Uzun soluklu hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Uzun soluklu hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Nisan 2021 Çarşamba

Kelime Oyunu 21

Selamlar canım blog ailesi nasılsınız :) Razaman ayı başladı hepinize bir rehavet çöktü sanki hıı :) Tabi bunda canım Nisan ayının bahar havasının da suçu olmalı bir de sanırım sınav haftası filan olabilir. Ben de geçen gün sınavda epey yorulmuştum ancak kendime geldim ve bu haftayı bloğa ayırıp sonra yine ders çalışacağım :) Öğrencilik üzerime yapıştı çok da yakıştı bence, mutlu oluyorum ders çalışınca da keşke yorucu olmasa :) Bu hafta kelime önerisi gelmeyince görevi yine devraldım zira hikayeler uydurmak bana her zaman iyi gelen bir şey. Bu arada online birkaç sertifika dersi almıştım onlara da bakmam lazım şimdi hatırladım hootkaaa!

Hadi başlayalım :)

Not: bu hikaye bir rüyadan birkaç eklemeyle daha önce kurguladığım Odin adlı hikayenin devamı niteliğinde. İlk bölüm için (şuraya), ikinci bölüm için de (buraya) tıklayabilirsiniz. Kısa bir hatırlatma eklemem gerekirse birkaç psişik yeteneğe sahip üç kız arkadaş (Lenu, Mari, Kei) uzun bir yolculuk sırasında yoruldukları için rotalarından çıkıp bir kasabaya uğrar ve dinlenmek için bir otel araştırır. Kasabada garip ve ürkütücü bir antikacı onlara bir adres verir. Gittikleri adres son derece ürkütücü tuhaf ve sıra dışı bir binadır. Bu binanın tasvirini yaparken eğlenmiştim :) Kapıyı onlara kargalarla bakışarak iletişim kuruyormuş gibi görünen karanlık bir kadın açar. Lenu en başından beri bir tuhaflık hissetmiş olsa da yorgunlukları onları içeri girmekten alıkoyamaz. Ve olaylar böyle başlar.

.......

Gıcırtılı kapıdan içeri girer girmez dışarıda ani bir gök gürlemesi ve şimşeklerin ardından bardaktan boşanırcasına bir yağmur başladı. Bunu hiç beklemiyorduk çünkü az önce açık havada batan güneşin paletteki çeşitli renklere boyadığı gökyüzünde yıldızlar bize göz kırpıyordu. Kapı ardımızdan kapatıldığında duyulan o ağır sesle sanki suyun metrelerce altında bir denizaltının ağır kapıları ardına kilitlenmişiz gibi hissettim. Kapıyı tekrar açmak istesem bunu başaramayacağım kadar güçlü bir kuvvetle kenetlenmiş olduğuna dair ürkütücü fikirler aklımda kıvılcımlar gibi yanıp sönüyordu. Yağmur o kadar şiddetliydi ki zihnimde sanki bir kovaymış gibi tüm kasabaya sular doluyor ve içinde bulunduğumuz bu ucube bina yavaşça suların altında kalıyordu. Uyumam lazım diye düşündüm. Bu mantıksız düşüncelerin tek sebebi uykusuzluk olmalıydı.

Girişte biraz ilerleyip bankonun ardına geçen kadının yanına vardık. İçerisi o kadar loş hatta karanlıktı ki çevredeki biçimlerin gerçek şeklini hemen algılayamıyordum. Biraz dikkat edince içerisinin de dışarısı kadar tuhaf olduğu fark ediliyordu. Her yerde kargalar vardı. Biblo falan değil canlı kargalardı bunlar. Bulabildikleri her yere tünemiş ve yuvalanmışlardı. Ve hepsi de sadece bizi izliyor gibiydi. Ağır ahşap süslemeler, postlar, garip heykelcikler ve duvarlarda çeşit çeşit saatlerle garip bir dekorasyonu vardı. Her şey kahverengi, siyah ve bunlara yakın tonlardaydı. Bankoda arkadaşlarımla beraber gazeteci kimliklerimizi gösterip oda istedik. Aslında böyle korkunç bir yerde hepimizin aynı odada bulunmasını tercih ederdim ama kadın bunun mümkün olmadığını ve sadece tek yataklı üç odanın kaldığını söyledi. Bu çok garipti çünkü etrafta bizden başka bir insan olduğuna beni ikna edebilecek hiçbir iz yoktu. Mari ve Kei ile biraz bakışırken durumu kabullenmekten başka seçeneğimiz olmadığını düşünüyorduk. Ayrıca ikisi etraftaki kargaları yeni fark etmiş ve tuhaf davranmamaya çalışarak onları inceliyorlardı. Kadına ışıklarda sorun olup olmadığını sordum. Bu karanlık gerçekten rahatsız ediciydi. Elektrik sisteminde arıza olduğu için mumlar ve gaz lambalarıyla idare edildiği cevabını aldım. Bunu söylerken yüzüme suç işlemişim gibi bir kızgınlıkla bakıyordu.

Kızların ve benim elime birer tane gaz lambası tutuşturduktan sonra duvarda asılı duran üç anahtarı aldı. Sahiden de etrafta başka oda anahtarı görünmüyordu. Kendisi için de bir şamdan alıp yolu göstermek için önden ilerledi ve takip etmemizi işaret etti. Bekleme salonunu ve geniş bir alanı geçtikten sonra birkaç basamağın ardından ikiye ayrılıp yukarıya iki cepheden devam eden bir merdivene geldik. Buradan ikinci kata çıktığımızda aşağıdaki lobiyi ve karşıda binanın sol kanadına devam eden koridorun karanlık girişini görebiliyorduk. Merdiven tarafındaki duvarda tavana kadar uzanan vitraylı pencereler arasındaki nişlerin içinde gotik üsluplu heykeller vardı. Karanlıkla beraber olduklarından daha korkunç ve trajik görünüyorlardı. Tavanda lobiye ışık sağlaması gereken altıgen bir tavan penceresi vardı fakat yağmur ve fırtınadan dolayı işlevini yerine getiremiyordu. Ahşap trabzanların ve zeminin verniği sanki daha yeni atılmış gibi parlak ve taze görünüyordu. Koyu renk ve desenli duvar kağıtları da pek eskimemiş gibiydi. Sağ kanadın koridoruna girip ilerlemeye başladığımızda burada hiç karga olmadığını görmek içimi biraz rahatlatır gibi oldu. Anlaşılan hepsi sadece lobide takılıyordu.

