Kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2021 Pazartesi

Mucizeler Yüreklerdedir


27 Eylül 2020
27 Eylül 2020
İstanbul semaları

  Yıl sonu ve yeni yıl yazılarını yazmaya bir türlü elim varmadı. Geçen yıl beni gerçekten mutlu eden ve bir gün hayatımın akışı son bulmadan gerçek olur mu acaba diye merak edip pek umut etmeden dilediğim bir iki güzel şey oldu bu yüzden tamamen karanlık sayamıyorum kendi adıma. O kadar beklemiyordum ki hatta gerçekleştiğinde şaka falan sandım, inanmadım. Düşündükçe gülümserim hep bunu artık. Ama toplum ve dünya için gerçekten berbat bir yıldı. Epey şey yaşadık hem kişisel hayatlarımızda hem sosyal hayatlarımızda hem de dünya yaşamı açısından. Bazen düşünüyorum da şimdi geçmişe bakıp da orta çağ, karanlık çağ, veba yılları, savaş yılları diye hakkında konuştuğumuz o büyük karanlık dönemleri yaşayan insanlar, o anda, o olayların içindeyken "Ha bitti bitecek, yarın daha güzel olacak, bir yıla kalmaz kurtuluruz" demişler midir bizim gibi diye. Sanırım onlar da hep yarını daha güzel hayal etmiştir. İşte böyle düşününce karanlık bir eşiğin ortasında mı duruyoruz acaba diye endişeleniyorum. Çünkü arkeoloji okurken tarihe dokundukça gördüğüm bir şey var ki insanlar pek de değişmemiş ve büyük tarihi olaylar biraz şekil değiştirerek birbirini hep tekrar etmiş. Çünkü kendimizi tüm hayvanlar içinde zeki konumunda bulsak da aptalız. Akıllanmıyoruz toplumsal olarak. Pandemi iki aya biter, üç aya biter, bir yıla biter dedikçe insanların kontrol edilemez keyfe keder davranışları, bencillikleri ve umarsızlıkları yüzünden sandığımızdan daha uzun sürebilir bu süreç.. 

  Eh tabi bu düşüncelere kapılmıyorum. Sadece, geçmişteki olayları düşününce, o insanların gözünden bakmayı deneyince her şey karışıyor bir an için. Tabi ki umutluyum. Baharda güzel şeyler olacağına inanıyorum. Aslında inanmaktan ziyade istiyorum bunu. Hayat bana hep beklemediğim anlarda mucizeler gönderiyor. Bunun bu sefer de öyle olacağına inanıyorum ve bu kez sadece beni değil toplumu ilgilendiriyor. Yeni yılda, çiçek zamanında dışarıda güneşe sırtımı verip rüzgarla kavga edip limonata içip sohbet etmek istiyorum. Gezmek istediğim yerlere gidebilmek istiyorum. İnsanların bencillikten uzaklaşmasını, hoşgörülü, anlayışlı olmasını istiyorum. Ülkemizin iflastan kurtulmasını ve refaha kavuşmamızı ve kimsenin yoksulluk, açlık çekmemesini istiyorum. Bilime kendini adamış ve her zaman mantıklı olana, her zaman toplumun faydası olana ulaşmayı hedefleyen yöneticiler ve toplum istiyorum. Cehaletin kalmadığı aydın bir toplum istiyorum. Adalet peşinde koşmamızı gerektirmeyecek bir adalet sistemi istiyorum. Yaptığı hizmetleri sanki lütufmuş gibi insanların aklı ve duygularıyla oynamak için kullanmayan yöneticiler istiyorum.

  Bencillik ve ego, özgürlük ve güçlü kişilikten ayrı kavramlardır. Hepsi apayrı ve sınırları olan kavramlar. Bunları birbirine karıştırmak ve kendi içlerinde de yanlış anlamlar yükleyip saçmalamak çok büyük hata. Ellerindekinin kıymetini bilmeyen insanlar görüyorum, kişisel hırsları yüzünden etrafını kırıp geçiren insanlar görüyorum, sorumluluğunu başkalarının üzerine yıkıp ondan fayda sağlamaya çalışan insanlar görüyorum... Ve onları kendilerinden başka hiçbir sözün veya davranışın aydınlığa ve huzura kavuşturamayacağını görünce üzülüyorum çünkü kendilerinin farkına varamıyorlar bile. Üstelik sadece kendilerine değil çevrelerine karşı da yıkıcı ve yıpratıcılar. Umarım bu yıl her şey ve herkes için daha iyi bir yıl olur.

  Hayatımda içlerindeki ışıkla yüreğimi aydınlatan ve kendi içimdeki ışığın sönmemesi için attığım adımlarda yanımda olmayı başarıp beni hep gülümseten insanlar iyi ki varlar. Umarım ben de onlara ışık olmayı başarır ve onların benim için anlamlı olduğu kadar onlara anlamlı olmaya devam edebilirim ve yüreklerinden hiç eksilmem. Bu da her yıl tekrar ettiğim dileklerimden birisi.

  Yine neşeli şeyler yazmayı amaçlayıp bir o konuya bir bu konuya atlayıp sonunda da duygu seline bağladığıma göree yazıyı sonlandırsam iyi olur :) Birbirinizi kırmayın. Sevdiğiniz insanlara sevginizi belli edin. Hatta söyleyin. İhmal etmeyin, kalp kırmayın. Bir insanla iletişim kurarken ilgisiz düşüncesiz olmayın dinlemesini bilin. Sizden küçüklere doğruları gösterirken onların dilinden konuşmasını bilin. Sizden büyüklere saygınızı kaybetmeyin. Yüzünüzü her gün gökyüzüne çevirin. Daha bir sürü şey sayabilirim bu şekilde ama en önemlisi neşenizi kaybetmeyin.

Ve önemli bir konudan da bahsetmek istiyordum ama onu ikinci bir yazıya alsam daha iyi olacak artık. Çünkü kadınların güvenliğiyle ilgili önemli bir husus. Görüşmek üzere. Hepinize iyi yıllar dilerim <3

S..

16 Haziran 2020 Salı

Çakıl


  Çakıl, benim minik çakıltaşım olmaya başlayalı dokuz yıl geçti. Belki bize gelmeden önce de bir yaşına varmış olabilir yani bu yıl dokuz veya on yaş olmalı. Her hayvanın karakterinin farklı olduğunu, hepsinin sevdiği veya nefret edebileceği şeyler olduğunu, kendilerince bir kişilikleri olduğunu hayvanlara biraz ilgi duyan onları seven herkes bilir. Bu güne kadar pek çok kez annesi tarafından terk edilip beni bulan kedi yavrularını da büyüttüm. Hepsi kendiliğinden kapımıza gelip beni buluyordu. Hepsi de bambaşka kişiliklere sahipti ve onları dışarı hayatından kopartmadığım için canları istediği zaman beni terk ediyorlardı. Mahallenin maskotu oluyorlardı onları herkes başka bir isimle çağırıyordu. Çakıl'dan önce çook minnakken aynı anda on beş tane muhabbet kuşumuz vardı. Onları babam büyütüyordu ve içlerinden sadece sarı olan ismini söylemeyi öğrenmişti "Çıtır Çıtır" diyip duruyordu. Daima benim kafama tüner benimle beraber dolaşırdı. O zaman dört veya beş yaşındaydım. Sonra onlara ne olduğunu bilmiyorum. Ortaokula giderken aralıklı zamanlarda üç tane muhabbet kuşum olmuştu. Onları uzun yaşatamamıştık ve o zamanlar henüz bir kuşa yarenlik etmenin inceliklerini bilmiyordum ve vakit geçiremediğimden dolayı çok bağlı değildim. Onlarla ailem ilgileniyordu. Fakat Çakıl benim gerçekten çok çok yalnız olduğum bir dönemde benim can yoldaşım olmaya gelmişti.

  Çok hareketli, çapkın, neşeli, yaramaz bir şey. Minnacık bedeninde gözleri mücevher gibi, parlak zeka dolu bakışları... Böyle bir şeyi kuş işte iki tane kanadı ve tüyleri var diyip nasıl geçebilir insan... İlk günler onunla uyudum onunla uyandım. Kafesine sarılarak uyuyordum beni sevsin bana alışsın diye. Hem uyanıkken de yanımdan hiç ayırmıyordum. Ders çalışırken sesli çalışıp ona okuma yapıyordum. Sesimi seviyordu. Şarkı söylememe, ninni söylememe bayılırdı.

  "Çakıl.. Çakıııl!" diye diye hiç bıkmadan aynı tonda tekrar ede ede ona adını öğrettim. İsmini söylediğimde tüneğinin üzerinde pıtı pıtı koşarak olduğum tarafa gelip tellere zıplayıp beni öpmeye çalışırdı. Israrlı tekrarlarımdan sonra kendisi de konuşmayı öğrendi. Bir defa konuşmanın yolunu anlayınca diğer kelimeleri öğrenmesi daha kolay oldu. "Çakıııl, Aşkıım, Canım, Bebeğim, Çalıkuşu, Çarşı karşı, Çarşı kuşu, Okasa, Aayy!, Gel buraya, Bak!, Cici bebeğiiim, Aç kapıyı, Hahahaa!, Oy oy oyy!, I love you, Aaaa!" gibi bir sürü kelime ve nida öğrenmişti. Bunları da canı nasıl isterse uzatarak veya melodik şekilde söylüyordu. Hatta bazen sessizliğin içinde bir anda bağırır gibi sesini yükselterek "Aşkıım!" diye beni çağırmayı öğrenmişti. Öyle çağırdığında benden hemen cevap geleceğini biliyordu. Öğrenip unuttukları da oldu ve bunların yanında bir de poşet sesini taklit ediyordu. Bu en sevdiği seslerdendi çünkü ona göre tüm poşetlerde yem vardı, lezzetli bir sesti onun için. Poşeti duyduğu anda o da başlardı. Hapşırmamızı ve öksürmemizi de taklit eder biz öksürünce tekrar ederdi. Ve bir de benim gülmemi taklit ediyordu, ben güldükçe o gülüyordu o güldükçe ben gülüyordum. "Hııı?" diye soru sorar gibi nidalar yapardı. Özellikle uykusu olduğunda kafasını geriye çevirip tüylerinin arasına gömdüğünde kendi kendine söylenirdi ama ben ninni söylersem susup dalıncaya kadar beni dinlerdi. Kuşlar uyurken güvende olma duygusundan dolayı sevdiklerini dinlemek istermiş.

