Karalamaca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Karalamaca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Aralık 2021 Çarşamba

Kelime Oyunu 53


Koluna baktı. Koşuşturma sırasında bir pencereden çöp konteynerine atlayıp içindekilerle biraz mücadele ettikten sonra çıkmayı başarmış ve birkaç sokak daha geçip izini kaybettirmişti. Aşağı atlarken kolunu çarpmıştı ve bu sırada da bir şeylere takıldığını hissetmişti ama buna bakmaya ayıracak vakti olmamıştı. Şimdi kolu hareketsiz şekilde yanından sarkıyordu. Yağ dokusu azalmış cildinin açık bırakılan bir noktasından altındaki devreler görünüyor aynı yerden dışarıya ip kadar ince bir kablo sarkıyordu. Başka bir hasar yok gibiydi yine de biraz ilyo kaybetmiş olabilirdi. İlyo, organik metalleri besleyen yeni bir yağ çeşidiydi. Organik metaller de son yüz yılın icadıydı ve tıpkı canlı hücreler gibi çalışıyorlardı. Kablo ve devreler çok ince olduğu için tek başına yerine takması imkansızdı. Bunun için Furara'ya gitmesi gerekiyordu. O bu işlerin ustasıydı.

Saklandığı köşeden etrafı kolaçan etti. Peşindekileri sahiden atlatmış gibi görünüyordu. Uzun kuleler halindeki binaların arasında çok az görünebilen havanın kahverengi ve kızıl görüntüsünden güneşin batmak üzere olduğu belliydi. Artık gökyüzü gündüzleri sarı ve bazen de turuncu olurdu çünkü hava kalitesi berbat durumdaydı. Geceleri ise ay soluk bir turuncu olurdu bazense görmek zorlaşırdı ve yıldızların pek çoğu hiç görünmez olmuştu. Söylentilere göre kuzeyde bir yerde gökyüzünün maviye yakın olduğu bir yer vardı ama buna kimse inanmıyordu. Şehirlerde artık binalar en az yüz elli kattan oluşuyordu ve sokaklar o kadar dardı ki bir parça gökyüzü görmek bazen gerçekten mucizeydi. Hatta bazı sokaklara günün belli saatinden başka gün ışığı giremezdi. Binaların tümünün dışı yeni keşfedilen bir madenden oluşuyordu. Bu maden sayesinde binanın kendisi sanki bir aküymüş gibi gün ışığından elektrik depolayabiliyor ayrıca dış yüzeylerde duran asansörler mıknatıs etkisiyle sağa sola aşağı ve yukarı istenen yönde hareket edebiliyordu. Konutlar için artık elektrik üretmeye gerek kalmamıştı. Bununla birlikte Şehirlerde her yeri devasa kablolar elektrot benzeri yapılar jeneratörler ve dev bir robotun üzerinde yaşadıklarını hissettirecek türden başka şeyler sarmıştı. Bu devreler binalardan çıkıp yolu da kaplıyordu. Arabalar da tıpkı asansörler gibi havada kayarak ilerliyor ve manyetik alanları sayesinde bir şeye çarpmıyorlardı. Robot teknolojisi de bir zamanlar imkansız gibi görünenden daha gelişmiş durumdaydı. Hatta bakanlar, diplomatlar ve güvenlik güçleri arasında bile robotlar vardı. Artık onlar hayatın bir parçasıydı. Haklarını koruyan dernekleri ve sosyal örgütleri bile vardı. Yeni olan başka bir şey vardı ki o da biyonik insanlardı. Kendisi de tıpkı bu kablolar ve elektrot yığınlarıyla dolu şehir gibiydi. Vücudunun bazı parçaları robotlaştırılmıştı. İnsan ömrü bu şekilde uzatılıyordu. Fakat bazıları bunu lanetlemişti. Doğaya aykırı her şey gibi bu da şeytani bir durum olarak görülebiliyordu. Yine de kimse değişimin önünde duramıyordu.

Sokağı baştan başa hava kaykayı ile geçen bir grup çocuğun gitmesini bekledi. Ardından kimsenin görmediğinden emin olunca rögar kapağını kaldırdı ve kanalizasyona sızdı. Bu zamanda hayatta kalmak için kimsenin bilmediği yolları bilmek, lazım olabilecek bütün kaçış noktalarını ezberlemek gerekiyordu. Bu da onlardan biriydi. Kanalizasyonun içinde artık pek fazla kimsenin bilmediği gizli geçitlerden ilerledi. En sonunda yolu kapatan yuvarlak ve ağır bir metal kapıya ulaştı. Yan tarafta bir tuşa basıp bekledi. İçeride bir zil çalmış olmalıydı ama ses bu yana geçmiyordu. Birkaç saniye sonra metal yığının içinden bazı tıkırtılar ve sürtünme sesleri duyuldu. Ardından kapı yavaşça açıldı.

Diğer tarafta baraj manzaralı geniş bir oda bulunuyordu. Aslında burası yağmur suyunun eskiden baraja döküldüğü yerdi ama artık su başka yere yönlendirildiği için kullanım dışıydı ve Furara burayı gizli bir sığınağa çevirmişti. Barajı gören açıklık boydan boya dayanıklı cam ile kapatılmıştı. Köşede istenildiği zaman hava almak için kapanıp açılabilen bir balkon tasarlanmıştı. Furara bu tür şeylerden çok iyi anlar ve neyi nerede bulabileceğini ve nasıl elde edeceğini bilirdi. Odaya başka iki kapı daha açılıyordu onların gerisinde atölye olarak kullandığı alanlar vardı. Köşede bir sürü devreye ve güç kaynağına bağlı bilgisayarlar ve ekranlar yığını duruyordu. Bir başka köşede mini bir mutfak vardı. Duvarlardaki raflarda her türden eşya ve robotik malzeme sıralanmıştı. Odanın ortasında tavandaki ısıtıcının ışığında serilip rahatlamış bir Collie duruyordu fakat zilin çaldığı andan itibaren kapıya odaklanmıştı. İçeri girenin tanıdık olduğunu görünce kuyruğunu hızla yere vurmaya başlamış dilini sarkıtmış ve heyecanlanmıştı. Adını duymayı bekliyordu ve "Sushi!" demeye kalmadan daha ilk iki harfi işitince yerinden fırlayıp onun üzerine atıldı. "Üzgünüm evlat bu kez yanımda sana göre bir şey getiremedim."

Furara o içeriye girince kapıyı yeniden kapatmıştı. Onun hareketsiz sarkan kolunu ve sızıp duran ilyoyu fark etmesi uzun sürmedi. Doğruca raflardan birine gidip geniş bir kutuyu karıştırdı ve içinden cımbıza benzeyen tuhaf bir iki alet aldı. Başka bir köşede de bir teneke ilyo duruyordu. Onu da alıp hepsini kanepenin arkasındaki bir masaya bıraktı ve oturmasını işaret etti. Bu sırada "Şu kapıdan içeri ne zaman elinde bir pizzayla geleceğini ve sadece havatopu izleyeceğimizi merak ediyorum Reen. Daima başın belada ve sanatımı mahvetmekte üstüne yok. Biraz daha dikkatli ol artık kendini incitmene katlanamıyorum." diye söylendi.

Reen bir sandalye çekip otururken sevgilisine kısa bir öpücük verdi. "Havatopu gibi sporlardan ne anladığını anlamıyorum ve bunu sevmediğimi biliyorsun. Bir topun peşinde onlarca adam uçup duruyor. Ne manasız bir olay. Ayrıca bugün olanlar benim hatam değildi. Birkaç nadide parça için çıkmıştım biliyorsun fakat satmaya gelen adam aslında kaçakçıymış. Olaya federaller dahil olunca ellerinden kaçmak biraz zor oldu. Neyse ki bir çöp konteynerine atlayıp binadan kaçmayı başardım." diye yanıtlayıp Furara'nın şok mu olsam yoksa dehşete kapılıp öfkelensem mi arasında kalan bakışlarını yumuşatmak için ekledi "Ayrıca benim için endişelenmen çok tatlı." Bunu söylerken gülümseyip karşısındaki adamın yanağını hareket ettirebildiği tek eliyle çekiştirerek tek taraflı yamuk bir gülümseme oluşturmasını sağladı. Furara daha dikkatli olacağına söz vermesini isterken biraz daha söylendi ve bir yandan da hasarlı kolu ameliyat etmeye başladı. Masada duran bir lambanın ışığını devreleri daha iyi görebilmek için koluna doğru eğmişlerdi. Furara bir gözüne büyüteçli gözlük takmış ve yüzünü garip bir açıyla aydınlatan soluk beyaz ışık ile üzerindeki tamirat önlüğüyle deli bir doktora benzemişti. Reen onun alnına düşen bir iki saçı parmağıyla kenara çekerken her zaman onunla uğraşırken yaptığı gibi muzipçe gülümsüyordu. Furara "Dikkatimi dağıtırsan bu kolu toparlayamayız." diyince Reen teslim olur gibi elini havaya kaldırdı. Sushi ağzında oyuncak ayı ve sallanıp duran kuyruğu ile oyun oynamak için hazırda beklerken ikisini seyrediyordu.

