlığına içimi sardı. Havadan yayılan tuhaf gerilim hissi panikle araçtan dışarı çıkmamı sağladı. Sonra onları dükkanın içinde antikaları incelerken gördüm. Ve tehlike çanları çalan zihnim o an sakinleşti. Bana bakıp el salladıklarında gergin yüz ifademi garip bir gülümsemeyle değiştirmeye çalıştım. Ama gülümsemekten çok elektrik çarpmış gibi göründüğümden eminim. Onlara doğru ilerlerken yine çevreye göz attım. Sarı güneş bunaltıcıydı. Binaların yüzeyinden, camlardan ve tozlu yoldan yansıyan her ışık zerresi can yakıyordu. Gözlerim sarı ve beyaz bir hare ile baş etmek zorundaydı. 


  Bütün cadde boyunca ilginç ve görülmeye değer tek yer bu dükkan gibi duruyordu. Esrarengiz ve daha önce görülmemiş birçok nesne dükkanın içinde tavandan bile sarkar durumdaydı. Dükkanın dışı da bundan geri kalmıyordu. Onca tuhaf şeyin içinde benim dikkatimi çekense bir gramofon oldu. Kapının hemen dışında alçak bir etajerin üzerindeydi. Bu tuhaf nesnelerin arasında garip kalacak derecede normaldi. Yanında bir yığın taş plak duruyordu. Bir tanesi ise üzerine takılı ve çalmaya hazırdı. Gidip açma tuşuna dokunurken ne yaptığımın farkında değildim. Bunu yapmak çok doğal ve olması gereken bir şey gibiydi. Müzik çalmaya başlayana kadar etrafın korkunç sessizliğini fark etmemiştim. Ne bir kuş sesi vardı ne de esen rüzgardan başka bir uğultu. Şimdi ise müzik bu sessizliğin ardından oldukça ürkütücüydü. Sanki gramofonu duyan bir canavar bir köşeden fırlayıp gelebilirmiş gibi tedirginlikle ardımdan duyabileceğim bir ses aradım ama hiçbir şey yoktu. Kendime saçmaladığım için tebrikler sunup dükkanın içindeki iki arkadaşıma seslendim. Burada yeterince oyalanmıştık ve artık gitsek iyi olacaktı.

  Mari yanıma geldiğinde "Biraz dinlenmek için sen uyurken ana yoldan ayrılıp bu kasabaya geldik. Bu şekilde devam edemeyiz. Hepimizin uyumaya ihtiyacı var. Satıcı yakınlarda bir otelin adresini verdi oraya bakalım." dedi. Buna itiraz edemezdim. İşimiz tehlikeliydi ve zihnimizin açık olması çok önemliydi. Kei de yanımıza gelince kızların ikisine de bu geceyi kasabada geçirmenin iyi fikir olduğunu söyledim. Sonra arabaya binip oteli bulmak üzere yola koyulduk. Oradan ayrılırken satıcı gramofonu kapatmıştı ve etraf yine ölümcül bir sessizlikle kaplanmıştı. Uzaklaşırken satıcının gözlerini kırpmadan bana bakıyor olduğu dikkatimi çekmiş ve rahatsızlık duymama sebep olmuştu. Asık yüzlü ve küçücük yuvarlak simsiyah gözlere sahip adam kıpırdamadan öylece dükkanın dışında duruyordu. Arabanın camından bakarken gittikçe uzaklaşan görüntüsü eski bir evin bodrumunda saklı, eski ve korkunç bir fotoğraf gibiydi. Onun söylediği adrese gerçekten gitmeli miyiz diye düşündüm. Öyle bir atmosferi vardı ki söylediği veya yaptığı hiçbir şey hayra alamet değil gibiydi. Kızlar saçmaladığımı düşündü. "Uykusuzluk paranoyak olmana neden oluyor Lenu!" diye anlaşmışlar gibi aynı anda söylediler. Ben de sustum. Fakat içimde bir şüphe zihnimde de yine o tanıdık tehlike titreşimleri yankılanıyor, tüm dikkatimi yeniden toparlamaya çalışıyordum. Ve nihayet, öyle veya böyle sonunda uyuyabileceğimizi düşündüğümüz otele çok kısa sürede ulaşmayı başarmıştık.

S..

Not: Bu bir rüyalar dizisi ve kurgudan oluşan hikaye serisinin ilk bölümüdür :)

16 Mart 2018 Cuma

Gölge Avcısı


  "Birer birer..." dedi etrafımda yürürken alçak sesle ve gözleri kapalı halde. Karmakarışık örgüler ve renkli boncuklarla dolu dağınık gri saçlarının arasından sarkarken daha önce mavi olduğunu hatırladığım bir kuş tüyünün şimdi kızıla dönmüş olduğunu fark ettim. Bu artık şaşırma seviyemin oldukça altında kalan bir durumdu. Çünkü onun çevresinde benim gibi bir yıl kadar kısa olsa da zaman geçirmiş olan herhangi bir insan aklını kaybetmesine yetebilecek kadar çok tuhaflık hatta korkunçlukla yaşamayı çoktan öğrenmiş olurdu. Gri saçlarına rağmen cildi benimkinden daha canlı ve çok az kırışıklığa sahipti fakat benden 323 yıl daha erken doğmuştu. Başını çevirmesinden usulca attığı adımlara kadar her hareketiyle birlikte ruhundan yayılan güçlü aura çevresinde sarsıcı bir etki yaratıyordu. Yine gözleri kapalı olduğu halde beni gördüğünü belirtir şekilde başını bana çevirince yüreğimde tanıdık tedirgin kıpırtılar hissettim. Sesiyle üzerine çekilen bakışlarımı ondan ayırıp önüme döndüm ve yaptığım işe odaklanmaya çalışırken "Her bir teli birer birer bağlaman gerek. Ve sözcükler Lily, sözcükleri sakın unutma." diye sayısını anımsamadığım tekrarlardan birini daha yaptı. Zaten gergin olan zihnim ve konsantrasyonum o etrafımda dolaşıp bana kapalı göz kapaklarının ardından bakarken tıpkı cam bir kürenin yere düşmesi gibi çatırtılar çıkartarak dağılıyordu. Onu sinirlendirecek bir şey yapmak yaptığım şeyin kontrolden çıkmasından daha korku vericiydi. Ama biraz daha odaklanmayı başaramazsam en iyi ihtimale ellerimin arasında beni yutacak olan bir asit küresi yaratırdım. En kötü ihtimalle de dünyanın sonunu getirirdim. Aslında bu çok da kötü bir ihtimal olmayabilirdi. Dünyanın benim için bir kıymeti yoktu.