Birkaç oda kapısını geçtikten sonra ikisi yan yana birisi ise karşı taraflarında olan üç odayı işaret etti ve anahtarları üzerilerine takıp öylece bıraktı. Koridor boyunca duvarlara dizilmiş garip karanlık tablolardan başka hiçbir şey yoktu. Kadın "Umarım huzurlu uyursunuz." dedikten sonra arkasını dönüp gidecekken Kei "Yemek saatini henüz geçmediğimizi umuyorum ama geçtiyse de bir şeyler bulabilmemiz mümkün mü acaba?" diye sorarak hepimizin midesine tercüman oldu. Açıkçası böyle bir yerde sağlıklı bir yemek bulabileceğimizden şüphelerim vardı. Fakat en azından bir parça ekmek bile bizi memnun edebilirdi. Kadın bir an düşündükten sonra biz yerleşene kadar birini göndereceğini söyledi ve başka sorumuz olup olmadığını pek umursamadan geldiğimiz yoldan geri döndü.

Odalar birbirinin aynısıydı. Yine karanlık ve yine gotik tarzda eşyalar mevcuttu. Merkezde tek kişilik dört direkli ve sineklikli bir yatak, duvarlarda aynı duvar kağıdı ve  korkunç tablolar, köşede altı köşeli asimetrik aynasıyla bir makyaj masası, boş bir gardırop ve kapının tam karşısında boydan boya cam kapısı olan bir balkon duruyordu. Kat kat ve zarif işlemeli Fransız perdeler ve tüller açık renkleriyle odada bir tezat yaratmıştı. Zeminde oval krem rengi ve desensiz bir halı serilmişti. Aynalı masa üzerinde ve komodinlerde danteller serilmiş, gardırobun camlı kapağına da içten dantelli perde takılmış olması binanın dekorasyonunun yıllardır aynı kalmış olduğunu tahmin etmemiz için yeterliydi.

Biz konuşurken kapıda elinde yiyecek dolu bir tepsiyle bir görevli belirdi. Adının Odin olduğunu öğrendiğimiz genç adam bir hayalet kadar solgun görünümlü ve bir o kadar da acı çekiyormuş gibi bir yüz ifadesine sahipti. Gözleri hafif uzamış saçları gibi simsiyah incilere benziyordu ve sanki içlerinde bir çeşit kıvılcım yanıyor gibiydi. Ona elektriğin ne zaman gelebileceğini ve diğer odaları tutan insanların neden hiç etrafta olmadıklarını sordum. Yağmurdan dolayı herkesin erkenden uyuduğunu söyledikten sonra bize "Buraya gelmek için yanlış zamanı seçtiniz. Belki de hiç gelmemeliydiniz." dedi. Bu tuhaf ifadeden sonra ne düşünmemiz gerektiğini tam anlayamadan yarı açık duran kapıya kuşkulu şekilde baktığını fark ettim. "Ne demek istiyorsun Odin?" diye sorduğumda birinin onu duymasından korkar şekilde fısıltıyla "Çok fazla konuşmaya yetkim yok. Lütfen saat on ikiden sonra gece boyu odanızdan hiç çıkmayın ve sabah olmasını bekleyin. Ne olursa olsun odanızdan çıkmayın." diyerek izin istercesine başını aşağı yukarı sallayıp dışarı çıktı ve kapıyı kapatarak gitti.

Bu tuhaf ve kısa konuşma şüphelerimizi biraz daha artırmıştı. Bir şeyler döndüğü artık kesindi ama ne olduğunu bilemiyorduk. Mari her zaman biraz daha iyimser ve aklı havada olanımız olarak "Belki de sadece konuklarla kafa bulmayı seviyordur. Epey yakışıklı bir vampire benzediği için söylediklerine pek odaklanamadım açıkçası." diyerek güldü. Aklından kahve içmek bahanesiyle mutfağa gidip çocukla sohbet etmek geçtiğinden emindim. Böyle bir yerde onu aramak zorunda kalmamak için kısa bir uyarı geçtim. Telefonlarımızın şarjı saatler önce bitmişti ve binada elektrik olmadığı için de şarj edemiyorduk. Uyumadan önce kapılarımızı içeriden kilitlemeye karar verdik. Olur da uyuyamazsak hepimiz aynı odada toplanırız diye anlaştık. Sonra da odalarımıza dağıldık. Daha önceden yaşadığımız bazı olaylar nedeniyle odaların her yerini ve banyoları kontrol etmiş ve gizli bir kapı veya kamera olup olmadığına bakmıştık. Her zaman hayaletlerin peşinde koşan avcılar olduğumuz ve garip olayları çözdüğümüz için başımıza tuhaf şeyler gelebiliyordu. Kapımı içeriden kilitleyip gaz lambasıyla beraber banyoya gitmeden önce aynanın üzerini bir örtüyle kapattım. Geceleri aynalardan hoşlanmıyordum. Onlarla kötü anılarımız vardı. Kızlarla konuşurken küveti sıcak suyla doldurmuştum. Biraz ılımaya başlamıştı. Üzerine biraz soğuk su dökerken köpüren sabunlardan birini içine attım. Uyumdan önce biraz rahatlamak iyi olacaktı. 

Soyunup küvete girdim ve çeneme kadar suyun içine gömüldüm. O uzun araba yolculuğundan sonra bu gerçekten mükemmel bir histi. Bedenimin bu kadar ağrıdığını fark etmemiştim bile. Banyo aynasının üzerine astığım havlunun düşerken çıkarttığı sesle kendime geldiğimde orada öylece uyuykakldığımı fark ettim. Ne kadar süredir uyuduğumdan emin değildim fakat su buz gibi olmuştu. Bu durum içimi ürpertmişti.