Biraz uğraştıktan sonra kabloyu yerine takmayı başardı. Ardından bir veri kablosunu başka bir devreye bağlayıp diğer ucunu elindeki tablete taktı ve arıza tespit programını çalıştırdı. Yüzde 80 ilyo kaybı dışında her şey iyi görünüyordu. İlyo oldukça pahalı bir malzemeydi bu nedenle gerçekten de daha dikkatli olmalıydı. Gerekli incelemeler bitince veri kablosunu çıkartıp bir serum tüpüne ayarladığı ilyoyu kateterle mekanik kola bağladı. Sonra da parmak ve eklemlerdeki fonksiyonların tam olup olmadığını kontrol etti. Reen öksürmeye başladığında Furara onun geldikten sonra çıkarttığı maskeye baktı. Masanın üzerinde yüzü kaplayan ince bir kumaşa benzeyen maske aslında nano malzemeden yapılmıştı ve bozulan atmosferi filtreleyerek solunabilir hale getiriyordu. Fakat bir yerinde yırtık meydana gelmişti. Reen çok geçmeden nefes almakta iyice zorlandı. Furara derhal gidip rafları karıştırdı. Her zaman ellerinde acil durum için gerekli olan malzemeler bulunurdu. Soğutuculu bir kutudan bir şırınga alıp geri geldiğinde Reen bir çeşit kriz geçiriyor ve nefes almıyordu. Furara onu sabit tutmaya çalışarak şırıngayı üst koldaki kasın içine enjekte etti ve sarılıp sabit tutarken "Geçecek sakin ol. Sakin ol hepsi geçti." diyerek onu sakinleştirmeye çalıştı. Sushi de bir yandan sızlanıp ağlıyordu. Reen'in nefesi düzene girerken bedeni yaşadığı şeyin etkisiyle yorgun düşmüştü. Bu yüzden daha fazla uyanık kalamayıp kendinden geçti.

Son.

Herkese yeni bir Kelime Oyunundan selamlar. Bu hafta deep işleri nedeniyle yoğun olduğu için haftanın kelimelerini ben veriyorum. Umarım hikayeyi sevmişsinizdir. Devam edip etmeyeceğimi düşünmedim ama yazarken gittikçe sevdim bu hikayeyi. Sizin hikayeleri okumaya da geleceğim inşallah fakat hem gribim devam ediyor hem de dedem ve anneannem covid olduğu için moralim iyi değil. Aklım onlarda. Yorumlarınızı da geciktiriyorum ama döneceğim.

İşte haftanın kelimeleri: Atmosfer, Turuncu, Yıldız, Hareket, Dikkat

17 Temmuz 2021 Cumartesi

Kelime Oyunu 33

Herkese selamlar umarım hepiniz iyisinizdir. Hayat bazen o kadar karmaşık ve zorlayıcı olabiliyor ki ne kendi planlarımıza ne de yapmamız gerekenlere uymak konusunda başarılı olabiliyoruz. Yaşamım birçok insanınkinden daha karmaşık ve zor değil ama kendine göre epey zor ve yıpratıcı bir süreçten geçiyor tıpkı daha önce atlattıklarım kadar karmaşık belirsiz ve çıldırtıcı olsa da bir o kadar da hiçbirine benzemeyecek kadar farklı. Zaten hayat da böyle bir şey bir dönem her şey istediğimiz gibi giderken bir dönem zorlanırız. İyi bir şeyin ardından kötü ve onun ardından yine iyi bir şey gelir. İşte bu günlerim böyle geçiyor. Hepsini atlattıktan sonra size güzel haberler verebileceğim günleri bekliyorum. Umarım o günlere ulaşırım. Bu süreçte blog okumaya bir türlü gelemiyorum. Sadece bir veya bir buçuk ay kadar daha dişimi sıkmalıyım sonra sonuç iyi de olsa kötü de olsa ne olduğunu bilerek rahatlayacağım. Ve bloğa içim rahat rahat geleceğim. Yazılarınıza bir süre daha yetişemeyeceğim kırılmayın. Bu arada biraz rahatlamak için böyle minik yazılar yazabilirim diye düşünüyorum. En azından sadece bu hafta minik kaçamaklar yapıp yazacağım sonra belki bir buçuk ay kadar bloğa gelemeyeceğim. Böyle yazdıklarımı okuyunca başımda kötü bir olay varmış gibi yazdığımı fark ettim ama korkmayın öyle bir şey değil. Sınav ve gelecek kaygısı hepsi bu. Şimdi geçenlerde söz verdiğim minik hikayemi azıcık devam ettirmek istiyorum umarım seversiniz. Ve lütfen içinizden minik bir dilek dileyin benim için karmaşadan kurtulmam adına. Teşekkür ederim hepinize.

Kelimeler bu hafta canım deepsiden gelmiş;

  • Peri, Mağara, Tuz, Kayık, Söz

 

Bu hikaye tatlı bal cadısı Nina'nın hikayesi;

Birinci bölüm için tıklayın
İkinci bölüm için tıklayın

"Bu kızın her dolunayda bilinçsizce etrafta dolaştığı yetmiyormuş gibi şimdi de ruhsuz bir şekilde dolaşıp başımıza iş açacak. Umarım yine kedileri delirtip üzerimize salmaz Gerard, yoksa fenalaşıp bayılacağım artık."

"Biraz abartıyorsun Matilda, tatlı perim. Bayılamayacak kadar ölü olduğunun farkında mısın? Şu zavallı kıza biraz acı da gidip konuş ve rahatlat. Hayalet olmanın ilk günü kadar zor bir gün yoktur bilirsin."

"Hayalet olduğumu yüzüme vurup durma artık Gerard, kalbimi kırıyorsun. Aslında kayıkçı ile tanışmak ve mağarasından geçmek bence daha zordu. Ayrıca ben ne konuşacağım bu cadıyla ne tür sözler sarf edeceğim? Ağlamaya karşı alerjim var benim, içim ürperiyor. Tuz yutmuş gibi oluyorum..."

"İyi madem, biraz uzakta ürper de ben ve Lui kızla konuşalım ve vampirleri ve ruh emicileri bölgeye çekmeden önce ağlamayı kesmesi için dua edelim..."

Gerard ve Matilda iki yaşlı ve huysuz hayalet çiftti. Ne zaman ve nasıl hayalete dönüştüklerini bilemeseler de bu evin eskiden onlara ait olduğu birkaç yüz yıldan beri burada yaşıyorlardı. Tabi buna ne kadar yaşamak denirse. Aslında yaşamak ve ölü olmak konusunda hep alay edip birbirleriyle uğraştıkları için çoğu zaman hayalet oluklarını da unuturlardı. Son bir yüz yıldır yanlarına Lui, Kato ve Pera da katılmıştı. Onlar da evin bir zamankı yeni sahipleriydi. Artık eski elbette. Ve komşularla da zaman zaman bir araya gelirlerdi. Şimdi komşu hayaletler de buradaydı ama kendi aralarında karman çorman bağırarak dedi kodu yaparlarken hiçbiri diğerinin ne dediğini pek anlamaz durumdaydı. Öyle boş boş hayalet muhabbeti ediyorlardı.

Bütün bunlar Nina'nın aklını iyice karıştırmış ve korkudan aklını kaçıracak noktaya gelmişti. Az önce kendi kendine ayağa kalkıp evden dışarı çıkan bedeninin arkasından bakakalmıştı. Bunu nasıl düzelteceğini bilmiyordu. Aslında bunun düzeltilebilir bir şey olup olmadığını bile bilmiyordu. Yaptığı iksiri geri almanın bir yolu olup olmadığını bulması gerekiyordu.

Gerard ve Matilda tartışırken Lui diğer bir köşedeki komşuların hararetli sohbetinin arasından sıyrılıp Nina'nın yanına geldi. Kızın omzuna dokundu ve dikkatini çekti. İkisi de hayalet olduğu için omzuna dokunabiliyordu. Nina kendisine dokunan hayaleti fark edince başka bir çığlık daha koparttı. Fakat Lui parmaklarını şıklatıp şaşırtıcı derecede bir anda Nina'nın sesini yok etti. Lui yaşadığı zaman bir şamandı. Ve bir hayalete dönüştüğünde bile yeteneklerini kaybetmemişti. 

"Bizden korkmana gerek yok minik cadı zira sen de şuan bizim gibi hayaletsin. Asıl korkman gereken çığlık atmaya devam edersen buraya gelecek olan ruh emiciler ve vampirlerdir. Aklını başına alsan iyi edersin. Ruh emiciler hepimizi yiyebilir vampirler de bedenini. Kafası boş boş dolaşan bir beden yeterince kötüyken ruhunun da onu terk etmiş olması iki kat kötü çünkü bir diğer dikkat etmen gereken mesele de kötü ruhlar. Onlar boş bir beden gördüklerinde ele geçirmek isterler. Şimdi çığlık atmayı ve ağlamayı kesip bedenini korumak için çalışsan iyi edersin anladın mı?"

Lui'nin uyarısı karşısında Nina şaşkınlığa uğramıştı. Hayaletleri hep hissederdi ama daha önce hiç yüz yüze gelmemişti. Kötü ruhlarla hiç karşılaşmamış, ruh emicilerin varlığından bile haberi olmamıştı. Vampirlerle bir kez karşılaşmıştı ve ne kadar ürkütücü olduklarını biliyordu. Lui'ye güvenebileceğini anlayınca kafasını aşağı yukarı salladı. Lui parmaklarını bir kez daha şıklatıp kızın sesini serbest bıraktı. Nina ağlamayı kesmişti ama içi hala kaygı doluydu. Bedenini kötü ruhlar, ruh emiciler ve vampirlerden nasıl koruyacağını ve nasıl geri alacağını bilemiyordu. Yeni hayalet arkadaşlarından bu konuda yardım istedi.

Nina onları hiç görmese bile yıllardır aynı evde yaşadıkları için minik cadıyı tanıyan hayaletler onu sevimli buluyor ve aileden görüyorlardı. Elbette sana yardım edeceğiz diyerek içini rahatlattılar. Hayaletler fiziksel dünyaya doğrudan müdahale edemeseler de yine de minik ama güçlü dokunuşlar yapabiliyorlardı. Bu yüzden Nina ile beraber dışarıya çıkıp ormana dalan bedeninin peşine düştüler. Kötü ruhların ve ruh emicilerin dikkatini dağıtacak efsunlar ve tuzaklar kurdular. Vampirleri bölgeden uzak tutması için bir kokarca sürüsüyle anlaştılar ve onlar da bütün güçleriyle ormanı kokuya boğdu. Ve böylece gereken bütün önlemleri hep beraber almayı başardılar.