  Gözlerimi kapattığımda gözlerini kapatırdı, çok kez bu şekilde onu kandırıp uyuttuğum olmuştu. Dudaklarımı öpücük atar gibi yaptığımda o da gagasını aynı şekilde oynatır ve öpücük sesi yapardı. Kafamı hafif sallayıp dans etmemi severdi. Hemen kendisi de dans ederdi kafasını sağa sola aşağı yukarı sallarken heyecana kapılıp hızla daire çizmeye başlardı. Piyano ve gitar sesine bayılırdı. Hemen neşelenirdi müzik dinlerken. Kalabalık ve yüksek seslerden hoşlanmazdı. İçine su konunca kuş sesi çıkartan toprak kuş şekilli düdükler vardır onların sesini taklit ederdi. Dans etmek en sevdiği şeydi. Bir de öpmek. Lakabı Spaydi idi çünkü tepesi aşağı örümcek adam gibi durup öyle öpüşürdü. Annemin köpeği Nazlı ile birbirlerini kıskanırlardı en çok sevilmek için yarışırlardı. Doğranan bir salatalığın kokusunu salondan bile alır, heyecanlanırdı. Heyecanlanınca göz bebekleri küçülür etrafındaki beyaz halka belirginleşir ve daha da heyecanlanırsa kanat çırpardı. İstediği bir şey olduğu zaman kafesin tavanından ters sallanır ve kanat çırpardı. Sofraya oturduğumuzda onun hakkını vermezsek salatalık için kafesteki yemliği bile yerinden söker, tepesi aşağı devirir, isyan ederdi. İstediği her şeyi anlatmasını bilirdi. Önceleri uçmayı çok severdi ama son yıllarda kafesten çıkmaktan hoşlanmıyordu. Kırmızı renkten nefret ederdi, beyazı çok severdi. Gagasını burnuma dayayarak öyle durmaktan hoşlanırdı. Ayaklarına dokunulmasından en başından beri nefret ederdi bu yüzden elimize asla alamazdık. Ama o isterse omzumuza gelir dururdu. Yanlışlıkla elimize gelse sanki biz tutmuşuz gibi bize sinirlenirdi. Ama parmağımla güreşmekten hoşlanırdı.

  Kapıyı pencereyi aynı anda hiç açmazdım rüzgarda kalmasın diye. Geceleri ışık kapalı otururdum uykusunu alsın diye. Tv veya laptop sesini çok açmazdım rahatsız olmasın diye. Zaten rahatsız olunca sinirlenirdi söylenirdi bıcır bıcır bir şeyler mırıldanır homurdanırdı. Küçük prensimdi benim. Ders çalışırken sessiz olmam gerekse bile onun için piyano sesi açardım ya da tvde bir şeyler açıp kısık sesle dinlemesini sağlardım. Radyo 45lik dinlerdik beraber. Teoman ve Şebnem Ferah'ın seslerine bayılırdı. Pop müzik de severdi. Hayatımın her alanında yeri vardı. Annemlerin evine gelirken ardımda bırakmaz yanımda getirirdim. Mutfağa yemek yapmaya giderken benimle gelirdi. Yediğim her meyveden önce ona verirdim...

  Bu yıla kadar hiç ama hiç hastalanmadı. Belki ufak üşütmesi hapşırması olmuştur. Ama öyle güçlü dinç bir kuştu ki asla hastalık kabul etmezdi. Annemler onun hapşırmasını ayırt edemezdi ötüyor sanırlardı ama ben anlardım. Onu en halsiz gördüğümde sadece sessiz kalıp tüylerini kabartmış olurdu. O zaman bilirdim ki üşümüş. Hemen sıcak tutardım. Hemen kendine gelirdi. Geçen aylarda evimi sel bastığını anlatmıştım. O zaman hayatında ilk defa çok kötü hastalandı. Veterinere götürdük. Veteriner kuşlardan anlamıyordu ama antibiyotik ve vitamin verdi. İlacı kendi içirememişti çünkü Çakıl el ile tutulmaktan nefret eder kaçardı. Panik atak geçirirdi tutulmak istemediği için. İlacı benim içirmenin bir yolunu bulmam gerekiyordu. En sevdiği şey ekmek, yumurta ve salatalıktı. Onlara damlatarak ilacı kandırarak yedirdim ona. Sıcak tuttum. Üç dört gün başında bekledim. Su içmesi için uğraştım. Parmağımı suya batırıp parmağımdaki damlaları içmesini sağladım. Yem yiyemediği için yumurta haşladım. Minik minik parmağımın ucuna yumurta koyup bir anne kuş gibi yedirdim ona. İlaçtan önce kusuyordu çok kötüydü. çok çok kötüydü. Ama toparlanmayı başardı. Virüs salgınından önce annemlere gelirken yanımda getirdim keyfi çok yerindeydi. Ama bir kez daha hastalandı. Daha çok vakit geçmemişti bile. Aynı süreci yine yaşadık. Yine toparlandı.

  Ama geçtiğimiz perşembe günü yani ayın 11inde bir şeyler ters gitti. Sabah çok neşeliydi. Sabahları etraf aydınlık ve perdeler açık kalmışsa gün ışığıyla neşesini bulur ve beni uyandırana kadar konuşurdu. Ben uyandıktan sonraysa o tekrar uyurdu. Dışarıdaki kuşlara laf yetiştirirdi. Yine öyleydi. Dışarıdaki kuşlarla yarışıyordu. Ben uyanınca sakinleşti ve kahvaltı hazırlığında heyecanlandı. Salatalığını verdik ona da. Kahvaltıdan sonra sessizleşti. Sonra kustuğunu duydum. Kursağındaki yemleri kusarken etrafa fırlatıyordu. Panikle hemen yanıma aldım. Birkaç gündür ruh halim zaten kötüydü. Kabuslar görüyordum alakasız şeyler hakkında. Onu öyle görünce içimdeki sıkıntı bu yüzdendi demek dedim. Bu sefer daha kötü olduğunu anlamıştım. Çünkü.. Çünkü bu kez ilk defa tüneğinden düştü. Bir kuşun tüneğinden düşmesi kötüye işarettir. Bir kuşun kafesin dibinde dolaştığını görmeniz için onun deli olması lazım bundan nefret ederler. Kafesin dibine indiğini yalnızca düşen bir meyvenin peşindeyse görebilirsiniz ya da çok korkmuşsa. Çakıl bir meyvenin peşinde olsa bile kafesin kenarına tutunur kafasını uzatabildiği kadar uzatır meyveyi öyle alırdı asla yere dokunmazdı.

  Çok korkmuştum. Elimize gelmekten nefret ederdi ama başka çarem yoktu onu elime aldım. Hiç kendinde değildi. Elimde onu ısıttım. Vitamin vermeye çalıştım, su vermeye çalıştım, kustuğu için bir şeyler yesin diye uğraştım ama bu kez hiçbir şeyi kabul etmedi. Nazlı da çok endişelenmişti gelip gidip onu izliyor kontrol ediyordu. Sonradan düşündüm de sanırım felç geçiriyordu. Önce midesi mahvoldu. Sonra ayakları tutmaz oldu. Sonra elimin içinde sanki bir kalp tutuyordum. Kalbi pıtır pıtır atıyordu. Korkmasın diye ona ninni söyledim. Sakinleştirdim. Yavru bir kuşun annesini çağırması gibi iki üç kez ses çıkartabildi. Sonra kalbi durdu. Melek oldu benim minik prensim. Nazlı onun gittiğini hemen anladı. Nasıl anladı bilmiyorum ondan bir anda korkup geriye doğru sıçradı ve panikle havlamaya başladı. Çakıl'ı bir prens gibi erik ağacının altına gömdük.

  Kaç gündür kendimi yeni toparlayabildim. Belki bir kuş için üzülmek çoğu kişiye anlamsız gelebilir ama o benim bebeğimdi. Kahvaltıda salatalık yerken onun artık olmadığını unutup yanlışlıkla onun için ayırıyorum veya pencereden rüzgar girdiğinde üşür diye tam düşünecekken artık olmadığı aklıma geliyor. Dışarıda kuşlar öterken cevap vermesini bekliyorum fark etmeden kafesinin olduğu yere dönüp bakıyorum.. Sesini özledim. Resimlerine bakamıyordum bugün bakabildim. Onu hep mutlu yaşatmaya çalıştım. Daima yanımda olup bana arkadaşlık etti. Bu yazıyı da onu hatırlamak ve unutmamak için yazıyorum..

25 Haziran 2019 Salı

Değişim


  Değişim çoğu zaman ürkütücüdür. Fakat henüz gerçekleşmemiş kötü olayların ihtimallerini düşünüp kaygılanmaya bir son verirsek değişimin aslında heyecan verici olduğunu fark edebiliriz. Benim bunu algılamam her zaman için biraz vakit alıyor. Yeni bir yere taşınmak, okul değiştirmek, yeni bir çevrede bulunmak benim için başlangıcı sancılı şeyler oluyor her daim. Çünkü telaşlı ve panik olmaya eğilimli biriyim. Üniversiteye başlarken de böyleydi. Bilmediğim bir yere gidiyor olmanın korkusu yüzünden sevincimin coşkusunu yaşarken endişeden de ölmek üzereydim. Kayıt işlemleri bitti yurda yerleştim derken okul bir kenarda dursun öncelikle yurtta nasıl hayatta kalacağım diye düşünmekten ilk haftamın nasıl geçtiğini pek bilmiyorum. Ailemden ilk defa uzaktaydım. Daha önce bir arkadaşımda bile kalmamıştım yurtta nasıl yaşayacaktım.. Her şey benim için yeni, yabancı ve korkutucuydu. O zamana kadar tek başıma alışverişe çıkmışlığım pek olmamıştı düşün blogcum halimi. Üniversitenin nasıl bir yapı olduğunu ancak içinde yaşamaya başlayınca öğrendim daha öncesinde hiçbir fikrim yoktu. İlk ders günü fakülteyi karıştırıp başka fakültede bölümümü aramıştım ve çok utanmıştım. Öyle böyle dört yıl bitti. Yeni insanlar tanıdım. Bazıları hayatımda anlamlı yerler edindi. Bazılarını hiç tanımamış olmayı diledim. Derslerim her zaman çok iyiydi. Sakarlıklarımla başıma türlü dertler açtım. Buna rağmen dört yıl boyunca şansım çoğunlukla iyi taraftaydı. Benim için sürekli iyi dilekler dileyen ve nerede olursa olsun yanımda olmayı başaran iyi yürekli melekler var hayatımda ve onların yüreğinde yerim olduğu için çok şanslıyım.