Şimdilik Son diyelim epey uzadı çünkü :)

Bu hafta için seçtiğim kelimeler: Su, Yemek, Arkadaş, Ahşap, Işık

11 Ocak 2020 Cumartesi

Ortak Öykümüz


  Heeyoo! Hep beraber emek verip bu yaşa getirdiğimiz Masal'ın Masalı devam ediyoor :) Yeni yıl için ilk yazım ne olsun diye düşünürken bu konuda bir güncelleme yazısı yazayım dedim :) Sınavlara çalıştığım için her zaman burada olamıyorum bu yüzden son iki bölümü de gecikmeli okudum ama elimden geldiğince blogda olmaya devam edeceğim, bana sınavlar için şans dileyiiin :)

  Şimdiye dek: Ben, Deepsi, Manxcat Kuyruksuz Kedi, Ebrar Perili Ev, Ebemkuşağı, Fatoş Gider iken, Kaystros Tyrha, Sevdiğim Günlük, Farklı Diyarlar, Akela, Berlin Berlin, Aden Siyah Su Zambakları, Hayata Dair ilk 13 bölümle 2019'a veda edip sezon arası vermiştik :) Yeni yıl ile birlikte ikinci sezonun ilk bölümü yani 14. bölümümüz Deepsi'den ve hemen ardından da bir sonraki bölüm Ebemkuşağı'ndan geldi. Yeni sezona hızlı bir başlangıç yapan hikayemiz tüm heyecanıyla devam ediyor. Bölümlerin tamamına yukarıdaki sayfa başlığından ulaşabilirsiniz ve ayrıca hikayemizi okudukça bölümlerin sahiplerine ışınlanıp tatlı yorumlarınızı bırakarak ponçik kalplerimize dokunabilirsiniz :)

  Hikayemize katılmak isteyenler Deepsi ve bana söyleyebilirsiniz. Yazmak istiyorum demeniz yeterli olacaktır. Daha önce yazan arkadaşlarımız da istedikleri zaman tekrar katılabilirler. Şimdi sıradaki iki bölümü Fatoş ve Ebrar yazacaklar sonrası şuan belli değil. Katılanlar oldukça deepsi ve ben güncellemeler yapacağız :)

  İlk sezonda Masal ve Köpük değişik maceralara atıldı aklımıza gelmeyecek tuhaf olaylarla karşılaştılar. Yeni sezonda kameralar tekrar kasabaya döndü ve ailesinin onun için endişelendiğini ve bir arama kurtarma çalışması başlattıklarını öğrendik. Şimdi tüm kasaba bizim minikleri arıyor. Hikayenin gerisinde gölgeler içinde kalan cadılar, Yabancı ve daha bir çok şey var. Bakalım onlar ortaya tekrar nasıl çıkacaklar ve olaylar nereye varacak. Hepimiz sonunu bilmediğimiz öykümüzü merakla takip ediyoruz. Hepimizin hayal gücüne sağlık :)

  S..

1 Ağustos 2017 Salı

Karanlık Dünya Bölüm 3

anime

  Dışarı çıktım ve koridorda adımlarımın yankısını ürpertiyle işitirken onun kapattığı kapıya ulaştım. Soğuk kapı koluna dokunduğum anda beynim ikiye bölünmüş gibiydi. Davranışımın sonucunu idrak etmeye çalışırken geri çekilmeyi düşündüm ama aynı zamanda elim kendiliğinden hareket etti ve kapıyı açmış oldum. Etrafta onu göremiyordum fakat varlığını algılayabiliyordum. İçeriye adım attığımda onu odanın diğer köşesinde yerdeki bir yığın kağıdı incelerken buldum. Ne yapıyor diye kendi kendime sorup bir cevap aradım. Beni fark ettiğinde bakışlarından orada olmamdan huzursuz olduğunu ve benden hoşlanmadığını sezebiliyordum. Önemli bir işle uğraşırken sessizliği bozup dikkat dağıtacak bir haşere gibiydim onun için.

  Bir süre sadece birbirimize bakıp sırada ne olacağını düşündük. Ben onun beni yemek isteyip istemediğini veya onunla ne yaptığı hakkında iletişim kurabilme ihtimalini düşünürken, o ona saldırmayı mı kaçmayı mı seçeceğimi ya da burada ne aradığımı merak ediyordu.

  Sonra ani ve beklenmedik bir şekilde "Size ne oldu böyle profesör?" diye soruverdim. "Herkese ne oldu? Hiçbir şey anlamıyor ve korkuyorum." Sıra sıra dişlerini göstererek derin bir nefes alıp verdi. Bunu yaparken ciğerlerinin kuvvetinden odadaki havayı vakumluyordu sanki. Beni anladığı belliydi. Cevap veremiyor galiba diye düşünürken yerdeki yığını göz ucuyla kontrol etti ve "Seni göreli uzun bir zaman oldu. Neredeydin de değişmeden kalabildin?" diye sordu. Nasıl konuştuğunu anlayamıyordum ama bunu sorgulayamayacak kadar rahatlamıştım. Beni anlayıp cevap verebiliyordu.


  Hatırladığım son şey şehirde herkesin hastalandığı ve insanların denize doğru kaçtıklarıydı. Ben de bir tekneye atlayıp kendimi kurtarmıştım. Hastalık bir patlamadan sonra ortaya çıkmıştı ve kaçabildikten sonra açlığa ve susuzluğa biraz olsun dayanacak kadar erzağım olduğu için şanslıydım. Dört haftayı deniz üstünde geçirmiştim. Artık bir şeyler yapmam gerek diye düşündüğümdeyse karaya geri dönmüştüm. Hiçbir şey eskisi gibi değildi. Güneş dönüşmüş yaratıkların saklanmasını sağlarken gece hepsi ava çıkıyor, hayatta olan insanları ve kendilerinden olmayan diğer yaratıkları avlıyorlardı. Şehirde en iyi bildiğim ve güvenli olacağına saçma bir şekilde inandığım tek yer fakülteydi ve buraya varmam da hayli uzun sürmüştü.

anime


  "Çok şey değişti. Çok şey kaybettik." dedi. Yerdeki darmadağın kağıtları işaret edip anlatmaya devam etti "Dünyanın ekosistemi çökmek üzereyken bir şeyler yapmamız gerekiyordu. Yüksek radyasyona, ısıya ve basınca dayanıp hayatta kalan ne kadar da ilkel ve küçücük canlıların var olduğunu bilmek insana çılgınca şeyler düşündürüyordu. Bu yetenekler neden bizde yoktu? Bu yüzden sayısız deney yaptık ve en sonunda bir şeyler elde etmeyi başardık."

anime


  Neler söylüyordu böyle aklım almıyordu. Anlatmaya devam etmesi için onu dinlediğimi ifade eder şekilde mırıldandım.