Lui iksiri geri almanın bir yolu olmadığını söylemişti. Fakat etkisi geçinceye kadar bedeni sağ salim kalmayı başarırsa ruh bedene geri dönebilecekti. Nina'nın bedeni bütün gün abuk subuk komik durumlara düşerek dolaştı ve bal aradı. Uyurgezer gibi dolaştığı için kâh bir çukura düşüp debelendi, kâh ağaçlara çarptı.. Bir göle düşüp kıyıya çıkacak yeri bulana kadar yüzüp durdu fakat kıyıya ulaştığında her ne hikmetse uçmaya karar verdi. Suya düştüğü anda uçsaydı bu kadar zorlanmazdı ama işte bilinci yerinde olmadığından her şey rasgele gerçekleşiyordu. Bir uçurumun kıyısında dolaştığı sırada bütün hayaletler ve Nina mümkün olsaydı kalp krizi geçirebilirdi. Bedeni bir ileri bir geri sarsak adımlarla uçurumun başında dolaşırken Lui şaman yeteneklerini kullanıp bir boz ayıyı yardıma çağırdı. Ayı bulabildiği kadar çok bal ile gelip Nina'nın bedenini kendine doğru çekti ve sonunda bu yöntemle onu eve kadar götürmeyi başardılar. Boz ayı ailesi arılardan kaçırabildikleri kadar balı ağaç kabuklarından yardım alarak evin ortasına taşımıştı. Bu sayede Nina'nın bedeni ormana atılmaktan vazgeçmişti. Nina bunun işe yarayacağını hiç düşünmemişti. Eğer geri dönebilirse bundan sonra evde dolunayı atlatacak kadar çok bal bulunduracaktı.

İşte böyle bir kez daha bal peşinde koşan kayıp beden macerasıyla bu dolunay da atlatılmıştı. İksirin süresi yavaşça geçerken hayalet Nina kendini aşırı uykulu hissetmeye başladı. Bütün hayalet dostlarına teşekkür edip Lui'den aldığı ve onları görmesini sağlayacak bir iksir formülünü unutmamak için tekrar ederken uykuya daldı. Gözlerini yeniden açtığında oraya buraya çarpıp durduğundan acı içinde olan kendi bedenine dönmeyi başarmıştı.

Son..





10 Şubat 2021 Çarşamba

Kelime Oyunu 11

Bu haftanın kelimeleri sevgili Ebemkuşağı'ndan geldi :)

  • Ihlamur, Yolcu, Çocuk, Sayfa, Yağmur
Kitap Şekeri

Ihlamur ağacının gövdesine yaslanmış halde cebinden çıkarttığı gazeteye sarılmış üç beş şekeri saydı çocuk. Bunları elma, nane, çilek ve limon biraz da çam veya erik reçinesi ve başka malzemeler kullanarak evde yapıyorlardı. Eskiden kalma bir tarifti. Tadı pek mükemmel değildi ama ekşi aromanın içinde meyvenin gerçek tadının ortaya çıkışı her defasında ağzını sulandırırdı. Bugün yanında yirmi tane getirmişti. Hepsini gazete kağıdından yaptığı koninin içine koymuştu. Saymayı bitirdikten sonra paketin ağzını tekrar büzüp beklemeye devam etti. Rüzgar tatlı tatlı eserken bin bir çeşit otun ve çiçeğin kokusunu da beraberinde taşıyordu. Sazların ve otların arasından şamatacı böceklerin sesi göklere yükseliyor bunlara bir de kuş sesleri karışıyordu. Sırtını verdiği ağaç aşağıdaki yolu gören ve pek de yüksek olmayan bir tepenin üzerindeydi. Yolun gerisinde de tarlalar uzanıyordu. Sol tarafta uzakta ve biraz daha aşağıda ovanın ardında deniz ince bir çizgi halindeydi. Köy ise arkasında kalmıştı. Havanın bebek mavisi rengine bakınca dün gece yağmur yağdığını kimse söyleyemezdi. Tek kanıtı sazların arasında yer yer birikinti halinde suların kalmış olmasıydı. Karşıdaki tarlanın içinde de su birikintileri altın parçaları gibi parlıyordu.

Yolun sağ tarafından yaklaşmakta olan sırt çantalı ve bisikletli genci görünce doğruldu ve kocaman sırıttı. Sözleştikleri gibi tam zamanında geleceğini biliyordu. Gencin yaklaşmasını bekleyemeden tepeden heyecanla inerken son adımda sıçrayarak yolun ortasına atladı ve dengesini sağlayıp yolcuya doğru koşturdu. Gencin yanında bir tek sırt çantası ve boynuna asılmış bir fotoğraf makinesi ayrıca bir de bazı eşyalarına kolay ulaşmak için irice bir bel çantası vardı. Bisikletinde de yine başka bir çanta bağlanmıştı ve içinde muhtemelen uyku tulumu veya çadır bulunan rulo yapılmış bir şey de üzerinde sabitlenmişti. Çocuğun koşarken düşmesinden korksa da o da heyecanlanmıştı. Birbirlerinin sırtını tıpışlayarak sarılıp selamlaşmanın ardından nasıl olduklarını sordular. "Güneş gibiyim bugün parıldadığımı görmüyor musun?" diye cevapladı çocuk. "Bu sefer nereye gidiyorsun, bir adaya mı yoksa dağların tepesine mi?" diye sormayı da ihmal etmedi. Genç delikanlı bir süredir bu birkaç çanta ve bisikletiyle canı nereye isterse seyahat ederek yaşıyordu. Birkaç aydır da yolunu özellikle buradan geçirerek civar bölgelerde dolaşmıştı. Buradan ilk kez geçişinde ağaçta baygın ve ters sallanırken bulduğu bu ufaklığı kurtarmış ve o da karşılığında ev yapımı şekerlerden vermişti. Bir kuşu kediden kurtardığı sırada elinin altında iyice gerildikten sonra yanlışlıkla serbest bıraktığı bir dal fırlayıp başına çarpınca bayılmış, bu sırada ayağı dala takılı kalmıştı. Onca yükseklikten yere düşmediği için şanslıydı. Genç yolcu şekerlerin karşılığında ona kitap hediye etmişti. Burada bir kitaba ulaşmak son derece zor olduğundan çocuğun hazine bulmuş kadar sevinç ve minnetle dolduğunu görünce onun da içini bir neşe sarmıştı. Sonra ne zaman buradan geçerse şekerler karşılığında ona kitap vermeye devam etmişti.

"Bu kez şu denizin içindeki bir adaya gidiyorum. Ama merak etme seni ziyarete gelmeye devam edeceğim fakat bu sefer biraz uzun sürebilir." diye yanıtladı çocuğun sorusunu. "Yaklaşık iki ay sonra beni yine burada bekler misin?" diye sordu. Çocuk bunu başıyla onayladıktan sonra "Geri geldiğinde bana maceralarını da anlatır mısın?" diye soruyla karşılık verdi. Delikanlı buna söz verirken şekerler karşılığında ona beş kitap verdi. Çocuk güleç yüzündeki neşeyle sayfaları evirip çevirip hızlıca göz atarken bir tanesinin dinozor resimleri ve bilgileriyle dolu olması karşısında sevinç naraları attı. Deli kanlı geri dönünceye kadar bunların çocuğa yeterli olacağını düşünüyordu. Sonra gideceği adadaki aile evinde bulunan devasa kitaplıktan hatırı sayılır birçok kitabı ona getirmenin hayaliyle gülümsedi. Bunu ona henüz söylememişti çünkü onca kitapla geri geldiğinde yüzünün alacağı hali görmek istiyordu. Tekrar sarılıp vedalaştılar ve kitaplara sımsıkı sarılan ufaklık arkadaşı görünmeyene dek onu izledi ve evine dönerken onun yaşayabileceği maceraları hayal etti. Belki büyüdüğünde o da simbad gibi bir denizci olabilecekti.

Son..

:)

Not: Umarım bu kısa hikayeyi sevmişsinizdir. O kadar yorgun ve yarı uyur halde yazdım ki şuan bile bu cümleyi kurmakta zorlanıyorum :) Daha sonra kontrol edeceğim ama insallah acayip mantıksız ve kötü ve imla hatalarıyla dolu olmamıştır. Sizleri de okumaya geleceğim elbette görüşürüüüz :) 

3 Şubat 2021 Çarşamba

Kelime Oyunu 10

Bu haftanın kelimeleri sevgili EsTen'den geldi :) Her hafta yeni hikayeler, şiirler, makaleler ve günlükler okuduğumuz oyunumuz devam ederken katılan bütün arkadaşlarımızdan harika şeyler ortaya çıkıyor ve birbirimizi heyecanla okuyor ve yorumluyoruz :)

  • EsTen'in kelimeleri: Parmak ucu, veda, ruh, sevilmek, satır
  • Gelecek haftanın kelimeleri de yanlış bilmiyorsam Ebemkuşağı'ndan gelecek :)

Satırlar arasında saklı bir veda türküsü 
Ve bir iyi geceler öpücüğü mü bu şimdi? 
Ah gün kapanırken kim çaldı gökyüzünün maviliklerini? 
Parmak uçlarında usulca dans eden ruhun 
Güneşi yakalamış bir uçurtmanın sırtında. 
Gitme o yeşil koya ve karanlık geceye şimdi
Sırası mı bir veda etmeden, 
Söyleyecek sözler bitmeden 
Ve gözlerinden şimşekler çakmadan, 
Henüz öfkelenmeden ışığın ölümü karşısında.. 
Gidilir mi o karanlık geceye söyle şimdi vakti mi? 
Daha sevilecek çok şey varken 
Ve henüz yeterince ihtiyarlamamışken
Ruhun saçmalamalı ve dans etmeli
Durmadan ve yorulmadan. 
Günler doğdukça ve kırlarda çiçekler açtıkça 
Hala öğrenecek çok şey oldukça 
Tutkuyla ve gözlerinden ateşler saçarak 
Yaşamalı daha...
Gitme gözlerimdeki yaşlar hatrına...