  Üzerine kendi kanımla tılsımlar yazdığım iki dal parçasını çarpı şeklinde bir araya getirmiştim. Sırada onları birbirine sabitlemek için artık soluk almayan yedi insandan aldığım saç tellerini birer birer bağlamam gerekiyordu. Ölümleriyle birlikte duydukları dehşetle toprağa düşen gözyaşları beyhude geçip gitmeyecekti. Ve tabii sözcükler unutulmamalıydı. Yedi insanın ruhu böylece oluşturduğum nesneye ve benim emrime bağlı olacaktı. Fakat ben etrafımda yanan mumların titreşimini hissederken ve yaşlı kadın sinirlerimi geren bir şekilde yürümeye devam ederken tılsımı doğru yapıp yapmadığımı bile algılayamıyordum.

  Açık pencerenin ötesinden gecenin yaratıklarının sesleri duyuluyordu. Bütün gece böcekleri sanki hep beraber çığlık atar gibi bir koroya başlamış, rüzgar verandadaki çanı ısrarla ve aynı ritimle çalmaya başlamıştı. Mumlarla aydınlanan loş oda her yerden akmış mum artıklarıyla doluydu. Onların temizlenmemesinin nedeni kullanıldıkları tılsımın enerjisini taşımalarındandı. Dokunmamak gerekiyordu. İçeriye esen rüzgar her yerden sarkan eskimiş kumaşları dans ettiriyor, gölgeleri ürkünç varlıklar gibi duvarlarda ve döşeme üzerinde geziniyordu.

  Son saç telini de sarıp bağladığımda başımı kaldırıp sunağın ardındaki duvarda sabitlenmiş nesneye baktım. Bir kaya parçasından şekillendirilmiş göz kapağı kapalı duran tek bir göz yontusu odadaki sıcak ışığa ve renklere rağmen soluk mavi gri halde karşımda duruyordu. Yaşlı kadın hala gözlerini açmamışken bir anda durup benden yana başını çevirmeden sadece dinlemeye başladı. Herhangi bir terslik olursa müdahale etmek için tetikte bekliyordu. Fakat böyle bir şey olursa onun bile bir şansı olur muydu bundan emin değildim. Şimdi rüzgar da durmuş bütün böcekler ise susmuştu. Artık bunu bitirmem gerekiyordu. 

  Taştan göze odaklanıp "Arghelas, çağrımı işit ve cevap ver..." dedim. İlkin pek bir işe yaramış gibi görünmüyordu. Elimdeki nesneye bakıp bir yerde yanlış yapıp yapmadığımı düşündüm. Tam o sırada onun varlığını tüm odada hissettim. Bütün mumlar bir anda söndü. Buna rağmen gölgeler büyüyüp etrafımı kuşattı. Oturduğum zeminin altından gölgeden oluşan eller uzanıp bedenimi çekiştirmeye başladı. Ve Taştan göz ağır bir uykudan uyanır gibi açılıp bakışlarıma kenetlendi. Gözün içinden mavi ışıklar sızıyor ve kendimi uzay boşluğuna bakar gibi hissediyordum. İçinde bir evren dolusu kozmik nesne eğilip bükülüyor, dönüyor ve görünüp kayboluyordu. Elimdeki nesne acı verici halde avucuma yapışıp yanmaya başladığında kımıldayamaz ve çığlık atamaz haldeydim. Çok geçmeden kemiğime dek bütün etimi yok edecek gibiyken aslında çektiğim acı dışında görünürde hiçbir şey olmuyordu. Yalnızca saf bir acı iliklerimde dolaşıp beynimdeki tüm hücreleri kavuruyor, tılsımım mor alevler saçarak gittikçe küçülüp küle dönüşüyordu. Yaptığım şeyin bedelini ödüyordum ve artık geri dönmek için çok geçti. Nesne avuçlarımın içinde eriyip yok olana dek ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Fakat beni zapt etmiş olan gölge eller üzerimden çekildiğinde nihayet yeniden nefes almaya ve hareket edebilmeye başlamıştım. Bununla birlikte müthiş bir titremeyle bütün kemiklerim sarsılıyordu.