  Denemek istediğim birçok şeyi deneme fırsatım oldu. Dalış, okçuluk, geziler, bir çok şey... Ve dört yıl güzel bir şekilde bitti. Tez dönemi tam bir kabustu asla bitiremeyeceğim ve asla yetişmeyecek sandım. Bir şeyle uğraştığımda süreyi doğru kullanmayı pek başaramam ve genellikle panik halinde oluyorum ama bu panik ve telaş sayesinde de durmadan çalışmaya devam edip o şeyi tamamlayabiliyorum. Telaşım ve paniğim beni yıpratsa da uğraştığım işe odaklanıp bitirmeden durmamamı sağlıyor ve bu çok tuhaf. Şimdi ales, yds ve kpss için çabalıyorum. Bir yandan da yurda nasıl da alıştığımı fark ettim. Daha önce okula ve yurda gelmekten korkarken şimdi buradan ayrılıyor olmak endişe veriyor. Hayat çok tuhaf. Artık kendime ait bir evim var. Ev ararken acayip şeylerle karşılaştım. İnsanlar evlerini kiralarken devlet dairesinden daha zor sorular sorup daha zor şartlar koşuyor. Memur değilsen sana ev yok, memur kefilin yoksa olmaz, bekarsan olmaz, öğrenci değilsin ama yeni mezunsun falan filan. Memur değilsem ödemelerimin geçerliliği olmuyormuş gibi ne tuhaf ev sahipleri var. Neyse sonunda istediğim gibi şirin bir ev bulmayı başardım. Kendi istediğim gibi dekore etmekle uğraşıyorum bir haftadır. İngilizce kursuma devam ediyorum. Mesleğim için online bir eğitim programına devam ediyorum. Hayat tuhaf şekilde değişiyor ve devam ediyor. Bir evim olması fikri heyecan verici, korku verici ve bazen de tuhaf bir şey. Sanırım hala oraya ait gibi hissetmiyorum. Tamamen taşındığımda alışacağımı biliyorum ama her gittiğimde başkasının evine gizlice giriyormuşum gibi geliyor şuan için. Bir evin sorumluluğunu almak bir yandan ürkütücü ama bir yandan da sana özel bir alanın olması çok güzel bir şey.


  Şimdi okul bittiğine göre bahsettiğim sınavlar için çok çalışmalıyım. Bir yandan da yeniden çizim yapmak ve bir şeyler yazmak istiyorum umarım bunlar için vakit bulurum. Ve daha çok blog yazıp okumak istiyorum. Bu böyle günlük kişisel iç dökme yazısı gibi bir şey oldu. Bir sonraki postu yeni evimden yazacağım. Buradaki korku hikayelerime devam etmeyi planlıyorum umarım herkes okumayı benim kadar bekliyordur. Yazarım yine canım blog...

  :)
  S..  

18 Nisan 2019 Perşembe

Çocukluğumuz Bir Akşamüstü Çiçek Kokusu

Yaz akşamüstüleri koşmaktan yorulurdu çocuk bedenlerimiz. Açmak için güneşin batışını bekleyen çiçekler hoş kokular saçarken çimenler dinlenmek için en güzel yerdi. Yüksekten korkup çatılarda dolaştık. Karanlıktan korkup geceleri bahçenin köşesindeki salıncağın serinliğinde keyiflendik. Çocuk cesaretimiz nereye gitti? Gökyüzü binlerce kez renk değiştirdi. Günler ışıldayıp eskidi. O yaşlı dut ağacının gölgesi artık yerinde değilken salıncak kuracak yeni bir yer de bulunmadı. Zaman böyle geçip giderken kimlerle güldük, kimlerle ağladık, kimler gönlümüzü kırıp geçti... Günler geçip anılar birikirken kimler kalbimizi neşeyle doldurmaya devam ediyor... Hayattan öğrenmemiz gereken her şeyi öğrendik mi? Ruhlarımızı saf ve temiz tutabildik mi? Çocukluğumuzun yaz kokulu anıları şimdi ne kadar da yakın ne kadar da uzak... Alışıldık ruhlar ne kadar da değerli.. O eski ahşap kapılar o bilindik bahçeler hala hatırladığımız gibi mi... O zamanlar farkında mıydık solup gitmenin kederinin? Zaman geçip gidiyorken sevdiklerimizin kalbinde küçük bir ateş böceği gibi parlayabilmek ne kadar da kıymetli. Ruhlarımız hala bir akşamüstü çiçek kokusu gibi...

S..

11 Şubat 2019 Pazartesi

Delirmiş Bir Ben


  Selam canım blog. Can sıkıntısı fena şey doğrusu. Üstelik yapılacak onca işin gücün ve elde kalan az zamanın baskısı da canımı daha çok sıkmakta. Şuan tez yazıyor olmalıyım ama tükenmişlik sendromu hissediyorum resmen. Derslerin yoğunlaşacağını ve sınavların başlayacağını düşündükçe... Tamam düşünmeyelim.. Tez kabuslarıma giriyor rüyamda bile yazmaya çalışıyorum. Daktiloda tez yazıyorum rüyamda, ay yok kabus olmalı bu, birisi yaz hadi bitir şunu diye söyleniyor daktilonun arka tarafında. Ama tuşlar mı sıkışıyor ne oluyor bilmiyorum yazamıyorum. Uyanınca da kendimi sakinleştiriyorum dönem uzasın ne olacak diyorum. Ay bir sıkıntı bir stres sorma blog sorma.

  Aynı anda yapmak istediğim onca şeye vakit yetiştiremiyorum. Mesela şuan kitap okumak istiyorum ama hayııır diyor beynim tez tez tez diye kafayı yemezsem puding partisi yapalım dönem sonunda. Bu yıl kendime kitap hedefi koydum. Tatilde on bir kitap okudum bile gerçi on tanesi ince kitaplardı ama olsun uzun zamandır kitap okuma günlerime dönmek istiyordum. Şimdi dersler yüzünden yine okuyamayacağım. En azından uzun süredir okumam gereken bir kitabı sonunda bir çırpıda bitirebildim. Bu da bir şey değil mi..

  Bugün ilk ders günüydü. Ders programı muazzam. Pazartesi sekiz buçuktan beş buçuğa kadar dersim var. Salı öğlene kadar. Çarşamba hiç yok ve perşembe günü sekiz buçukta tek bir dersim var. Nedeeen neden tek bir ders o saatte diye çıldırmadım değil. Ama en azından erken uyanıp tüm gün tez çalışırım dedim sonra. Umarım çalışırım yani. Ay tövbe tanrıma tez çalışırken de deli gibi görünüyorum çevremdekilere. Saçlar her yerden fırlamış kendi kendine konuşan bir deli. Oda arkadaşlarım bir şeyler anlatınca duymuyorum çalışırken odaklanabilmişsem. O delilik halinde. Benden korkmasalar bari sonunda.

  Şuanda okumak istediğim kitabı da bardak altlığı gibi kullanıyorum, yanımdan ayırırsam hiç okuyamam korkusundan bu, bir de çaysız tez ilerlemiyor. İki harf daha yazabilirim gün bitmeden. Sanırım yani...

  Yurda gelirken gitarımı da getirdim sanki çalmayı çok öğrenebilmişim gibi. Ama arada bir oynuyorum rastgele iyi oluyor. İnşallah bir şikayet gelmez kimseyi kulaklarından hasta etmem. Geçen dönem okçuluk kursuna gitmiştim şimdi tekrar çağırmışlar çok sevindim şuan için hayatımın en iyi aksiyonu okçuluk, diziler, filmler ve rüyalar. Resim yapmayı da özledim ama o yine yaza kaldı. Bana yine hüsran bana yine hasret var. Ay dur bunu dinleyelim yazının sonuna koyayım da. Öyle işte blog. Bu okulun son dönemi o yüzden acayip yoğun geçecek şimdiden belli. Buralarda olmayı başarırım inşallah. Arada seslenirim yine. Umarım. Ay aman neyse. Saçmalamaya geldim gidiyorum.
kib. öptüm. gülücük emojisi. buraya da bir random gülüş şeysi.

S..

22 Eylül 2018 Cumartesi

Bazı Şeyler


  Yeni bir yere alışmak her zaman için zordur. Bu yeni yer bir yurtsa her zamankinden biraz daha zordur. Okulda dördüncü yıl başlıyor. Üç yıldır kaldığımız yurt değişti. Orada her zaman bazı sorunlarım oluyordu ama idare etmesini biliyordum. Bizim kaldığımız kyk yurdu erkek yurdu oldu ve daha geçen yıl kullanıma açılmış olan erkek yurdunu da biz aldık. Fakülteme daha yakın ve fiziki açıdan da yeni olması çok daha iyi. Yine de eski yurdun cennetvari bahçesini arıyoruz. Buradaysa daha geniş ve daha çok dolap olması, eşyaların daha düzenli durması gerçekten muazzam. Fakat yerleşmek tam bir kabustu. İlk gün bazı karışıklıklarla uğraştık ve kabus gibi bir gece geçirdik. Sistemde odamla ilgili bir sorun vardı. Sonra o düzeltilebildi. Sonraki iki gün de temizlik işleriyle ilgilendik. Erkek yurduyken burası sanırım asla temizlenmemiş. Biz gelmeden önce biraz temizlenmeye çalışılmış hali bile böyleyse burada nasıl yaşamışlar diye düşündük. Ablalar ellerinden geldiğince bütün odalara yetişmeye çalışıyordu ama kabus bitecek gibi değildi. Etrafta yeni yaşamsal varlıklar ortaya çıkmıştı, her yerde bir şeyler geziyordu. Biz de kendi odalarımızı istediğimiz gibi hijyenik hale getirmek amacıyla marketten ne kadar temizlik ürünü varsa topladık. İki gün boyunca duvarları bile çamaşır suyuyla sildim. Duvarlarda çamurlu ayak izleri, çekmecelerde çürümüş meyve kalıntıları ve onların da üzerinde gezen bir şeyler vardı. Daha fazlasını anlatamayacağım kadar iğrençti. Neyse Ellerimizin üç kat derisini kaybetme uğruna da olsa temizliği bitirdik. Lavanta kokusu yayan bir şey bile koydum bir köşeye. Ebeveynler oğullarına temiz olmayı öğretmeli.