Okuduğu şiir bittiğinde sessizlik içinde gözlerini birkaç saniye kapattı ve usulca başlayan müziğe odaklandı. Sonra su gibi duru sesiyle şarkıya başladı. Herkes zaten aşırı duygusallaşmışken yürek titreten bu ses ve bu şarkı birkaç kişiyi ağlatmayı başardı..


Son..

Not: Bu haftanın kelimeleri nedense çok zorlu geldi ama başardım ne dersiniz :) belki de bugün yorgun olmamdan kaynaklı bu durum. Bir de ben romantik şeyler yazmayı pek başaramıyorum sanırım. Trajik bir polisye de yazmak istemedim. Sonra bir müzik eşliğinde yazayım bakalım neler olacak diye düşündüm ve Dafne çıktı karşıma ilk defa dinledim kendisini sesi çok hoşuma gitti :) En başta yazarken U Stambolu Na Bosforu şarkısını dinliyordum onu paylaşacaktım sonra bu şarkısını dinleyince bunu paylaşmaya karar verdim siz diğer şarkılarını da dinleyin sonra, to yasemi şarkısı da çok güzel ayrıca :)

S..

30 Ocak 2021 Cumartesi

KELİME OYUNU 9

Kelime oyunu bu hafta sevgili MinikMini'nin kelimeleriyle devam ediyor :) Hikaye uydurmayı sevdiğim için ben de her hafta derslerin arasında yazmaya çalışıyorum umarım keyif alarak okuyorsunuzdur :)

Bu haftanın kelimeleri: Melek Tütsü Ritüel Yazar Gül

9 Ocak 2021 Cumartesi

Mavi Saçlı Peri


  Her yıl olduğu gibi denizde yine bir curcuna, yine bir heyecan hakimdi. Herkes telaşla koşturuyor son dakikalara yetişmeye çalışıyordu. Dalgalar sakin, gökyüzü açık maviydi. Güneş şımarık bir çocuk gibi gülümsüyordu. "Acele et Lia, az kaldı!" diye bağırdı kaplumbağa. Onun sesiyle elindeki kabukları düşürdü. Zaten çok telaşlı olması yetmiyor gibi şimdi de içine yetişemeyeceğine dair bir kaygı düşmüştü. Kabuklar cüsselerinden beklenmeyecek bir hızla düşerken güneşin ulaşamadığı yerlere doğru yol aldı. Bekleyip arkalarından el sallayacak hali yoktu. O da peşlerinden süzüldü. Kuyruğuna kuvvet, elinden geldiğince hızlandı. Suyun içinde dalgalanan saçlarının arasında inciler parıldıyordu.

Hızlandıkça biraz da karanlık korkusundan kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu. Neyse ki bir fener balığı onun halini görünce yanına koşturup yolunu aydınlattı da çok geçmeden yıl boyunca özenle topladığı kabukları yakaladı. Burada pek fazla oksijen yoktu. Kendinden geçmeden önce onları yakaladığı için şanslıydı. Başını yukarıya çevirir çevirmez karanlığın onu takip ettiğine dair o tedirgin edici hissi görmezden gelmeye çalışarak ve tekrar aşağıya bakmadan usulca ilerledi. 

  Yüzeye yaklaştığında koloniye katıldı. Hala yeterince vakit vardı. Söylenecek şarkıyı ezberlediğinden emin olmak ve tonlamaları hatırlamak için içinden tekrar ediyor arada bir de farkında olmadan mırıldanıyordu. Herkes az önceki telaşla ve şamatayla yola devam ediyordu. Kaplumbağalar, kedi balıkarı, yunuslar, jelibonlar, ahududu ve çilek balıkları... Gerçi bir kısmının ismi doğru değildi ama o öyle söylemeyi seviyordu. Kendisi gibi denizkızlarıyla beraber kayıklarıyla gelen vampirler ve martılarla süzülen periler de vardı. Hepsi aynı tarafa doğru ilerliyordu. Hepsi de kendi hediyelerini taşıyordu. Güneş yavaş yavaş alçalırken günün sihriyle yatışan dalgaların minik sırtlarında altın renkli ışıltılar yaratıyordu ve en sonunda yerini dolunaya bıraktı. Gece tüm ihtişamıyla yıldızları süslenmişti. Okyanus bir ayna gibi gökteki her bir zerreyi yansıtıyordu. Güneşin yakıcılığı kalmadığı için artık su yüzüne çıkarak yola öyle devam edebiliyorlardı. 


  En sonunda dalları okyanusların merkezinden başka evrenlere uzanan gümüş renkli yıldız ışıltılı kutsal ağaca ulaşmayı başardılar. Kökleri hiçbir canlının ulaşamayacağı kadar derinlere uzanıyordu. Dalları ve tüm yaprakları bir karahindiba gibiydi ve çiçekleri kiraz çiçeğine benziyordu. Kokusu en tatlı meyvelerden bile hoştu. Gövdesi o kadar uluydu ki yanına yaklaştıkça bir sıradağın eteklerinde gibi hissetmek mümkündü. Lia, sıra kendisine geldiğinde ağacın gövdesindeki merdivenlere ilerledi. Okyanusun suları merdivene çarpıp beyaz köpükler çıkartıyordu. Kendini sudan dışarıya çekip merdivene oturdu. Kuyruğu ağacın sihriyle bir çift bacağa dönüştü ve ayağa kalktı. Sonra basamakları usul usul çıktı. Yol ağacın gövdesinin derinlerine ilerliyor, gittikçe etrafında yükselen duvarlar nedeniyle ardında bile görecek bir şey kalmıyordu. Yine de korkmadan ilerledi. Ateşböcekleri yolunu
aydınlatıyordu.
Elinde taşıdığı kabuklar şarkısının ve dileklerinin sihriyle parıldıyordu. Yolun sonuna geldiğinde dairesel boş bir alana ulaştı. Alanın ortasında ağacın özünü oluşturan bir ışık sütunu vardı ve tıpkı ağacın dalları gibi gökyüzüne ve evrenin derinliklerine doğru uzanıyordu. Bu özün nereden başlayıp nerede bittiğini kimse bilmiyordu. Bütün evreni dolaşırken içindeki sihri taşıyor olmalıydı. Bu sihir yaşayan her şey için mucizeler yaratan kaynaktı. Lia, elindeki kabukları ışığın içine bıraktı. Bu bir doğum günü hediyesiydi. Bugün hepsinden daha fazla sihre, neşeye ve umuda sahip mavi saçlı bir peri doğmuştu. Bütün bu telaşe bundandı. Lia kabukları bıraktıktan sonra başını yukarıya kaldırıp ışık sütununun etrafında salınan dalları, çiçekleri ve kuşları seyretti.

...

  "Eee sonra ne oldu?" diye sızlandı mavi saçlı küçük peri. Devamını merak ediyordu. Ama uyku vakti gelmişti. Gece lambasının önünde duran kabuklara baktı. Onları bugün sahile vurmuş şekilde bulmuştu. Bunlar onlar mıydı? "Devamını sonra düşünür anlatırım. Bu gece yeterince şımardın." dedi denizkızı saçlarındaki incileri düzelterek. Sonra "İyi ki doğdun, mavi saçlı peri..." diye tekrar etti.

Ve bu hikaye de burada bittii :)

S..


16 Aralık 2020 Çarşamba

Kelime Oyunu 3

Göklerde bir yer olduğu için bu sefer koordinat veremiyorum
ama sanki karlı bir vadi gibi değil mii :)

  Hiçbir şeye zamanında yetişememek gibi bir huy edinmiş olmalıyım bu konunun da ortasından daldım bakalım başka yazabilir miyim göreceğiz :D Ne zamandır şiir yazmıyordum bir denemek istedim bu gün için. Şimdi belirtmem gerekirse ben şiir kuralı filan bilmiyorum, bunlara da çok takılmıyorum yazarken içimden geldiği gibi yazarım, siz de buna takılmadan sakince okuyun lütfen :) normalde daha kafiyeli, okunuşu uyumlu olur şiirlerim ama kelimelere bağlı kalmak için bunu pek düşünmedim bu kez :)

  •   Daha önceden yazdığım şiirlere de aşağıdaki etiketlerden ulaşabilirsiniz bu arada ;)
  •   Vee unutmadan ilk yazımda bahsedeceğim demiştim sevgili Eylül Su bir kitap çekilişi düzenliyor ben de katıldım ve isterseniz sizler de ismine tıklayarak gidip katılabilirsiniz :)
  •   Kelimeler: Zambak, Hayal, Dilek, Özgürlük, Diyar: Kelimeleri sevgili Kendi Dünyasında belirledi.

   Şuraya okurken dinlemek için bir müzik bırakayım ama istemezseniz de sonrasında dinleyin yanisi :)


Ah Feia
Ne zaman bir fırtına inse
Şu çıldırmış göklerden
Duyulur Feia'nın şarkısı
Yağmurlar içinden
Yankılanır hazin sesi
Kırık dalgalar üzerinde
Çiğ taneleri gibi parlak bakışları
Vurur görenleri yüreğinden
Çağırır uyku çiçeklerini
Budala faniler üzerine
Sonra bir akıl tutulması
Bir mavi düş belirir
Sarar zihinleri aniden
Tek bir düşünce dökülür
Susamış dudaklarından
Kaybolmuş denizcilerin
'Ah Feia bırakma beni
Dön bak yüzüme bir daha!'
Hayaline kapılan çaresiz ruhlar
Sürüklenir peşinden diyar diyar
Unutur rüzgarların özgür hissini
Bitmez esaretleri bir daha
Hepsinin yüreğinde aynı dilek
Aynı arzu
Bakabilmek bir kez daha
Ay tenli Feia'nın
O ışıltılı gözlerine
İşte böyle büyüler kurbanlarını
Derin denizlerin uyku perisi
Ve kaçamaz hiçbirisi
Mavi zambaklar ülkesinden
Ne zaman bir fırtına kopsa
Gelir Feia yeniden
Ve işte böyle sonsuza dek
Bulur avlarını denizden

S..