  Göz kapanıp ortalık sakinleşince karanlıkta bir süre daha kımıldamadan bekledim. Titreme nöbetim giderek azalıp bedenimi terk ettiğinde geriye hafif bir baş dönmesi kalmıştı. Herhangi bir yere bakmaya cesaretim yoktu. Sonra varlığını unuttuğum yaşlı kadın avuçlarında oluşturduğu bir ışık küresini ellerinin hareketiyle büyütüp odada hale şeklinde saçılan bir parlama yarattı. Bu sayede bütün mumlar tekrar yanmaya başladı. Dinlenmeme bile izin vermeden her zamanki aceleciliğiyle bana "Dene hadi!" diye emretti. Bunun üzerine derin bir soluk verip toparlandım ve ayağa kalkıp ona doğru döndüm. Sol avucumu ileriye uzatıp yukarıya çevirdim ve diğer avucumu da üzerine kapattım. Ardından ellerimin arasında tılsımdan bir kalkanın büyüdüğünü hayal ederek avuçlarımı birbirinden uzaklaştırdım. Ellerim birbirine manyetik bir güçle kenetlenmiş gibiydi. Ve hayal ettiğim kalkan karşımda oluşuyordu. Sonunda kendi mührümü tasarlamıştım. Ve dünya hala yerinde duruyordu. Mühre bağlı yedi insanın ruhu da gerektiğinde yardımıma koşmak ve mührü canlı tutmak için etrafımda gezinen kölelerim haline dönüşmüştü. İstediğim zaman onları görünür hale getirebilir istediğim zaman da gizleyebilirdim. Onların kim olduğuna gelince. Hepsini özenle seçmiştim. Hepsi de ellerinde hayatımda değer verdiğim insanların kanını taşıyor ve günahlarının bedeli olarak kalplerindeki bir zincirle mührüme bağlı duruyorlardı. Asla azat edilmeyecek ve ırmağı geçemeyeceklerdi. Bense onları peşinden sürükleyen bir gölge avcısı olacaktım.

Son

Bir rüya hikayesi daha :)

S..

26 Ocak 2018 Cuma

Küller ve Kemikler

Fotoğraf: Hatice Evrens

  Bu gün bir şeylerin ters gideceğini anlamam gerekirdi. Her zamanki gibi gökyüzünden derin bir nefes alarak dışarıya adımımı atmıştım. Daha sabahın o saatinde diğerlerinden farklı bir güne başladığım çok barizdi oysa. Bir bahar sabahına göre etrafın çiçek, çimen ve güneş kokmasını beklersiniz. Fakat bunun yerine yangınla kavrulmuş bir çöl kokusu bütün çevreyi sarmıştı. Bir çöle kokusunu alacak kadar yakın olmadığımdan emindim. Kısa sürede bu kokuya alışılıyor ve artık fark edilmiyordu. Okula gitmek için otobüs durağında beklerken güneşin yeşil yapraklardan süzülüp yerde oluşturduğu desenleri izledim. Çevrede cıvıl cıvıl dolaşan çocuklar bir korku filminden fırlamış gibi duran kırmızı balonlar taşıyorlardı. Neşeleri bu korkunç imgeye rağmen kuşlarla yarışır cinstendi. Kuşlar çevredeki küçük havuzlara ve su birikintilerine arkalarında minik dalgalar bırakan dalışlar yapıyor bense tüm bu manzaraya yabancılaşan bir hisle bakıyordum. Üzerimdeki duygu daha önce tanımlamadığım bir şeydi. Kendimi kafamın içindeki bir pencereden tüm dünyadan uzakta izliyormuşum da gördüğüm ve duyduğum her şey aslında yapay bir çilekli jöleymiş gibiydi. Tamam daha iyi nasıl tarif edilir bilemiyorum.

  Otobüs geldiğinde durakta sadece ben vardım. Beklemekten sıkılmıştım. Kaç saattir oradaydım tanrı bilir. Gölgeler yer değiştirmiş, kuşlar sessizleşmiş ve etrafta kimse kalmamıştı. Otobüse binip kendime bir yer buldum ve düşmemek için zamanında tutunabildim. İçerisi fazla kalabalık değildi. Ağlayan bir bebek ve otobüsün tıslayan sesi dışarıda akıp giden manzaraya eşlik ediyordu. Bir an için düşüncelere daldım. Kendime geldiğimde ne düşündüğümü hatırlamayacak kadar afallamıştım. İnmem gereken durağı kaçırmış olduğum gerçeği kafatasımın en kalın kısmına közlerin arasından yeni alınmış bir kumpas darbesi gibi indi. İnmek için düğmeye bastım fakat bir işe yaramadı. Bir durağın önünden hiç durmadan geçtik. "Neden durmuyorsunuz ineceğim." diye seslendiğimde "Buradaki duraklarda başka otobüsler duruyor bize ait değil oyalama beni." diye seslendi yaşlı sürücü. Fakat daha fazla gidersem geri dönmek için de otobüs kullanmak zorunda kalacaktım ve bu durum hiç hoş değildi. İnmek için sesimi yükselttim. İçeriden bir iki kişi de beni anlayışla karşılayıp adama kızdılar ve durması için onlar da söylendi.

  En sonunda baskılara dayanamayan adam otobüsü durdurdu ve kendimi dışarıya attım. Klostrofobim yine yakamdaydı. İyi olduğumdan emin olmak isteyen bir başka yolcu benimle birlikte inmişti. Otobüs şoförü o kadar agresifti ki onun inmesini beklemeden hareket edip kapılar bile kapanmadan yoluna devam ettiğinden yere düşmesine ve toprak yolda yuvarlanmasına neden olmuştu. Benim yüzümden böyle bir şey yaşandığı için hem utanmış hem de üzülmüştüm. Yardım etmek için yanına vardığımda ayağa kalkmış ve üzerindeki tozları pat pat vurarak çırpıyordu. Yerde duran kırık gitara üzüntüyle baktım. Bu da benim yüzümdendi. Tamir edilir gibi durmuyordu. Gitarı yerden almak için atıldığım sırada beni durdururken "Zaten eskimişti yenisini alacaktım önemli değil." dedi. Ondan tekrar tekrar özür diledim. Yolun ortasında öyle durmamamız gerektiğini söyledi. Toprak yol iki yönde de kıvrılıp kayboluyordu. Çam ağaçları sağ yanımızda gökyüzünü taşırcasına yükselirken sol yanımızda ucu bucağı görünmeyen yüksek bir duvar duruyordu. Gri duvarın sanki sabahki ruh halimin yansıması gibi çevreye yabancı, soğuk ve alışılmadık görüntüsü beni ürkütmüştü. Bulunduğumuz yere çok da uzak olmayan bir noktada duvarın ardında yükselen kulede siyah giyimli bir gözcü tehditkarca bizden yana bakıyordu. Yürümeye başladık. Beton yığınından olabildiğince uzakta ve ses çıkartmadan ilerliyorduk.

