Karanlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Karanlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Şubat 2021 Çarşamba

Kelime Oyunu 10

Bu haftanın kelimeleri sevgili EsTen'den geldi :) Her hafta yeni hikayeler, şiirler, makaleler ve günlükler okuduğumuz oyunumuz devam ederken katılan bütün arkadaşlarımızdan harika şeyler ortaya çıkıyor ve birbirimizi heyecanla okuyor ve yorumluyoruz :)

  • EsTen'in kelimeleri: Parmak ucu, veda, ruh, sevilmek, satır
  • Gelecek haftanın kelimeleri de yanlış bilmiyorsam Ebemkuşağı'ndan gelecek :)

Satırlar arasında saklı bir veda türküsü 
Ve bir iyi geceler öpücüğü mü bu şimdi? 
Ah gün kapanırken kim çaldı gökyüzünün maviliklerini? 
Parmak uçlarında usulca dans eden ruhun 
Güneşi yakalamış bir uçurtmanın sırtında. 
Gitme o yeşil koya ve karanlık geceye şimdi
Sırası mı bir veda etmeden, 
Söyleyecek sözler bitmeden 
Ve gözlerinden şimşekler çakmadan, 
Henüz öfkelenmeden ışığın ölümü karşısında.. 
Gidilir mi o karanlık geceye söyle şimdi vakti mi? 
Daha sevilecek çok şey varken 
Ve henüz yeterince ihtiyarlamamışken
Ruhun saçmalamalı ve dans etmeli
Durmadan ve yorulmadan. 
Günler doğdukça ve kırlarda çiçekler açtıkça 
Hala öğrenecek çok şey oldukça 
Tutkuyla ve gözlerinden ateşler saçarak 
Yaşamalı daha...
Gitme gözlerimdeki yaşlar hatrına...

Okuduğu şiir bittiğinde sessizlik içinde gözlerini birkaç saniye kapattı ve usulca başlayan müziğe odaklandı. Sonra su gibi duru sesiyle şarkıya başladı. Herkes zaten aşırı duygusallaşmışken yürek titreten bu ses ve bu şarkı birkaç kişiyi ağlatmayı başardı..


Son..

Not: Bu haftanın kelimeleri nedense çok zorlu geldi ama başardım ne dersiniz :) belki de bugün yorgun olmamdan kaynaklı bu durum. Bir de ben romantik şeyler yazmayı pek başaramıyorum sanırım. Trajik bir polisye de yazmak istemedim. Sonra bir müzik eşliğinde yazayım bakalım neler olacak diye düşündüm ve Dafne çıktı karşıma ilk defa dinledim kendisini sesi çok hoşuma gitti :) En başta yazarken U Stambolu Na Bosforu şarkısını dinliyordum onu paylaşacaktım sonra bu şarkısını dinleyince bunu paylaşmaya karar verdim siz diğer şarkılarını da dinleyin sonra, to yasemi şarkısı da çok güzel ayrıca :)

S..

30 Ocak 2021 Cumartesi

KELİME OYUNU 9

Kelime oyunu bu hafta sevgili MinikMini'nin kelimeleriyle devam ediyor :) Hikaye uydurmayı sevdiğim için ben de her hafta derslerin arasında yazmaya çalışıyorum umarım keyif alarak okuyorsunuzdur :)

Bu haftanın kelimeleri: Melek Tütsü Ritüel Yazar Gül

9 Ocak 2021 Cumartesi

Mavi Saçlı Peri


  Her yıl olduğu gibi denizde yine bir curcuna, yine bir heyecan hakimdi. Herkes telaşla koşturuyor son dakikalara yetişmeye çalışıyordu. Dalgalar sakin, gökyüzü açık maviydi. Güneş şımarık bir çocuk gibi gülümsüyordu. "Acele et Lia, az kaldı!" diye bağırdı kaplumbağa. Onun sesiyle elindeki kabukları düşürdü. Zaten çok telaşlı olması yetmiyor gibi şimdi de içine yetişemeyeceğine dair bir kaygı düşmüştü. Kabuklar cüsselerinden beklenmeyecek bir hızla düşerken güneşin ulaşamadığı yerlere doğru yol aldı. Bekleyip arkalarından el sallayacak hali yoktu. O da peşlerinden süzüldü. Kuyruğuna kuvvet, elinden geldiğince hızlandı. Suyun içinde dalgalanan saçlarının arasında inciler parıldıyordu.

Hızlandıkça biraz da karanlık korkusundan kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu. Neyse ki bir fener balığı onun halini görünce yanına koşturup yolunu aydınlattı da çok geçmeden yıl boyunca özenle topladığı kabukları yakaladı. Burada pek fazla oksijen yoktu. Kendinden geçmeden önce onları yakaladığı için şanslıydı. Başını yukarıya çevirir çevirmez karanlığın onu takip ettiğine dair o tedirgin edici hissi görmezden gelmeye çalışarak ve tekrar aşağıya bakmadan usulca ilerledi. 

  Yüzeye yaklaştığında koloniye katıldı. Hala yeterince vakit vardı. Söylenecek şarkıyı ezberlediğinden emin olmak ve tonlamaları hatırlamak için içinden tekrar ediyor arada bir de farkında olmadan mırıldanıyordu. Herkes az önceki telaşla ve şamatayla yola devam ediyordu. Kaplumbağalar, kedi balıkarı, yunuslar, jelibonlar, ahududu ve çilek balıkları... Gerçi bir kısmının ismi doğru değildi ama o öyle söylemeyi seviyordu. Kendisi gibi denizkızlarıyla beraber kayıklarıyla gelen vampirler ve martılarla süzülen periler de vardı. Hepsi aynı tarafa doğru ilerliyordu. Hepsi de kendi hediyelerini taşıyordu. Güneş yavaş yavaş alçalırken günün sihriyle yatışan dalgaların minik sırtlarında altın renkli ışıltılar yaratıyordu ve en sonunda yerini dolunaya bıraktı. Gece tüm ihtişamıyla yıldızları süslenmişti. Okyanus bir ayna gibi gökteki her bir zerreyi yansıtıyordu. Güneşin yakıcılığı kalmadığı için artık su yüzüne çıkarak yola öyle devam edebiliyorlardı. 


  En sonunda dalları okyanusların merkezinden başka evrenlere uzanan gümüş renkli yıldız ışıltılı kutsal ağaca ulaşmayı başardılar. Kökleri hiçbir canlının ulaşamayacağı kadar derinlere uzanıyordu. Dalları ve tüm yaprakları bir karahindiba gibiydi ve çiçekleri kiraz çiçeğine benziyordu. Kokusu en tatlı meyvelerden bile hoştu. Gövdesi o kadar uluydu ki yanına yaklaştıkça bir sıradağın eteklerinde gibi hissetmek mümkündü. Lia, sıra kendisine geldiğinde ağacın gövdesindeki merdivenlere ilerledi. Okyanusun suları merdivene çarpıp beyaz köpükler çıkartıyordu. Kendini sudan dışarıya çekip merdivene oturdu. Kuyruğu ağacın sihriyle bir çift bacağa dönüştü ve ayağa kalktı. Sonra basamakları usul usul çıktı. Yol ağacın gövdesinin derinlerine ilerliyor, gittikçe etrafında yükselen duvarlar nedeniyle ardında bile görecek bir şey kalmıyordu. Yine de korkmadan ilerledi. Ateşböcekleri yolunu
aydınlatıyordu.
Elinde taşıdığı kabuklar şarkısının ve dileklerinin sihriyle parıldıyordu. Yolun sonuna geldiğinde dairesel boş bir alana ulaştı. Alanın ortasında ağacın özünü oluşturan bir ışık sütunu vardı ve tıpkı ağacın dalları gibi gökyüzüne ve evrenin derinliklerine doğru uzanıyordu. Bu özün nereden başlayıp nerede bittiğini kimse bilmiyordu. Bütün evreni dolaşırken içindeki sihri taşıyor olmalıydı. Bu sihir yaşayan her şey için mucizeler yaratan kaynaktı. Lia, elindeki kabukları ışığın içine bıraktı. Bu bir doğum günü hediyesiydi. Bugün hepsinden daha fazla sihre, neşeye ve umuda sahip mavi saçlı bir peri doğmuştu. Bütün bu telaşe bundandı. Lia kabukları bıraktıktan sonra başını yukarıya kaldırıp ışık sütununun etrafında salınan dalları, çiçekleri ve kuşları seyretti.

...

  "Eee sonra ne oldu?" diye sızlandı mavi saçlı küçük peri. Devamını merak ediyordu. Ama uyku vakti gelmişti. Gece lambasının önünde duran kabuklara baktı. Onları bugün sahile vurmuş şekilde bulmuştu. Bunlar onlar mıydı? "Devamını sonra düşünür anlatırım. Bu gece yeterince şımardın." dedi denizkızı saçlarındaki incileri düzelterek. Sonra "İyi ki doğdun, mavi saçlı peri..." diye tekrar etti.

Ve bu hikaye de burada bittii :)

S..


16 Mayıs 2020 Cumartesi

Ay Işığında Toz Tanesi

Okurken dinleyiniz :)

  Başını okşayan el ondan uzaklaşırken gözlerini açmadı. Adımların sesinden onun hareketlerini tahmin edebiliyordu. Sağ eliyle yorgunluk çöken gözlerini ovuşturduğunu, üzerindeki örtüyü düzeltirken sol ayağına ağırlık verdiğini, derin bir nefes alırken gözlerini sımsıkı kapatıp açarak yüzünde yorgunluktan mı kederden mi olduğunu anlayamadığı o donuk ifadeyi bir an için bozduğunu görür gibiydi. Ayakta durmuş onun kapalı gözlerini kontrol etmişti. Sonra yumuşak adımlarla önce pencereye gidip kilidi kontrol etmiş ardından tekrar yanı başına gelerek komodinde duran kandili eline alıp usulca kapıya ilerlemişti. Kapının aralık kalmasından korktuğunu bildiği için ses çıkartmadan tamamen kapatarak sonunda dışarıya çıkıp uzaklaşmıştı. Bekledi. Çevrede hiç hareket kalmadığından emin oluncaya dek ama uyuyakalmamaya dikkat ederek bekledi. Heyecandan kalbi bir kuş gibi pıt pıt çırpınıyordu. Sonunda zamanı geldiğine emin olduğunda harekete geçti.

21 Ocak 2020 Salı

Ah Louloúdi!


Karanlığın içinde durdum öylece...
Saat kaç, ne kadar süre öyle durdum bilmiyorum...
Pencereden dışarıda düşüncelerimin etrafındaki buluttan daha karanlık bir boşlukta yağan yağmurun sesini dinleyip ıssızlığı biraz olsun dindiren bir piyanonun ağır ağır çalan notalarında ruhumu dinlendirdiğimi hayal ettim...
.
Ama dışarıda yağmur yoktu.
.
Bir pencere yoktu.
.
Piyanonun ezgisini deliliğin eşiğindeki zihnimin benimle eğlenmek için uydurduğundan şüphelenmemek mümkün değil...
.
Kare biçimli bir odada tam on dört köşe saydım.
İşsizliğin böylesi.
...
Ruhum fillerin ayakları altında çiğnenmiş gibi..
Ah zavallı Louloúdi..
Birden fırladım karanlığın içinde yerlerde sürünen ruhumla döne sallana başladım bir dansa.
Dön... Dön..  Dön... 
Bunun sonu yok. 
İşte şimdi başında papatyadan tacıyla güneşten daha parlak bakışlara sahip müthiş bir deliyim. 
Dön.. Dön.. dön..
.
.
.
Bu müzikal
tam bir
trajedi
.
.
.


Not: Aşağıdaki parçalar dinlemeyi sevdiklerimden ve yazının ruhuna uygun olurlar diye düşündüm. Bu müzikleri dinlerken karanlıkta dans eden deli bir ruh hayal edin :D






S... 