  "İnsan dnası ile bu canlıların genlerini sorunsuzca kaynaştırıp sağlıklı embriyolar üretmeyi başardığımızda hissettiklerimiz inanılmazdı. Sonra bunu yaşayan halihazırda yetişkin bireyler üzerinde de denemek istedik. Ama beklenmedik bir değişken yüzünden her denek aynı sonucu vermiyordu. Bazıları başarılı olurken bazıları ya genlerle uyum sağlayamayıp hastalanıyor ya da tamamen başka bir şeye dönüşüyordu. Sonra yavaşça gelişen embriyo deneklerimizde de aslında sorunlar olduğunu fark ettik. Embriyolar gelişimlerini tamamlamak üzereyken ikinci bir aşamadan geçiyordu. Etrafları bir pupayla kaplanıyor ve metamorfoz geçiriyorlardı. Sonra insan olmak yerine yeni birer canlı oluyorlardı. Embriyoların doğumlarını tamamlamasına hiç izin vermedik ve kanıtları da yok ettik fakat yetişkin bir denek gözetim altındayken kurtulmayı başardı. Sonra da ısırdığı herkese enfeksiyonunu bulaştırdı. İlk ısırdığı bendim. İşler kontrolden çıkmadan kendime antikor enjekte ettim ve aklımı korumayı başardım. Bedenimin değişimiyse çok sancılıydı. Sonuçta bir başıma kaldım ve burada yaptıklarımızı düzeltecek bir tedavi arıyorum.."

            death note, animemanga

  Ne diyeceğimi ve ne düşüneceğimi bilemiyordum. Hepsi sanki bir korku filmi gibiydi. Bana boncuk gibi parlak simsiyah gözleriyle baktı ve birdenbire "Belki de cevaplar sendedir. Çalışmak ve doğru sonuca ulaşmak için bozulmamış insan genlerine ihtiyacım var. Bunu çözebiliriz!" diye heyecanla üzerime doğru gelirken birazdan kalbim patlayacakmış gibi korku duyuyordum. Üzerimde deney yapacaktı. Peki bana ne olacaktı? Sırtımdaki çantadan yavru kedinin profesörden hoşlanmayan sesini işitiyordum. Onun bize yaklaşıyor olması onu da ürkütüyordu. Bize ne olacaktı? Her şeyi gerçekten de düzeltebilir miydik? Bu adamın zekasına hala güvenebilir miydik?

anime

Bir kabus dizisi bölüm 3...   

 ~Son~

     S..


30 Temmuz 2017 Pazar

Karanlık Dünya Bölüm 2

anime

  Fakültenin cam kapıları kapalıydı. Biraz zorlayarak açılmasını sağladım ve geçtikten sonra tekrar kapattım. Arkamdan bir şeyin beni takip etmesini istemiyordum. Burada birilerini bulabileceğimi düşünmüştüm. Ama etrafa dağılmış eşyalar, kağıtlar ve duvara dizili heykellerin kırılmış parçalarını görür görmez umutsuzluk yeniden bedenimi sardı.

  Yine de etrafı araştırıp geceyi geçirecek güvenli bir alan ve biraz yiyecek bulmak için ilerledim ve ana merdivenden bir üst kata ulaştım. Her katta iki bölüm iki farklı koridoru paylaşıyordu. Sağa doğru ilerledim. Dört dersliğin de kapıları koridorun bir tarafında saf tutmuştu. Diğer tarafta geceye dönmeye başlayan gökyüzünü içeriye davet eden uzun, cam bir duvar vardı. Yavaşça ilerlerken açık duran kapılardan içerilere göz attım. Derslikler bir zamanlar burada bulunmuş olan öğrencilerden geride kalan birkaç eşya dışında boştu. Bir tanesinin ışıkları açık kalmış fakat bozulmak üzere olduğundan titreşen lambalar etrafı daha da ürkütücü bir hale getirmişti.

  İçeri girmek istemedim ve ilerlemeye devam ettim. Öğretim görevlilerinin odalarının bulunduğu kısma geldiğimde bir yazıcıdan çıktığına emin olduğum bir ses işittim. Ses orta sıralardaki bir odadan geliyordu. Oraya ulaşmama bir oda kalmışken ses kesildi. Ve bu kez de bir sürünme sesi duyduğuma inandıktan sonra kapı aniden açıldı. Korkuyla birlikte donakalmıştım. Şaşkınlığımı üzerimden atıp hareket edemiyordum. O anda içeriden çıkan her neyse beni yakalayabilir hatta daha kötüsünü yapabilirdi.

anime


  İki buçuk metreden belki biraz daha uzun bir yaratık dışarıya süzüldü. Çin filmlerindeki yaşlı bilgelerin ince uzun bıyıklarına benzeyen fakat dokunacı andıran iki uzantı burunun altından yere doğru sarkıyordu. Baştan aşağı tuhaf bir boz renge sahipti. Kürkü yoktu. Dev bir mürekkep balığı gibiydi. Bir an için bana bakıp umursamadan esnediğinde, ağzını çepeçevre sarmış olan birkaç sıra sivri diş gördüm. Küçücük ve simsiyah gözlerini koruyan bir göz kapağı yoktu ve kare biçimli bir gözlük takıyor olması dört parmaklı ellerinin arasında tuttuğu bir kağıt tomarı kadar tuhaftı.

  Nefes bile alamıyordum. Hareket etmezsem beni görmeyebilirmiş gibi çaresiz düşünceler beynimi kemiriyordu. Bana bir kez daha baktı. Ve sonra öylece yanımdan geçip biraz geride bıraktığım bir kapıdan içeri girdi ve çarparak kapattı. Bunu yaparken gövdesinden geride yerde sürünüp kıvrılarak ilerlemesini sağlayan kuyruğunu kullanmıştı.