  Fakat sorunlar bunlarla bitmiyor.

  Şimdi de değişik kurallar çıkartmışlar ortaya. Genel müdürlük öyle söyledi, devlet öyle söyledi diyip duruyorlar ama bana kalırsa bir çoğu keyfi uygulama. Öncelikle pazara çıkmamız yasaklanmış. Meyve sebze alamıyoruz. Belki ben şuan havuç kemirmek istiyorum. Ama yasak. Market ürünü almak da yasaklanmış. Kendi kantinleri kar etsin diye biz onların pahalı, az sayıda ve gerçekten kötü olan zeytini veya peyniri yerine istediğimiz şeyleri alıp odamıza koyamıyoruz. Mesela kantinde yoğurt yok ama dışarıdan da alamıyoruz. Az sonra yetkili bir yerlere dilekçe gibi bir şeyler yazacağım. Gerçekten çok ama çok sinirliyim. Ben kavun seviyorum kavun alacağım ya ne karışıyorlar ki buna? Bağışıklık sistemini güçlü tutmak için yoğurt meyve ve bazı sebzeler çok önemlidir. Bunlar onların kantininde mevcut değil, olanlar da kötü, az sayıda ve pahalı oluyor mecbur değiliz ki onlardan almaya. Bu gerçekten anlamsız. Ders çalışırken bitki çayı içmeyi severiz mesela yani ne diyeceğimi bilemiyorum işte. Bu da böyle bir yazı oldu. Son zamanlarda ülkede hiçbir şey normal değil. Pazartesi günü de pazara gideceğiz istediklerini yapsınlar sonra bakalım neler olacak.

S..

3 Temmuz 2018 Salı

Güneş Zamanı


  Güneşi hatırlıyorum. Pencerenin önünde öylece durup sessizliği dinlerken güneşin tozlu camdan süzülüşünü ve gün batımının kollarımda bıraktığı sıcaklığı anımsıyorum. Dışarıda çinko kaplı çatıların her birisi de çirkin beton öbeklerinin arasında mücevher gibi parlıyordu. Kuşlar havanın kararacağının bilinciyle oradan oraya telaşlı kanat çırpıyor ve aşağıda evlerine dönmeden önce biraz daha oyun oynamaya çalışan çocukların üzerinden hızla uçup gidiyordu. O anı aklıma kaydetmek istemiştim. Ve işte şimdi birdenbire anımsadım. Sebebi yoktu. Okul koridoru bomboştu. Haftanın son dersi de bitmişti. Güneş batıyordu. Ve zamanın bir an için durup nefes aldığını hissetmiştim. Zaman nefes alıyordu. Varlığını kimsenin bilmediği tuhaf bir yaratık gibi etrafımızda dönüyor, kıpırdıyor ve bizimle beraber nefes alıyordu. Ve ben de güneşin zerreleri şeffaf kırılgan camı aşıp tenime çarpıyor ve etrafa saçılıyorken öylece durup dışarıyı izliyordum. O anı kaydediyordum. Hiçbir şey düşünmeden durduğum ve sadece bir an için dinlenmiş hissettiğim saçma ve küçücük bir andı. Başka bir zamanda başka bir yerde fakat aynı gün batımına denk gelirsem eğer o zamanki ben ve şimdiki ben ile kafamda bir karşılaştırma yaparım diye düşünmüştüm. Hislerim düşüncelerim algılarım aynı olacak mıydı gün batımı aynı olsa bile? Güneşin zerrelerini görebilecek miydim yine tenimden saçılırken? Bunu merak etmiştim. İnsanın aklı bazen farklı çalışmaya başlayabiliyor ve bir çocuğun aklı her zaman mümkün olandan biraz daha tuhaf çalışabilir. Herhalde öyle bir andı. Ve şuanda hiç gün batımı olmaksızın gece yarısını on iki geçe alakasız bir biçimde bunu anımsadım. Üzerinden on iki yıl geçmişken..

  S.. 

18 Nisan 2018 Çarşamba

Lavi


  Biliyorsun ben hiçbir zaman sana tam olarak veda edemedim. Aslında veda etmek kimin umurunda ki? Ben hiçbir zaman senin gitmeni kabul etmedim Lavi. Gördüğüm ufacık bir şey öğrendiğim ufacık bir şey ve gittiğim ufak bir yer bana bir şekilde seni hatırlatıyor. Öğrendiğim birçok şeyi sana da anlatmak isterdim, bir çok şeyi de senin bana öğretmeni. Gittiğim yerlere seninle gitmeyi dilerdim. Saçma sapan şeyler için ağladığımda sırtımı tıpışlayıp yarın geçecek demeni isterdim. Geçmese de. Eminim sen söyleseydin geçerdi. En çok da mavi deniz bana seni hatırlatıyor. Bir gün bir korsan gemimiz olacağına söz vermiştin. Gemilere bu yüzden bu kadar ilgim. Teoman'ı seninle bu kadar sevdim belki de. Biliyor musun sesi neredeyse hala aynı ve bence o bir vampir çünkü çok yavaş yaşlanıyor. Eminim bunu sen de onaylardın. Sen yaşlandığında nasıl görünürdün merak ediyorum.

  Senin için bir çiçek almıştım. Yine biliyorsun ki ben kaktüsten başka bir bitki yetiştiremiyorum. Bütün yaprakları daha şimdiden döküldü. Araştırma yaptık yanlış yapmışım. Toprakla boğmuşum bitkiyi. Halbuki iyi beslensin istemiştim. Bilirsin insan iyi bir şey yapmaya çalışırken böyle kötü sonuçlar elde edebiliyor. Belki hala yaşatabilirim. Nasıl mavi açmasını sağlayacağımızı da öğrendik arkadaşımla. Belki mavi açar. Seversin. 

  Bu gün tam yirmi yıl oluyor. Senin bana benim de sana küstüğüm sonra da ikimizin birbirimizi affettiğimiz koskoca bir yirmi yıl. Onca şeyden sonra ruhum çimenle kaplı kocaman bir tepenin ortasında öylece duruyor. Havada süzülen bulutları, uzaklarda uçan M şeklindeki kuşları ve rüzgarda salınan çiçekleri seyrediyorum. Kirpiklerim onlar kadar çiğ kaplı. Merak ediyorum ruhumun kırılmaktan ne zaman tükeneceğini. Sanki oyunda hile yapmışım ve sonsuz can kazanmışım gibi kırılsam da tükenmiyorum. İşte tüm bunları ve daha fazlasını seninle saatlerce tartışmamız gerekirdi. Varlığımın sonuçlarını aklım kestiremiyor. Zaman içinde bir kırılmaya sebep oluyorum gibi hissediyorum bazen. Mevcudiyetimin yarattığı kaos, kader çizgime değen tüm kader çizgilerini etkiliyor ve bunun sonuçlarını algılayamıyorum. Dilerim iyi sonuçlara sebep oluyorumdur. Bir gün her şeyin sonu nereye varacak bilmiyorum. Umarım sen güzel bir yere varmışsındır. Yirmi yıl önce o gün peşinden gelmeye çalışan ruhum üç kez geri gönderilmeseydi neler farklı olurdu merak ediyorum. Fazladan bir ömrü yaşayan kayıp bir ruh gibiyim kendi kayıp ruhunu arayan. Bu nedenle çektiğim her acıyı ve her üzüntüyü aldığım nefeslerin bedeli olarak görüp katlanıyorum. Belki de bu yüzden insanlar hep benim güçlü yanlarımı görüp daima mutlu olmayı başardığımı söylüyor. Çoğu zaman gerçekten de öyle oluyorum. Sen bana ışık olduğumu söylemiştin. Işık gibi durmadan yoluma devam etmem gerektiğini, cesur olmamı söylemiştin. Var olmanın bile başlı başına harika olduğunu da söylerdin eminim.

 İnsanlar onlara iyi gelen bir yanım olduğunu söylüyor hep. Böyle söylediklerinde hala senin izinden gittiğime ikna oluyorum. Çünkü bazen o kadar karanlık oluyor ki her şey, hiçbir şey göremiyorum, kayboluyorum. Bana iyi gelen ruhlara sahip insanlar çevremi aydınlatıyor. Bazen onların beni bulmasını senin sağladığını düşünüyorum. Kulaklarına fısıldayıp o gün yollarını değiştirip sanki benimle karşılaşmalarını, tanışmalarını sağlıyorsun gibi. Hepsi birer mucize benim için. Hepsi birer sihir.

  Bu gün senin için daha çok gülümseyeceğim. Senin için gökyüzüne bakacağım. Senin için şarkı söyleyeceğim Lavi. Benimle birlikte şarkı söylemeye devam edeceksin. Adımlarım adımların olmaya devam edecek. Havada, suda ve gökyüzünde sesini işitmeye devam edeceğim ne söylediğini hiç anlamasam da. Şiir gibi yaşamaya ve kabuslarımdan masallar yaratmaya devam edeceğim. Bu ağaçlar, denizler ve çakıl taşlarıyla dolu tuhaf dünyada, bazen yorulsam da, senin izinden yoluma devam edip kabuslarımdan fırlayan tüm canavarlarla savaşacağım. Söz veriyorum.

  S..

30 Mart 2018 Cuma

Kakaolu Puding


  Seninle konuşmayalı hayli uzun zaman oldu. Winnie the pooh ve pudinglerden başlayıp hayaller ve kitaplarla devam eden sohbetlerimizi özledim. İkimizin de zamandan yana bunca talihsiz olmamız şaşılacak şey. Son zamanlarda senin de epey karmaşa içinde olduğunu hissediyorum. Ruh ikizi olmak insana garip psişik güçler kazandırıyor. Biliyorum ki bu günlerde gökyüzüne daha çok bakıyorsun ve her sabah derin bir nefes alıyorsun maviden. Baharın gelişini benim kadar ağlak gözlerle izlediğinden eminim. Bunların bir kısmı iç burkulmasından olsa da bir kısmı muhakkak mutluluk gözyaşı olmalı çünkü yaz geliyor ve kışın esareti bitiyor minik Çalıkuşu. İkimizin de evlerimize dönüşümüz yaklaşıyor. Nisana bir gün kala duygusallığımın zirvesinde olduğumu tahmin ediyorsundur. Epey yaşlandım. Burada içten bir kahkaha attığını duyar gibiyim. Öyle garip garip bakmasan daha iyi tabii. Şaka yapmıyorum. Tamam ben de gülüyor olabilirim.