15 Ekim 2019 Salı

Asta


  Bir fotoğraf karesinin içine düşmüş gibiydim. Birkaç dakikadır aklımın havuzundan tüm balıklar yitip gitmiş gibi boş, zifiri karanlık ve bomboş bir kuyunun içinden dışarıya bakarcasına öylece durmuş, baktığımı görmüyor, gördüğümü anlamıyordum. Benimle birlikte içinde bulunduğum zaman durmuştu. Duran zamanla birlikte tüm lahzaları avucumun içine alıp tek tek sayabilir, sayıp etrafa darmadağın bilyeler gibi fırlatabilirdim adeta. Atmosfer durmuştu. Havanın en ince zerrecikleri bile donup boşlukta asılı kalmıştı. Çevremdeki tüm bitkiler ve her türden bin bir çeşit yaratığın benimle birlikte soluğunu tuttuğunu hissedebiliyordum. Bir süredir göklerden denizlere yakılan bir ağıt gibi canhıraş inen yağmur taneleri bile... onlar bile oyunbaz bir perinin bakışlarından saçılan parlak gün ışığıyla dolu nazarlar gibi havada asılı kalmıştı... onlar bile aklımı kaçırmanın eşiğinde olduğumu yüzüme haykırıyordu... Sonra nefes aldım. Soluğum bir çığlık gibi kulaklarımda yankılandı. Atmosfer ondan çaldığım bu derin ve soğuk bir yudum oksijene içerlemiş olacak ki az önce kıpırtısız duran her şey bir anda alevlenen bir güçle müthiş derecede baş döndüren süreğen bir devinim kazandı. Dünya başıma yıkıldı deyiminin fiziksel halini yaşıyordum adeta.
Çevremde aldığım nefesle patlak veren hareketliliğin yarattığı gürültü önce kulaklarımda sonra da zihnimin en karanlık köşelerinde müthiş bir sancıya ve basınca sebep oldu. Tenime düşen her yağmur tanesi birer dolu etkisi yaratmıştı. Bütün ağaçların, bütün yaprakların ve tüm canlıların nefes aldığını hissedebiliyordum. Atmosferden çaldığım o derin, o soğuk bir yudum oksijenin bedeli toprağın ayaklarımın altından kaymasına sebep olan bir acı ve baş dönmesi oldu. Nefesim kesik kesik devam ederken dizlerimin üzerine düştüm. Etrafımda bütün hareketliliği ve canlılığıyla dönüp duran dünya fotoğraf karesinden bir kabusa evrilmişti. İşin en kötüsü de nereden geldiğimi, nereye gittiğimi ve kim olduğumu bilmiyordum.
Yere devrilip başımı çarpmadan ve karanlıkla buluşmadan önce ellerimden birinde bir kağıt parçasını sımsıkı tuttuğumu fark ettim. Kağıt parmaklarımın arasında buruş buruş olmuştu. İçinde uzun bir metnin yazılı olduğu belliydi fakat o anda biri dışında başka hiçbir kelimeyi okuyamadım. Asta yazıyordu. Bu ne demekti bilmiyordum. Toprağın soğuğunu yüzümde hissederken gözlerim kapanmadan önce akşamın gölgelerine bürünen ağaçların arasında dolaşan bir el feneri ışığı gördüm. Çoğu zaman böyle bir şey yardıma işaret edebilirdi. Fakat ben.. Yatağının altından canavarlar çıkacağını sanan minik bir çocuk gibi, zihnim gecenin içinde yuvarlanıp uykuya dalarken, bundan müthiş bir korku duydum...



Not: Henüz karar vermedim ama devamı olacağını düşünüyorum bunun ;)


Bu gif benim birkaç haftadır ruh halim resmen, nasıl düştü yaa kıyamam :)
S..

19 Ocak 2019 Cumartesi

Odin Bölüm 2



  Bazı zamanlar şöyle bir durup ben ne yapıyorum, bütün bu çabanın bütün bu mücadelenin ne anlamı var diye düşündüğüm olur. Bir gün bana verilen zamanın sonuna geleceksem ve o anda olduğum veya olmaya çalıştığım kişi olmamın artık bir anlamı kalmayacak, bir anda tüm mevcudiyetim ve sonsuz zamanın içindeki anlık varlığım silinip gidecekse, sevdiğim insanların kalbinde zamanla bir hayalete dönüşeceksem ve chronos'un hafızalardan silme oyunu beni bulacaksa... diye düşünce akışım kısa süreli buhrana kapıldığında kendimi toprak bir yolun kenarında soğuk bir kayanın üzerinde oturur halde hayal ederim. Güneş o kadar solmuştur ki bu korkunç hayalde bütün mavilikler bütün yeşiller ve görülmesi insana canlılık veren tüm renkler griye dönüşür de üzerine bir de yağmur başlar. Ben soğuk kayanın üzerinde donuk bakışlarla kendim tarafından bile terk edilmiş halde öylece durmaya devam ederim. Şimdiyse gerçekten de bu noktaya nasıl geldiğimi anlamamış bir şekilde soğuk bir kayanın üzerinde korku içinde dururken başımdan aşağıya gökler yağıyordu fakat etrafımda toprak bir yol yerine beni yutmak için canhıraş uğraşan bir nehir akıyordu.

  Sanırım her şey gizemli antikacının bizi gizemli bir edayla uğurlayarak dinlenmemiz için adresini verdiği otele gelmemizle başladı. Hayır hayır.. Belki de daha öncesiydi.. Daha o uçurumlu yolda ilerlerken uyku ve yorgunluk beni sarıp sarmaladığında ve gözlerimi garip düşlere teslim ettiğimde aracımızın etrafında uçuşan kader perileri yapacağını yapmıştı. Kendi yolumuzdan sapıp bu tuhaf yere gelmeye karar verdiğimiz anda olacak olan her şey olmaya başlamıştı bile. Antikacının önünde aracın içinde gözlerimi tekrar açtığım andan itibaren hissettiğim o tedirginliğe aldırmadığım için tam bir budalaydım. Çünkü hisleri okumak, doğanın titreşimlerini duymak bize çok önceden öğretilmişti. Bunları göz önüne almadan hareket etmek yaptığımız işin doğasına aykırı ve tehlikeliydi. Uzun süredir dinlenmeden yola devam etmek arkadaşlarımı ve beni köreltmiş olmalıydı.

  Güneş batmadan önce otele vardığımızda arabanın camlarını kapatıp dışarıya çıkmadan bir süre genişçe bir arazinin ortasında tek başına karşımda duran bu tuhaf yapıya bakıp burada olmak istemiyorum diye düşünmüştüm. Mari ve Kei çoktan otelin kapısına ulaşmıştı. İçeride yaşam olduğuna dair tek bir işaret bile göremiyordum. İnsan gözü simetriye alışmıştır. Bunun aksini yansıtan şeylerin insana güzel hissettirdiği nadirdir. Doğada değilse bile insan icadı tüm şeylerde bir simetri bir düzen ararız. Doğada bile simetri yoğunluktadır ve bu takıntımız bununla ilgili olabilir. Bir şeye baktığımız zaman kafamız karışmasın isteriz. Aşırı simetri takıntısı olan bir insan değildim ama şimdi bu yapıya bakmak beni rahatsız ediyordu. Ya da hissettiğim duyguyu ben simetri olayına bağlamıştım ama belki de oradan uzaklaşmamı söyleyen daha önce bahsettiğim öğretilerin bilinçaltımda yarattığı alarmlardı.

  Yapı iki katlı ve çok da büyük olmayan bir şeydi. Uzun dikdörtgen bir formu vardı ve iki ucunda birisi yarım daire diğeri kare şeklinde yükselen iki kule bulunuyordu. Bina ile bağlantıları birinci katla aralarında duran kısa bir köprüydü. Anladığım kadarıyla dışarıdan başka bir girişe sahip değillerdi. Kulelerden yarım daire olanın çatısı binanın çatısıyla eşit yükseklikteydi. Diğeri ise yarım kat daha yüksekteydi. Beni rahatsız ettiğini düşündüğüm şey ise bu değildi. Uzun ve tirizli pencerelerin hiçbiri olması gerektiği gibi düz durmuyordu. Bazısı sağa bazısı sola bariz şekilde yatmış, binanın sağ tarafı yukarı doğru genişlemiş görünürken diğer tarafı daralmış, çatının bir tarafı sanki şişmiş bir balon gibi kavis almışken bir tarafı içe doğru çökmüş görünüyordu. Hatta bazı pencereler baş aşağı dururken birkaç balkonun da tepetaklak duruyor olması bunun ne tür bir sanat anlayışı olduğunu düşünmeme neden olmuştu. Bunu tarif ederken ve düşünürken bile zihnim acı çekiyordu. Kim bilir içerisi nasıldı...

  Sonunda yalnız kalmaktan tedirgin olup dışarı çıktım ve kızlar kapıyı çalarken onlara ulaştım. Geniş çift kanatlı ahşap kapının iki tarafındaki lambalar alacakaranlıkta sarı ışıklarını saçmaya başlamıştı. Gökyüzü bir tarafta soluk bir maviden laciverte doğru değişiyor diğer tarafta iyice kararıp yıldızları süsleniyordu. Bir süre kapıya değişik ritimlerle ve gittikçe değişen duygularla vurup cevap bekledik. İçeride yaşam belirtisi olmadığını daha önce söylemiştim. Tam da bunu kızlara da söyleyip buradan gitmek gerek diyecektim ki kapı ürpertici bir gıcırtıyla yavaş yavaş kayıp açılmaya başladı. Ardına kadar açılması o kadar uzun sürdü ki çıkardığı ses yüzünden ruhum titrerken saatler geçmiş gibi hissettim. İçeride ilk başta kimse yok gibiydi. Kapıyı bize açanın kim veya ne olduğunu anlayabilmek için biraz merak biraz korkuyla ve içeriye çok da yaklaşmak istemeden bakmaya çalıştığımızda kapının diğer kanadının ardına saklanmış olan karanlıklar içindeki şekil aniden aydınlığa çıkıverdi ve üçümüz de birer çığlık kopardık. O ise bizden hiç etkilenmiş görünmüyordu. Bize bakışları evine zorla girmeye çalışan birileri veya bahçesinde gezinmesini istemediği bir komşu kedisiymişiz gibiydi. Karşılaştığımız rahatsız edici tavır kızların dinlenmek için olan isteklerini ve kararlılıklarını değiştirmemişti. Mari buranın otel olup olmadığını sorup eğer öyleyse bir gece kalacağımızı söyleyerek cevap bekledi. Yaşlı kadın susmaya devam ederken sağ tarafımızda yapraksız duran bir ağaca tünemiş ve uzun süredir bizi izleyen bir karga ile göz göze geldiğimi iddia edebilirim. Karga bir anda sessizliği bozup öfkeli olduğunu düşündüğüm bir bağırışla gagasını durduğu dala bir kez vurup bizi korkuturken kadın da ilk defa gerçekten var olduğunu belirtir şekilde kıpırdandı ve o bembeyaz yuvarlak yüzünün ortasındaki iki küçük siyah noktayı usulca çevirip kargaya baktı. Sonra da yine sadece gözlerini kıpırdatarak bize bakıp neşeden yoksun bir "Hoş geldiniz..." diyebildi. Ardından zoraki gülümsemeler ve gerginliğimizi gizleme çabalarıyla onun peşinden içeriye doğru ilerledik...

  Düşünüyorum da o anda bile bir şeyleri fark etmek için hala zamanımız vardı. Üstelik yeterince hissi delile de sahiptik. Fakat biz yaz ortasında üşümüş, yorgunluktan aklımız bulanmış ve sadece biraz dinlenmenin peşinde, perişan halde ve açken dikkatli olmaktan epey uzak düşmüştük....

Devam edecek...

S

17 Ocak 2019 Perşembe

Kaçış 2


  Dora'nın kapıya gelen herkesin kafasına tava geçirme hevesinin kaynağının bu insanlar olduğunu anladım. Beni duvarın köşesine doğru çekip pencereden uzaklaştırdı. Sonra odanın içinde eğilerek hareket edip bebeği yerden aldı ve onu getirip bana verdi. Ne yaptığını anlamıyordum. Düşürmemek için bebeğe sıkıca sarıldım. Herhalde buradan kaçıyoruz diye düşündüm. Dora tavayı rahat kullanmak için bebeği taşıma işini bana vermiş olmalıydı. Bu insanlar herhalde tavadan korkmazdı. Onun telaşına son vermek için bileğini yakaladım ve "Onlardan saklanıyordun değil mi?" diye sordum. Başıyla beni onayladı. Yerini buldukları ortadaydı ve etrafa sorarak kaldığı daireyi öğrenmeleri çok sürmezdi. "Gidelim buradan hemen!" dedim. Bileğini hala tutarken hızla kapıya doğru ilerledim. Kapıyı açıp dışarı çıkmak üzereyken beni durdurdu. Kendini benden kurtarıp boşta kalan elimi tuttu ve o elimle de bebeği sarmam için beni yönlendirdi. Bu sırada diğer elini kendi kalbinin üzerine bastırmış başını hayır anlamında sallıyordu. O gelmeyecekti. Bana bebeği alıp gitmemi işaret etti. "Saçmalama!" diye bağırdım. Hepimizin kaçması için hala zaman vardı. Ama o beni dinlemiyordu. Yine beni dinlemiyordu.