  Tek şeritli yolda geçen başka bir araca rastlamadık. Etrafta yükselen kulelerden bizi seyreden gözcülerden başka biri de yoktu. Saatlerce toprak yolu takip ettik. Adımlarım zamanla zoraki ve acı verici hale geldi. Yol arkadaşım için başta üzüntü duymuş olsam da beni bu anlamsız ve korkunç yerde tek başıma bırakmadığı için minnettardım. Güneş tepemizde bütün gücüyle parlarken hafifçe kımıldanan bir rüzgar kavrulmuş toz ve kül kokuları taşıyordu. Bir süre daha dalgınca ilerledim. Buna daha ne kadar devam edeceğimizi sormak için başımı çevirdiğimde yanımda kimse olmadığını gördüm. Olduğum yerde şaşkınca ve hatta şok içerisinde durup etrafıma bakındım ama görünürde kimse yoktu ve gözcüler de kaybolmuştu. Kuleler şimdi boş ve daha karanlık görünüyordu. Birden artan rüzgar ile birlikte korkuyla hızlanan nabzım ve panikten titreyen bedenimle koşmaya başladım. Peşimden birilerinin geldiğini düşünüyordum. Birileri hızla bana yaklaşıyordu.

  Karnıma saplanan bir ağrıyla tökezleyip yere yuvarlandım. Toparlanmak için çabaladıkça acı artıyor ve bir kez daha yere düşüyordum. En sonunda olduğum yerde kıvranırken bir kadının bana yaklaştığını gördüm. Kızıl saçları yüzünün etrafından yüzüme doğru iniyordu. Yüzünde acımasız bir ifadeyle bana kıpırdamamamı söyledi. Onun bir doktor olduğunu anlamam uzun sürmedi. Yanında gelen bir hemşire nasıl olduğunu anlamadığım bir kuvvetle beni olduğum yerde sabit tutuyor doktor ise delirmiş gibi bana bağırıyordu. Karnımın içinde beton olduğunu ve onu ameliyatla almazsa öleceğimi söylüyordu. Ben de ona beni bırakması için bağırıyordum. Yaptıkları her şeyin beni olduğumdan daha kötü hale getirdiğini ve asıl şimdi beni bırakmazlarsa öleceğimi söylüyordum. İkimiz de çıldırmış gibiydik. En sonunda o kazandı. Acıdan zaten kımıldayamıyordum. Şimdi sonum geldi diye düşünmekten başka bir şey yapamadım. Ve neşter tenimde yakıcı bir sızıyla kayarken kadının kızıl saçları gözlerimin etrafında dans eden hayaletlere dönüştü. Sonra bütün görüntüler karardı.

Not: Bir kabus yazısı daha :)

S..

9 Eylül 2017 Cumartesi

Neler Oluyordu?



  Bir harabenin içinde dolaşıyorum. Eskimiş bir zamanın hatırasını yaşatan yıkıntı halinde duvarlar mevcudiyetlerini koruyabildikleri ölçüde iki yanımda yükseliyor. Zaman hep doğadan yana. Sarmaşıklar ve yosunlar dört bir tarafımda taşların arasındaki çatlaklardan fışkırıp yeşil bir örtüye dönüşmüş. Zeminin ve duvarların varlığını bitkilerin yer yer bıraktığı boşluklarda pürüzlü gri taşların belirmesinden anlıyorum. Sonbaharda olmadığımız halde yerde rüzgarla birlikte dönen kurumuş yapraklar bileklerime çarpıp duruyor. Adımlarım tedirgin. Adımlarım usul usul. Koridorda öylece ilerliyorum. Tavandaki bazı boşlukları fırsat bilip içeriye sızan gün ışığı bitkileri yeşilin her tonuna boyuyor. Gölgelere bakmıyorum. Birini arıyorum. Buraya getirilmiş. Çünkü burası bir harabe olsa da aslında bir hastane olarak kullanılıyor. Ama etrafta kimse yok. Böyle bir yerin neden hastane olarak kullanıldığını bilmiyorum. Buna sebep olan bir şey mi vardı? O sırada sadece arkadaşımı aramaya devam ettim ve fazla düşünmedim.

  Kapı olduğunu tahmin ettiğim bir boşluğun önünde durduğumda içeride arkadaşımın olduğunu anladım. Onu tam olarak göremiyordum. İçerisi sıcak bir buharla kaplıydı ve dışarıda olmama rağmen yüzüme çarptıkça nefes almamı engelliyordu. İçeriden bir hemşire çıktığında onun iyi olup olmadığını sordum. Saçlarını ensesinde küçük bir topuz yapmış, sarışın, minyon tipli ve genç bir kadındı. 

  "Size söylesem daha yararlı olur. Onunla ilgilenmelisiniz."

  Dedikten sonra beni karşı duvardaki bir yarığa ilerletip dışarıda bir yönü işaret etti. Yüksekteydik. Hatta bir uçurumun kıyısında duruyorduk. Karşıda boşluktan sonra bize bakan başka bir uçurum vardı. Uçurumun kenarında zemini ve korkulukları ahşaptan bir platform duruyordu. Altındaki boşluğa düşmemesi için tabanın altından çapraz tonozlarla desteklenip kıyısında durduğu kaya duvara sabitlenmişti. etrafında pek çok ağaç yükseliyor ve ardındaki yolun nereye gittiğini görmemi engelliyordu. Üzerindeki tek şey bir otomatik veri aktarım makinesiydi. Öyle bir şeyi böylesine saçma bir yere koymayı kim akıl etmiş diye düşünürken hemşire "Oraya gittiğinde makineye doğru ilerlerken görmemesi gereken bir şey görmüş. Şoka girmiş. Yanlış zamanda yanlış yerdeydi. Yaşadığı travma psikolojik olarak onu çok etkiledi. Biz onu kaynak suyu ve buharla tedavi ettik artık gitmeye hazır fakat yanında olup ona destek olmalısınız." diye açıkladı. O sırada neden kahkaha attığıma anlam veremedim. Delirmiş olmalıydım. Ama yaralanmamış olduğuna sevinmiş ve bu yüzden saçma bir tepki vermiştim anlaşılan. Kahkahadan dolayı kendime öfke duyarak toparlandım. Sonuçta yaralı olmasa bile ciddi bir olay yaşamış olan arkadaşımın bana ihtiyacı vardı.

