Evren etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Evren etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mayıs 2021 Pazartesi

Ağaç Ev Sohbetleri 89

Herkese Ağaç Ev Sohbetlerinin 89. bölümünden selamlaar :) Güneşli bir Antalya gününde tam-buçuk kapanma içerisinde pencerelerden tatlı hanımeli kokuları girerken ve manzarayı erguvanlar sarmışken kendimizi sahilde hayal ederek sohbete başlayabiliriz arkadaşlar. Bugünkü oturumu ben devraldım izninizle konumuzu ilan ediyorum hazırsanız sanıklar ayağa kalksın :) Niyeyse bu aralar çirkin espriler yapıyorum takılmayın siz bana :D

Hatırlarsanız geçenlerde size önerdiğim bir konu vardı. Buzulların erimesinin hiç akla gelmeyecek başka sorunlara da yol açabileceğinden bahsetmiştim. Buzullar biliyorsunuz ki korkunç bir hızla eriyor ve içlerinde saklanmış olan pek çok "şey" açığa çıkıyor. Bu şeylere artık günümüzde var olmayan bakteri ve virüsler de dahil elbette. Tarihte yok olmuş korkunç bir virüsün ki belki de dinozorlar döneminden bile olabilir yeniden ortaya çıkabileceği anlamına gelen bu durum sizce de ilginç değil mi? Bu konuyu 2016 Sibirya Yamal Yarımadası'nda buzulda bulunan bir geyik cesedinden sonra şarbon vakalarının görülmesi ile ilgili metinleri incelerseniz daha iyi anlayabilirsiniz. Üstelik Alaska'da da İspanyol gribi kalıntıları bulunmuş durumda. Ve daha pek çok ilginç örnek var. Bu tarz araştırmalar arkeolojiyle de bağlantılı olduğu için ilgimi çekiyor hep. Eğer arkeolog olmasaydım virolog veya mikrobiyolog olmak isterdim sanırım.

Sorumuz şu: Buzullarda saklı hastalıkların, virüslerin, bakterilerin ve benzeri mikroorganizmaların türümüzün (Homo sapiens sapiens) karşılaştıklarından bile çok öncesinde var olan türlerinin yeniden açığa çıkma olasılığı karşısında neler düşünüyorsunuz? Bu konuda daha önce araştırma yapmış mıydınız veya bir yerlerden duymuş muydunuz? Sibirya Yamal Yarımadası örneğindeki gibi duyduğunuz bir haber varsa konuyla beraber bizimle de paylaşabilirsiniz. Örneğin New Mexico'daki bir mağarada 300 metre kadar derinlerde 4 milyon yıldır gün yüzü görmemiş bakteriler (Paenibacillus) bulunmuş.

Tarih boyunca pek çok hastalık, virüs ve bakteri ile temas halindeyiz ve bu kaçınılmaz bir şey. Hatta bazıları faydalı bile ama faydalı olanları zararlıların yanında samanlıkta iğne ucu kadar bile etmeyebilir. Türümüzden çok daha öncesinde yok olduğu düşünülen bazı virüslerin vs buzullarda saklı kalmış olabileceğine dair düşünceler zaten mevcuttu. Yapılan bazı araştırmalar ve bazı bulaş olayları sayesinde bu teorinin gerçekliği kanıtlanmış oldu. Artık buzullarda bu tür şeylerin barınabildiğini biliyoruz. Bilmediğimiz şey ise bunların neler olduğu. 

Alexander Fleming penisilini bulduğundan beri gerekli gereksiz kullanımından çıkan sonuç bakterilerin penisilini öğrendiği ve buna karşı kendilerini uyarladıkları oldu. Evet bakterilerin beyni olmasa da bir şekilde çalışan minik makineler gibi oldukları için daima hayatta kalmayı öğreniyorlar. Bu sayede yaptığımız her ilacı öğrenerek türlerine aktarıyor ve evrimleşiyorlar. Virüsler de benzer şekilde hayatta kalmayı öğrenerek yaşarlar ve her yıl yeni bir grip aşısı üretilmesinin sebebi de budur. Her yıl grip aşısının içeriği yenilenir. Çünkü virüsler değişir. İşin tuhafı ve beni meraklandıran bir diğer şey şu ki penisilinin icadından önce buzullara gömülmüş bir takım bakterinin 18 farklı antibiyotiğe direnç gösterdiği tespit edilmiş. Antibiyotikle karşılamamış olan bu bakterilerin buna dirençli olması bakterilerin direncinin milyarlarca yıl öncesine dayandığını gösterir ve bu gerçekten ilginç. 