  Bir an önce kendime gelip orada öyle durmamam gerektiğini fark ettim ve az önce yaratığın terk ettiği odaya ilerledim. İçeriden başka ses gelmiyordu fakat dikkatlice göz atmadan odaya giremedim. Onun ne olduğunu gözlerime baktığı sırada anlamıştım. O bu odalardan birinin bir zamanlarki sahibiydi. Bir bilim insanıydı. Artık bir bilim yaratığı olmuştu. Nasıl bu hale geldiğini anlayamıyordum. Geceleri vahşice etrafta dolaşan canlılar gibi kana susamışa benzemiyordu fakat onlarla aynı sebepten değişmiş olmalıydı.

  Odada işime yarar bir şey bulamadım. Etraf darmadağındı. Her yerde kağıtlar ve yığınla kitap vardı. Açık duran bilgisayar ekranında kimyasal bir formülün test sonuçları duruyordu fakat bu benim felaketle birlikte yarım kalan eğitimimle anlamadığım bir seviyedeydi. İçgüdüsel olarak az önceki canlıyı bulmam gerektiğine karar verdim. Burada insan dahi bulamazken o, karşılaştığım insan gibi davranan tek yaratıktı ve bir şeyler planlıyor gibi görünüyordu. İletişim kurabilir miydim, bildiği bir şeyler mi vardı ya da çaresizliğim sonucunda aklımı mı oynatıyordum? O sırada hiçbirini düşünmedim. Tek istediğim içine düştüğüm bu kabusa son vermenin bir yolunu bulmaktı...

anime


  Bir kabus dizisi bölüm 2...
  S..

28 Temmuz 2017 Cuma

Karanlık Dünya Bölüm 1

anime

  Fakülteye ulaşmama çok az kalmıştı. İki tarafı kavak ağaçlarıyla çevrelenmiş geniş caddede park etmiş eski model birkaç araba, devrilmiş bir geri dönüşüm kutusu ve yola saçılmış gazetelerin hareketsiz görüntüsü ürpertici bir tablo gibiydi. Küçük ve mütevazi bahçelerle çevrelenmiş sıra sıra evler ölü iskeletler gibi sol taraftan ileriye doğru uzanıyordu. Evlerin donuk gökyüzünü yansıtan pencerelerine ve mavi gri kiremitten örülmüş çatılarına hızlıca göz attım. Birilerinin beni izliyor olduğu fikrine kapılmıştım ve bu düşünce ensemden mideme dek buz gibi bir mızrakla vurulmuşum gibi hissettiriyordu.

  Parmaklıklı ağır metal kapıyla kapatılmış ana geçit caddenin biraz daha ilerisindeydi. Görülmemek için hızla ve eğilip kendimi olabildiğince görünmez yaparak koşmaya başladım. Neredeyse hedefime vardığımda dün geceki yağmur sularıyla dolan küçük bir çukurun başında uzun zamandır ilk defa bir canlıyı zararsız bir şekilde su içerken gördüm. Hareket etmese az daha onun minicik bedeninin orada olduğunu fark edemeyecektim bile. İlk başta içinde olduğum vahametin getirisiyle tetikte olmamdan dolayı irkilsem de onun bir kedi yavrusu olduğunu anladığım anda içimde karmaşık bir fırtına koptu. Canlı ve normal bir şeyle karşılaşıyor olmam inanılmazdı. Fakat böylesine savunmasız bir yavrunun böyle bir kaosun ortasında hayatta kalmış olması hem mucizevi hem de yaşamış olabileceği şeylerin düşüncesiyle dehşet vericiydi.

anime


Kedi yavrusuna doğru onu korkutmamaya çalışarak ilerledim. O anda hızla ilerleyen bir şeyin tehlikesini yalnızca bir anlık göz hareketiyle fark ettim. Yokuştan aşağıya doğru bir araç son sürat yaklaşıyor, hem beni hem de yavruyu tehdit içinde bırakıyordu. Düşünecek bir anım bile yoktu. İleri atıldım ve zavallının cılız bedenini yakalayıp onunla beraber kenara yuvarlandım. Araba son hızla yanımızdan geçip aşağılarda bir duvara çarparak durduğunda ben de harekete geçen sinirlerimle ağlıyordum. O sırada ağlamak beklediğim en son duygu kırıntısıydı oysa.

  Kedi yavrusu iyiydi. Onu sakinleştirip sırt çantama koydum ve nefes alabileceği bir açıklık bıraktım. Sonra demir kapıya ulaştım. Elektronik olduğu için açamıyordum bu yüzden tırmanıp üzerinden atladım. Geçitte ilerledikten sonra nihayet fakülte alanındaydım.

  Bahçeden dikkatlice ilerledim. Şehrin geri kalanı gibi burası da sessiz ve yalnızdı. Ama hava kararmak üzereydi ve gece çöktüğünde dışarıda olmamam gerektiğini biliyordum.

anime

Bir kabus dizisi bölüm 1...
  S..

25 Nisan 2012 Çarşamba

~Mahzen Bölüm 6~


Öneri: Bu hikâyeyi okuduktan sonra, karanlıkta arkanızı kollayın…
Esin kaynağı: Bir rüya :)
Mahzen
Bölüm 6:

Sacred Classic_Plus -Main Menu Theme Song

“Nasıl? Ne gibi bir büyü, bir şeyin ardında hiçbir iz bırakmadan yok olmasını sağlayabilir? Burada böyle tuhaf şeylerin olduğunu duymuştum fakat hepsinin kulaktan dolma söylentiler olduğunu düşünüyordum. Bu yaptığın büyüden de öte bir şey! Sen nesin böyle? Normal bir insan ya da sıradan bir büyücü olmadığın kesin. Sende farklı bir şeyler olduğunu sezinliyordum lakin bu kadarını beklemiyordum. Bu, daha önce karşılaştığım büyücülerin hiç birinin hayalinde bile var olamazdı.
Sen nasıl bir yaratıksın ha? Hiçbir iz bırakmadan kaybolan şeyler… Buna benzer şeyler yalnızca ‘Zaman Lordları’ ile alakalı küf kokulu hikâyelerde anlatılırdı. Yoksa sen… Yo hayır, o olman imkânsız! Bunun için fazla gençsin. Çok fazla güce sahipsin ama bunun yanında bilgelikten eser yok! Tabi bazı şeyler görünenin tam aksi olabilir ve bazı şeyler de göründüğü gibi olmak zorunda olabilir. Lakin yine de o olman mümkün değil zira Yıldızların arasında sıradan bir insana yer yok...” Şaşkınca kafasını sallarken ağzı bir karış açık halde, bir kulağımdan girip diğerinden çıkan anlam veremediğim bir ton şey zırvalayan ve hayal kırıklığının en ağırını yansıtan simsiyah gözlerinin ardındaki merakı gizlemeye çalışan Bıçakçı, başının bir metre kadar yukarısında füzyon reaktörü kadar hızlı dönen altın nesnenin farkında bile değildi.