  Sana bahsedecek çok fazla şey birikti. Varlığını her an hissetsem de, şuanda gerçekten de yanı başımda olmanı dilerdim. Her zamanki gibi insanları anlayamama sorunum devam ediyor. Benim düşünme ve davranış tarzım çevremdeki herkes için bir uzaylıymışım izlenimi veriyor olmalı. Hiçbir zaman diğerlerinin normal dediği insan sınıflamasına dahil olmayacağım ve böyle bir niyetim de yok. Ben şiir gibi yaşamaktan memnunum bilirsin beni tanırsın sen. Dostum arkadaşım kardeşim dediğim insanları fark etmeden bunaltıyor olmalıyım. Bu nedenle son zamanlarda herkesten bir adım uzak durmaya karar verdim. Herkesin sen ve Çakıltaşı kadar içten bir samimiyetle tüm manyaklığıma rağmen uzaylı olmamı yadırgamadan yanımda olmayı başaracağını zannetmekle şayanı takdir bir deliliğin zirvesinde yaşıyorum. Bu cümleyi de bir seferde yazmayı nasıl başardığımı bilmiyorum. Herkesi aynı sanıp herkese aynı davranmakla hata ediyor olmalıyım. Fakat başta da dedim ya bütün sorun herkes gibi düşünmüyor olmamda. Ama herkesin beni herkes gibi düşünen biri sanması da daha garip tabi. Neyse geçelim bunları. Kafan karıştı değil mi? Bazen bana da oluyor. Neyse ki kader çizgim bunca tuhaflığın arasında birkaç nadir ve güzel insanın kader çizgisiyle kesişmeyi başarabilmiş. Bir uzaylı topluluğu kurup hepimizi kurtarmalıyım bence.

  Bu arada sınav döneminin ortasındayım. İlk sınavım berbat geçti. Bizans sanatı. İkonografi konusunda iyi olsam da yapıların isimlerini birbirine karıştırarak müthiş bir iş başardım. Sanırım 10 alacağım. Bir sıfır eksik değil, sen sormadan söyleyeyim. 0 olmamasının nedeni de 0 verilemiyor olması. Ne kadar da harika değil mi? Onun dışında şimdilik sınavlar iyi gidiyor. Eğer herhangi bir hata yapmadıysam nekropol ve hellenistik yontu derslerinden gerçekten de 100 bekliyorum. Bir sıfır fazla değil. Yine göz kırptığını görebiliyor gibiyim dostum. Söz verdiğim gibi çabalıyorum. Bu ışığın parlamaya devam edebilmesi için kosmosa güzel mesajlar gönder benim için olur mu? Birbirimize söz verdiğimiz gibi Ales'e başvurmuş olmamız harika. Umarım sen sınava çalışmak konusunda benden daha iyisindir çünkü ben hala tek bir soru çözmedim. Ve beynimin arka odalarında çalıp duran metal parçalardan biri de bunun yüzünden olmalı. Zaman azalıyor. Kronosla aramın iyi olmadığını bilirsin.

  Ders çalışmaktan yazmaya fırsat bulamamak canımı sıkıyor. Neler planladığımı biliyorsun ve bunlar hakkında artık bir şeyler yapmalı mıyım emin olamıyorum. Bir noktadan sonra hevesim kalmıyor. Sonra senin beni azarladığını hayal ediyorum. Saçmalama Sesszigemi diyorsun kafamın içinde. Kafama terlik fırlatmışsın gibi kendime geliyorum. Birlikte kurduğumuz hayalleri kendi elimle yıkacak değilim. Kendi adıma vazgeçsem de senin için vazgeçemem. Birisi kitapların okunmak için zamanı vardır demişti kim olduğunu hatırlamıyorum. Diyordu ki bir kitap sadece o istediğinde okunur vakti geldiğinde. Herhalde yazmak da buna benziyor. Kafam karıştığında hep Çalıkuşu ve Çakıltaşı olsa o ikisi ne yapardı diye düşünüyorum ve ona göre davranıyorum. Kararsız kaldığım veya korktuğum konuları ikinizle tartışıyorum zihnimde. İyi oluyor kendime geliyorum. Çakıltaşının yaptığı gibi insanları gözlemliyorum. Yazmak konusunda ilham verici detaylar yakalıyorum. Çevremdeki insanları hikayelerimde karakterlere dönüştürüyorum. Ne kadar başarılı ne kadar başarısız bunu bilemeyeceğim. Eskisi gibi kabuslar yine ilham kaynağım. Tanrım hepsinden de ne güzel filmler olurdu. Ama benim gibi henüz yazar aday adayı olma konusunda bile çok başarılı olmayan bir insanın eline düştükleri için kendi talihsizliklerine gülsünler. Elimden geleni yapıyorum dostum gerçekten.

  Ah bir de bu aralar yeniden çiziyorum. Yazılarım için çizdiklerimi görmüştün. Bir süredir de çevremde değer verdiğim insanları çizmeye çalışıyorum. Bazısı korkunç oldu. Sanırım ben fantastik yaratıklar çizmek konusunda daha iyiyim. Çünkü onlar gerçekte yok ve nasıl çizersen çiz saçma durmuyorlar. Seni ve Çakıltaşını da çizeceğim. Ama nasıl bir şey olacağı konusunda bir şey söyleyemem. Hatta size hiç göstermesem daha iyi bile olabilir hayal kırıklığına uğratmak istemem.

  Senin için her gün bir fotoğraf çekiyorum. Hoşuma giden bir ağaç, gökyüzü, bir çiçek... Aklına ne gelirse. İstiyorum ki o anda dikkatimi çeken şeyleri sen de gör. Uzakta olsan da ortak anılarımız olmaya devam etsin çocukluk arkadaşım Çalıkuşum benim. Bunları biriktirmek ve topluca göndermek yerine o anda çektikçe sana göndereceğim bundan sonra. Toplu gönderince çıldırmandan korkuyorum her defasında :D Belki de benden bıkabilirsin diye korkmalıyım fakat ikimiz de birbirimizi iyi tanıyoruz öyle değil mi? Garipliklerimi hoş karşılayan bir ruh kardeşim olduğu için ne kadar şanslı olduğumun farkındayım. Hadi daha çok gülümse. Burada deli gibi kendi kendime yazdığımın farkındayım elbette ama okuyacağını biliyorum. O zaman şimdi kendine bir kakaolu puding ısmarla ve nisanı kutlamaya başla olur mu? Çünkü ben gerçekten de epey yaşlandım ve nisan zaten kötü birkaç anıyla doluyken bir yaş daha eskitmemin yasını tutmak yerine neşelenmek istiyorum. Dostum çevremdekilerin çoğusunun ablası yaşındayım bazısı bana yakında teyze falan demeye başlayacak diye korkuyorum. Bir tanesi bana abla demeye kalktı da gözüm döndü resmen sonrasını hatırlamıyorum. Şaka tabi. Dövmedim canım o kadar da değil. Kıyamam ki hepsi benim yavru ördeklerim ahhahaha :D Tamam grip ve ders çalışmaktan kafayı yediğim doğru. Gidiyorum şimdi. Sana ses kaydı falan atıp biraz da öyle uğraşayım :D

S..

4 Mart 2018 Pazar

Beni Tanırsın Lavi



  Biliyor musun Lavi zaman zaman dibe vurup zor anlar yaşasam da ilerlemeye hep devam ettim ve ediyorum. Tıpkı sana söz verdiğim gibi. Hiçbir zaman geri adım atmadım ve bir kaplumbağa hızında bile olsam sana olan sözümü tutup yoluma devam ediyorum. Kayıp bir ruh olarak bile daima yanımda olmayı başardığın için kosmosun takdirini hak ediyorsun. Bir an için varlığını hissedemez olduğumda, kaybolduğumda seni yeniden buluyorum ve bana kalırsa bu hiçbir Hogwarts büyücüsünün gercekleştiremeyeceği bir sihir. İçinde bulunduğun frekans boyutunda bazen beni sinirlenerek bazen de gülümseyerek izlediğini biliyorum. Ve endişelenmediğini. Çünkü beni tanırsın. İyi bir burçta doğduğum su götürmez. Nisan benim için hep biraz buruk olsa da kiraz çiçeklerinin açışını senin için kutlamaya devam edeceğim. Bu küçük cılız ışık senin gölgenle parlamaya devam edecek. Sana söz verdiğim gibi.

  S..

17 Ekim 2017 Salı

Işık Gölge Oyunları

Olbia, çarşı, akdeniz üniversitesi, kampüs, akdeniz, stoa

  Bazen hayatımdaki bütün şansı tüketmişim gibi geliyor. Bütün iyi ve güzel sözcükler güneşin tirizli pencerelerden içeriye süzüldüğü ve minderde uyuyan kedinin kapalı gözlerinde gölgeler yarattığı bir günde kalmış gibi. Ayaklarımın altından akıp duran serin dere kurumuş, çatlamış çakıl taşları ise tabanlarımı yakıyor. Ruhumdaki iğde ağacı göğe küsmüş. Haldi'nin kızıl gözlü kuzgunları bile ağacımı terk etmiş. Onlar bile üzerimdeki gökyüzünden ürkmüş sanki.

  Bütün karanlığımı bir battaniye gibi sarınıyorum bazen. Kendi karanlığım ruhumdaki ışığın olgunlaşıp parlamasını sağlayabiliyor. Bunun nasıl olduğunu anlatmam mümkün değil. Ama sanırım karanlığı anlayıp çözümlediğimde onun dışına çıkmanın yolunu buluyorum.

  İnsanları kafama takmamam gerektiğini yeni yeni öğrendim. Benim zaten yeterince sorunum var. Kendimi geliştirmek ve bana gerçekten değer veren insanlara odaklanmak benim için daha öncelikli şeyler. O hakkımda böyle düşünmüş şu kişi bunu yapmış diye düşünüp harcayacak zamanım yok. Bunun yerine bir kitap daha okurum veya bir şeyler yazarım.