  O sırada odadan dışarıya çıkan arkadaşımın sesimi duyduğunun bilinciyle ondan özür diledim ve iyi olduğu için mutlu olduğumu söyledim. Arkadaşım (Ç) ilk başta hiçbir tepki vermedi ve sonra da bana sarılıp bir süre öylece kaldı. Ona her şeyin geçtiğini artık yanında olduğumu söyledim. Ve o tuhaf hastaneden dışarıya çıkış yolunu aradık. Dışarıya çıkabildiğimizde hava kararıyordu. Geniş asfalt bir yol sol yanımızdan ileriye doğru uzanırken yolun iki tarafında ağaçlar yükseliyor onların gerisinde yer yer boş araziler ve ormanlar yer alıyordu. Nerede olduğumuzu bilmiyorduk. (Ç) ileride bizimle aynı yönde koşarak uzaklaşan insanlara bakıp "Neler oluyor?" diye sordu. Fakat buna verebilecek bir cevabım yoktu. Ardımızdan bize hızla yaklaşan birinin adımlarını duyduğumuzda dönüp kim olduğuna baktık. Adam yanımıza geldiğinde duracağını sanıyorduk ama o bizi geçip yoluna devam etti. Arkasından bağırıp neler olduğunu sorduk. Adam İngilizce "Kaçın!" diye bağırdı. Gökyüzünün kızılı karanlık bulutlarla parçalanmıştı. Artık uçak sesleri işitiliyordu. Tehlikede olduğumuzu anlamamız için başka bir işarete gerek yoktu. Koşmaya başladık. Yol ileride sağa doğru kıvrılıyordu. İnsanlar da o yönde epey ilerledikten sonra ağaçların arasında gözden kaybolmuştu. Onları takip etmeye çalıştık.

  İnsanları en son gördüğümüz yere kadar gelince ağaçların arasına girmekte tereddüt ettik. Bu sırada biraz daha ileride bir otomatik veri aktarım makinesi olduğunu gördük. Teknoloji enteresan şeydi.  Bu makinelerde var olmuş bütün bilgiler araştırılabilği  gibi telefon da edilebiliyordu. Koşup yardım istemek amacıyla makinenin çalışıyor olması için dua ederek ekrana baktık. Dikdörtgen uzun bir kabin içerisine yerleştirilmiş cihaz garip sesler çıkartırken mavi bir ışık saçıyordu. Bizden kimlik ve bazı bilgileri istiyordu. Ama istediği şey bizde yoktu. O sırada birinin bize seslendiğini duyduk. Bu başka bir arkadaşımız olan (D) idi. Onun burada olduğunu bilmiyorduk. Bize gri bir kart uzattı. Bu makineleri kullanmak için gerekli olan kimlik kartıydı ve herkeste bulunmuyordu. (Ç) kartı alıp makinenin üzerindeki okuyucuya tarattı ve geri verirken yere düşürdü. Ben eğilip kartı yerden alırken üzerinde Çince harflerle Türkçe bir isim yazdığını sandım. Fakat tekrar bakınca Jin Hanu yazdığını gördüm. (Ç) ile kafamız karışmıştı (D) ne zamandan beri Japon veya Koreli diye sorduk birbirimize. Bu gizli bir bilgi olmalıydı. (D) bir ajan olmalıydı. Arkadaşım (D)nin yüzüne baktığımda sorun olmadığını işaret eder şekilde omzunu silkip başını sağa sola salladı. Sonra makineden birilerine ulaşmayı başardık ve koordinatlarımızı gönderip yardım istedik. Gökyüzünden uçaklar gelip geçiyor ve şimşek gürültüsüne benzer sesler duyuluyordu. Uçakların bizi görmesini engelleyen tek şey üzerimize eğilen ağacın sık yapraklı dallarıydı. Ama artık yardım geleceğini biliyorduk ve birbirimizin yanındaydık...


Not: Bir rüya hikayesi dahaaa :D

S..

1 Ağustos 2017 Salı

Karanlık Dünya Bölüm 3

anime

  Dışarı çıktım ve koridorda adımlarımın yankısını ürpertiyle işitirken onun kapattığı kapıya ulaştım. Soğuk kapı koluna dokunduğum anda beynim ikiye bölünmüş gibiydi. Davranışımın sonucunu idrak etmeye çalışırken geri çekilmeyi düşündüm ama aynı zamanda elim kendiliğinden hareket etti ve kapıyı açmış oldum. Etrafta onu göremiyordum fakat varlığını algılayabiliyordum. İçeriye adım attığımda onu odanın diğer köşesinde yerdeki bir yığın kağıdı incelerken buldum. Ne yapıyor diye kendi kendime sorup bir cevap aradım. Beni fark ettiğinde bakışlarından orada olmamdan huzursuz olduğunu ve benden hoşlanmadığını sezebiliyordum. Önemli bir işle uğraşırken sessizliği bozup dikkat dağıtacak bir haşere gibiydim onun için.

  Bir süre sadece birbirimize bakıp sırada ne olacağını düşündük. Ben onun beni yemek isteyip istemediğini veya onunla ne yaptığı hakkında iletişim kurabilme ihtimalini düşünürken, o ona saldırmayı mı kaçmayı mı seçeceğimi ya da burada ne aradığımı merak ediyordu.