16 Mayıs 2020 Cumartesi

Ay Işığında Toz Tanesi

Okurken dinleyiniz :)

  Başını okşayan el ondan uzaklaşırken gözlerini açmadı. Adımların sesinden onun hareketlerini tahmin edebiliyordu. Sağ eliyle yorgunluk çöken gözlerini ovuşturduğunu, üzerindeki örtüyü düzeltirken sol ayağına ağırlık verdiğini, derin bir nefes alırken gözlerini sımsıkı kapatıp açarak yüzünde yorgunluktan mı kederden mi olduğunu anlayamadığı o donuk ifadeyi bir an için bozduğunu görür gibiydi. Ayakta durmuş onun kapalı gözlerini kontrol etmişti. Sonra yumuşak adımlarla önce pencereye gidip kilidi kontrol etmiş ardından tekrar yanı başına gelerek komodinde duran kandili eline alıp usulca kapıya ilerlemişti. Kapının aralık kalmasından korktuğunu bildiği için ses çıkartmadan tamamen kapatarak sonunda dışarıya çıkıp uzaklaşmıştı. Bekledi. Çevrede hiç hareket kalmadığından emin oluncaya dek ama uyuyakalmamaya dikkat ederek bekledi. Heyecandan kalbi bir kuş gibi pıt pıt çırpınıyordu. Sonunda zamanı geldiğine emin olduğunda harekete geçti.

16 Şubat 2020 Pazar

Kaktüs Ruhu

flower,

Okurken Dinle: Balmorhea Remembrance

Beni hatırladığında eğer yorgunsan papatya çayı iç.
.
Ellerimin saçlarında şefkatle dolaştığını hayal et.
.
Kuşların,
.
Yağmurun
.
Ve rüzgarın sesinde duy sesimi.
.
Beni hatırladığında
.
keder çökmüşse yüreğine eğer
.
Gökyüzüne bak
.
ve derin bir nefes al.
.
Bir zamanlar aynı maviye baktığımı düşle.
.
Gözlerimiz buluşsun bir bulutta.
.
Beni hatırladığında nefessiz kalmışsan
.
En sevdiğim şarkıyı dinle
.
Ruhun senkronize olsun ezgiyle.
.
Notalarda bul kalp atışlarımı.
.
Beni hatırlarsan eğer
.
gülümse.
.
Bir vedadan uzak
.
Merhaba der gibi.
.
Komik bir fıkraya güler gibi
.
Güzel bir düşten uyanır gibi gülümse.
.
Bil ki
.
senin gülümsemende
.
Yaşamaya devam ediyor olacak
.
Bu hırpalanmış
.
Minik
.
Kaktüs ruhu
.
.
  Beni hatırla...
.
.
.

S


Not: Kuralsız şiir denemelerim devam ediyor kiki :D Belki bu şekilde yazılmış olmasından herkes hoşlanmaz ama aralardaki noktalar okurken duraklama yapmanızı istedğim yerler. Her cümleyi nasıl ne hızda okunmasını düşündüysem öyle yazım. Bunu neden açıkladığımı da bilmiyorum neyse öyle işte :D

13 Şubat 2020 Perşembe

Anlat Bakalım - Masal'ın Masalı Final

Yirmi Birinci Bölüm: Sessizgemi: Yüreğindeki Işık


Anka Kuşu
  Merhamet Perisi onların gelişini çoktan haber almıştı. Ayrık Bölgenin Habercileri sadece kuzeni İzu'ya değil onun izni dahilinde Merhamet Perisine de haberler getirirdi. Aslında yolculukları boyunca onları izlemiş ve şans perilerini her zorlukta defalarca yardıma çağırmıştı. Uzakta olsa bile onları hiç yalnız bırakmamıştı. Bütün bu yaşananlara kardeşi Gazap Cadısı'nın sebep olduğunu bilmek onu derinden etkilemişti. Kardeşinin ruhunu ele geçiren kötülükle başka bir zamanda savaşması gerekecek ve onu bundan mutlaka kurtaracaktı. Ama şimdi Masal'a yardım etmeliydi.
Onları evinin bahçesinde karşıladı. Tüm yardımları ve cesareti için Anka Kuşu'na teşekkür etti. Aslında o da bir periydi ve sadece saf ve temiz yürekli insanların imdadına yetişirdi. Yabancıya bakıp onun yaşamı boyunca simya yeteneklerini geliştirerek arayıp durduğu felsefe taşından vazgeçerek Masal'ı kurtarmak için elinden geleni yapmasından dolayı tıpkı unutulmuş zamanlardaki elf beylerinin yüreklerine sahip olduğunu söyledi. "Kaderin iplikleri ne şekilde bağlıdır bilinmez. Aradığın şey
çoktan sana bahşedilmiş fakat yüreğinde onu henüz bulmamışsın." derken gülümsedi. Ardından bakışlarını Masal'a çevirdi ve "İris çiçekleriyle yapacağım sihir kara büyünün etkisini yok edip her şeyi düzeltebilecek mi gidip öğrenelim" dedi. Ve ardından "Fakat yüreğindeki cesareti bir müddet daha korumalısın küçüğüm çünkü bu öyle kolay bir sihir değil." diye uyardı.

  Masal endişeliydi. İris çiçekleriyle yapılan sihrin kolay olmayacağını duymadan önce bile öyle olacağını tahmin ediyordu. Bu sihir her şeyi düzeltebilecek miydi? Yeniden kendi bedenine kavuşup evine dönebilecek miydi? Evini, kardeşlerini, annesini çok özlemişti. Annesinin ona sarılıp saçlarını okşamasını ve her şey geçti demesini istiyordu. Bazen en kötü zamanda bile hiçbir şey geçmeyecek gibi olduğunda bile onun böyle söylemesi en güçlü sihir gibi gelirdi. Abilerini bir daha hiç sinirlendirmeyecek, yataklarına kurbağa saklamayacaktı. Ama kasabada onunla uğraşıp duran çocukların ormandaki oyun kalelerine kokarca kokusuyla doldurulmuş toplar fırlatmayacağı konusunda söz veremiyordu. Normalde sessiz sakin kendi kendine oynayan uslu bir çocuk olsa da damarına basılınca ele avuca sığmazdı.

  Merhamet Perisinin yönlendirmesiyle dışarıdan küçücük görünen evin içinde pek çok koridordan, pek çok kapıdan geçtiler ve sonra bir iç bahçeye ulaştılar. Bahçe sütunlarla çevrelenmişti ve tam ortada dairesel sütunlu bir alan bulunuyordu. Bahçenin üzeri açık olduğu için gökyüzünü görebiliyorlardı. Hiç bulut olmayan gecede ay gümüş gibi parlıyor ve yıldızlar her zamankinden biraz daha çoğalmış gibi görünüyordu. Dairesel alanın merkezine doğru ilerlediler ve orada yüksek bir kaidenin üzerinde duran minik bir kuş havuzuna benzeyen nesnenin etrafında durdular. İçinde çok berrak ve ayın ışığıyla dolu gibi parlayan bir su vardı. Aslında bir an bakıldığında bu şey su yerine bazen bir sise veya sadece ışığa da dönüşüyordu. Fakat en çok sıvı halde kalmayı tercih eden büyülü bir şey olmalıydı. Merhamet Perisi Masal'dan aldığı masmavi çiçeklerin yapraklarını özenle kopartıp birer birer bu büyülü suyun içine atarken hiçbirinin anlayamadığı kelimeler fısıldadı. Her bir yaprak
suya düşerken masmavi parlamalar ve kıvılcımlar saçıldı. Son yaprak da suya karışırken öyle parlak bir ışık saçtı ki onun dışında diğer her şey karanlıkta kaldı. Tüm ışıklar söndü. Yıldızlar kayboldu. Ve hatta şimdi ay bile yerinde değildi. Masal minik havuzun olduğu yerden tereddütle bir adım geriye gittiğinde simsiyah bir karanlığın içinde kaldı. Neredeyse kendi ellerini bile göremeyecek durumdaydı. Geceden daha koyu bu zifiri boşluğun içinde Merhamet Perisinin yankılanan sesini duydu. "Korkma." diyordu peri, "Gerçeğe, iyiliğe ve merhamete olan inancınla umudunu kaybetmeden yürü Masal. Bu sadece bir sınav ve yüreğinin sesini duyduğun sürece kazanacaksın..."

  Sonra ses birden kesildi. Artık tamamen tek başınaydı. Ama daha nereye gitmesi, hangi yöne doğru ilerlemesi gerektiğini bile soramamıştı. Merhamet Perisinin, Yabancının ve Köpük'ün en son durduklarını tahmin ettiği boşluğa doğru ürkekçe bir adım attı. Bir an için büyük bir boşluğa yuvarlanmaktan korktuysa da zemin sert ve sağlam bir şekilde ayağının altında ileriye doğru uzanmaya devam ediyordu. Sonra bir adım daha attı. Derken hemen ardından başka bir adım ve sonunda koşmaya başladı. Korkusunun yerini merak ve heyecan aldığında her adımında ayaklarının altından bildiği bütün renklerden bile daha çok çeşitlilikte renkli ışıklar parladığını, ayakları yere değdiği her an kıvılcımların karanlıkta yanıp söndüklerini fark etti. Bir süre böyle devam ettikten sonra bir ses duydu. Tam olarak karşısından, çok da uzak olmayan bir yerden gelen bu ses Köpük'ün
sesiydi. O da Masal'ı arıyordu. Yola devam ettikçe ses daha da yaklaştı. Ses yaklaştıkça etrafında ışığın arttığını fark ediyor ve bir şeyler görmeye başlıyordu. Sonunda nerede olduğuna dair bir şeyler görebilmişti. Sık ağaçlardan oluşan bir ormanda koşup duruyordu. Ayaklarına sürünen taze çimenleri hissetti. Ağaçların rüzgarla hışırdayan yapraklarını artık duyabiliyordu. Sanki boşluktan oluşan bir boyutu yırtıp bildiği dünyaya yavaşça geri dönüyor gibiydi.