  Yazmak demişken.. Birkaç tane ödevim var. Sunum da yapacağım. Ve araştırıp rapor gibi yazmam gereken bir konu var. Ödev yapmaya alışkın değilim ama bunun gerekli bir şey olduğunu düşünüyorum. Tek sorunum birçok ders için aynı anda bir şeyler araştırmak. Neye odaklanacağımı şaşırıyorum. Sanırım sunuma öncelik vermem gerek. Yapmayı tasarladığım birkaç şey var. Başarılı olursam çok mutlu olacağım. Tanrım lütfen! Bu arada dalış dersleri almaya başladım. Şimdilik iyi bir dalış gerçekleştirememiş olsam da hocam benden umutlu. Nefes alamama korkusunu yenmem gerekiyor. İlk dersimde kriz geçirdim resmen ama devam ediyorum.

  Autocad öğrenmem lazım canım okuyucu, eğer programı nereden nasıl indirmem gerektiğini anlatan birisi olursa aranızda çok mutlu olurum bilesiniz. Programı biraz biliyorum benzer programlar denemişliğim veya videolardan öğrendiğim şeyler var ama programı kullanıp gelişmem gerekiyor. Bilgisayarı çok iyi kullanırım aslında ama nedense bu programı kurmayı başaramadım bir türlü. Kendi sitesinden öğrenci lisansıyla yüklemeyi denedim başka yollar da denedim ama olmadı.

  Şanstan bahsettim ya başta. Bazen o kadar kötü hissettiğim bir anda her şey yeniden değişebiliyor. Olaylar bizim düşündüğümüz kadar kötü değildir hiçbir zaman. Aslında bizim en büyük düşmanımız duygular. Ben çok duygusal biriyim bu da beni çok zorlayan bir şey. Her zaman mantığıma güvenirim ama duygularımı yok sayamam. Bu nedenle iyi analiz yapan biri olsam bile kafamda birçok düşünce bir arada olduğundan kararlarımı alırken çok düşünür kendimle tartışır ve sonuca varana dek uyku uyuyamam. Olumsuz bir duygu buhranı içindeyken bile acı çektiğim konuyu zihnime hapsedip diğer işlerimle ilgilenmesini de bilirim. Sonra da sakinleşirim. Sakinleştiğimde olaylarla vaktinde ve tane tane yüzleşirim. Işte o zaman şansım yendien ortaya çıkar.

  Şimdi de buna benzer bir şeyler oluyor hayatımda. Bir konu beni ruhumdan yaralamıştı. Kendimi öyle kötü hissettim ki ilk başta hiçbir şey yapamadım. Sonra öfkelendim. Sonra güvendiğim insanlarla konuşup olayı değerlendirdim. Ve olayı şimdilik geride bırakıp kendi yoluma devam etmeye karar verdim. Şimdi ise güzel haberler alıyorum. Gerçekleşme ihtimali olan güzel şeyler var. Yapmayı istediğim şeyin peşinden gitmeye devam ediyorum. Beni anlamadığını düşünüp kırıldığım birkaç kişinin aslında beni korumak istediğini anladım. Bu da kafamdaki bazı bulutları dağıttı. O kedi yine pencere önünde. Belki güneş yeniden tirizlerin gölgesini taşır bir gün.

  Yani demek istediğim şey karanlıklarım olsa da paniğe kapılmamayı öğrendim. Devam etmek önemli. Yürümek. Ilerlemek. Pes etmemek. Sorgulamak. Anlamak... Konuşmak da önemli. Kafanda kurup durmak yerine gidip konuş sorununu. Insanlar konuşmuyor ya inanabiliyor musun blog! İletişim kuramıyor insanlar...

  Ben yine yazarım. Sen buradasın nasılsa...

  S..

23 Eylül 2017 Cumartesi

Güven Kırılgandır


  Ruhumuzun hep çocuk kalması güzel şey blog. İnsan bazen çocukluğunu, dünyaya o zamanki bakışını özleyebiliyor. Ruhun genç kalması sağlık açısından da iyi hem...

  Fakat ruhun çocuk kalan bir yanı olması ayrı şey, çocukça davranıp saygısızlık sınırlarına ulaşmak ayrı şey...

  Herkesin kendine ait özel bir alanı vardır. Bu alana kimlerin dahil olacağına yalnızca alan sahibi karar verir. Kimin ne ölçüde dahil olacağına da.. Her insan kendine ait olan bu alan içinde özgürdür. Bir başkasının alanına pat diye müdahale edemeyiz veya zorla dahil olamayız. Kişiler birbirini tanıdıkça ve güvendikçe kendi alanlarında birbirine yer açmaya başlar dahil eder izin verir...

  Tanıdığımız herkes bize ait olan bu alanda veya dünyada belli ölçülerde yer alır. Bazıları sınırda kalır bazılarıysa dahil olmaya yakın bile olmaz. Bu böyle ben söylemiyorum. Birinin hayatına dahiliz diye onun hayatındaki başka kişileri de ne sorgulayabiliriz ne de müdahale edebiliriz. Herkes kendi sınırlarını bilecek blog. A kişisi benim sevdiğim bir kişi olabilir hayatımda güzel bir yeri olabilir fakat benim hayatımdaki B kişisine istediğini yapamaz veya saygısızlık edemez. Onunla bir derdi varsa gitsin kendi alanında çözsün.

  Ben A kişisiyle olan paylaşımlarımı sırlarımı saygıyla saklıyor güvende tutuyorsam, B kişisiyle olan paylaşımlarımı da güvende tutuyorum. A kişisi gidip de bunları karıştıramaz veya karıştırmıyorsa bile B kişisini rahatsız edecek bir davranışta bulunamaz. Bu saygısızlıktır. Böyle davranışlar güven sarsar. Sizden uzaklaşılmasına neden olur. Bir daha güvenilmemesine neden olur. Sonra düşünüp durursunuz kimse neden benimle sohbet etmiyor, neden benden uzak duruyor, niye kendi aralarında daha güzel sohbet ediyorlar diye. Durup bir kendinize bakın rica ederim.

  Neşeli, eğlenceli ve esprili olmak iyi olabilir ama saygısızlık ve patavatsızlıkla aralarında ince sınırlar vardır. Dikkat etmek gerekir. Birini seviyorum diye her türlü davranışı görmezden gelemem bu doğru olmaz. A kişisi B kişisini gereksiz de olsa kıskanmış olabilir ya da gerçekten çocukça takılmak istemiş olabilir fakat davranışlarının sonuçlarını düşünmeli. Davranışımız bir insanı incitebiliyorsa doğru değildir.

  Güven kırılgandır. Onarılması imkansız gibi bir şey. Çok fazla zedelenirse un ufak olur.

  S..

8 Ağustos 2017 Salı

Tahtakuruları

beksinski



  İnsan bazen konuşamaz. Kelimeleri ısırır ve susar. Dişleri yüreğini kemirir. Boğazı çöl kumu yutmuş gibi bir hal alır. "Neden bu sıralar sesin hep mutsuz, neden üzgünsün?" diye sorar birisi. "Bilmem herhalde uykusuzum." der geçiştirirsin. Söyleyemezsin hiçbir şey. Ruhundaki fırtınalar bir tek seni yutsun istersin. Taşmasın dışarıya incitmesin kimseyi. Sustukça sürekli surat asan bir insan olmakla da suçlanabilirsin pek tabii. Ama olsun dersin seni kıracağıma kafam kırılsın.

  Sustum ben yine. Zaten sessizgemiden başka ne beklenebilirdi. Bir gün kendi okyanusumda yelken çapa işe yarar ne varsa kalmamış bir şekilde sürükleneceğim. Keder, sebebi bazen belli olmayan tahtakuruları gibi kemirir bedeninizi. Gemi olmak da zor iş anlayacağın blog. İsmini okumaya cesaret edemediğim için izlemediğim filmler var benim. Şuan televizyonda bir tanesine denk geldim ve kaçtım yine. Hayat da biraz böyle benim için. Ondan kaçarak onu alt etmeye çalışıyorum. Şuana kadar iyi idare ettim hakkımı vermelisin. Ama bir yerden sonra saklanıp kaçmak yerine onunla yüzleşmenin bir yolunu bulmam gerektiğini biliyorum.

  İnsanın kaç kişisi var şu dünyada blog? Onlar da tek tek azalıyor. Eksiliyorsun. Tahtakuruları sağ olsun tanrı onları da yarattıysa bir bildiği vardır. Fakat reenkarnasyon diye bir şey varsa beni boşlukta bıraksınlar söyleyin. Siz istediğiniz kadar geri gelebilirsiniz. Ben boşlukta kendimle ve sakince kalacağım.

S...

24 Temmuz 2017 Pazartesi

İsmi Lazım Değillere


  Ay sırf inadına sen şunu yapamazsın diye düşündükleri her şeyi yapmaya çalışıyorum. Sırf inat olsun diye trafik ve araç fobim olmasına rağmen toplu taşıma kullanmaktan geri kalmıyorum. Sen kim oluyorsun da benim neyi yapıp neyi yapamayacağım hakkında fikir yürütüyorsun kim olduğu umurumda olmayan şahıs. Erişilebilirlik sağlamak çok da zor, çok da aman tanrım bir şey değil. Biraz okuyun araştırın ve kafa yorun. Dünyada neler neler oluyor biraz kafanızı kumdan çıkartın da bakın. İnsanlar atomu bırakmış atom altı maddelerle dans ediyor siz hala düşünme eylemini bile gerçekleştirmekte güçlük çekiyorsunuz. Herkes birbirini suçlayıp ötekinden bir şey beklemeye meraklı. Sonra da ah keşkeler, günümüz şartlarılar, bir gün inşallahlar uçuşuyor havada. Kusura bakmayın kimsenin keyfini bekleyecek zamanım yok. Ya değişirsiniz insan olmanın gerçek manasını taşıyan varlıklar olursunuz ya biz sizi zorla değiştiririz veyahut laftan sözden ibaret kalmaya o kadar niyetliyseniz az öteye gider gölge etmezsiniz.

23 Temmuz 2017 Pazar

Günlerden Bir Gün


  Günlerden Pazar ama sanki final arefesi ve dolapta puding yok. Puding önemli şey blog. Bir kere bitterli olacak ve sadece sınav döneminde veya kutlama gerektiren zamanlarda yenecek. İnsanlarla olan sınavlar kafamızdaki diyetisyenin onayıyla buna dahil edilebilir pek tabii. Ama mesele bu değil şimdi.