  Ben itiraz etmeye devam edince bir anda "Git!" diye bağırdı. Şok geçirdiğimi söylemem yaşadığım duyguyu tarif etmem için az kalır. Ağzım açık kalmıştı. Benimle bu güne kadar hiç konuşmamışken yüzüme sarf ettiği ilk sözcük koca bir ünlemle sarmalanmış bir "git" olmamalıydı. İlk konuşmamızı bu şekilde yapacağımızı hiç düşünmezdim. Bir defasında bebeğe tuhaf bir çorba pişirmesine yardım ettiğimde tadı bir şeye benzemediği için kendi kafama göre bolca limon tuzu, pul biber ve tuz eklemiştim. Tadını kontrol ettiğinde yüzünün aldığı o hali hala unutamıyorum. Yemek yapmayı bilirim ama bir bebeğin nasıl bir şey yemesi gerektiğini hala bilemem. Baharatı da bol kullanmam tamamen kişisel bir tercih tabii. Üstelik onun garip garip otlardan ve acayip turplardan yaptığı bulamaç benim yaptığım eklemeden önce daha korkunçtu. Neyse yeteneksizliğimi o anda idrak etmişti. Şok içerisinde yüzüme bakarken işte tam da o sırada bir şey söyleyecek gibi olmuştu. Fakat bunun yerine çorbayı bulaşıkların içine atıp yeni bir tane pişirmeye başlamıştı. Her neyse..

  Onların bebeğin peşinde olduğunu söyledi. Yaşlı adamın oğlu bebeğin babasıydı ve önce onu yakalamışlardı. Evlilikleri yaşlı adam tarafından onaylanmamıştı. Dora bebekle kaçmıştı. Şimdi de yerlerini bulmuş ve bebeği almaya geliyorlardı. Dora'yı her zaman bulurlardı ama bebeği benimle gönderirse onu asla bulamayacaklarını söyledi. Onu her şeyden uzakta tutabileceğime inanıyordu. Ben gidersem ona ne olacağını sordum. Ama daha fazla cevap vermedi. Çok korkuyordum. Ben düşünmeye çalışırken o beni sürükleyip kapıdan dışarıya çıkarttı. O kadar hızlı hareket ediyordu ki o an ne düşüncelerimin hızına ne de ona yetişemiyordum. Balkondan aşağıya bakıp hala gelmemiş olduklarını görünce derin bir nefes aldı. Beni merdivenlerin başına kadar götürdü ve sonra eski saat kulesine gitmemi söyledi. Orada bir yere saklanıp beklememi istedi. Akşam olduğunda o meydan turist kaynardı. Kalabalıkta fark edilmezdik. Güneş tamamen battığında Dora hala gelmediyse bir an önce izimi kaybettirmem gerektiğini ama mümkün olursa onlardan kaçıp bizimle buluşacağını söyledi. Geldiğinde yalnız olmazsa bunu anlamam için saçlarındaki bağı çözmüş olacağını ekledi. Sonra da "Git artık..." diyerek arkasını dönüp koştu ve karşı merdivenlerden aşağıya indi. Onların karşısına çıkıp hedef şaşırtacağını anlamıştım. Dehşet içinde kalmıştım. Tek yapabildiğim bebeğe sıkıca sarılıp merdivenlerden inmek oldu.

  Onların sokağın aşağısında olduğunu biliyordum. Bu nedenle yukarıya doğru ilerledim. Daha öncesinde orada bir uçurumun kenarına gelindiğinde aşağıya inen gizli bir yol olduğunu keşfetmiştim. Dar ve dik basamaklara sahip olduğundan yıllar içinde unutulmuş olmalıydı. Etrafında büyüyen otlar basamakların üzerini de neredeyse tamamen kaplamış ve onu gizlemişti. Bebeği düşüreceğim diye yüreğim ağzımda dikkatle uçurumdan aşağıya inmeye başladım. Merdiven beni kayalıkların arasından dolaştırıp artık kullanılmayan bir deniz fenerine doğru götürüyordu. Fenere ulaştıktan sonrası kolay olacak diye düşünüyordum. Adımlarım dikkatli, yavaş ve sessizdi. Bebek tıpkı bir kedi gibi arada bir mırıltılar çıkartarak uyumaya devam ediyordu. Güneş batmak üzereyken korkudan buz kesmiş bedenim onun minik varlığından yayılan sıcaklıkla hayatta kalıyor, kendini kaybetmek yerine devam etme gücü buluyor gibiydi. Bir an için bile soluklanmadan aşağıya ulaştım. Durup beklediğim anda yaşadığım korkunç durumun tesiriyle titremeye başlayacağımı biliyordum. Hatta ağlamaya bile başlardım. Aklım Dora'daydı. Yakalanmaması için sürekli dua ediyordum. Deniz fenerine vardığımda güneş son ışıklarını saçıyordu. Havanın kararması için sadece dakikalar kalmıştı. Saat kulesine ulaşmak için adımlarımı hızlandırdım.

  Akşam saatlerinde Limon Çiçeği meydanı acayip derecede kalabalık oluyordu. Oval meydanın tam ortasında eski bir saat kulesi vardı. Kulenin altında turistlerin muhakkak uğradığı ünlü bir limon ağacı vardı. Bu ağaca dilek için kurdeleler bağlıyorlardı. Çiçeklerini açtığı zaman bütün meydan limon çiçeği kokuyordu. Söylentilere göre de dileklerin çoğu gerçekleşiyordu. Meydanın çevresinde küçük binaların altında hediyelik eşya dükkanları, birkaç mağaza, tatlıcı ve bir kahve dükkanı ayrıca çiçekçi ve bir de restoran bulunuyordu. Meydanın güney tarafı tamamen açıktı ve bir iskeleyle çevrelenmişti. Burada insanlar gezip dolaşırken veya oturup bir şeyler yer içerken deniz eşsiz bir manzara sunuyordu. İskele sağ tarafta denize doğru genişçe bir dönüş yapıp bir süre devam ediyor, eski liman yerine artık burası adaya gelen deniz trafiği için kullanılıyordu. Zaten çok fazla gelip giden gemi olmazdı. Haftada yalnızca iki gün sabah gelen gemi akşam geri dönerdi. Eğer insanlar bir yere gitmek istiyorlarsa bu iki günden birini seçmeleri gerekiyordu. Neyse ki bugün çarşambaydı ve o iki günden biriydi. Sabah gelen gemi eğer yanılmıyorsam saat onda dönüş yoluna çıkacaktı.

  Kalabalığın içinde ilerledim. Dikkat çekmemek için gezintiye çıkmış gibi davranıyordum. Fakat bebek de huzursuzlanmaya başlamıştı. Eğer ağlarsa onu nasıl susturacağımı bilmiyordum. Kaç saattir de acıkmış olmalıydı. Burada ona yedirecek bir şey bulmak mümkün değil gibiydi. Bütün bu sorunlar yetmez gibi bir de yüzüme kocaman bir damla yağmur düştü. Az sonra bir felaket yaşanacağının habercisi gibiydi. Saat kulesinin yanında limon ağacının ardında bir ucu kuleyle birleşik oldukça kalın ve alçak bir duvar vardı. Üzeri de kiremit bir çatıyla kapatılmıştı. Cephesi kapatılmış olsa buraya küçük dikdörtgen bir oda denilebilirdi. Orayı eskiden bekçilerin rüzgardan korunmak için kullandığı söylenirdi fakat şimdi içi boş bir şekilde öylece duruyordu. Gözlerden uzak kalabilmek için bu yapının karanlığına sığındım. Oraya tam zamanında vardığım söylenebilirdi çünkü ardından yağmur ilkin çiselemeye sonra da rüzgarla beraber hızla yağmaya başladı.

  İnsanlar girişi kısmen kamufle eden limon ağacının etrafından ıslanmamak için kaçıştı ve meydandaki diğerleriyle birlikte çevredeki restoran ve öbür yerlere sığındı. Ürkütücü kalabalığın ardında bıraktığı boşluk ve yerde küçük göletler yaratan yağmurun sesi epey korkunçtu. Bebeğin iyi olup olmadığına baktığım bir sırada beklenmedik şekilde girişte beliren bir kadın korkuyla ufak bir çığlık atmama neden oldu. Kadın beni bebekle buraya sığınmış halde fark edince yolunu değiştirip yanıma gelmiş yardımsever birisiydi. Elleriyle başına ceketini siper etmişti ve bana yardım etmekte ısrarcıydı. Kadına birini beklediğimi ve o gelmeden gidemeyeceğimi bunun özel bir mesele olduğunu söyledim. İlk başta ısrar etmeye devam etti. Söylediklerim ona saçma gelmişti bebeği burada tutarsam hasta edeceğimi söylüyordu. En sonunda beni yanında götüremeyeceğini anladığında pes etti ve uzaklaştı. Giderken de hala deli olduğumu söylüyordu.

  Yağmur dışında hiçbir şey duyulmaz olmuştu. Rüzgar yön değiştirdikçe suların yere çarparken çıkardığı ses de değişiyordu. Biraz zaman geçmişti ki fırtınaya dönüşmek üzere olan bu doğa olayının getirisi olarak elektrikler kesildi ve bütün meydan tamamen karanlıkta kaldı. Deniz çıldırmıştı. Dalgaların gürültüsü karanlıkta zihnimin sağlam kalmış yanlarını da yok edercesine saldırıyordu. Böyle giderse denizin yükselmesinden ve bizi sulara katıp götürmesinden ibaret olan korkunç sanrılar aklımda dönüyordu. Dora artık gelmeliydi. Cep telefonumun şarjı bitmeden önce saatin dokuz buçuk olduğunu görmüştüm fakat bunun üzerinden kaç dakika geçtiğini bilmiyordum. Gemi bu fırtınada yola çıkamazdı belki de sabaha kadar beklemek zorunda kalabilirdi. Fakat Dora neredeydi? Yakalanmış mıydı? O olmadan ne yapacak, nereye gidecektim? Hatta onu geride bırakıp nasıl gidecektim? Yağmur yağmıyor da sanki aklıma buzdan meteorlar düşüyordu. Daha fazla ayakta duramadım. Sırtımı duvara yaslayıp yere çöktüm. Üşümemi artık kontrol edemiyor ve bebeği sıcak tutmaya çalışıyordum. Hiç enerjim kalmamıştı ve benim bile açlıktan şekerim düştüyse kucağımdaki miniğin nasıl dayanacağını bilmiyordum. Bütün bunlar delilikti, saçmalıktı. Az sonra uyanacağım bir kabusun içinde olmayı diledim. Az sonra uyanıp güneşli bir güne gözlerimi açacağımı düşledim. Dora gelmiyordu. Söylediği saat çoktan geçmişti. Yakalanmış olmalıydı. Bir daha onu göremeyecek miydim? Bebeğin adını bile bilmiyordum ona nasıl bakacaktım?

  Karanlığın içinde suratıma tutulan bir fener ışığıyla sarsıldım. Panik kulaklarımın uğuldayıp nabzımın çıldırmasına neden oldu. Kalbim adeta kulak zarımda atıyor ve ne yapacağını bilememenin verdiği dengesizlikle başım dönüyordu. Bir anda ayağa fırladığımda düşüp yere kapaklanmadığım için şanslıydım. Fenerin parlak beyaz ışığını gözlerimin içine tutan kişi kimdi göremiyordum. Geriye doğru birkaç adım attım. Bulunduğum sığınak o kadar küçüktü ki fazla uzaklaşamadım. Bebek de artık avazı çıktığı kadar ağlıyordu. Fenerin ardındaki karanlık şekil bana doğru sakin ve yavaşça adımlar atmaya başladığında ben de avazım çıktığı kadar bağırmak istiyordum. Ama korkudan resmen dilim tutulmuş gibiydi.