  Sonra ileride bir kız çocuğunun ona doğru koştuğunu görünce şaşkınlıktan ayakları birbirine dolandı ve yüzüstü yere kapaklandı. Bu da neydi böyle? Ne yapacağını bilemez halde bir iki saniye çimenlerin kokusunu içine çekerek düşünmeye çalıştı. İlk kez gördüğü kendi yaşlarındaki o küçük kız Masal'ı nereden tanıyordu da adıyla seslenerek koşup gelmeye devam ediyordu ki? Bu da bir çeşit yanıltıcı sihir falan olabilir mi diye düşünerek ayağa kalkmaya çalışırken bembeyaz saçlı bu kız çocuğu ona çoktan yetişmiş ve boynuna atılıp sarılmıştı bile. Masal onun bir hayalet olmasından korktu. Az sonra ruhunu yemeye çalışacağından neredeyse emindi. Ama beyaz saçlı kahverengi gözlü bu tuhaf kız ona "Sonunda seni buldum. Kayboldun diye çok korkmuştum ama muhteşem koku alma yeteneğim sayesinde yine seni bulmayı başardım." dedi. Masalın gözleri kocaman açılıp derin bir tek solukla "Köpük?" diye beklediğinden daha yüksek bir sesle sordu. Bu sahiden de tuhaf bir şekilde Köpük'tü. Bu nasıl olabilirdi? "Bu nasıl olabilir?" diye de sordu. Köpük bir çeşit ruhsal boyutta oldukları için ruhlarının asıl formuyla göründüklerini söyledi. Bu oldukça akıl alır bir şeydi öyle değil mi ah evet evet çok mantıklıydı. Masal artık çok fazla düşünmeye gücü kalmadığını hissediyordu.

  Köpük "Buradan artık gitmemiz gerek çünkü bu boyutta fazlalığız ve bizim yüzümüzden oluşan çatlaklar kapanmaya başladığında bu bizim için iyi olmaz." dedi. Görünüşe bakılırsa o gitmeleri gereken yönü muhteşem burnu sayesinde çoktan bulmuştu. Masalı elinden tuttu ve peşinden sürükleyerek koşmaya başladı. Öyle hızlı ilerliyorlardı ki Masal nereye gittiklerini bile anlamıyordu. Bir an için geriye dönüp baktığında Köpük'ün söylemek istediği şeyi daha iyi anladı. Geride bıraktıkları her yer parçalara ayrılıyor dağılıyor ve karanlıkta kalıyordu. Bu arada büyük bir uğultu çevrelerini sarıyordu. Bulundukları boyut yok oluyordu. Köpük'ün "İşte geldik, burası olmalı!"
demesiyle bakışlarını tekrar ilerledikleri yöne çevirdi ve üzerinden ışıklar ve sihirli, renkli kıvılcımlar saçan büyük bir ağaca doğru ilerlediklerini gördü. Saçtığı tüm o rengarenk kıvılcımlar ağacın ruhunun izi olmalıydı. Köpük etraflarındaki karanlık hızla artarken onu tüm gücüyle sürükleyerek ulu çınar ağacının gövdesindeki derin bir kovuğun içine çekti. Masal gözlerini sımsıkı kapatmıştı çünkü artık etrafında görecek bir şey kalmamış olacağından endişeleniyordu.

  Bir süre Köpük ve Masal birbirlerine sarılarak öylece beklediler. Bir canavarın midesinden gelen homurtulara benzeyen fırtınanın sesi önce şiddetlenmiş uzun bir sürenin ardından da bir anda kesilmişti. Ama Masal seslerin kesildiğini hemen anlayamamıştı. Bunu fark ettiğinde ne kadar süre geçtiğini bilemedi. Gözlerini hala açmamıştı. Sonra Köpük'ün kollarının arasından kaybolduğunu fark etti. Bu onu daha da korkutmuştu. Ne pahasına olursa olsun Köpük'ü kaybetmek istemiyor, onu her neredeyse tekrar bulmak ve onu görmek istiyordu. Bu nedenle sonunda sanki tutkalla birbirine tutturulmuş gibi bir kuvvetle açılmamakta inat eden göz kapaklarını usulca araladı. Işık can yakıcıydı. Bu ilk hareketle birlikte bütün vücudunun karıncalandığını hissetti. Gözlerinden başlayarak tüm bedenini bir sıcaklık kapladı. Konuşmak istediğinde ilkin dudaklarına gerekli emri veremedi ve doğru
kelimeleri bulamadı. Ama hemen sonra "Köpük?" diye seslenmeyi başardı. Sanki yıllardır süren derin bir uykudan uyanır gibiydi. Zihninin bedeninin tüm hücrelerine ulaşması birkaç saniyeden daha kısa sürse de ona yıllar gibi geldi. Kendine gelip baktığı görüntüleri zihninde yorumlamayı başardığında ve ışığın şiddetine alışabildiğinde dikkatini çeken ilk şey yemyeşil yaprakların güneşle dans edişleri oldu. Hala bir ağacın altındaydı. Yerinden doğrulmayı başardığında içinde bulunduğu kovuktan dışarıya çıktı ve bir kez daha şaşkınlık içinde kaldı. Kasabanın merkezindeki agorada ulu çınar ağacının altındaydı.

  Ellerinden destek alıp kovuğun biraz yukarısına tırmandı ve çardağa ulaştı. Ellerinde yün örgüleriyle sohbet eden bir iki teyze "Uyhh bu ne kıız!" diye çığlığı basıverdi. Kovuk çardağın biraz altında kaldığı için onların görüş alanı dışındaydı ve bu nedenle küçük kızın orada olduğunu yanlarına tırmanıncaya dek hiç fark etmemişlerdi. "Kız sen Masal değil misin? Kız napıp durun sen burdaa!", "Yüreğim çinçik gibi yerinden fırlayıverdi korkudan vallahi!", "Aboov kız annen per perişan her yerlerde seni aradı ya dünden berli!", "Kız zilli Nazife gidip herkese haber sal aramayı bıraksınlar saftirik Masal kendini eyice ateş böcüğü sanıp çınarın bağrında uyumuş kalmış yaa!", "Hele hele bak sen şu haylazın işine.." diye her biri bir yandan bir şeyler söylemeye başladı.



  Masal olanlara anlam veremedi. Köpük bembeyaz şirin köpek haliyle koştura koştura kulakları da  kendisiyle beraber zıplaya zıplaya meydanın karşısından ona doğru geliyordu. Bir an için uzaklardan Yabancı'nın ona doğru baktığını fark etti. Siyahlar içindeki kıyafetiyle hemen dikkat çekiyordu ve bir eliyle atının yularını tutarken Masal kısa bir anlığına yana sarkıttığı diğer elinde kıpkırmızı parıldayan yürek kadar büyük bir taşın durduğunu gördüğünü sandı. Bu onun hep aradığı felsefe taşı olabilir miydi? Masal ona sevinçle seslenecekken Yabancı onu hiç tanımıyormuş gibi atına bindi ve ardına bakmadan uzaklaşmaya başladı. Küçük kız onun peşinden gitmek istedi. Neler olduğunu merak ediyordu. Ama teyzeler onu yakalamış bir türlü bırakmıyor, Köpük heyecanla etraflarında dönüyor ve onun bulunduğu haberini almış olan annesi adını seslenerek ona doğru koşup geliyordu. Sonunda annesine sarılırken olanları düşünmeye çalıştı ama hiçbir şeyi aklı almıyordu. Her şey sahiden bir rüya mıydı yoksa gerçek miydi? Bunu bilemedi. Eve doğru giderlerken Köpük'ün bir an için ona seslendiğini duyduğunu sandı ama bundan da emin olamadı. Her şey gerçekse hayvanları duyma yeteneğini kaybediyor veya çok az kullanabiliyor olabilirdi ama hiçbir şeyden tam olarak emin olamıyordu. Şuan için tek istediği eve gitmekti ve ailesine kavuştuğu için çok mutlu ve rahatlamış hissediyordu. Fakat olanları düşünmeden de edemiyordu. Irmağın oraya kadar koşup gitse Merhamet Perisini evinin bahçesinde bulup bulamayacağını, Orman Perisi İzu'ya gidip teşekkür edip edemeyeceğini merak ediyordu. Sonra bir de Yabancı vardı. O nereye gidiyordu? Daha doğru düzgün ona karşı olan merağını giderememişti. Felsefe taşını sahiden bulmuş muydu ve bulduysa onu ne yapacaktı bunları sormak istiyordu. Eve giderken dönüp dönüp ardına baktı ama annesi sımsıkı elini tutmuşken ayrılmak olanaksızdı. Yüreğinde vedalaşamamanın verdiği bir burukluk vardı.

  Böylece düşünüp yürürken Köpük'ün bir anda havlayarak koşup çalıların arasında kaybolmasıyla kendine geldi. Bir şey olmuştu ve Köpük'ün muhteşem burnuna güvenmesi gerekliydi. Annesinin elinden kurtulup Köpük'ün peşinden koştu. Bahçelerin, tek tük dizilmiş evlerin arasından geçerek
nihayet biraz yüksekçe bir tepeye ulaştılar ve kasabadan uzaklaşan toprak yolun boş arazilerin arasında giderek iplik gibi incelip kaybolduğunu gördüler. Ve işte tam da az ileride yolun ortasında bir atlı hareketsiz durmuş onlara doğru bakıyordu. Simsiyah kıyafetinin kapüşonunu başına geçirmiş halde Yabancı uzaklığa rağmen yüzünde belli olan gülümsemesiyle zarifçe başını eğerek küçük dostlarını selamladı. Atını hareket ettirip gitmeden önce bir elini havaya kaldırdı ve avcundaki taş güneşin altında alev alev parıldadı. Sahiden de onu bulmuştu. Masal sevinçle yerinde zıplayıp ellerini kollarını savurarak ona mutluluğunu belli etmeye çalıştı. Köpük de küçük kızın etrafında dönüp duruyordu. Masal biliyordu ki bu hikaye şimdilik son bulsa da Yabancı ile bir gün tekrar karşılaşacaklardı. 