  Sonra ani ve beklenmedik bir şekilde "Size ne oldu böyle profesör?" diye soruverdim. "Herkese ne oldu? Hiçbir şey anlamıyor ve korkuyorum." Sıra sıra dişlerini göstererek derin bir nefes alıp verdi. Bunu yaparken ciğerlerinin kuvvetinden odadaki havayı vakumluyordu sanki. Beni anladığı belliydi. Cevap veremiyor galiba diye düşünürken yerdeki yığını göz ucuyla kontrol etti ve "Seni göreli uzun bir zaman oldu. Neredeydin de değişmeden kalabildin?" diye sordu. Nasıl konuştuğunu anlayamıyordum ama bunu sorgulayamayacak kadar rahatlamıştım. Beni anlayıp cevap verebiliyordu.


  Hatırladığım son şey şehirde herkesin hastalandığı ve insanların denize doğru kaçtıklarıydı. Ben de bir tekneye atlayıp kendimi kurtarmıştım. Hastalık bir patlamadan sonra ortaya çıkmıştı ve kaçabildikten sonra açlığa ve susuzluğa biraz olsun dayanacak kadar erzağım olduğu için şanslıydım. Dört haftayı deniz üstünde geçirmiştim. Artık bir şeyler yapmam gerek diye düşündüğümdeyse karaya geri dönmüştüm. Hiçbir şey eskisi gibi değildi. Güneş dönüşmüş yaratıkların saklanmasını sağlarken gece hepsi ava çıkıyor, hayatta olan insanları ve kendilerinden olmayan diğer yaratıkları avlıyorlardı. Şehirde en iyi bildiğim ve güvenli olacağına saçma bir şekilde inandığım tek yer fakülteydi ve buraya varmam da hayli uzun sürmüştü.

anime


  "Çok şey değişti. Çok şey kaybettik." dedi. Yerdeki darmadağın kağıtları işaret edip anlatmaya devam etti "Dünyanın ekosistemi çökmek üzereyken bir şeyler yapmamız gerekiyordu. Yüksek radyasyona, ısıya ve basınca dayanıp hayatta kalan ne kadar da ilkel ve küçücük canlıların var olduğunu bilmek insana çılgınca şeyler düşündürüyordu. Bu yetenekler neden bizde yoktu? Bu yüzden sayısız deney yaptık ve en sonunda bir şeyler elde etmeyi başardık."

anime


  Neler söylüyordu böyle aklım almıyordu. Anlatmaya devam etmesi için onu dinlediğimi ifade eder şekilde mırıldandım.

  "İnsan dnası ile bu canlıların genlerini sorunsuzca kaynaştırıp sağlıklı embriyolar üretmeyi başardığımızda hissettiklerimiz inanılmazdı. Sonra bunu yaşayan halihazırda yetişkin bireyler üzerinde de denemek istedik. Ama beklenmedik bir değişken yüzünden her denek aynı sonucu vermiyordu. Bazıları başarılı olurken bazıları ya genlerle uyum sağlayamayıp hastalanıyor ya da tamamen başka bir şeye dönüşüyordu. Sonra yavaşça gelişen embriyo deneklerimizde de aslında sorunlar olduğunu fark ettik. Embriyolar gelişimlerini tamamlamak üzereyken ikinci bir aşamadan geçiyordu. Etrafları bir pupayla kaplanıyor ve metamorfoz geçiriyorlardı. Sonra insan olmak yerine yeni birer canlı oluyorlardı. Embriyoların doğumlarını tamamlamasına hiç izin vermedik ve kanıtları da yok ettik fakat yetişkin bir denek gözetim altındayken kurtulmayı başardı. Sonra da ısırdığı herkese enfeksiyonunu bulaştırdı. İlk ısırdığı bendim. İşler kontrolden çıkmadan kendime antikor enjekte ettim ve aklımı korumayı başardım. Bedenimin değişimiyse çok sancılıydı. Sonuçta bir başıma kaldım ve burada yaptıklarımızı düzeltecek bir tedavi arıyorum.."

            death note, animemanga

  Ne diyeceğimi ve ne düşüneceğimi bilemiyordum. Hepsi sanki bir korku filmi gibiydi. Bana boncuk gibi parlak simsiyah gözleriyle baktı ve birdenbire "Belki de cevaplar sendedir. Çalışmak ve doğru sonuca ulaşmak için bozulmamış insan genlerine ihtiyacım var. Bunu çözebiliriz!" diye heyecanla üzerime doğru gelirken birazdan kalbim patlayacakmış gibi korku duyuyordum. Üzerimde deney yapacaktı. Peki bana ne olacaktı? Sırtımdaki çantadan yavru kedinin profesörden hoşlanmayan sesini işitiyordum. Onun bize yaklaşıyor olması onu da ürkütüyordu. Bize ne olacaktı? Her şeyi gerçekten de düzeltebilir miydik? Bu adamın zekasına hala güvenebilir miydik?

anime

Bir kabus dizisi bölüm 3...   

 ~Son~

     S..


30 Temmuz 2017 Pazar

Karanlık Dünya Bölüm 2

anime

  Fakültenin cam kapıları kapalıydı. Biraz zorlayarak açılmasını sağladım ve geçtikten sonra tekrar kapattım. Arkamdan bir şeyin beni takip etmesini istemiyordum. Burada birilerini bulabileceğimi düşünmüştüm. Ama etrafa dağılmış eşyalar, kağıtlar ve duvara dizili heykellerin kırılmış parçalarını görür görmez umutsuzluk yeniden bedenimi sardı.