Son

S..

heheey tahmin ediin eveet yine bir rüya canım blog, canım okuyucu bu sefer biraz uzundu ve yine biraz kurgu da var ;)

16 Ocak 2019 Çarşamba

Kaçış 1


  Sıcak bir yaz günüydü. Sıcak yaz günlerinde soğuk karpuz güneşin alçaldığı saatlerde serinlemek için mükemmel bir seçimdi. Markette diğerlerinin arasından en iyi olanını bulduğuma inanarak bir karpuz seçtim. Birkaç kahvaltılık malzeme ve karınca ilacını da sepete ekledikten sonra listemde eksik bir şey kalmamıştı. Bu günlerde karıncalarla başım beladaydı. Önce bir sabah uyandığımda bir koloninin saldırısına uğradığımı görmüştüm. Üzerim simsiyah karıncaydı. Fazla sayıda olmalarından dolayı böcek zehirlenmesi yaşamıştım. Başımdaki ağrı tarif edilemezdi. Herhangi bir şeker hastalığım falan olmadığı için yaşadığım şey mümkün olandan daha şaşırtıcıydı. Sonunda gözlerimi hastanede açmıştım. Sonra bu karınca akınları devam etti. Geldikleri yeri bulmuştum. Kalorifer borusunun zeminde kaybolduğu yeri zamanında köpükle kapatmamışlardı ve küçük toprak dolu bir açıklıktan geliyordu hepsi. Ama düzenli ilaçlamaya başladığım için artık saldırıya uğramıyordum bunun yerine her gün zeminde birçok karınca ölüsü buluyordum. Bu da artık sinirlerimi bozmaya başlamıştı doğrusu. Sanki ölmek için benim odamı, benim parkelerimi seçiyorlar gibi her gün onlarla karşılaşmaktan bıkmıştım. Kasaya gidip ödemeyi yaptım ve malzemeleri turuncu bir file çantaya yerleştirdim. Cam kapıdan dışarıya adım atar atmaz güneşin bütün enerjisini bağrında toplayan yoldan buram buram yükselen sıcaklık boğazıma sarıldı. Serin bir yerden dışarı çıktığında insan kısa bir şok geçiriyordu. 

  Neyse ki bu gün rüzgar soğuk esiyordu. Bir süre dalgalı göz oyunları yaratan parke yolda ilerleyip sol tarafta başka bir yola saptım ve daha küçük bir sokakta ilerledim. Burası çok büyük bir yerleşim yeri değildi. Sahil çok uzak olmadığından denizin tuzlu kokusunu rüzgarın her yükselmesinde duyardınız. Küçük yapraklı küçük boylu ağaçlar her yerde size gölgelerini sunardı. Evler pek yüksek değildi. En fazla yedi katlı binalar vardı fakat daha çok kendini alçak bir bahçe duvarıyla sınırlandırmış iki üç katlı ve dağınık yerleşmiş evler yaygındı. Sahilden itibaren yavaşça yükselen arazi yüzünden hemen hemen bütün evlerin kıyısından köşesinden yakaladığı bir deniz manzarası vardı. Sokakta oyun oynayan birkaç çocuğun arasından geçerken önüne bakmadan koştuğu için bana çarpan bir tanesi önce özür diledi sonra da bu gün güneş gibi olduğumu söyledi. Bu tuhaf iltifat karşısında gülümseyip onun da serin bir rüzgar gibi insana neşe verdiğini söyleyip yoluma devam ettim. Tuhaftı. O çocuğu daha önce görmediğimden emindim ama onun beni tanıdığına olan inancı beni de buna ikna etmiş ve bozuntuya vermemiştim. Sokakta ağır adımlarla yürüyordum. Çünkü fırsatını bulmuşken bazen zamanı yavaş tüketmek gerekliydi. Fırsatını bulmuşken bir yaz günü elimde alışveriş çantasıyla bu yokuşlu ve ağaç gölgeleriyle dolu deniz kokulu yolda yürüyüşümü yavaşça tüketmek istedim. İnsanın bazen ruhunu dinlendirmesi gereklidir. Bu da öyle anlardan biriydi.

  Beş katlı binanın bahçe kapısına ulaştığımda yolun bittiğini yenice fark ettim. Zamanı büküp çekiştirmeyi bırakıp dünyanın kendi hızına geri dönmüştüm. Beyaza boyanmış metal bahçe kapısını iterek açtım. Buralarda acayip olaylar pek nadir yaşandığından çoğunlukla bahçeleri kilitlemeyi kimse gerekli görmezdi. Uzun dikdörtgen bir binaydı. Her katta altı küçük daire bulunuyordu ve merdivenler binanın dışından sağda ve solda yukarı tırmanırken her dairenin kapısı aynı cepheye bakıyor ve burada uzanan uzun bir stoaya açılıyordu. Gerçi buna ne kadar stoa denebilirdi emin değildim daha çok bir çeşit balkon düzenlemesi gibiydi. Aslında bu böyle bir bölgeye yakışmayan çirkin bir binaydı. Bana kalsa bir yıl içerisinde buradan taşınıp sahile daha yakın bir yere geçerdim. Basamakları tırmanıp üçüncü kata ulaştım. Soldan ikinci daire benimdi. Sağ tarafımda ağaçlarla birlikte yükselen arazinin yarattığı bir doğa manzarası vardı. Neyse ki deniz manzarası binanın diğer tarafında dairemin pencerelerinden görülecek şekilde kalıyordu. Beşinci daireye gidip kapıyı çaldım.

  Kapıya dört defa vurup bekledim. Önce kısa bir sessizlik oldu. Ardından kapının kilitlerinin açıldığını gösteren metalik tıkırtılar işittim. Birden fazla kilit tek tek açıldı. Sonra kapı yavaşça geriye doğru kayıp bana yol açtı. İlk başta içeride kimseyi göremedim ama böyle karşılanmaya hazırdım. Komşum her zaman biraz tuhaftı ve ben buna alışmıştım. Bu eve ilk ziyaretimde yine böyle içeriye bir adım attığımda kafama az daha bir tava yiyordum. Biraz abartmış olabilirim ama kimse elinde bir tavayı havaya kaldırmış biri tarafından karşılanmayı beklemez. Neyse ki komşum da bana alışmıştı. Kapıyı çalarken hep aynı ritmde vuruyordum ki yalnızca benim geldiğimden emin olsun. İçeriye girdim ve ben girer girmez her zaman olduğu gibi kapı aniden kapatıldı.

  Komşum kapının ardında saklandığı yerden ortaya çıktı. Elinde yine o tava vardı. Sakin olmayı ne zaman öğrenecek diye düşündüm. Elimdeki alışveriş filesini işaret edip "Karpuz yiyelim." dedim. Bana gülümseyip fileyi aldı ve oturma odasına geçmemi işaret etti. Onun bana alışmasından sonra akşam yemeklerini ve hatta kahvaltıları çoğunlukla beraber yapıyorduk. O mutfağa geçerken ben de oturma odasında yere konmuş bir minderin üzerinde sakince uyuyan minik bir kelebeği izlemeye gittim. Pencereden batmakta olan güneşin kızıla ve mora boyadığı göğün altında neredeyse kıpırtısız duran deniz görünüyordu. Yere oturdum ve bebeğin nefes alışını izledim. Uyandırmamak için dokunmaya korkuyordum. Pek ağlamayan sakin bir bebekti. Mütemadiyen gülücükler saçardı. Uykudan yanakları kırmızılaşmıştı. Ateşi var mı diye kontrol ettim neyse ki iyi görünüyordu. Komşum burada bebeği ile birlikte yalnız yaşıyordu. Zayıf çelimsiz bir kadındı. Uzun siyah saçlarını ensesinde at kuyruğu şeklinde toplardı. Daima telaşlı ve ürkek olması bir yana onda en tuhaf bulduğum şey bu güne kadar benimle hiç konuşmamış olmasıydı. Onu birkaç kez bebeğine ninni söylerken duymama rağmen benimle tek kelime sohbet etmemiş olması gerçekten acayipti. Soru sorduğumda işaretlerle cevap verirdi. Veya bunu da yapmazdı. Bazen bunu o kadar abartırdı ki yanında bir hayalet gibi olurdum. Tüm bunlar yüzünden bebeğin adını bilmiyordum. Ama ev sahibi onun adının Dora olduğunu söylemişti. Bu antik bir dilde hediye anlamına geliyordu.

  Ben yine düşüncelere dalmışken Dora mutfaktan koşarak yanıma geldi. Bu biraz tuhaftı. Evin içindeyken böyle koşturduğunu pek görmemiştim. Bana doğru hızla gelip şaşkınlıktan tepki bile veremediğim halde kolumdan tuttu ve ayağa kalkmaya zorladı. Sonra da pencerenin köşesinde saklanarak birlikte dışarıya bakmaya başladık. Bana ne göstermeye çalıştığını anlamamıştım. Çevreye bakındım. Ağaçlar, kayalar, evler, oyun oynayan çocuklar vardı. Cevap alamayacağımı bilsem de "Neler oluyor?" diye sordum. Sonra biraz ileride aşağıda birbirinin aynı üç araç içinden dörder tane adamın dışarıya çıktığını gördüm. Hepsi simsiyah giyinmişti. Bir tanesi hepsinden yaşlı, gri takım elbise giymiş bir adamdı ve görünüşleri biz belayız diyordu.

Devam edecek...

S..

11 Ocak 2019 Cuma

Fırtına


  Buhranlar içerisinde bir rüyadan uyanmaya çalışıyordum. Uykumda dişlerimi ısırmak veya nefesimi tutmak gibi saçmalıklarım vardı. Yine nefesimi tutmuş olmalıydım. Nefes almayı hatırladığımda beynime yeniden ulaşan taze oksijenle gözlerimi açtım. Başım yumuşak yastığın içine gömülmüş üzerimdeki örtü yere düştüğü içinse bedenim kaskatı buz kesmiştim. Gece yarısını iki üç saat geçiyor olmalıydı. Başımda bir süre oksijensiz kalmanın bedeli olan bir ağrı dolaşıyordu. Gözlerimi bir süre kıpırdatıp başka bir yöne bakmaya korktuğumdan doğruca karşımdaki pencerenin soğuk kasvetli görüntüsüyle baş etmeye çalıştım. Böyle uyanmaların ardından zihnimin toparlanması zaman alıyordu. Etrafımda gezinen gölgeler olmadığına ikna olmamın ardından yavaşça kıpırdanır önce yere düşen örtüyü bulup bir çırpıda sarınır sonra da birkaç dakika boyunca yine hiçbir yere bakmamaya çalışarak ısınmayı beklerdim. Yine tam da öyle yapacakken pencerenin ardında bir ışık patlamasıyla yerimden sıçradım. Yağmur yağıyordu. Üstelik yağmakla kalmıyor sanki dünya yavaşça suyla dolup gidecekmiş gibi görünüyordu. Işık patlamasının ardından bulanık zihnimin izin verdiği ölçüde saniyeleri saydım ve uzaklığını hesapladım. Bunu birkaç kez tekrar ettiğimde mesafenin iyice daraldığını anladım. Çok geçmeden kötü şeyler olacakmış gibi hissediyordum. Yerimden kalkmadığıma pişman olma korkusuyla ayağa fırladım.

  Bulunduğum yer bir evin bodrum katı olmalıydı. Buraya nasıl geldiğimi ise hatırlamıyordum. En son hatırladığım şey bir şeylerden kaçtığımız ve düşüp başımı çarptığımdı. Beni buraya kadar taşımış olmalıydılar. Diğerleri nerede diye etrafıma bakındım. Bulunduğum yerdeki tek eşya az önce üzerinde uyuduğum kanepeydi. Köşede birkaç basamak yüksekte içeriye açılan tek bir kapı duruyordu. Kapalıydı. Hiç ışık yanmadığından dışarıdan süzülen az miktardaki aydınlık etrafta garip gölgeli şekiller yaratıyordu. Tavanda dolaşan havalandırma boruları sol taraftaki duvarda biraz dönüş yapıp duvarın içinde kayboluyordu. Boruların içinden garip sesler geliyordu. Kapıya doğru ilerledim. Diğerlerini bulabileceğimi sanıyordum. Ben kapıya yaklaşırken duvara bitişik olan havalandırma boruları bir anda çatırdadı ve içeriye korkunç bir hızla sular dolmaya başladı. Dehşete kapılmıştım. Bir an önce dışarıya çıkmazsam burada boğulabilirdim. Suların nasıl olup da havalandırmadan geldiğini anlayamasam da bütün odanın bir akvaryuma dönüşebileceğinin farkındaydım.

  Kapıya ulaşıp biraz zorlayarak açmayı başardığımda bu kez de oradan sular içeriye girmeye başladı. Su ile birlikte bir takım eşyalar da sürükleniyor ve bana çarpıp dengemi bozuyordu. Su şimdiden dizlerimin hizasındaydı. Gazeteler, poşetler, sadalyeler, ahşap veya plastik bir sürü nesne suyu takip edip üzerime gelirken kapıdan dışarıya çıkmayı başardım. Fakat o tarafta hiç pencere olmadığı için işim gerçekten zordu. Merdivenleri bulup yukarıya tırmanmalıydım. Ne yapacağıma karar veremeden harekete geçtim ve çevremi görmeden suyun akışını tersine doğru takip etmeye başladım. Su beni merdivenlere götürdü. Hareket etmek gittikçe zorlaşıyordu. Tırmanmaya başladım. Uğultular, gürültüler ve patlama sesleri fırtınanın artık tam tepemde olduğunu söylüyordu. Bina yıkılmadan veya ben bir balığa dönüşmeden önce dışarıya çıkmalıydım.