Son...
Hikayenin Tamamı İçin Tıklayın
Not: Bu güzel ortak hikayemizi başından sonuna dek takip eden ve bizi destekleyen herkese gönülden teşekkür ederiz. Ayrıca her bölümü büyük bir heyecanla anlatan ve hep beraber Masal'a, Köpük'e ve diğer bütün karakterlere hayat veren bütün yazar arkadaşlarımın yüreğine sağlık demek istiyorum. Beraber bu hikaye oyununu oynamak çok güzel ve çok eğlenceliydi. Bu dizinin sonuna geldik, Masal ve Köpük hepinizi o tepede ağaçların altında selamlıyor, başka hikayelerde yine bir araya gelmek üzere :)

21 Ocak 2020 Salı

Ah Louloúdi!


Karanlığın içinde durdum öylece...
Saat kaç, ne kadar süre öyle durdum bilmiyorum...
Pencereden dışarıda düşüncelerimin etrafındaki buluttan daha karanlık bir boşlukta yağan yağmurun sesini dinleyip ıssızlığı biraz olsun dindiren bir piyanonun ağır ağır çalan notalarında ruhumu dinlendirdiğimi hayal ettim...
.
Ama dışarıda yağmur yoktu.
.
Bir pencere yoktu.
.
Piyanonun ezgisini deliliğin eşiğindeki zihnimin benimle eğlenmek için uydurduğundan şüphelenmemek mümkün değil...
.
Kare biçimli bir odada tam on dört köşe saydım.
İşsizliğin böylesi.
...
Ruhum fillerin ayakları altında çiğnenmiş gibi..
Ah zavallı Louloúdi..
Birden fırladım karanlığın içinde yerlerde sürünen ruhumla döne sallana başladım bir dansa.
Dön... Dön..  Dön... 
Bunun sonu yok. 
İşte şimdi başında papatyadan tacıyla güneşten daha parlak bakışlara sahip müthiş bir deliyim. 
Dön.. Dön.. dön..
.
.
.
Bu müzikal
tam bir
trajedi
.
.
.


Not: Aşağıdaki parçalar dinlemeyi sevdiklerimden ve yazının ruhuna uygun olurlar diye düşündüm. Bu müzikleri dinlerken karanlıkta dans eden deli bir ruh hayal edin :D






S... 

25 Aralık 2019 Çarşamba

Yağmurlu Kasaba

 Irmak, River, Manavgat, Water, Blue,

  Dün yine rüyamda geziyordum etraf çok güzeldi. Bir sahil kasabasındaydım. Çok güzel bir koy vardı. Sahilin berisinde, bir baştan bir başa doğru koy boyunca ilerleyen bir yol vardı. U şeklinde bir coğrafyaydı yani. Yolun hemen kenarında da kasaba şekillenmişti. Gerideki ormanın sık ağaçları kasabanın evlerine binalarına karışmıştı. Koyun genişliği dardı. O yüzden karşı taraftan bakınca arada deniz değil de ırmak varmış gibiydi çünkü dar ama uzun bir koydu. Hatta uç kısımlara yakın yerde üzerine metalden gri bir yaya köprüsü yapılmıştı. Sahili dolaşmak yerine oradan geçilebiliyordu diğer uca. Ama köprü çok yüksekti altından tekneler gemiler geçebilsin diye ve merdivenle çıkılıyordu başka bir yolu yoktu. Merdivenden biraz çıktıktan sonra balkon gibi bir sahanlık vardı orada dinlenmek iyi oluyordu sonra merdiven bir kat daha dönüp tırmanmaya devam ediyordu.

  Ben koyun ortasına yakın bir yerlerdeydim sahilde. İki uca da uzağım yani. Sahilde voleybol oynayan insanlar vardı. Küçük bir yerleşimdi herkes birbirini tanıyordu. Yeni gelen birisi varmış ben onu tanıyormuşum ama o beni tanımazdan gelmiş. Ben de gizlendiği bir şeyler vardır diye bozuntuya vermedim belki de peşinde FBI falan vardır dedim. Sahilde arkasından gördüm onu benim gittiğim yöne gidiyordu ama sonra kayboldu. Merak etmiyor değildim ama insanları rahatsız etmekten çok çekinirim. Bir iki teyze o kim ki yeni buralarda filan dedi ama ben bilmem dedim uzaklaştım.

  Neyse koyun sağ tarafına doğru yürürken hava bozmaya başladı. Bir de artık akşam oluyordu. Binalarda ışıklar yanmaya başladı. Kafelerde ve minik otellerde parlak ışıklarla tabelalar aydınlandı. Onlarla beraber bazı evlerin de pencerelerinden ışıklar süzülüyordu. Çok renkliydi. Mor, mavi, sarı ışıklar vardı her yerde. Yürümeye devam ederken sahil biraz daha limana benzemeye başladı. Ama benim kaldığım ev koyun diğer ucunda kalmıştı. Az daha ilerleyip köprüyle karşıya geçmeyi düşündüm. Yolda ilerlerken boş bir binanın girişinde kuş sesleri duydum. Terk edilmiş bir binaydı. Evin önündeki çit alçaktı ama çitin üzerinde aralıklarla yerleştirilmiş uzun çubuklara asılan iplerden sarkan asma sarmaşığı bir duvar gibi evi çevresinden soyutlamıştı. Asma yaprakları tazecik görünüyordu rüzgarla kıpırdanıyorlardı. Kafesler buldum hemen girişte. Üç dört tane kafes terk edilmişti içlerinde ikişer üçer veya tek duran muhabbet kuşları vardı. Neredeyse açlıktan öleceklermiş. Onları kafesten salsam sokakta veya bu asmanın üzerinde yaşayamazlardı. Yem bulamazlarsa yine açlıktan ölürlerdi. Bir avuç yemleri kalmıştı. Kafamda hemen düşünceler geçti hayal ettim. Yemleri asmanın dibinde yere serpsem belki filizlenir ve kendi bitkisini büyütür ve zamanla daha çok yem üretilirdi. Ama bunun için kuşların zamanı yok diye düşündüm. Hem zaten yem tohumları filizlenmeden onları yerlerdi. Bu hayali bıraktım rüyamda ve ne yapacağıma karar vermeye çalıştım. Onları orada bırakamazdım. Emanet edecek kimse de yoktu. Ben de hepsini şimdilik tek bir kafese koyup yanımda taşımaya karar verdim kaldığım yere götürüp bakacaktım onlara.

Yüksek, Kedi, Cat,   Köprüye ulaştım. İlk sahanlığa kadar çıktım merdiveni ama yükseklik korkum var ya benim daha fazla çıkamadım. Köprüye çıksam üzerinde yürürken bayılabilirdim. Bir de çok dar bir köprüydü başım çok az dönse bile denize doğru uçabilirdim. Aşağı nasıl tekrar ineceğimi bile bilmiyordum. Aşağı bakınca içim çekiliyordu. Ağaçlarda tüneyip mahsur kalan kediler gibi korkuluğa yapışmıştım. Ağlayasım gelmişti biri beni buradan indirsin diye. Sonra baygınlık geçire geçire geri inmeyi başardım basamakları. Yürüyerek geri dönmekten başka çarem kalmamıştı. Ne demeye o kadar uzağa geldiysem hava kararacak vakitlerde. Kucağımda kocaman bir kafesle geri yürürken akşam altı veya yedi saatleri olmalı hava çok kararmıştı, denizin sesi çok fazlaydı, insanlar azalmıştı. Sonra yağmur yağmaya başladı. Yerler ıslanınca binaların ışıkları yerde yansıma yapıyordu. İlk başta hafif yağıyordu. Kuşlar üşümüştü, korkmuştu ve şimşekler de vardı arada sırada.

Yağmur, Rain, Night, Gece,  Sonra meğerse yabancı kişi de koyun o taraflarında yaşıyormuş. Kasabadan kimseyle konuşmak görüşmek veya onlar tarafından merak edilmek istemediğinden herkesten uzak durduğundan ilk başta yardım etmek istememiş, uzakta kalmış ama ben küt diye ağzımın üstüne düşünce insafa geldi galiba. Rüyamda bile sakarım. Şemsiye gibi bir şey getirmişti rengi siyahtı. Yağmur ona düşerken pıtır pıtır ses çıkartıyordu. Ama ben kuşların üzerine tutmasını söyledim şemsiyeyi. Yağmur çok hızlanmıştı. Şemsiyenin üzerinden kayan yağmur yüzüme yüzüme geliyordu havadan inen yetmiyor gibi. Ama tek derdim kuşlardı. Kuşlar ıslanırsa ölürlerdi ama ben en fazla hasta olurdum. Öyle yüzüme sular çarpa çarpa ilerlerken uyandım. Ay ama renkler ve çevre çok canlıydı çok güzeldi. Kuşlar sarı, mavi, beyaz renklilerdi. En çok sarı olan dikkatimi çekmişti. Çok aç kalmışlardı kıyamam. Haa bi ara da kum fırtınası çıkmıştı bunların hepsinden önce. Bir cadı büyü yapıyordu ama o kısmı silmiş zihnim bulamadım bu kadarını hatırlıyorum.

S..