22 Nisan 2011 Cuma

~ Mahzen Bölüm 2 ~


Öneri: Bu hikâyeyi okuduktan sonra, karanlıkta arkanızı kollayın…
Esin kaynağı: Bir rüya :)

Mahzen
Bölüm 2:


O şizofrenik kahkahayı duyduğumuzdan beri ne kadar zaman geçmişti bilmiyorum. Bildiğim tek şey hareket etmekten bile korktuğumuzdu. Sanki kıpırdarsak, bir süredir sırtımızda gezinen keskin soğuk bizi kesebilirmiş gibiydi. Sadece birbirimize bakıyor ama baktığımız yeri göremeyecek kadar düşüncelerle boğuşuyorduk. Bulunduğumuz odanın büyüklüğüne yakışır derecede, yerden tavana kadar uzanan geniş pencerelerin ardından gelen bir rüzgâr çanının sesi düşüncelerimizi böldüğünde kararımızı vermiştik. Ava çıkacaktık…

Bekleyerek bir şey elde edemezdik, av olmaktansa avcı olmalıydık. Birbirimizden ayrılmadan, iki katlı büyük evin her odasını kontrol etmiştik. Çatı katına bile bakmıştık. Ancak eskiden bu evde yaşamış ailelerin siyah beyaz fotoğraflarından ve kaçıncı yüzyıldan kaldığı belli olmayan eşyalardan başka ilginç bir şeye rastlamamıştık. Ne bekliyorduk ki zaten, öcü gibi bir şey mi? Aslında evet ve hafızalarımızı tazeleyebilecek bir ipucu. Ama yoktu işte, hiçbir şey yoktu...
Aramaktan vazgeçip, tekrar şöminenin sıcağına dönmeye karar vermiştik ki; evin kasvetli girişindeki, geniş ahşap merdivenlerin arkasında bulunan kapıyı son anda fark edebildik. Evin yapısına uymayacak kadar sıradan, küçük ve paslı bir metal kapıydı bu. Yanına vardığımızda, kalın bir zincir ve kilitle sıkıca kapatılmış olduğunu gördük. Ama onu açmaktan bizi alıkoyan bir şey yoktu zira ben kilidin üzerindeki şeklin aynısını yaşlı saatin sarkacında görmüştüm ve incelediğimiz zaman sarkacın ucundaki yuvarlak kısmın yanıltıcı olduğunu anlamıştık.

Sarkacın ucundaki kısma dokunduğumda bir “klik” sesi duyuldu ve üzerinde kar tanesi şeklindeki işlemesiyle, altından yapılma bu yuvarlak nesne avuçlarıma düştü. Aynı zamanda yaşlı saat durarak, artık bu garip ortama uyum sağlamıştı.


Dayım; yengem ve beni korumak için önden gitmeye karar vermişti. Yalnız başımıza güvende olacağımızı bilse tek başına giderdi aslında. Kapının paslı oluşuna tezat bir şekilde, kilit daha dün takılmış gibi yeniydi. Dayım derin bir nefes aldıktan sonra; elindeki yuvarlak nesneyi, kar tanesi deseni alta gelecek şekilde kilidin üzerine yerleştirdi. Kilitteki desenle anahtardaki birebir uymuştu. Bir an hiçbir şey olmayacak sandık ama hemen sonra, anahtar kilidin üzerinde sağa doğru dönmeye başladı. Kendiliğinden..!

Sağa doğru iki, sola doğruda üç tur attıktan sonra ancak duran anahtar bir anda yere düştüğünde çıkan gürültü bütün duvarlarda yankılanmıştı. Hepimiz şaşkın ve olacaklardan bihaber telaşlıydık. Bakmadığımız tek yer burasıydı ve neler olduğunu ancak içeri girince öğreneceğimizi düşünüyorduk. Kilit yere düşerken aklımızda bir soru alevlenmişti; bu kapı ne sebeple zincirlere vurulup kilitlenmişti ki? Cevap veren olmadı fakat bunun yerine kapı içeri doğru öyle büyük, öyle gıcırtılı bir sesle açıldı ki, bunu duyan Titanic yeniden batıyor sanırdı.

Kapı açılırken aynı zamanda içeriye doğru ağır bir hava akımı olmuştu. Sanki oda daha önce vakumlanmış ve havası alınmış gibi büyük bir akımdı. Elimizdeki pilli fenerlerin yerinde ilkel meşaleler olmuş olsaydı kesinlikle karanlıkta kalırdık. Neyse ki fenerler bu evde alışılmadık bir şekilde çalışıyordu. Bekli de ev, bizim o kapıdan içeriye girmemizi istiyordu.

İlk başta orayı süpürge dolabı ya da depo falan sanmıştık ama ilerleyince aşağıya doğru inen merdivenleri gördük. Adımlarımıza dikkat ederek merdivenlerden karanlığa iniyorduk. Kalın örümcek ağları ve yapışkanımsı şeyler yüzünden duvarlardan destek almak imkânsızdı. Bu havasız yerde örümceğin ne işi vardı bilmiyorum ama fark etmesine izin vermeden, yengemin sırtında duran kocaman bir sekiz bacaklıyı geldiği karanlığa göndermeyi başarmıştım.

 Neredeyse dört kat merdiven inmiştik. Tam vazgeçip geri dönecektik ki, basamakların sonu görünmüştü. Üstelik yolun devamında kırmızımsı bir ışık vardı. Bu ışığın neye ait olduğunu anlamak zordu fakat titrek bir ışık olduğu için birkaç tahmin yürütebilmiştik. Ev çok eskiydi ve ahşaptı, belki şömine yüzünden evin altında bir yangın başlamış olabilirdi. Ama buranın, kapı açılmadan önce havasız olduğunu hatırlayınca bu ihtimalden vazgeçtik.