Sonra gerçekten uyandım :) Bir rüya yazısı daha :)
S.. 

11 Kasım 2018 Pazar

Labirent


  Garip bir labirentin içindeyim. Ne bir adım öncesini anımsıyorum ne de bir sonraki köşede ne olduğuna dair bir fikrim var. Başımı kaldırıp göğe baksam köpüren siyah bulutlara dalıp çıkan serseri tipli karanlık kuzgunlar çevremden daha iç açıcı bir manzara sunmuyor. Oysa kızıla mora çalan biraz da lacivert bir akşam sefası görmeyi beklerdim. Sonra bir de martı sesleri olmalıydı. Güzel kokular duymalıydım. Güzel kokuları severim. Güzel kokuları kim sevmez? Limon, lavanta ve adını bilmediğim bir çiçek kokusu daha... Bir de gece göğüne veya sabah güneşine benzer bir ses hafiften şarkı söylese ruhumun çocuk yanları yine neşeyle kıpırdanırdı...

  Oysa kuzgunların tepemde dans ettiği fırtına sesleriyle dolu bir yaprak ormanında yolumu daha ne kadar kaybedeceğimi bilmeden dolaşıp duruyorum. Tenim buz kesmiş soğuktan üşürken nefesim kesiliyor, ardımda bıraktığım her köşe peşimden gelen yaratıkların her an üzerime atılacağı korkunç tuzaklar gibiyken geri dönmeye korkuyorum.

  Kafamın içinde kelebekler benim kadar telaşlı dans ediyor aklımdan geriye kalanları da etrafa saçıp dağıtıyorlar. Korkuyla titreyen ellerim hızla ilerlerken düşmemek için bir yerlere tutunmama izin vermiyor. Tökezliyorum. Düşüyorum. Dizlerim kanıyor. Sonra yine devam ediyorum. Yaratıklar duymasın diye korku çığlıklarımı ustalıkla yutarken çırpınan yüreğimin patırtısını bulutlarla kavga eden kuşlar bile işitiyor.

  Labirentten çıkamıyorum. Ne kadar devam etsem de bu yolun bir sonu hiç yokmuş gibi geliyor. Yorgunluk tüm canavarlardan daha tehlikeli. Daha fazla adım atamıyorum. Zehirli olduğunu hissetsem de güzel kırmızı çiçeklerin açtığı bir duvarın önünde yere çöküyorum. Biraz dinlensem, biraz gözlerimi kapatsam her sey düzelirdi belki. Gözlerimi açık tutamıyorum. Serseri kuzgunlar bulutlarla yarışıyor. Sarmaşıklar bedenimi sararken kıpırdayamıyorum. Gözlerim kapanırken lacivert bir akşam sefası hayal ediyorum. Birisi cayına iki şeker atıp karıştırıyor. Taze simit ve peynir kokuyor her yer. Yüzümde güneş sıcaklığı... Ruhumun çocuk yanları neşeyle dans ederken uykuya mı dalıyorum uyanıyor muyum anlamıyorum...

Son.
Not: Bu bir rüya yazısı :)
S..

17 Ekim 2018 Çarşamba

Teraryum 2. Bölüm


  Kızlarla bunu anlamaya çalışıyorduk. Burada ne olmuş olabilirdi böyle? Sonra bu odanın kime ait olduğunu hatırladık. Ev sahibi! Burada ne yapmıştı? Ben panikle halıyı düzeltip ayağa kalkarken kızlar sessizleşti ve kapıdan adamın bize baktığını gördüm. Yine aynı donuk gözler ve asık suratla hiç değişmemişti. "Eviniz çok nostaljik, duvarlardaki geyik boynuzları ayrı bir hava katmış herhalde siz avlıyorsunuz. Gerçekten muhteşem." diyerek dikkat dağıtmaya çalışan birkaç cümle daha saçmaladım. Adam yine tepki vermeden gitti. Açık kalan kapının ardındaki boşluğa bakakalmıştım. Tehlike içgüdüsünün yarattığı titreme ensemden sırtıma doğru karıncalanıyordu. Kızlar da oldukları yerde donup kalmıştı. Lülü hızlı adımlarla ilerleyip kapıyı kapattı. Bir an için şiddetle geri açılacağını ve saldırıya uğrayacağımızı sanmıştık. Fakat iki üç dakika geçtiği halde öyle bir şey olmadı. Burada kalmamız hiç güvenli görünmüyordu artık. Telefonlarımızdan grubun geri kalanına ulaşmaya çalıştık ama şebeke çekmiyordu. Dışarıya çıkıp şüphe çekmek de istemiyorduk. Peki ne yapacaktık?

  Odanın sahip olduğu tek pencere platforma bakıyordu. Işığı çoktan kapatmıştık. Kapının önüne yatağı çekip bir set oluşturmuş ve ne yapacağımıza karar vermeye çalışıyorduk. Ben pencerenin kenarında perdeyi açmadan sessizce dışarıyı gözetliyordum. Dışarıdan görülmediğimden emindim. Kaldığımız yer girişteki merdivenlere en yakın yerdi. Bu nedenle geç saatlere kadar bir sağa bir sola pek çok kez adamın camın önünden geçişini izledim. Bir defasında onu izlediğimden habersiz bir dakika boyunca pencereye baktı. Diğer seferlerde ise sanki bizim odanın önünden geçerken kasten yavaşlıyor gibiydi. Ne konuştuğumuzu duymaya çalışıyor veya uyuyup uyumadığımızı anlamak istiyordu sanki. Davranışları kadar elinde taşıdığı orak da endişelenmemiz için başlı başına yeterdi. Tamam, adam besinlerini kendi ekip biçiyor olabilirdi ama gecenin ikisinde orakla dolaşmak pek akla yatkın değildi.

  Onu en son görmemizin üzerinden yaklaşık bir saat geçtikten sonra harekete geçmeye karar verdik. Planımız grubun geri kalanı için hızlıca diğer iki odaya ulaşmak ve araç gereç depolandığını gördüğümüz küçük kulübeyi karıştırıp benzin olup olmadığına baktıktan sonra buradan ayrılmaktı. Oda ücretlerini çoktan vermiştik bu nedenle benzini aldığımız için suçlu hissetmemiz gerekmiyordu. Mely, ya benzin yoksa o zaman ne kadar devam edebiliriz diye sordu. Son yedekleri kullanmıştık ve o da bizi fazla uzağa götürecek kadar kalmamıştı. Yine de burada kalmaktansa yolun geri kalanında bir arada kalıp yürüyerek devam edebileceğimizi söyledim. Otobüsle ilerlemekten daha kolay bile olabilirdi. Bir dere bulur ve onu takip ederdik. Sonunda bizi ya denize ya da bir yerleşim yerine ulaştırırdı.

  Perdeyi usulca aralayıp sonra da ses çıkartmamasını umarak pencereyi açtım. Kızlar ardımda şüpheyle dışarıya bakıyordu. Öyle korkuyordum ki her an vazgeçebilirdim fakat evvelden beri yanımda korkan başka birisi olduğu zaman onu koruma içgüdüsüyle saçma bir cesarete sahip olurdum. Ruh halimi dışa yansıtmadan kızlara beni takip etmelerini işaret ettim. Böyle durumlarda kimse geride kalmamalıydı. Dışarıda gece böceklerinin sesleri düzenli bir ritm tutturmuştu. Çevreyi aydınlatan tek şey bazen bir bulutun ardına saklanan yeni aydı. Nefesimi kontrol altında tutmaya çalışıp pencereye tırmandım. Ayaklarımı sınırdan dışarıya uzatırsam geri dönemeyeceğim düşüncesi bir an için duraklamama neden olsa da sonunda ayakkabılarım elimde olduğu halde platforma adım attım. Üşüdüğümü hissettim fakat bu salt hava durumundan kaynaklı değildi. Kanım damarlarımın içinde yavaşça buz tutuyor gibiydi. Karanlığın içinde göz gezdirdim. Bütün pencereler mümkün olduğundan daha az bir ışık yansıtarak bu soğuk atmosfere katkıda bulunuyordu. Bütün perdeler kapalıydı fakat içeriden dışarının görünmesinin daha kolay olduğunun farkındaydım. Hızlı hareket etmek zorundaydık. Bir çırpıda ve sessizce platformun öbür ucuna ilerledik. Grubun geri kalanı yan yana olan iki odadaydı. Işıkları kapalıydı. Uykularının çok derin olmamasını umdum.

  İlk odaya ulaşınca kapıya ses çıkartmamaya çalışarak birkaç kez vurdum. İçeriden bir tepki alamıyordum. Kızlar da diğer odanın kapısına varmış aynı şeyi tekrar ediyordu. Ama oradan da bir ses yoktu. Kilitli olmamasını umarak kapı koluna asıldım. Ve kapı şaşırtıcı şekilde kolayca ardına dek kayıp açıldı. İçerisi o kadar karanlıktı ki ilk başta bir şey görmek imkansızdı. Kızlara yanıma gelmelerini işaret edip korkarak kapıdan içeri bir adım attım. Birilerine seslendim. Köşelerde birer tane olmak üzere dört yatak olduğunu hatırlıyordum. En yakındakine doğru ilerledim. Gözlerim hızla kendini karanlığa ayarlıyordu. Zifiri karanlıkta önce belirsiz şekiller görünür oldu ardından nesnelerin biçimlerini anlayacak kadar konturları belirginleşti. Siyah beyaz ve biraz da mavi bir resmin içine düşmüş gibiydim. Yatağa ulaştığımda bulmayı beklediğim şeylerle gördüğüm manzara kıyaslanamazdı. Korkunç ve vahşi bir şeylerin izlerini bulmayı bekliyordum. Fakat bulduğum şey bir hiçti. Bunun yine de korkunç olduğunu inkar edemem. Yatak boştu. Ve gece görüşüne uygun hale gelen gözlerim diğer yatakların da boş olduğunu söylüyordu. Arkadaşlarım olmaları gereken yerde değillerse neredeydi?

  Hızla dışarıya çıkıp diğer odaya ulaştım ve tereddüt etmeden kapıya asıldım. O da diğeri gibi kolay ve sessizce bana yol açmıştı. Bu odada da karşılaştığım şey diğeriyle aynıydı. iki odada toplam yedi kişi şuan kayıptı. Aklımı kaçıracağımı sandım. Etrafta saldırı veya boğuşma izi yoktu. Sanki kendi rızalarıyla öylece kalkıp gitmişler gibiydi. Benden habersiz bir yerlerde ateş yakıp bir şeyler pişirip eğlenelim kafasıyla çıkıp gitmiş olmalarını diliyordum. Odalarda başka bir kapı veya geçit yoktu. Yani dışarı çıkmış olsalar kaç saattir kendi penceremden onları görmüş olmam gerekirdi. Ev sahibinin de onların olduğu tarafa hiç ilerlemediğini biliyordum. O zaman neler olmuştu? Anlamıyordum. Dışarı çıktım. Platformun kenarına ilerleyip karanlıkta gri bir teneke kutu gibi parlayan otobüse baktım. Odalarda bir şeyden korkup belki de otobüse sığınmış olabilirler diye düşünmüştüm. Ama orası da oldukça sessiz ve karanlıktı. Başka çare yoktu etrafı aramak zorundaydık. Kızlardan birine benzin için şu kulübeye bakmasını diğerine de otobüsü çalıştırmak için hazırda bulunmasını söylemek için ardımı döndüğümde resmen nutkum tutuldu ve nefes alamadım. Kızlar kaybolmuştu.