  Buraya sürekli upuzun veya anlamlı şeyler yazacak değilim kendine gel blog. Zaten sinirliyim. Bak bu halimi pek göremezsin. En iyisi birisi bana yavru bir kedi bulsun sinirlerimi topraklamak lazım. Kötü enerji birikince kimi çarpacağı belli olmuyor. Buna ben de dahil. Fakat bu gün iyi dayandım kabul etmelisin. Kimse tutmayacağı sözler vermesin kimse de sözünde durmayan birine bir daha güvenmesin. Bu da bu günün mesajı olsun.

  Susmak da bir eylem ve tepkidir.
  Anlayana.
  O kadar.

  S..

8 Temmuz 2017 Cumartesi

Günlüğümsü Kafa Karışıklığı



  Zaman zaman burayı günlük gibi kullandığım doğru sevgili blog. Aslında tam olarak günlük de sayılmaz. Daha çok kafamdan geçen düşünce trenlerini durdurmak için kullanıyorum diyelim. Neden blog yazdığımı, daha doğrusu neden yazdığımı hala bulamadım. Üstelik üniversiteye başladıktan sonra eskisi gibi buralara uğrayamaz oldum. Sevdiğim çoğu blog kapandı, yazarları kayboldu. Geri dönenler olduysa bile yeni isimler ve yeni adreslerle onları bulmam zor. Zaman zaman eski dostlar yorumlarla bana ulaşıyor, arka planda eski günleri yad edip sohbet ediyoruz tabi. Neyse ki çok sevdiğim ve hala hatırladığım gibi var olmaya devam eden bloglar da var. Bir gün onlar da kaybolursa diye korkuyorum.

  Hepimizin buradan başka hayatları da var elbette. Kendi koşuşturmacalarımız arasında bunaldığımız, kaçmak istediğimiz anlar oluyor. Bazen ne film izlemek ne de kitap okumak yetmiyor. Çünkü zihnimiz zaten yorgun, zaten yaşamımızın etrafımızı saran pençeleri tarafından çekiştirilip duruyor. Bu nedenle blog en azından benim için büyük bir rahatlama kaynağı oluyor. Sık sık yazamıyorum, son zamanlarda düzenli gelip okuyamıyorum. Fakat kimi zaman kısacık bir süre de olsa buraya uğrayıp sevdiğim bir blogun hala yerinde olduğunu görünce gülümsüyorum. Yorum yapmadan da olsa en son yazılan birkaç yazıyı okuyup kaçıyorum. Yazar arkadaşlarımla aynı filmleri mi izlemişiz, hangi kitabı önermişler bu hafta, acaba bu akşam ne yemek yapacaklar bana da fikir olsa, demek yine müzik zevklerimiz birbirini tutmuş diye kendi kendime konuşarak okuyorum yazıları. Burayı bu kadar çok sevmemin nedeni herkesin rahat ve kaygısız bir şekilde yazıp yorumlara cevap verirken samimi ve saygılı bir ortamın korunması sanırım. Bazen bir blogda bir yazı altında yapılan sohbetleri de okuyorum. Sonra dayanamayıp ben de katılıyorum. O kadar eğleniyorum ki yorum yaparken. Çünkü birbirine alışmış, birbirinin dilinden anlayan insanlar olunca sanki kırk yıldır tanışıyormuşuz gibi, kimse konuşmayı bırakıp gitmek istemiyor.

  Önümüzdeki dönem 3.sınıfa başlıyorum. Bilenler bilir arkeoloji benim astronomiden sonra istediğim en mantıklı bölümdü :) NASA'ya davet edilen bir uzay bilimleri araştırma uzmanı olamıyorum belki, belki uzaylı inceleme fırsatını kaçırdım ama ben de zamana dokunur, bir zaman gezgini olurum dedim. Yine de bir uzaylı fosili bulma imkanım var gibi ne dersiniz? hahah :) Ailem hala hobi için bu bölümü okuduğumu sanıyor olmalı. Ama ben gerçekten de zamana dokunan bir insan olmayı hedefliyorum. Gerçi bölümü seçerken arkeolojinin de kendi içinde bölümlere ayrıldığının bilincinde değildim. Her şeyin bir arada olmasını beklemem hakikaten komikmiş. Protohistorya, klasik vb. şeklinde ayrılıyormuş meğerse. Ben klasik arkeoloji okuyacağımı sonradan fark ettim. Aramızda kalsın. Neyse ki kendisini sevmek için oldukça hazırdım. Konumuza dönersek, okula başladığım zamanlarda her şeye alışmam biraz zor oldu ama çabuk uyum sağlayan biriyim blog. Bu konuda yetenekliyim. En zoru insanlara alışmak oldu. Çünkü ben geç başladığım için son dönem öğrencileri bile benimle yaşıt değildi. Neyse ki ruhum hep benden dört beş yaş küçük olduğu için ve zaten yüzüm gözüm kız kardeşimden ufak olduğumu düşündürüp beni sinir ettiği için uyum sağlayabildim. Diş tellerimin katkısını da es geçemem, beni gençleştiriyorlar ^.^

  Elbette ikinci bölümünü okuyanlar, emekli olup yeniden okuyanlar veya dönemi uzadığı için hala okumanın tadını çıkaranlar var. Fakat bunlar benim gibi istisna. Yaşıtım olan çoğu insan artık iş güç sahibi olmuş. Öğretmenliğinin ikinci yılında olanı mı dersin araştırma görevlisi olanı mı dersin, avukat olup savcılık sınavına hazırlananı mı dersin... Ki kız kardeşim de bu yıl mezun oldu ve avukatlığına başlayacak falan... Neyse işte konu anlaşıldı bence. Benim kardeşlerim sınıf arkadaşlarımın yaşındayken bu kadar sorunlu günler yaşamadılar ve yaşamadım blog. Bazen durup şöyle bir uzaktan izliyorum neler yapıyorlar diye. Aklım almıyor bazı şeyleri. Ya ben yaşlanıyorum ya da dünya çok değişmiş. Bir sınıf gezisinde sit alanında az daha yangına sebep olanı mı dersin, kaç yaşında (neredeyse dede) olup ören yerine bilinçli bir şekilde zarar vereni mi dersin... İlk yıl hocaların hepsi bizden bu yüzden nefret etmiştir eminim. Sanırım bu sebeple de bizimle geziler düzenlemek istemiyorlar. Oysa uygulamalı ve yerinde görerek eğitim yaparız diye çok heveslenmiştim. Gerçi gidilecek yerlere ulaşma konusunda da sorun yaşıyorum ya neyse. Yine de birkaç tane anlaşabildiğim, ne yaptığının bilincine varmış, olgun arkadaşım var da sınıfın durumunu kurtaramasak bile bir şeyler yapmaya çalışıyoruz.

  Yapmayı istediğim şeyleri kafamda sıraya koyup duruyorum blog. Hepsi de zamanın elinde olan şeyler. Sabırsız bir kişiliğim olduğu kadar inatçı ve istediğim şeye odaklanıp onu başarana kadar ilerlemeye devam eden biriyim. Bu da haliyle yorucu olabiliyor. Gelecekte ne kadar başarılı olabileceğim hakkında en ufak bir fikrim yok. Sadece devam ediyorum. Bir şeyler yapıyorum. Planlarımı kafamda sıralıyorum bir kez daha. Hayatımın tüm kontrolü benim elimde olsaydı sanırım hiç korkum olmazdı. İnsanların ruhlarına bağlı iplikler olduğu söylenir. Kader iplikleri. Tıpkı bir kuklanın bedenine bağlı olanlar gibi. İnsanların çoğu iplikleri kendi elinde tutar. Ama ben bir kısmını düşürmüş olmalıyım. Ben bir tarafa çekiyorum ipleri tanrı öbür tarafa sürüklüyor sanki. Bu yaz tatilini önceki gibi hastanede geçirmiş olmam da depresif bir ruh halinin eşiğine sürükledi beni. Umarım gelecek yaz her şey daha iyi olur. Kazıya gitmek istiyorum ben. Bu konuda bir an için gerçekten heveslenip sonra tekrar üzülüyorum. Kazı alanı bana uygun şartlar taşımıyor. Kazı evinden hiç çıkmadan yapabileceğim işler var mı bunu da bilmiyorum. Hocalarla bu konuyu konuşmayı denedim ama pek faydası olmadı. Ne var yani bulunan şeylerin raporunu tutsam çizimini veya yıkamasını yapsam? Bunları alana inmeden yapabilirim öyle değil mi? Ama Kazı evlerini bile basamaklı yapmışlar blog, insaf. Toprak üstünde bana yer olmadığına karar verdim işte bu yüzden su altına ineceğim. O alanda ilerleyeceğim. Son zamanlarda aklımı meşgul edip beni çıldırtan konu bu işte. Sensei tarafından eğitilen bir grup ninjanın en zayıfı, halkanın en dış tarafında kalanı gibiyim. Ama hep o gözden kaçan ninja herkesi kurtarır. Hedefime bir ninja gibi ilerleyeceğim blog. Sabırlı olmayı da öğreneceğim.

  Bu arada ne diyordum? Neden yazdığımı bilmiyorum. Evet. Geçtiğimiz dönem sanat felsefesi dersi de bu konuda kafamı iyice karıştırdı zaten. Evlerimize astığımız bir tablo, telefon kılıflarımızın rengi, paylaştığımız fotoğraflar, müzikler, takılarımız, gezdiğimiz yerlerde yaptığımız mekan bildirimleri... Bunları neden yapıyoruz diye sorgulamama neden olan ders sayesinde epey düşündüm. Elbette bir cevap bulmama yetecek bilgi donanımım yok. Bir insan neden kitap, şiir veya hikaye yazar? İşlediğimiz bir konu bunu epey kafama takmama neden olmuştu. Bu sorunun kesin net bir cevabı olamaz. Olmamalı. Neden şiir yazdığımı neden kitap yazdığımı  gerçekten bilmiyorum. Bildiğim tek şey yazarken çok eğlendiğim. Bir sahneyi yazıyorum ve mükemmel olana kadar o sahne üzerinde oyunlar oynuyorum. Sahne tamamlanınca büyük bir heyecanla baştan okuyorum. Karakterler gerçekten yaşıyormuş hissi veriyorsa, sahneyi izliyormuşum gibi hissediyorsam bu bana keyif veriyor. Kafamda çok fazla kurgu dolaşırken bunları bir yere kaydetmemek kayıp gibi geliyor bana. Yani eğer bir sebebim varsa muhtemelen sadece eğlenmek için olmalı. Galiba sadece oyun oynayan bir çocuk gibi davranıyorum.