  Yine de etrafı araştırıp geceyi geçirecek güvenli bir alan ve biraz yiyecek bulmak için ilerledim ve ana merdivenden bir üst kata ulaştım. Her katta iki bölüm iki farklı koridoru paylaşıyordu. Sağa doğru ilerledim. Dört dersliğin de kapıları koridorun bir tarafında saf tutmuştu. Diğer tarafta geceye dönmeye başlayan gökyüzünü içeriye davet eden uzun, cam bir duvar vardı. Yavaşça ilerlerken açık duran kapılardan içerilere göz attım. Derslikler bir zamanlar burada bulunmuş olan öğrencilerden geride kalan birkaç eşya dışında boştu. Bir tanesinin ışıkları açık kalmış fakat bozulmak üzere olduğundan titreşen lambalar etrafı daha da ürkütücü bir hale getirmişti.

  İçeri girmek istemedim ve ilerlemeye devam ettim. Öğretim görevlilerinin odalarının bulunduğu kısma geldiğimde bir yazıcıdan çıktığına emin olduğum bir ses işittim. Ses orta sıralardaki bir odadan geliyordu. Oraya ulaşmama bir oda kalmışken ses kesildi. Ve bu kez de bir sürünme sesi duyduğuma inandıktan sonra kapı aniden açıldı. Korkuyla birlikte donakalmıştım. Şaşkınlığımı üzerimden atıp hareket edemiyordum. O anda içeriden çıkan her neyse beni yakalayabilir hatta daha kötüsünü yapabilirdi.

anime


  İki buçuk metreden belki biraz daha uzun bir yaratık dışarıya süzüldü. Çin filmlerindeki yaşlı bilgelerin ince uzun bıyıklarına benzeyen fakat dokunacı andıran iki uzantı burunun altından yere doğru sarkıyordu. Baştan aşağı tuhaf bir boz renge sahipti. Kürkü yoktu. Dev bir mürekkep balığı gibiydi. Bir an için bana bakıp umursamadan esnediğinde, ağzını çepeçevre sarmış olan birkaç sıra sivri diş gördüm. Küçücük ve simsiyah gözlerini koruyan bir göz kapağı yoktu ve kare biçimli bir gözlük takıyor olması dört parmaklı ellerinin arasında tuttuğu bir kağıt tomarı kadar tuhaftı.

  Nefes bile alamıyordum. Hareket etmezsem beni görmeyebilirmiş gibi çaresiz düşünceler beynimi kemiriyordu. Bana bir kez daha baktı. Ve sonra öylece yanımdan geçip biraz geride bıraktığım bir kapıdan içeri girdi ve çarparak kapattı. Bunu yaparken gövdesinden geride yerde sürünüp kıvrılarak ilerlemesini sağlayan kuyruğunu kullanmıştı.

  Bir an önce kendime gelip orada öyle durmamam gerektiğini fark ettim ve az önce yaratığın terk ettiği odaya ilerledim. İçeriden başka ses gelmiyordu fakat dikkatlice göz atmadan odaya giremedim. Onun ne olduğunu gözlerime baktığı sırada anlamıştım. O bu odalardan birinin bir zamanlarki sahibiydi. Bir bilim insanıydı. Artık bir bilim yaratığı olmuştu. Nasıl bu hale geldiğini anlayamıyordum. Geceleri vahşice etrafta dolaşan canlılar gibi kana susamışa benzemiyordu fakat onlarla aynı sebepten değişmiş olmalıydı.

  Odada işime yarar bir şey bulamadım. Etraf darmadağındı. Her yerde kağıtlar ve yığınla kitap vardı. Açık duran bilgisayar ekranında kimyasal bir formülün test sonuçları duruyordu fakat bu benim felaketle birlikte yarım kalan eğitimimle anlamadığım bir seviyedeydi. İçgüdüsel olarak az önceki canlıyı bulmam gerektiğine karar verdim. Burada insan dahi bulamazken o, karşılaştığım insan gibi davranan tek yaratıktı ve bir şeyler planlıyor gibi görünüyordu. İletişim kurabilir miydim, bildiği bir şeyler mi vardı ya da çaresizliğim sonucunda aklımı mı oynatıyordum? O sırada hiçbirini düşünmedim. Tek istediğim içine düştüğüm bu kabusa son vermenin bir yolunu bulmaktı...

anime


  Bir kabus dizisi bölüm 2...
  S..

28 Temmuz 2017 Cuma

Karanlık Dünya Bölüm 1

anime

  Fakülteye ulaşmama çok az kalmıştı. İki tarafı kavak ağaçlarıyla çevrelenmiş geniş caddede park etmiş eski model birkaç araba, devrilmiş bir geri dönüşüm kutusu ve yola saçılmış gazetelerin hareketsiz görüntüsü ürpertici bir tablo gibiydi. Küçük ve mütevazi bahçelerle çevrelenmiş sıra sıra evler ölü iskeletler gibi sol taraftan ileriye doğru uzanıyordu. Evlerin donuk gökyüzünü yansıtan pencerelerine ve mavi gri kiremitten örülmüş çatılarına hızlıca göz attım. Birilerinin beni izliyor olduğu fikrine kapılmıştım ve bu düşünce ensemden mideme dek buz gibi bir mızrakla vurulmuşum gibi hissettiriyordu.