  Nereye gideceğimi de ne yapacağımı da bilmiyordum. Hiç ses çıkartmadan ve hiç iz bırakmadan böyle nasıl kayboluyorlardı? Bu bir şaka mıydı? Birisi benimle eğleniyor olmalıydı ama bu hiç hoş değildi. O sırada gecenin içinde ağaçların tepelerinden aşıp gelen bir çığlık işittim. Ay yine bulutların ardına gizlendi. Kızlar korkup odaya geri dönmüş olabilir mi diye düşündüm. Peki ama şu çığlık neydi? Odaya dönüp bakmaya karar verdim. Gidebileceğim hiçbir yer yoktu ve aklıma sadece başa dönmek gelmişti. Tam oraya ilerlediğim sırada kaldığımız odanın kapısı usulca açıldı. Kıpırdaman öylece dışarıya kimin çıktığına baktım. Bu ev sahibiydi. İfadesiz yüzü ve kömür gibi küçük gözleriyle bana bakıyordu. Ardıma dönüp koşsam o da koşacaktı öyle değil mi? Geriye bir adım atarken konuşup neler olduğunu sormalı mıyım diye düşündüm. O neden bir şey söylemiyordu? Elindeki oraktan akan şey neydi? Düşüncelerimi yakalayamazken titreyen elimde şıngırdayan anahtarı fark ettim. Koşup kendimi platformdan aşağı atsa
m en fazla ayağımı kırardım. Otobüse ulaşır ve kullanmayı başarırsam bu adamdan kurtulurdum ve diğerlerini kurtarma fırsatım olurdu. Adam ben aşağıya atlarken bana yetişecek kadar hızlı koşar mıydı? Düşünmedim. Sola doğru bedenimi fırlatır gibi atılıp dört adımda kenara ulaştım ve korkuluğun üzerinden aşıp aşağıya atladım. Tahminlerim düşüncelerim olaylar kadar gerçekçi değildi. Gerçekten de bazı kemiklerimi kırmıştım. Yerden toparlanmaya çalışırken adamın tahmin ettiğimden daha hızlı olduğunu gördüm. Yanıma ulaşmıştı bile. Daha onun kolunu savurduğunu algılayamadan göğüs kafesimde keskin bir acı hissettim. Nefesim benim sözümü dinlemiyordu. Bedenim uyuşurken tekrar yere yığılıyordum. gövdemdeki kesik nasıl oluyordu da aynı zamanda hem buz gibi soğuk hem de güneş kadar sıcak oluyordu anlamamıştım. Sonra da uyandım...

Eveet tahmin ediin :) hıhııım bu da bir rüya yazısı işte :)

S..

16 Ekim 2018 Salı

Teraryum

Bu 6. sınıftayken yaptığım ucubik resimlerimden,
Neden böyle bir şey çizdiğimi ben de bilmiyorum :)

  Sabahın erken vakitlerinde günün bize armağanı neşeli kuş sesleri ve ruhumuzu ısıtan gün ışığıydı. Gezi için kiraladığımız otobüsün üst camlarından içeri taze dağ havası süzülürken grubumuz hararetle dedikodu yapanların, sıkıntıdan şarkı söyleyenlerin ve açlıktan koltukları kemirmek isteyenlerin karışmış sesleriyle yola devam ediyordu. Gözlerimin önünden kayıp giden manzaraya bakarken yeni bir şiir düşünüyordum. Fakat açlık beni de çoktan ele geçirmişti. Şekerim veya tansiyonum bir iki saat önce bir yerlerde düşmüş olmalıydı. Bir vampir için bu çok tehlikeli bir durumdu. Sonunda arkadaşlarımı yememek için büyük çaba göstermeliydim. Bu nedenle düşüncelerimin ardını yakalayamıyor bir şeye odaklanamıyordum. Dün öğle vakitlerinde yanlış bir yola girip kaybolmuş ve tuhaf bir şekilde düşen ağaçlar yüzünden kapanan yoldan geriye de dönememiştik. İleride bir yerlere varır ve doğru yolu buluruz düşüncesiyle devam etmiştik. Ve dün ikindi vakti yanımızdaki yiyecekler bitmiş, suyumuz da azalmıştı. Lülü bana son paket çubuk krakerinden ikram etti. Ondan da pek fazla kalmamıştı fakat yarım saat daha vampir dişlerimi gizlememe yardımı olacaktı.

  Yolda ilerledikçe orman örtüsü sıklaştı, ağaçlar uzadı ve yol daha da sarsıntılı olmaya başladı. Bir noktadan sonra devam edebileceğimiz bir rota bulmakta zorlanacağımızı düşündüm. Üstelik şimdi hava epey de kararmıştı. Saatler çok hızlı ilerliyor bizse enerjimizin son kıvılcımlarını tüketiyorduk. Otobüs gittikçe sessizleşmiş herkes oturduğu yere yığılmış ve bu durumdan bıkmış görünüyordu. Birileri artık yardım istemeliyiz diye söylendi. Başka birileri de bunu onayladı. Bazıları da bir yerde durup ormandan yiyecek bir şeyler toplayabiliriz diyor diğerleri ise bir ayı tarafından yenmek veya zehirli bir bitki yüzünden ölmek istemiyordu. Sonucunda kısa bir bağırışma ve tartışma yaşandığı sırada ormanın ortasında bir korkuluk üzerinde duran tabelaya rastladık. Tabela sağa doğru ilerlersek Teraryum adında bir otele varacağımızı gösteriyordu. Eh bu iyi bir şeydi. Fakat mesafe konusunda bilgilendirici bir şey olmaması da korkutucuydu. Ne kadar sağdaydı bu Teraryum? Başka çare de yoktu sağa doğru bir dönüş yapıp yola koyulduk.

Yaklaşık bir saat boyunca başka hiçbir tabelaya benzer bir şeyle karşılaşmadık. Tek bulduğumuz yine bir sürü ağaç ve bolca yosundu. Sonra bu kez de sola dönmemizi söyleyen korkuluklu bir tabela daha bulduk. Korkuluk beni hep korkuturdu. Palyaçolar gibi. Tuhaf bir gülümsemesi vardı. Kollarındaysa bir sürü karga tünemişti. Normalde onların kaçması gerekmiyor muydu? Bu kez de yine bir saat daha ilerledik ve en sonunda küçük bir yapıyla karşılaştık. Ahşap desteklerle yerden bir kat yükseltilmiş bir platformun üzerinde yine tümüyle ağaçlardan inşa edilmiş küçük ev karanlık, kasvetli, yosun kaplı ve ıssız görünüyordu. Tek bir penceresinden sarı bir ışık karanlığa doğru taşıyordu. Aracımızın gürültüsü içeridekileri harekete geçirmiş olmalıydı. Biz otobüsten inerken platformun tepesinden açılıp kapanan bir kapının sesini işittik. Sonra merdivenlerin başında yaşını anlayamadığım asık yüzlü bir adam belirdi. Yüzündeki derin çizgiler epey yaşlı olduğunu söylese de hareketleri ve duruşu daha genç olabileceğini gösteriyordu.

  Gökyüzü henüz kararmıştı. Koyu mavi bir ışık göğü süslemeye çalışırken ağaçların altı gölgeyle kaplıydı. Yabani kuşlar gecenin içinde kanat çırpıp dolaşırken ürkütücü ötüşleri kulaklarımızda çınlıyordu. Grubu gezi için toparlayan bendim o yüzden sorumlu da bendim. Öne doğru ilerledim ve tepedeki adama burasının Teraryum olup olmadığını veya oraya nasıl gidileceğini sordum. Bir otele benzer hiçbir yanı yoktu aslında fakat en azından bize yardım edebileceğini umuyordum. Adam cevap vermek yerine arkasını dönüp platformda ilerledi. Şaşırmıştım. Dilimizi bilmiyor muydu? Oldukça tuhaf ve nezaketsizdi. Yukarıda üç ayrı yapı olduğunu görebiliyordum. Hepsinin ortasında platform ortak bir balkon gibi duruyordu. Bu tür yerlerde yapılar vahşi yaşamdan korunmak için bu şekilde yükseltilirdi. Fakat böyle birkaç yapının aynı platform üzerinde olmasına pek rastlamamıştım. Adamın peşinden tedirgince ilerlerken tekrar seslendim. "Affedersiniz iki gündür yoldayız bize en azından ne tarafa gidebileceğimizi söyleyin ve yiyeceklerinizden satın almamıza izin verin." dedim. Ayrıca otobüs için benzin de bulmamız gerekiyordu ama bunu sonraki adım olarak düşündüm. Yine dinlemedi. En yakındaki kapıdan içeriye girip ardından kapattı. Ne yapacağımı bilemiyordum. Kapıya tıklamak için ilerleyeceğim sırada tekrar açıldı ve bir kadın dışarıya çıktı.

  Kadın güler yüzlü görünüyordu. "Teraryum'a hoş geldiniz. Eşimin kabalığını bağışlayın. İnsanlarla iletişimi iyi değildir." dedi ve kaç kişi olduğumuzu, ne kadar süre kalacağımızı sordu. Çok fazla oda olmadığı için biraz balık istifi gibi olacağımızı söyledi ama yeterince yiyecek olması bizim için mükemmeldi. Karnımız doyduktan sonra herkesi güvenle odalarına yerleştirdim. Benim kalacağım odada iki yatak vardı ve beş kız yatakları birleştirip yastıkları baş kısma değil de yan tarafa koyunca rahatça sığmıştık. Bu oda ev sahiplerine aitti aslında ama yer kalmayınca bize vermişlerdi. Onlar da tek kişilik ufak bir odaya geçmişti. Sonunda enerjimiz yerine geldiği ve dinleneceğimiz için minnettardım ama bir an önce sabah olsun ve buradan gidelim istiyordum. Burada beni huzursuz eden bir şeyler vardı. Hava yoğun şekilde küf kokuyordu. Duvarlar dışarıda tamamen ağaç örgüsüyken içeride sıva kaplıydı. Tavanda küf lekeleri vardı. Hayvan postları ve geyik boynuzları her yere asılmıştı. Yatakta tavanı izlerken gözlerim duvardaki bir deliğe takıldı. Onun bir kurşun deliği olduğunu düşündüm. Neden olduğunu anlamaya çalıştım. Hemen karşı duvara baktığımda kocaman bir yay çizen ve tavana yakın bir hatta sıra sıra onlarca kurşun deliği olduğunu gördüm. Yerimden kalkıp etrafa daha dikkatli bakmak istedim. Karşı duvara gidip yerdeki halıyı biraz çekerek açtım. Halının altında kurumuş geniş siyaha yakın tuhaf kahverengi lekeler vardı. Bunun kahve lekesi olmadığından emindim. İki duvarda çapraz ateş izleri vardı. Bir kişi önce tek el ateş etmiş sonra bundan kurtulan diğeri seri ateşler yağdırmış olmalıydı. Duvardaki yay hattının orta kısmında hiç iz yoktu. Demek ki kurşunlar o kısmın önünde duran bir şeye denk gelmişti. Yerdeki lekeler de ondan kalan izlerdi...

1.Bölümün Sonu

S..

16 Mart 2018 Cuma

Gölge Avcısı


  "Birer birer..." dedi etrafımda yürürken alçak sesle ve gözleri kapalı halde. Karmakarışık örgüler ve renkli boncuklarla dolu dağınık gri saçlarının arasından sarkarken daha önce mavi olduğunu hatırladığım bir kuş tüyünün şimdi kızıla dönmüş olduğunu fark ettim. Bu artık şaşırma seviyemin oldukça altında kalan bir durumdu. Çünkü onun çevresinde benim gibi bir yıl kadar kısa olsa da zaman geçirmiş olan herhangi bir insan aklını kaybetmesine yetebilecek kadar çok tuhaflık hatta korkunçlukla yaşamayı çoktan öğrenmiş olurdu. Gri saçlarına rağmen cildi benimkinden daha canlı ve çok az kırışıklığa sahipti fakat benden 323 yıl daha erken doğmuştu. Başını çevirmesinden usulca attığı adımlara kadar her hareketiyle birlikte ruhundan yayılan güçlü aura çevresinde sarsıcı bir etki yaratıyordu. Yine gözleri kapalı olduğu halde beni gördüğünü belirtir şekilde başını bana çevirince yüreğimde tanıdık tedirgin kıpırtılar hissettim. Sesiyle üzerine çekilen bakışlarımı ondan ayırıp önüme döndüm ve yaptığım işe odaklanmaya çalışırken "Her bir teli birer birer bağlaman gerek. Ve sözcükler Lily, sözcükleri sakın unutma." diye sayısını anımsamadığım tekrarlardan birini daha yaptı. Zaten gergin olan zihnim ve konsantrasyonum o etrafımda dolaşıp bana kapalı göz kapaklarının ardından bakarken tıpkı cam bir kürenin yere düşmesi gibi çatırtılar çıkartarak dağılıyordu. Onu sinirlendirecek bir şey yapmak yaptığım şeyin kontrolden çıkmasından daha korku vericiydi. Ama biraz daha odaklanmayı başaramazsam en iyi ihtimale ellerimin arasında beni yutacak olan bir asit küresi yaratırdım. En kötü ihtimalle de dünyanın sonunu getirirdim. Aslında bu çok da kötü bir ihtimal olmayabilirdi. Dünyanın benim için bir kıymeti yoktu.