Kapıyı açtığımız andan beri içimizde, izlendiğimize dair bir his oluşmuştu ve son basamağa gelinceye kadar katlanarak artmıştı bu his. Kızıl ışık yeterince güçlü olduğu için fenerlerimizi kapatmıştık. Ayrıca böyle yaparak, içeride bir şey varsa onun dikkatini çekmeyeceğimizi düşünüyorduk.



Bir süredir son basamağın üzerinde durmuş, hafifçe eğilerek içeriye göz atıyorduk. Fenerleri söndürmek çok isabetli bir davranış olmuştu zira içeride gördüğümüz şeyin dikkatini çekmeyi kimse istemezdi. Merdivenin çevresinin duvarla örülü olması da büyük şanstı. Sonunda o şizofrenik kahkahanın ve kızıl ışığın sebebini, ait olduğu şeyi bulmuştuk…

****


Kaynağına yakın olduğu yerde tavana doğru yükselen kırmızı ışık, bulunduğumuz büyük odanın tam ortasında, yarasalarınkini andıran ama insan boyu kadar büyük olan bir çift kanattan yayılıyordu. Dört kat yüksekte bulunan tavana ulaştığında, Samanyolu şeklinde bir daire oluşturan ışığın dansı görülmeye değerdi. Şeffaf olan kanatlar, anlaşılmayan bir şeklin etrafını sararak katlanmıştı. Ayrıca yarasalarınkinin aksine bu kanatlar çift katlı deri gibi bir maddedendi ve içinde yakut kırmızısı şeffaf bir sıvı hareket edip duruyordu.

Tek kelimeyle dehşet içindeydik. Ne yapmamız gerektiğini bilemiyor, hareketlerimizi kontrol edemiyorduk. Kalp atışlarımız öyle hızlanmıştı ki sesini duyabiliyorduk. Fark edilmemiz an meselesiydi. Sonunda dayım ses çıkarmadan buradan gitmemiz gerektiğini düşünüp, bizi merdivenlerden yukarı çekmeye başladı lakin geç kalmıştık…

 Kızıl şekil hareket etti ve az önce sıkı sıkı sarılı olan kanatlar yavaşça gevşedi önce. Şimdi, kanatların neyi sakladığını görebiliyorduk. Simsiyah saçlarıyla, siyah ve beyazlar içindeki elbisesiyle küçük bir kız çocuğuydu bu.

Kanatlarını iyice açıp serbest bıraktıktan sonra yavaşça arkasına döndüğünde, yüzündeki çarpık şizofrenik tebessümü görebilmiştik. O an kıpırdamaya cesaret edemiyorduk ayrıca öyle şaşkındık ki... Kısa bir süre biz ona, o da bize baktı ve öylece bekledik. Onunkinin aksine bizim zihnimizdeki çarklar o sıra çalışmıyordu.


****

Birden attığı çığlık karışımı o delice kahkaha zamanın tekrar akmasını sağlamış, uyuşuk bedenlerimizi harekete geçirmişti. Şimdi arkamıza bakmadan, koşarak merdivenleri tırmanıyorduk. Hepimiz ailemizin yeni üyesi için endişeliydik ama neyse ki yengemin de onun da sağlığı iyi görünüyordu.

 İndiğimizden daha zor çıkmıştık bu mahzenden. Sanki karanlık birden canlanmıştı ve yüzlerce hatta binlerce kolu bizi yakalayıp, bedenlerimizi çaresizliğin acı dolu dikenli pençelerine sunmak istiyordu. Dışarı çıkmadan sadece birkaç saniye önce, sırtımda hissettiğim buz gibi elin sahibinden son anda kurtulmayı başarmıştım. Şansım varmış ki, o şeyin kanatları merdivenin duvarlarına takılıyor ve dengesini sağlayamıyordu. Yürümeyi ise henüz akıl etmemişti.

Hemen kapıyı kapatmış, kilidi yerine takmıştık ama bir kez uyandırdıktan sonra bu kilit onu durdurmaya yeter miydi emin değildik.


Bütün bu olanlar çok anlamsız ve saçmaydı. Hakkında çok az şey hatırladığımız evimizin mahzeninden yanlışlıkla serbest bıraktığımız bir ucube peşimizdeydi ve biz oturma odasında ne yapmamız gerektiğini bilmeden saklanıyorduk. Polisi aramayı denedik fakat telefon çalışmıyordu. Zaten çalışsa da bize inanmazlardı. Dışarıya çıkmayı deneyemiyorduk bile; çünkü o şey bu oda dışında her yerde olabilirdi ve onunla tekrar karşılaşmak istemiyorduk. Burada olduğumuzu bilmediği için henüz güvendeydik.

Bir sorundan kurtulabilmek için, önce o sorunu tanımlayabilmeniz gerekir. Fakat biz o şeyi tanımlayacak tek bir kelime dahi bulamıyorduk. Bu evi satarken eski sahibinin neden bu kadar istekli olduğu daha düşündürücü olmuştu artık. “Evin tarihini merak ederseniz, oturma odasındaki kütüphaneye göz atmanız yeterli…” demişti evraklar imzalanırken. Sessiz olmaya dikkat ederek, belki işe yarayan bir şey vardır diye kütüphanedeki kitapları karıştırdık bir süre. Zaten yapabileceğimiz başka bir şey de yoktu şuan için.

Tonlarca kitap vardı ama en azından türlere göre gruplar halinde sıralanmışlardı. Ekonomi ile ilgili, sanatla ilgili, politikayla ilgili, askerlik ve orduyla ilgili, bilimle ilgili… Bunları bir kenara bıraktık, aradığımız bilgi, ya tarih ya da efsanelerle ilgili bölümde olmalıydı fakat son kitabı da inceledikten sonra edindiğimiz hayal kırıklığı bunun doğru olmadığını söylüyordu. Yorulmuştuk, burada zaman bir şekilde doğru değildi ve çalışmayan eşyalara nazaran bizi yanıltmayan biyolojik saatimiz güneşin doğmak üzere olduğunu gösteriyordu.