12 Aralık 2019 Perşembe

Anlat Bakalım-Mim

öykü, kitap, book, story

  Selam canım blog. Son zamanlarda 90'lar, çocukluk, eskiler, ah mazi konulu çokça yazı okuduktan sonra benim de aklıma küçükken dayımla oynadığımız bir oyun geldi.

15 Kasım 2019 Cuma

Dağınık Kelimeler



Hava kötüydü.

Hava güzeldi.

Fark etmezdi.






Seninle
.
.
yürümek
dans etmek

.
.
gülmek
.
.
saçmalamak
.
.
ağlamak bile
.
.
.
güzeldi
.
.
Bir yaz akşamüstünde



Ruhun ruhuma sarıldığında


ne de tatlı



rüzgar eserdi
.
.

gökyüzü, mavi, gün, güneş, fuji, fuji film, blue, sky,
Foto: LadyEvrens&Sessizgemi
Fuji film etkinliği
07.09.2019 15:53 36.885605, 30.705033

Bu şarkı da dursun burada hoşuma gitti :)

le bien et le mal



Eveet, birbirinden alakasız üç şeyi bir araya getirip üçü bir arada kahve yaptığımıza göree bugünlük Fransızca dersimizin sonuna geldiiik...
Taamaaam, espri yapamıyorum evlere dağılalıım -_-
Hey, seen, gözlerini devirmee!

S..


15 Ekim 2019 Salı

Asta


  Bir fotoğraf karesinin içine düşmüş gibiydim. Birkaç dakikadır aklımın havuzundan tüm balıklar yitip gitmiş gibi boş, zifiri karanlık ve bomboş bir kuyunun içinden dışarıya bakarcasına öylece durmuş, baktığımı görmüyor, gördüğümü anlamıyordum. Benimle birlikte içinde bulunduğum zaman durmuştu. Duran zamanla birlikte tüm lahzaları avucumun içine alıp tek tek sayabilir, sayıp etrafa darmadağın bilyeler gibi fırlatabilirdim adeta. Atmosfer durmuştu. Havanın en ince zerrecikleri bile donup boşlukta asılı kalmıştı. Çevremdeki tüm bitkiler ve her türden bin bir çeşit yaratığın benimle birlikte soluğunu tuttuğunu hissedebiliyordum. Bir süredir göklerden denizlere yakılan bir ağıt gibi canhıraş inen yağmur taneleri bile... onlar bile oyunbaz bir perinin bakışlarından saçılan parlak gün ışığıyla dolu nazarlar gibi havada asılı kalmıştı... onlar bile aklımı kaçırmanın eşiğinde olduğumu yüzüme haykırıyordu... Sonra nefes aldım. Soluğum bir çığlık gibi kulaklarımda yankılandı. Atmosfer ondan çaldığım bu derin ve soğuk bir yudum oksijene içerlemiş olacak ki az önce kıpırtısız duran her şey bir anda alevlenen bir güçle müthiş derecede baş döndüren süreğen bir devinim kazandı. Dünya başıma yıkıldı deyiminin fiziksel halini yaşıyordum adeta.
Çevremde aldığım nefesle patlak veren hareketliliğin yarattığı gürültü önce kulaklarımda sonra da zihnimin en karanlık köşelerinde müthiş bir sancıya ve basınca sebep oldu. Tenime düşen her yağmur tanesi birer dolu etkisi yaratmıştı. Bütün ağaçların, bütün yaprakların ve tüm canlıların nefes aldığını hissedebiliyordum. Atmosferden çaldığım o derin, o soğuk bir yudum oksijenin bedeli toprağın ayaklarımın altından kaymasına sebep olan bir acı ve baş dönmesi oldu. Nefesim kesik kesik devam ederken dizlerimin üzerine düştüm. Etrafımda bütün hareketliliği ve canlılığıyla dönüp duran dünya fotoğraf karesinden bir kabusa evrilmişti. İşin en kötüsü de nereden geldiğimi, nereye gittiğimi ve kim olduğumu bilmiyordum.
Yere devrilip başımı çarpmadan ve karanlıkla buluşmadan önce ellerimden birinde bir kağıt parçasını sımsıkı tuttuğumu fark ettim. Kağıt parmaklarımın arasında buruş buruş olmuştu. İçinde uzun bir metnin yazılı olduğu belliydi fakat o anda biri dışında başka hiçbir kelimeyi okuyamadım. Asta yazıyordu. Bu ne demekti bilmiyordum. Toprağın soğuğunu yüzümde hissederken gözlerim kapanmadan önce akşamın gölgelerine bürünen ağaçların arasında dolaşan bir el feneri ışığı gördüm. Çoğu zaman böyle bir şey yardıma işaret edebilirdi. Fakat ben.. Yatağının altından canavarlar çıkacağını sanan minik bir çocuk gibi, zihnim gecenin içinde yuvarlanıp uykuya dalarken, bundan müthiş bir korku duydum...



Not: Henüz karar vermedim ama devamı olacağını düşünüyorum bunun ;)


Bu gif benim birkaç haftadır ruh halim resmen, nasıl düştü yaa kıyamam :)
S..

25 Haziran 2019 Salı

Değişim


  Değişim çoğu zaman ürkütücüdür. Fakat henüz gerçekleşmemiş kötü olayların ihtimallerini düşünüp kaygılanmaya bir son verirsek değişimin aslında heyecan verici olduğunu fark edebiliriz. Benim bunu algılamam her zaman için biraz vakit alıyor. Yeni bir yere taşınmak, okul değiştirmek, yeni bir çevrede bulunmak benim için başlangıcı sancılı şeyler oluyor her daim. Çünkü telaşlı ve panik olmaya eğilimli biriyim. Üniversiteye başlarken de böyleydi. Bilmediğim bir yere gidiyor olmanın korkusu yüzünden sevincimin coşkusunu yaşarken endişeden de ölmek üzereydim. Kayıt işlemleri bitti yurda yerleştim derken okul bir kenarda dursun öncelikle yurtta nasıl hayatta kalacağım diye düşünmekten ilk haftamın nasıl geçtiğini pek bilmiyorum. Ailemden ilk defa uzaktaydım. Daha önce bir arkadaşımda bile kalmamıştım yurtta nasıl yaşayacaktım.. Her şey benim için yeni, yabancı ve korkutucuydu. O zamana kadar tek başıma alışverişe çıkmışlığım pek olmamıştı düşün blogcum halimi. Üniversitenin nasıl bir yapı olduğunu ancak içinde yaşamaya başlayınca öğrendim daha öncesinde hiçbir fikrim yoktu. İlk ders günü fakülteyi karıştırıp başka fakültede bölümümü aramıştım ve çok utanmıştım. Öyle böyle dört yıl bitti. Yeni insanlar tanıdım. Bazıları hayatımda anlamlı yerler edindi. Bazılarını hiç tanımamış olmayı diledim. Derslerim her zaman çok iyiydi. Sakarlıklarımla başıma türlü dertler açtım. Buna rağmen dört yıl boyunca şansım çoğunlukla iyi taraftaydı. Benim için sürekli iyi dilekler dileyen ve nerede olursa olsun yanımda olmayı başaran iyi yürekli melekler var hayatımda ve onların yüreğinde yerim olduğu için çok şanslıyım.

  Denemek istediğim birçok şeyi deneme fırsatım oldu. Dalış, okçuluk, geziler, bir çok şey... Ve dört yıl güzel bir şekilde bitti. Tez dönemi tam bir kabustu asla bitiremeyeceğim ve asla yetişmeyecek sandım. Bir şeyle uğraştığımda süreyi doğru kullanmayı pek başaramam ve genellikle panik halinde oluyorum ama bu panik ve telaş sayesinde de durmadan çalışmaya devam edip o şeyi tamamlayabiliyorum. Telaşım ve paniğim beni yıpratsa da uğraştığım işe odaklanıp bitirmeden durmamamı sağlıyor ve bu çok tuhaf. Şimdi ales, yds ve kpss için çabalıyorum. Bir yandan da yurda nasıl da alıştığımı fark ettim. Daha önce okula ve yurda gelmekten korkarken şimdi buradan ayrılıyor olmak endişe veriyor. Hayat çok tuhaf. Artık kendime ait bir evim var. Ev ararken acayip şeylerle karşılaştım. İnsanlar evlerini kiralarken devlet dairesinden daha zor sorular sorup daha zor şartlar koşuyor. Memur değilsen sana ev yok, memur kefilin yoksa olmaz, bekarsan olmaz, öğrenci değilsin ama yeni mezunsun falan filan. Memur değilsem ödemelerimin geçerliliği olmuyormuş gibi ne tuhaf ev sahipleri var. Neyse sonunda istediğim gibi şirin bir ev bulmayı başardım. Kendi istediğim gibi dekore etmekle uğraşıyorum bir haftadır. İngilizce kursuma devam ediyorum. Mesleğim için online bir eğitim programına devam ediyorum. Hayat tuhaf şekilde değişiyor ve devam ediyor. Bir evim olması fikri heyecan verici, korku verici ve bazen de tuhaf bir şey. Sanırım hala oraya ait gibi hissetmiyorum. Tamamen taşındığımda alışacağımı biliyorum ama her gittiğimde başkasının evine gizlice giriyormuşum gibi geliyor şuan için. Bir evin sorumluluğunu almak bir yandan ürkütücü ama bir yandan da sana özel bir alanın olması çok güzel bir şey.


  Şimdi okul bittiğine göre bahsettiğim sınavlar için çok çalışmalıyım. Bir yandan da yeniden çizim yapmak ve bir şeyler yazmak istiyorum umarım bunlar için vakit bulurum. Ve daha çok blog yazıp okumak istiyorum. Bu böyle günlük kişisel iç dökme yazısı gibi bir şey oldu. Bir sonraki postu yeni evimden yazacağım. Buradaki korku hikayelerime devam etmeyi planlıyorum umarım herkes okumayı benim kadar bekliyordur. Yazarım yine canım blog...

  :)
  S..