  Üzerine kendi kanımla tılsımlar yazdığım iki dal parçasını çarpı şeklinde bir araya getirmiştim. Sırada onları birbirine sabitlemek için artık soluk almayan yedi insandan aldığım saç tellerini birer birer bağlamam gerekiyordu. Ölümleriyle birlikte duydukları dehşetle toprağa düşen gözyaşları beyhude geçip gitmeyecekti. Ve tabii sözcükler unutulmamalıydı. Yedi insanın ruhu böylece oluşturduğum nesneye ve benim emrime bağlı olacaktı. Fakat ben etrafımda yanan mumların titreşimini hissederken ve yaşlı kadın sinirlerimi geren bir şekilde yürümeye devam ederken tılsımı doğru yapıp yapmadığımı bile algılayamıyordum.

  Açık pencerenin ötesinden gecenin yaratıklarının sesleri duyuluyordu. Bütün gece böcekleri sanki hep beraber çığlık atar gibi bir koroya başlamış, rüzgar verandadaki çanı ısrarla ve aynı ritimle çalmaya başlamıştı. Mumlarla aydınlanan loş oda her yerden akmış mum artıklarıyla doluydu. Onların temizlenmemesinin nedeni kullanıldıkları tılsımın enerjisini taşımalarındandı. Dokunmamak gerekiyordu. İçeriye esen rüzgar her yerden sarkan eskimiş kumaşları dans ettiriyor, gölgeleri ürkünç varlıklar gibi duvarlarda ve döşeme üzerinde geziniyordu.

  Son saç telini de sarıp bağladığımda başımı kaldırıp sunağın ardındaki duvarda sabitlenmiş nesneye baktım. Bir kaya parçasından şekillendirilmiş göz kapağı kapalı duran tek bir göz yontusu odadaki sıcak ışığa ve renklere rağmen soluk mavi gri halde karşımda duruyordu. Yaşlı kadın hala gözlerini açmamışken bir anda durup benden yana başını çevirmeden sadece dinlemeye başladı. Herhangi bir terslik olursa müdahale etmek için tetikte bekliyordu. Fakat böyle bir şey olursa onun bile bir şansı olur muydu bundan emin değildim. Şimdi rüzgar da durmuş bütün böcekler ise susmuştu. Artık bunu bitirmem gerekiyordu. 

  Taştan göze odaklanıp "Arghelas, çağrımı işit ve cevap ver..." dedim. İlkin pek bir işe yaramış gibi görünmüyordu. Elimdeki nesneye bakıp bir yerde yanlış yapıp yapmadığımı düşündüm. Tam o sırada onun varlığını tüm odada hissettim. Bütün mumlar bir anda söndü. Buna rağmen gölgeler büyüyüp etrafımı kuşattı. Oturduğum zeminin altından gölgeden oluşan eller uzanıp bedenimi çekiştirmeye başladı. Ve Taştan göz ağır bir uykudan uyanır gibi açılıp bakışlarıma kenetlendi. Gözün içinden mavi ışıklar sızıyor ve kendimi uzay boşluğuna bakar gibi hissediyordum. İçinde bir evren dolusu kozmik nesne eğilip bükülüyor, dönüyor ve görünüp kayboluyordu. Elimdeki nesne acı verici halde avucuma yapışıp yanmaya başladığında kımıldayamaz ve çığlık atamaz haldeydim. Çok geçmeden kemiğime dek bütün etimi yok edecek gibiyken aslında çektiğim acı dışında görünürde hiçbir şey olmuyordu. Yalnızca saf bir acı iliklerimde dolaşıp beynimdeki tüm hücreleri kavuruyor, tılsımım mor alevler saçarak gittikçe küçülüp küle dönüşüyordu. Yaptığım şeyin bedelini ödüyordum ve artık geri dönmek için çok geçti. Nesne avuçlarımın içinde eriyip yok olana dek ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Fakat beni zapt etmiş olan gölge eller üzerimden çekildiğinde nihayet yeniden nefes almaya ve hareket edebilmeye başlamıştım. Bununla birlikte müthiş bir titremeyle bütün kemiklerim sarsılıyordu.

  Göz kapanıp ortalık sakinleşince karanlıkta bir süre daha kımıldamadan bekledim. Titreme nöbetim giderek azalıp bedenimi terk ettiğinde geriye hafif bir baş dönmesi kalmıştı. Herhangi bir yere bakmaya cesaretim yoktu. Sonra varlığını unuttuğum yaşlı kadın avuçlarında oluşturduğu bir ışık küresini ellerinin hareketiyle büyütüp odada hale şeklinde saçılan bir parlama yarattı. Bu sayede bütün mumlar tekrar yanmaya başladı. Dinlenmeme bile izin vermeden her zamanki aceleciliğiyle bana "Dene hadi!" diye emretti. Bunun üzerine derin bir soluk verip toparlandım ve ayağa kalkıp ona doğru döndüm. Sol avucumu ileriye uzatıp yukarıya çevirdim ve diğer avucumu da üzerine kapattım. Ardından ellerimin arasında tılsımdan bir kalkanın büyüdüğünü hayal ederek avuçlarımı birbirinden uzaklaştırdım. Ellerim birbirine manyetik bir güçle kenetlenmiş gibiydi. Ve hayal ettiğim kalkan karşımda oluşuyordu. Sonunda kendi mührümü tasarlamıştım. Ve dünya hala yerinde duruyordu. Mühre bağlı yedi insanın ruhu da gerektiğinde yardımıma koşmak ve mührü canlı tutmak için etrafımda gezinen kölelerim haline dönüşmüştü. İstediğim zaman onları görünür hale getirebilir istediğim zaman da gizleyebilirdim. Onların kim olduğuna gelince. Hepsini özenle seçmiştim. Hepsi de ellerinde hayatımda değer verdiğim insanların kanını taşıyor ve günahlarının bedeli olarak kalplerindeki bir zincirle mührüme bağlı duruyorlardı. Asla azat edilmeyecek ve ırmağı geçemeyeceklerdi. Bense onları peşinden sürükleyen bir gölge avcısı olacaktım.

Son

Bir rüya hikayesi daha :)

S..

5 Şubat 2018 Pazartesi

Duyuyor Musun Lavi

Damien Rice - Back to Her Man


Hey Lavi duyuyor musun?
Tüm bu sancılı yağmurun altında ruhumuzdan yayılan çığlıkları.
Ve hissediyor musun çevremizde dans eden bütün o hayaletlerin varlığını?
Bu yağmur geride sadece kemiklerimiz kalıncaya dek yağacak öyle değil mi?
Nasırlı elleriyle gitarın tellerini tane tane çalarken,
Hayatımızın fon müziğini besteleyen bu yabancı da kim?
Yüreğimizin sesi nasıl olur da onun nefesiyle notalara karışır?
Bu onun da canını acıtıyor olmalı,
Belki de bütün aynaları parçalayıp onu özgür bırakmalı...

Hadi ardına dönüp bakmayı bırak çünkü adımlarım yorgun.
Bu gölgelerle dolu yabani topraklarda yürürken biraz dikkatli olmalı insan.
Bir kez düştüğümde kalkacak gücü bulamayabilirim.
Bu yüzden durmadan yola devam ediyorum ruhum  her an biraz daha kanarken.
Günler geceler, yer ve gökyüzü arasında burada yağmurda boğuluyorken.
Sonu gülme krizlerine dönüşen ağlamalarımı görmezden gel Lavi.
Seni de gölgelere sürüklemek istemem...

Şimdi çıldırmış gibi akarken gözyaşlarım bulutlardan,
Müziğin ritmini biraz daha arttırmalısın.
Böylece haykırışlarım bir sanat eserine dönüşebilir belki.
Kuzgunlar karanlık gökyüzünde üzerimizde dönerken,
Avuçlarımdaki çakıl taşlarına tutunuyorum.
Söylesene hangi çıldırmış aptal yazdı bu berbat romanı?
Bırak sayfalar rüzgarla dağılıp uçsun.
Nefesim daraldıkça avuçlarımda kıvılcımlar yaratıyorum.
Kendimle beraber her şeyi yakmamak için,
Gülümsemeyi hatırlamama yardım etmelisin Lavi.

Kuzgunlar ve hayaletler dans etmeye devam ederken,
Ve ufukta güneş hala doğabilecekken,
Bu soğuk ve yağmurla dolu dünyada hala adım atarken,
Tüm hücrelerim ölüyor gibi hissetsem de
Bana gülümsemeyi hatırlatmalısın.

Hadi gülümse Lavi...
Benimle birlikte...
Avuçlarımızdan kıvılcımlar yaratıp tüm bu çürümüş dünyayı yakarken,
Ve dans ederken yağmur altında,
Saçlarım ve yüzüm bulutlar aşkına sırılsıklamken!
Benimle kahkaha at çıldırmışçasına...
Bırakalım etrafımızdaki bütün gölgeler küle dönüşsün...

Not: Yukarıda paylaştığım şarkıyı dinlerken bir kez daha okumanızı tavsiye ederim. Sözlerin alakası olmasa da duygu durumu beklediğim şekilde etkili bir ruhsal sarsıntı yaratıyor. Şuan ne dediğimi bilmiyor olabilirim evet :) Ama yazdığım şiir bir Damien Rice şarkısıymış gibi okumanızı isterim.

S..

14 Ocak 2018 Pazar

Kamp Bölüm 2


1. Bölümü okumak için bkz.

  Yides havuzu incelerken Pelluşi ve Mely artık dışarı çıkalım diye ona söyleniyor Tutes Kameraman Çocuk1 ile konuşurken Kameraman Kız ve Kameraman Çocuk2 daha önce içeride unuttukları kamerayı bulmuş şekilde ahşap merdivenlerden iniyor ben ise hepsinin gerisinde onları izliyordum. Dur bir dakika şimdi ne dedim ben? İşte bir güneş zihnimin içinde parlıyordu ve ben tersliğin ne olduğunu anlamıştım. Ardımdaki ayak sesi kime aitti? Karanlıktan yana bakmaya gücüm yoktu arkadaşlarım bana bakıyor olduğu halde sanki ben de geriye dönersem orada o ana kadar olmayan bir yaratık bir anda gölgelerin içinde cisimleşecekti. İleriye atıldım ve fenerlerin aydınlığı altındaki arkadaşlarımın güvenli çemberi arasına ulaşınca "Hemen dışarı çıkmalıyız." dedim. Yüzümdeki ciddiyet, sesimdeki soğuk titreşim veya cildimin kanımın çekilmesi suretiyle kireç gibi olmasından hangisi onları benim için endişelendirdi bilmiyorum fakat hepsi dikkatini bana vermişti. Fısıldadım. Kendim bile duyamayacağım bir sesle yalnız olmadığımızı ifade ettim. Normalde benimle o anda dalga geçmeleri gerekirdi. Onlardan beklediğim en doğal tepki buydu. Bana takılmalı hatta daha fazla korkutacak espriler yapmalıydılar. Fakat onlar beni bir kez daha ciddiyetle dinledi çünkü hiç olmadığım kadar korku duyuyor ve bunu dışa yansıtırken epey ikna edici görünüyordum. Klostrofobim kendini anımsatmak için en uygun anı bekliyormuş gibi paniğimle dostane şekilde açığa çıktığında beni sakinleştirmek için onlara odaklanmamı isterlerken "Şimdi dışarı çıkacağız..." gibi cümlelerle beni oyalıyorlar ve beraber yürüyorduk.

  Asansöre ulaştığımızda sırtımda ürpertici soğuk bir his beni takip ederken şimdi şu anda ve burada bayılmamam gerek diye düşünüyordum. Makara yöntemiyle çalışan asansörün metal örgü şeklindeki raylı kapısını kapatıp kilitlerlerken her an bir saldırıya uğrayacağız diye dehşetle asansörün etrafındaki gölgelere göz gezdiriyor ve bizi yukarıya taşıyacak olan zincirin kopmaması için dua ediyordum. İki kişi çarkı çevirirken zincir de mekanizma etrafında dönerek bizi çekmeye başladığında karanlığın içinde koşan bir varlık önümüzden geçip tekrar kayboldu. Çığlıklarımız birbirine karışıyor ve çarkı daha hızlı çevirirlerken bir yandan da o şeyin ne olduğunu ve nereye gittiğini anlamaya çalışıyorduk. Bir yaban hayvanı mıydı? Yaban hayvanı buraya nasıl gelmiş olabilirdi ki? Bir insan mıydı? Öyleyse kimdi ve burada ne yapıyordu? Peki asansörün sesini hiç duymadıysak biz inmeden önce de aşağıda mıydı yoksa... Yoksa... başından beri bizi izliyor muydu?