İçimizdeki korku ve umutsuzluk öfkeye dönüşmüştü. Dayım, sinirle kör olan zihnini rahatlatmak için bir duvarı tamamen kaplayan kütüphaneye güçlü bir yumruk atmıştı. Neyse ki fazla gürültü olmasa da bu davranışa devam etme riskine girmedi. Zaten buna gerek de kalmamıştı; çünkü kütüphaneyle hesaplaşırken attığı yumruk, rafların en tepesinde emaneten duran bir kitabı yere düşürmüştü. O zamana dek, orada bir kitap olduğunu fark etmemiştik bile. Sararıp yıpranmış eski püskü sayfalarıyla, ahşap kapağı ve üzerindeki kar tanesi deseniyle aradığımız kitap olduğunu haykırıyordu resmen.

2.Bölümün Sonu
Sessizgemi

20 Nisan 2011 Çarşamba

~ Mahzen ~


Öneri: Bu hikâyeyi okuduktan sonra, karanlıkta arkanızı kollayın…
Esin kaynağı: Bir rüya :)


Mahzen

Her zamanki gibi normal, sıradan sıkıcılığında, olağan bir gündü. Yani en azından başlarken öyleydi diyebiliriz. Bir haftalık taşınma telaşının ardından, ancak rahat bir nefes alabilmişti dayım ve yengem. Bende en başından beri eşyaların yerleştirilmesinde yardımcı olarak iyi bir dinlenmeyi hak etmiştim doğrusu. Şimdi yeni evin oturma odasında çay içip sohbet ediyor, yorgunluğumuzun eriyip gitmesini izliyorduk. Aslında bu evi satın alırken çok düşünmüştük; çünkü ev o kadar büyüktü ki geceleri hayaletli gibi görünüyordu. 
Tıpkı Morganville kasabasındaki eski malikâneler gibi ürkütücü görüntüsünün içinde ihtişamını barındırıyordu. Bu esrarengiz görünümüne rağmen satın almaya karar verdiğimizde, evin eski sahibi bu işten çok memnun görünüyordu nedense. Bekli de, şehre bu kadar uzak ve tek başına olmaktan sıkılmıştı. Her neyse, bütün o direnmelerimize rağmen sanki onu almamız için bizi kendine çeken evin cazibesine dayanamamıştık ve şuan onun salonunda çay içiyorduk işte.

Koyu bir sohbetin ortasındaydık. Dayım, bir saattir televizyonun uydu frekanslarıyla oynuyor sinyal bulmaya çalışıyordu. Çünkü çevremizde ağaçlardan başka bir şey olmadığı halde, uydu yayınını alamıyorduk ve bu iyice sinir bozucu olmaya başlamıştı. Ben ve yengemse aileye katılacak yeni üyeden bahsediyor, bir yandan da onun için patik ve bere örüyorduk. Temmuzun ortasındaydık, tek bir bulut bile yoktu. Aslında daha bir-iki ay kadar bulut göremeyeceğimizden emindik. Akşam için, bahçedeki gül ağaçlarının arasında, yıldızların altında mangal yapmaya karar vermiştik. Her şey, bu ev, zorluklarla geçen onca yılın ardından rüya gibiydi…

***

Mangalı yakmak oldukça zor olmuştu. Normalde tek bir esinti bile olmazken; ateş yakmaya çalıştığımız her an, havada asılı duran zaman birden hareketleniyor ve rüzgâr çıkıyordu aniden. Bu durum “Hadi canım, olur mu öyle şey?” diye küçümsediğimiz şüphelerimizin tekrar ortaya çıkmasını sağlamış, zihnimizin bir süredir paslanan çarklarını harekete geçirmişti. Şimdi bulunduğumuz yeri sorguluyor ve yavaşça bir rüyadan uyandığımızı hissediyorduk. 
Bu koca malikâneyi almak için o kadar parayı nereden bulmuştuk, onca eşyayı kamyondan eve tek tek taşımıştık ama buraya hangi yoldan ve ne şekilde gelmiştik, çevrede neden hiç ses yoktu ve neden kendi sesimiz dahil birbirimizi suyun altında konuşuyormuşuz gibi boğuk bir şekilde duyuyorduk? Hatırlayamıyor ve anlam veremiyorduk. Üstelik korkmaya da başlamıştık.
Bu garip yerde hiçbir şey bilmemek, hatırlayamamak sinirlerimizi bozmuştu ve titremeye başlamıştık. Ağlamayan tek kişi dayımdı ve bize nazaran daha sakin görünüyordu. En sonunda içeriye geçip konuşmamız gerektiğini akıl eden de o oldu. Şimdi eski çekiciliğini yitiren ve daha da ürkünç görünen evin kasvetli büyük kapısından içeri girmiş, sanki ilk defa görüyormuşuz gibi karşımızdaki geniş merdiveni, evin sağ ve sol kanatlarına açılan büyük kapıları yeni bir bakış açısıyla inceliyorduk. Tıpkı Elenor karakterinin kapana kısıldığı Lanetli Ev’e benziyordu. Karanlık Lanetli bir Ev... Nedense etraf birden buz gibi olmuştu…
Oturma odasındaki şöminenin başına geçeli yarım saat olmuştu ve hala hiçbir şey hatırlayamamıştık. Derken şöminenin karşısındaki yaşlı ahşap saatin kordonu hareket etti ve kalın bir ”gong” sesi duyuldu. Evde düzgün çalışan tek şey bu saatti ama garip bir şekilde biyolojik saatimize göre daha hızlı hareket ediyor gibiydi. Ancak güneş saatle uyumlu olduğu için tuhaflık bu yerin kendisinde de olabilirdi tabii. 
Şimdi akrep 21:00’ı gösteriyordu ama biz çay içtiğimiz ve mangal yaktığımız saatler dışında zamanı hissetmemiştik. Yani bugünü en fazla 4 saatte yaşamıştık. Yaşlı saatin üçüncü ürpertici “gong” unun ardından evin tekrar o yoğun sessizliğine bürünmesini beklemiştik fakat öyle olmadı… 
Derinlerden, yankılı ve güçlü bir ses duyuldu. Önce ne olduğunu anlayamamıştık fakat ikinci kez duyduğumuzda, bunun şizofrenik bir çocuk kahkahası olduğunu anladık…
 1.Bölümün Sonu
Sessizgemi