  Parmaklıklı ağır metal kapıyla kapatılmış ana geçit caddenin biraz daha ilerisindeydi. Görülmemek için hızla ve eğilip kendimi olabildiğince görünmez yaparak koşmaya başladım. Neredeyse hedefime vardığımda dün geceki yağmur sularıyla dolan küçük bir çukurun başında uzun zamandır ilk defa bir canlıyı zararsız bir şekilde su içerken gördüm. Hareket etmese az daha onun minicik bedeninin orada olduğunu fark edemeyecektim bile. İlk başta içinde olduğum vahametin getirisiyle tetikte olmamdan dolayı irkilsem de onun bir kedi yavrusu olduğunu anladığım anda içimde karmaşık bir fırtına koptu. Canlı ve normal bir şeyle karşılaşıyor olmam inanılmazdı. Fakat böylesine savunmasız bir yavrunun böyle bir kaosun ortasında hayatta kalmış olması hem mucizevi hem de yaşamış olabileceği şeylerin düşüncesiyle dehşet vericiydi.

anime


Kedi yavrusuna doğru onu korkutmamaya çalışarak ilerledim. O anda hızla ilerleyen bir şeyin tehlikesini yalnızca bir anlık göz hareketiyle fark ettim. Yokuştan aşağıya doğru bir araç son sürat yaklaşıyor, hem beni hem de yavruyu tehdit içinde bırakıyordu. Düşünecek bir anım bile yoktu. İleri atıldım ve zavallının cılız bedenini yakalayıp onunla beraber kenara yuvarlandım. Araba son hızla yanımızdan geçip aşağılarda bir duvara çarparak durduğunda ben de harekete geçen sinirlerimle ağlıyordum. O sırada ağlamak beklediğim en son duygu kırıntısıydı oysa.

  Kedi yavrusu iyiydi. Onu sakinleştirip sırt çantama koydum ve nefes alabileceği bir açıklık bıraktım. Sonra demir kapıya ulaştım. Elektronik olduğu için açamıyordum bu yüzden tırmanıp üzerinden atladım. Geçitte ilerledikten sonra nihayet fakülte alanındaydım.

  Bahçeden dikkatlice ilerledim. Şehrin geri kalanı gibi burası da sessiz ve yalnızdı. Ama hava kararmak üzereydi ve gece çöktüğünde dışarıda olmamam gerektiğini biliyordum.

anime

Bir kabus dizisi bölüm 1...
  S..

7 Temmuz 2012 Cumartesi

O Bir Kuş, O Bir Uçak, O Bir Ne?





  Kendimi tuttum, saçmalamayayım belki cidden normal bir şeydir dedim ve iştahlı merakımla araştırıp ne olduğunu öğrenince bu enteresan şeyi paylaşmadan edemedim.. Araştırmasaydım cidden tuhaf teoriler üretmeye devam edecektim :)


  Geceleri gökyüzüne bakmayı severim, atmosferin ötesini hayal eder ve yıldızların arasında gezegen bulmaya çalışırım. Dünyanın dönüş hızını hissetmeye çabalar ve Ay'ın hareketini izlerim. Tuhaf biri olduğumu düşünmeyin hemen, mümkün olsaydı uzay araştırmaları yapan süper bir bilim insanı olacaktım da, işte olmadı :) Bir iki yıldır da gökyüzünde yıldız gibi görünen ama hareket eden bir şeyin varlığı dikkatimi çekiyordu. Belli saatlerde ortaya çıkan bu tuhaf nesneye ben "İo" adını verdim. Tamam çakma bir isim, n'olmuş ki? İo bir yıldız gibi görünüyor ama istediği yöne doğru gökyüzünde kayarak hareket edip bazen de flaş patlaması gibi ışıklar çakabiliyor. Kesinlikle bir uçak değil! Uçağın neye benzediğini biliyorum sürekli ışıkları yanıp söner ve hatları da bellidir zaten. İo tamamen bir yıldız gibi, tek farkı hareket etmesi ve kaybolmadan önce flaş çakıp bir süre ilerleyip sonra kaybolması..


  Onu ilk gördüğümde tek başımaydım ve uzaylıların varlığına inanan zihnimle öyle bir tırstım ki sormayın ^^ Sonra sonra biraz kafa yorunca aslında ne olduğunu tahmin ettim ama amacım her ne ise daha tuhaf ve garip bir şey olması gerektiğine inanmaya devam ettim. En sonunda bu gün araştırmaya karar verdim ve ne kadar saçmaladığımı gördüm. Tahminlerimden hep bir kenara bıraktığım ve aman canım bu kadar basit olamaz, olmamalı dediğim şeymiş meğerse.. 


  Gezegenin çevresinde dönen yapay bir uyduymuş bu, çok basit değil mi? Nadiren, iki hatta üç tane bile görüyordum aynı anda. Casus uydular olabiliteleri varmış. Dayıma göre, Ruslar yaptıkları yeni arama motoru için harita taraması yapıyorlarmış. Falan filan, sıradan dünyalık olaylarmış işte. Ama beni pek ikna ettikleri söylenemez. Hala altında gizli bir şeyler olduğunu düşünüyorum :D 


  Pek sevdiğim bilgi kaynaklarımdan viki şöyle diyor konuyla ilgili:

  Bulutsuz bir gecede büyükçe yapay uyduları çıplak gözle görmek mümkündür. Bunları uçaklardan ayırmak çok kolaydır. Uçaklar geceleri yanıp sönen sarı-kırmızı,yeşil anti-çarpışma ve sis lambalarını yakarlar. Oysa yapay uyduların parlaklığı yıldız gibidir. Akanyıldızlar gibi kayıp geçmezler,çok yavaş hareket ederler ve gök ufkunda kayboluncaya kadar görünürler. Ufukta dünyanın gölgesine geçtikleri için artık görünmez olurlar. En iyi göründükleri zaman, güneşin batışından az sonraki zamandır.
Bunları uçan dairelerle de karıştırmak mümkün değildir.Çünkü,yörüngeleri üzerinden,sapmadan,belli bir doğrultuda giderler.

  Hayır en başından beri gerçeği bildiğim 'veya tahmin ettiğim' halde neden garip teoriler ürettiysem onu anlamıyorum şimdi :) Olayı NASA'ya ve 51.Bölge'ye bile dayandırmıştım bir noktada :D


  İşte böylee, bir acayip durum...


  Gizem peşinde koşmadan duramayan bendeniz, daha fazla saçmalamadan kaçar en iyisi ;) Sevgiler...


~Sessizgemi~