  Maden ocağından evrilme bir evin en büyük sorunu karanlıktır. İkinci en büyük sorunu ise katlar arasında hareket etmenin hem zor hem de zaman alıcı bir iş olmasıdır. Asansörün belkide yukarıya hiç ulaşmayacağını düşünmeden edemiyordum. Metal aksamlardan yayılan gıcırtılar kulak zarlarımızda ürkünç titreşimler yaratıyordu. Korkunun ihtimali paniklememe neden olmuştu. Korkumun gerçekliği açığa çıktığındaysa paniğim yok olmuş bunun yerine dehşet ve hayatta kalma güdüsü beni ele geçirmişti. Duygu karmaşasıyla bir yandan gözyaşı döküyor bir yandan etrafımızda alçalan siyah duvarlardaki her bir oyuğa göz gezdirip herhangi bir şey görünüyor mu diye bakarken yerde bulduğum metal bir sopayı iki elimle sıkıca kavrıyordum. Üzerime atılacak bir yaratığa vuracak fırsatım olursa tek bir şansım olacağını hesaplamış ve tüm kuvvetimi kollarıma yöneltmeye hazır bir şekilde bekliyordum. Sonunda soluk bir ışık bizi karşıladığında yukarıya ulaşmıştık. Uzun koridorun diğer ucundan gelen zayıf ışık bizi çağırıyordu.

  Asansörün gıcırdayan kapısını açtık ve koşmaya başladık. Bu arada tv ekibi kameralarını çalıştırmaktan geri kalmamıştı. Pelluşi ve Mely içimizde en çevik olanlarımızdı ve dışarıya ilk onlar ulaştı. Diğerleri yola devam ederken ayağı takılıp düşen Tutes'e ulaşıp onu yerden kaldırdım ve bizim için geri dönen Yides ile birlikte ona destek olup koşmaya devam ettik. Bu sırada karanlık bir köşeden ortaya çıkan bir siluet bizi şaşkınlığa uğratarak peşimizden gelmeye başlamıştı. Asansörü kullanmadan katlar arasında gezinmenin gizli bir yolu vardı anlaşılan. Ardımızdan hiç bağırmasa ve hiç seslenmese bile üzerinden yayılan öldürme arzusunu iliklerimize kadar hissediyorduk. Ve en sonunda bağırarak kendimizi çıkıştan dışarıya attığımızda ileride bizi bekleyen arkadaşlarımızın yüzlerindeki ifadelerden dışarıya çıkanın sadece biz olduğumuzu tahmin edebilmiştim. "Ah dışarıya çıkmayacak. Dışarıya çıkmayacak. Görünmekten kaçınıyor... Evet peşimizi bıraktı..." diye içimden sayıklayarak diğerlerinin yanına kadar koşup Mely'nin kollarına atıldım. Hiç gücüm kalmamıştı. Dizlerim beni daha fazla taşıyamayacaktı. Yere yığılırken ardıma ve sonra çevreye bakındım. Hava iyice kararmak üzereydi ve gün ışığı kalmadığında bu yere yakın olmak istemiyordum.

  Ayağa kalktığımda bir kişi eksik olduğumuzu fark ettik. Kameraman kız kaybolmuştu. Telefonun çekmediği bir yerdeydik ve ardımızda birini bırakıp geri dönemezdik. Etrafı aramaya başladık. Tabii ki aptal korku filmlerindeki gibi her birimiz bir yöne dağılmadık. Yani en azından tek tek değil. Pelluşi ve ben bir yöne, Tutes Yides ve Mely diğer yöne giderken Kameraman çocuklar da başka yöne ilerledi. Bu sırada Pelluşi "Saçmalamayın yaaa bir kişi için beş kişi mi öleceğiz gidip yardım çağıralım!" diye söyleniyordu. Aslında birini geride bırakmak düşüncesine en başta o karşı çıkardı fakat söylenmeden de edemiyordu. Bu şekilde bazen ses çıkartmamaya çalışarak bazen de mecburen seslenerek etrafı araştırdık. Hepimiz onun da dışarıya çıktığını görmüştük fakat bir anda nereye kaybolduğunu bilmiyorduk. Sonra ani bir çığlık bizi yerimizden sıçrattı ve refleks olarak olduğumuz yerde çalıların içine saklanıp görüntümüzü olası bakışlardan gizlemeye çalıştık. Çığlık bize oldukça yakındı. Ve diğerlerinden epey uzaktaydık. Sesin kameraman kıza ait olduğundan emindik. Fenerlerimizi henüz çalıştırmadığımız için şanslı olmalıydık. Geri dönmek seçeneklerimiz arasında değildi. Gizli kalmaya çalışarak sesin geldiği yöne ilerledik. Bu sırada ay çoktan yükselmiş güneş ise dünyayı terk etmişti. Ağaçların tepesinden gece kuşlarının sesi duyuluyor, etrafta sürüngen hayvanların ezdiği dallar ve yapraklardan kaynaklanan hışırtılar yankılanıyordu. Hava da iyice soğumaya başlamıştı. Nefesimin yarattığı buhar yüzüme çarparken iki büklüm ilerlemek zorunluluğundan bacaklarım her adımda daha çok sızlıyordu. Sonra onu bacaklarından saran bir halatla ağaca asılı halde bulduk. Yüzü bizim yüzümüz hizasında, ağzı ve elleri bağlanmış vaziyette havada çırpınıp duruyordu. az önce çığlık attığı düşünülürse bu vaziyete çok kısa bir süre önce gelmiş olmalıydı. Etrafta kimse olmadığına karar verebildiğimizde hızla ileri atıldık ve ona ulaşıp sessiz olmasını işaret ederek ağzındaki sargıyı çözdük. Pelluşi ağacın gövdesine sarılı olan halatı çözmeye uğraşırken ben de beynine akan kan nedeniyle bayılmasın diye kızın başını biraz yukarıya kaldırmak için hazırlanıyordum. Fakat o bana kaçmam için bağırıp daha çok çırpınmaya başlamıştı.

  Pelluşi ne olduğunu anlayamadan başka bir tuzağa yakalanmış ve ayaklarını saran halatla biraz sürüklenip ağaca asılı kalmıştı. O sırada bir gölge benim üzerime atıldı. İçine düştüğüm dehşetin gücüyle kendimden beklemediğim şiddette bir çığlık kopartırken saldırganın karnına bir tekme indirdim. Bu arada yüzünü ilk kez görebilmiştim. Yumru bir patatesi andıran yüzünde gözleri iki derin çukur gibi saç ve sakal karmaşasının arasında parlıyordu. O toparlanamadan koşmaya başladım. Beni elinden kaçırmak istemediğinden peşimden geleceğini biliyordum. Bu şekilde çığlığımı duyanlar Pelluşi ve diğer kızı bulabilirdi. Böylece üzerinde kalın hayvan postlarından yapılma tuhaf kıyafetler içinde çamur kızılı saçı ve sakalı birbirine girmiş varlık vahşi bir kurt gibi hırlayarak peşimden atılırken uzun bir süre koştum. Ta ki bir uçurumun kıyısına gelinceye dek. Bu noktada her şey çok hızlı gerçekleşti. Kürk kıyafetli adam zaten tam ardımdaydı. Beni yakaladığında boğuşmaya başladık. Boğazımı tek eliyle kavrayıp tüm kuvvetiyle sıkarken boğulmak yerine boynumun çıt diye kırılmasından endişeleniyordum. Tek yapabildiğim yüzüne uzamış tırnaklarımı gömmek ve rastgele tekmeler savurmaktı. Bu arada uçurumun kenarına oldukça yakındık. Boşluktan yukarıya doğru esen rüzgarın şiddetini hissedebiliyordum. En sonunda gözüne baskı yapmamdan dolayı canının yanmasıyla refleks olarak boğazımı bırakınca bu kez ben ileriye atıldım ve o ellerimi sıkıca kavrayıp bileklerimden birini kırarken koluna dişlerimi geçirdim. Ardından şakağıma gelen bir darbeyle başımı sert şekilde yere vurdum ve bütün sesler bir anda yok oldu. Gözlerimin dışında dönen görüntülere sadece uzun bir çınlama eşlik ediyordu. Tekrar boğazıma sarıldığında bir elimle saçlarını yakalayıp bir elimle de yüzüne saldıracak kuvveti bulabildim. Yuvarlandık. Onun sırtı boşluğa denk geldiğinde beni de beraberinde uçuruma çekti. Neyse ki hala sağlam olan elimle kaya duvarda bir çıkıntıya sıkıca tutunabilmiştim.

  Hiçbir şey görmüyor hiçbir şey duymuyordum. Bütün bedenimi tek elimle taşırken ne kadar süre boşlukta asılı beklediğimi bilmiyorum. En sonunda çınlama kaybolmaya başladığında adımı seslenen birilerini duyunca ben de bağırdım ve yerimi vaktinde bulmaları için dua ettim. Kırık bileğim ve kayaya asılmaktan kopacak gibi acıyan kolumun yangısından kendimi kaybetmek üzereydim. Yides tam zamanında uçurumdan aşağı sarkıp bana ulaştı. Birkaç saniye daha gecikmiş olsalardı elim kaymasa bile çektiğim acıdan dolayı kendimi bırakabilirdim. Beni yukarıya nasıl çektiklerini hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde kırılan kolum korkunç şekilde şişmiş görünüyordu. Kamp alanına dönmüştük ve tv ekibi de karavanını çadırlarımızın yanına çekmişti. Herkes eşyaları toparlamakla meşguldü. Tv ekibiyle birlikte şehre dönecektik. Bu sırada Kameraman Çocuk1 kamerasındaki görüntüleri kontrol ederken "Aman tanırım!" diye söylendi. Sonra onu tek dinleyenin ben olduğumu görünce görüntüyü bana da izletti. Evin içinden bir sahneydi. Duvar kağıdının desenlerini görüyorduk. Mavi zemin üzerine tıpkı tavus kuşu tüylerindeki desenler gibi rastgele serpiştirilmiş desenler vardı. Bunda ne gariplik olduğunu sordum. Sonra bana çok eski bir fotoğrafı çıkartıp gösterdi. Aynı evin eski bir fotoğrafıydı. Duvar kağıtları farklıydı. Gri bir zemin üzerinde yerden yukarıya doğru yükselen siyah duman motifleri vardı. Bana "Birinci dünya savaşı zamanında insanların iç dünyalarının karmaşıklığı ve karanlık ruhsal yapıları yaşamlarının tümüne yansıyordu." dedi. Anlattığına göre neşeli bir şey o dönemde hoş karşılanmazdı. Herkes monoton ve siyah beyaz bir dünya içerisindeyken renkli ve neşeli hiçbir şey yoktu. Bu evdeki ilk cinayet vakası da o dönemde gerçekleşmişti ve katilin uçurumdan düşmesiyle sonlanan bir hikaye vardı. Sonra ev bir süre terk edilip tekrar kullanılmaya başladığında tavus kuşu duvar kağıtları eskisinin yerini almıştı. Hala bunun ne anlamı olduğunu bilemiyordum. Bunun üzerine bana bir kamera kaydı daha gösterdi. Görüntüde duvar kağıdının üzerinde elini sağa doğru hareket ettiren kendisi vardı. İlk başta ne yaptığını anlamamıştım. Ardından elini sola doğru hareket ettirdiğinde kadife duvar kağıdı desenleri değişmişti. Siyah beyaz duman motifi tavus kuşunun yerini almıştı.

  "Bunun anlamı ne?" diye kuşkuyla sordum. Bana ilk katilin aslında ölmediğini ve evin ikinci kullanımında geçmişine dair bir izi duvarda bu şekilde gizlediğini söyledi. "Bu onun imzası gibi bir şey." dedi. O zaman yaklaşık otuz yaşlarında olan bir adamın şimdi de otuz yaşlarında olduğunu ve hayatına kaldığı yerden devam ettiğini mi söylüyorsun diye tepki gösterdiğimde "Aynı kişi olduğunu hiç söyledim mi?" diye sordu. Kafam karışmıştı o da bunun doğal olduğunun farkındalığıyla açıkladı. Ev sahibi uçurumdan düştüğünde tek varisi olan oğlu daha on yaşındaydı ve ona daha sonra ne olduğu bilinmiyordu. Belki de bu ev hiçbir zaman terk edilmemişti. Varisleri o korkunç olaydan sonra sadece geceleri dışarıya çıkan ve ışığı sevmeyen kişiler olmuş olmalıydılar. Ve buradan bir an önce gitmemiz gerektiği çok açıktı.

Son.

Not: Bir kabus yazısıdır. Büyük çoğunluğu gördüğüm rüyayı barındırsa da çok az kurgu içerir.

S..