  Bu yaz benim için oldukça bunaltıcı geçerken penceremden görünen denizi uzaktan izliyorum. Ruhum denize koşmak için çıldırıyor. Fakat en azından bilgisayar başında vakit geçirmek için bahane yaratmış oldum. Her yaz hastanenin kapısından girmeyi başardığım için kendimi tebrik ediyorum. Bu sayede yarım kalan bir çalışmayı tamamlayabilirim. İstediğim resimleri çizebilirim. Gelecek dönem için bilgi toplayıp ders çalışabilirim. Zamanın boşa gitmemesi için yazabilirim.

  Dediğim gibi bu yazının da bir amacı yok. Hiç silmeden aklımdan ne geçiyorsa yazmak üzerine başlattığım bir post oldu. Burada durmazsam da sonu gelmeyecek. Yine yazarım ben blog. Sen buradasın nasıl olsa.

S..

5 Mayıs 2017 Cuma

Ruhlarımızda Yetişen Bir Boşluk


  "Her şey iyi olacak..." dedim. Aslında bunu ondan çok kendime söylemek istemiştim. Birinin bana söylemesini bekleyemezdim. Bazen içimde gizlice büyüyen bir boşluk olduğunu seziyorum. Benden gizli. Sinsice kıvranan bir boşluk.

  Hayattan pek çok beklentim olduğu gibi hiçbir beklentime tutulmadan yaşamam gerektiğinin de farkındayım. Hayat huysuz bir kedi gibi. Kafasına nasıl eserse öyle davranır size. Yapmak istediklerim, yapamadıklarım, yapabildiklerim, yapabildiğim halde o kadar da istekli olmadığım şeyler kafamda dönüp duruyor bazen. Dünyada bu zamanda kadar var olmuş, bir şekilde bu gezegen üzerinde bir müddet bulunup kaybolmuş onca insanı düşünüyorum. Varlığım ruhların ağırlığı altında eziliyor. Zamanın içinde ne kadar da önemsiz bir anı kaplıyorum.

  Aynadaki yüzüm gülüyor. Dostlarla güzel anlar paylaşıyoruz. Yüzlerimiz gülüyor. Yüzümdeki etlerin ardında ruhum acı çekiyor. Kendime yalan söylemek konusunda hiçbir şeyde başaralı olamadığım kadar iyi olmalıyım ki sesini ben bile duyamıyorum. Hiçbir fısıltısı çalmıyor kulağıma. Yüreğimde bir boşluk büyümeye devam ediyor. Günlük yazamıyorum. Çünkü yazarken kendime söylediğim yalanları yakalıyorum. Yalanlar olanlardan daha vahim.

  Kendime amaçlar bulmak varlığımı değerli kılıyor. Bir şeylerin peşinde sürükleyip durduğum ruhum kendi dışında bir şeylere kafa yorduğunda daha mutlu. Düşünceleri kendine kaymayagörsün. Bir şeylerde anlam bulmaya çalışmak sebep aramak en tuhaf mirası insanlığın. Bakışlarımı yaptıklarıma, işgal ettiğim zamana ve zaman içindeki mevcudiyetime çevirdiğimde işler karışıyor. Karanlık bir boşluk varlığını hissettiriyor ansızın.

Her şeye rağmen iyi yüreklerin yüreğimi görüyor olması kendimi toparlamam için tek tesellim oluyor. Dünyada iyi şeyler de var iyi insanlar da. Karanlık ve boşluk ne kadar derin olursa olsun. Kendime yine söylemek istiyorum, sözlerimin doğruluğunu düşünmüyorum, her şey iyi olacak...

Bana bu şarkıyı gönderen minik çakıltaşı iyi ki varsın..
Kazım Koyuncu - Yalnızlığı Anla


26 Kasım 2015 Perşembe

Fora Fora


  Kampüsün, dünyanın öbür tarafındaki girişine yakın bir noktasında meğerse bir maden girişi varmış. Ben de oranın az ilerisinde oturuyor ve bir yandan da yanımda getirdiğim pastaları, börekleri bir masaya hazırlıyordum, madenciler için getirmiştim. Masayı hazırladıktan sonraysa ayrıldım oradan. Madenin içini merak etmiştim aslında ama kapalı yer korkum var ölürüm diye vazgeçtim.


  Derken yolumu kaybedip kendimi bir lulaparkın ortasında buldum. Ama yerlerde hep bubi tuzakları vardı. Yanlış bir taşa basarsan yerinden oynuyor, aşağı düşüyorsun ya da yolda giderken bir bakıyorsun uçurum ve karşıya da geçmek zorundasın... Bir de yüksek bir yerdi burası, aşağısı ne kadar aşağıda belli değil. Bense bir akrobatmışçasına az bir korkuyla tuzakları aştım. Hatta bebek arabası süren bir kadını da uçuruma düşmekten kurtarıp sonsuz süre dönmeye ayarlanmış bir dönme dolapta baygınlık geçiren insanlara yardım ettim.. Buradan kurtulmanın da tek yolu lulaparkın diğer tarafındaki kapıya ulaşmaktı..





  Çığırından çıkmış oyuncakları ve tuzakları aşarak bir kilometre uzunluğundaki köprü yolu geçip yine havadaymışçasına bir platformda duran ürkünç bir binaya ulaştık. Yanımda kurtardığım insanlar da vardı. Binaya girdikten sonra sanki bir outlast bölümüne geçiş yapmış gibi daha ürkünç bir ortamla karşılaştık. Karanlık koridorlar, sıvası dökülmüş duvarlar... Küf kokusu... Sallanarak yanıp sönen lambalar... Ve bir de odadan odaya usulca dolaşıp bizi aradığından emin olduğumuz bir psikopatın varlığından yayılan o karanlık his.. Ona görünmeden binanın diğer tarafındaki kapıya ulaşırsak lulaparktan da kurtulacağız... Üzerinde rengi düşünmek istemediğimiz nedenlerle değişip karman çorman olmuş önlüğüyle ve elindeki odun baltasıyla koridorun ilerisinde bir odadan diğer odaya geçen adamı görünce kendimi başka bir odaya attım...





  Ve bir baktım yanımdaki insanlar kayıp. Çevreme bakınca da bir sınıfta olduğumu anladım. Bir iki öğrenci hipnoz olmuş gibi tahtaya bakmaktayken bir adam da sıraların arasında dolaşıp bir şeyler anlatıyordu. Beni görünce ifadesiz bir yüzle başını yavaşça yana eğip neden ayakta gezindiğimi sordu. Ben de yanlış derse girmişim üzgünüm dedikten sonra sakin gözükmeye çalışarak odanın diğer tarafındaki başka bir kapıya ulaşıp çıktım. Ardından kendimi dışarıda buldum. Yine köprü bir yoldan ilerliyordum. Bu kez aşağıda kampüsün uçsuz bucaksız silüetini görebiliyordum. Oley Allahım oley diye sevindim. Köprünün sonunda yere ulaşabilecektim. Sonra bütün kampüsün bir kaiserfora olduğunu anımsayıp bunun üzerine düşündüm. Yukarıdan ne kadar da ilginç görünüyordu. Ve bir rüzgar eserken buralar ne kadar da fora fora esiyor dedim. Sonra da uyandım.


Not: Geçen hafta sınavlara çalışırken 3 gün aç kalmışım sonradan fark ettim :D Bunu da geçen hafta perşembe günü tarihsel coğrafyanın gazabı ve açlık nedeniyle görmüş olmalıyım ^.^


  S..


8 Kasım 2014 Cumartesi

-_-


  Sonbaharda güneşli bir gün. Deniz başka bir mavi. Gökler başka bir Miyazaki sahnesi sanki. Bu yıl da geride kaldı şimdiden. Şimdiden eskidi mevsimler. Eylülü sevemedim bu kez. Yapraklarla dolu bir yolda yürürken bir ağaç köküne takılıp düşmek belkide kırılıp dökülmek gibiydi. Sarsıcı. Toparlanması uzun süren bir dağınıklık.. Kararlar aldım, sonra vazgeçtim. Geçmişte verdiğim sözler fırladı rüyalarımdan. Sözlerim benliğime dönüşmüştü, kendimle çelişen kararlar alamayacağımı anladım. İnatçıyım ben, iflah olmaz derecede hayallerime bağlıyım. İnanmaya devam edeceğim. İnsan hayalleri kadar yaşar, hayalleri kadar vardır ve hayalleri kadar gerçektir. Bunu nerede duydum gerçekten bilmiyorum herhalde yaygın bir görüş. Belkide ben uydurmuşumdur. Fakat tam bana göre bir söz.  Aslında başka şeylerden bahsedecektim. Her şey karıştı şimdi. Başka bir sayfa açayım ben en iyisi..

S..

13 Eylül 2014 Cumartesi

♪ ♫ ♫♪ ♪


  Yer çekimi olmasındı...
  Ama biz düşmeyelimdi uzaya...

  Bir de mesela..

  Toprak yerine deniz olmayı..
  Dilerdim tüm kalbimle daima..

La vita ricomincia..


  Alakasız ve mantıksız cümlelerle girişi de yapabildikten sonra belirtmeliyim ki iki gündür ne yazayım diye düşünüp duruyorum blog. Yazmayı unutmak diye de bir şey var evet. Belki bunu daha önce de söylemişimdir. Kendimi tekrar ediyorum bazen sanırım. Sanki bazen hayatın kurgusu başa sarıyor gibi gelir insana ya öyle. Yine uzun süre kayboldum. Evde değildim. Bu yüzden gelen yorumlara da şimdiye kadar cevap veremedim, hepinizden özür dilerim bu konuda. Bir de mimler vardı o kadar uzun bir süre geçti ki yapsam mı yapmasam mı bilemedim şuan, o konuda da üzgünüm, kırılmayın bana olur mu? Ama yeni mimler olursa unutmayın beni de :) Bu yazıyı kısa tutacağım sonra başka şeyler yazarım. Yorumlara tek tek bakacağım ama yarın. Çünkü kız kardeşim yarın yola çıkıyor yaz bitti dersleri başladı ve bu gün film izleyelim istedi. Sakasama no patema'yı izleyeceğiz, tavsiye ederim konusu çok ilginç ve çizimleri de harika. Bir ara tvde bu filmin yapımını izlemiştim çok enteresandı ama ismini not etmediğimden unutmuştum, şimdi yer çekimi falan aklıma gelince araştırıp buldum :)


  Yeniden burada olmak güzel :)

  S..