Şunu da not düşmek gerekir belki bu bilgilerden sonra. Buzullara giden insanların veya Everest gibi dağlara tırmanan insanların belki de bir salgın hastalığı taşıyıp taşımadığı konusunda dikkatli olmak gereklidir. Düşünsenize Covid-19 Everest'e bir dağcı tarafından taşınsa ve virüs orada donup saklansa yıllar sonra eriyen bir buz tabakasıyla şehre yeniden inse.. Olabilir yani bunlar düşünülmeli bence. Ki şuan yaptığım google aramasında tedbir için geç kalındığını gördüm, virüs çoktan dağa ulaşmış, turizm sağ olsun.

Elbette Dna'sı hasar gören virüs, bakteri ve mantarların canlanması mümkün değil ama hasar görmeden kurtulma ihtimalleri çok yüksek. Ve bilim insanları yüz bin yıllık bakterileri bile canlandırmayı başarmışlar. Bu durumda panik yaratmanın alemi yok elbette. Fakat bu ihtimalleri göz önünde bulundurarak bu tür araştırmalar desteklenmeli, çeşitli aşılar geliştirilmeli ve stoklarda bulundurulmalı diye düşünmekteyim. Ayrıca bu tür konuları araştırıp bilgi sahibi olmanın hepimizin faydasına olduğuna inanmaktayım. 

Umarım bu haftanın konusunu beğenirsiniz. Bu konularda sizin fikirlerinizi merakla bekliyorum. Sizce sonunda zombi virüsü de ortaya çıkıp gerçek olur mu ne dersiniz ^.^

16 Mart 2018 Cuma

Gölge Avcısı


  "Birer birer..." dedi etrafımda yürürken alçak sesle ve gözleri kapalı halde. Karmakarışık örgüler ve renkli boncuklarla dolu dağınık gri saçlarının arasından sarkarken daha önce mavi olduğunu hatırladığım bir kuş tüyünün şimdi kızıla dönmüş olduğunu fark ettim. Bu artık şaşırma seviyemin oldukça altında kalan bir durumdu. Çünkü onun çevresinde benim gibi bir yıl kadar kısa olsa da zaman geçirmiş olan herhangi bir insan aklını kaybetmesine yetebilecek kadar çok tuhaflık hatta korkunçlukla yaşamayı çoktan öğrenmiş olurdu. Gri saçlarına rağmen cildi benimkinden daha canlı ve çok az kırışıklığa sahipti fakat benden 323 yıl daha erken doğmuştu. Başını çevirmesinden usulca attığı adımlara kadar her hareketiyle birlikte ruhundan yayılan güçlü aura çevresinde sarsıcı bir etki yaratıyordu. Yine gözleri kapalı olduğu halde beni gördüğünü belirtir şekilde başını bana çevirince yüreğimde tanıdık tedirgin kıpırtılar hissettim. Sesiyle üzerine çekilen bakışlarımı ondan ayırıp önüme döndüm ve yaptığım işe odaklanmaya çalışırken "Her bir teli birer birer bağlaman gerek. Ve sözcükler Lily, sözcükleri sakın unutma." diye sayısını anımsamadığım tekrarlardan birini daha yaptı. Zaten gergin olan zihnim ve konsantrasyonum o etrafımda dolaşıp bana kapalı göz kapaklarının ardından bakarken tıpkı cam bir kürenin yere düşmesi gibi çatırtılar çıkartarak dağılıyordu. Onu sinirlendirecek bir şey yapmak yaptığım şeyin kontrolden çıkmasından daha korku vericiydi. Ama biraz daha odaklanmayı başaramazsam en iyi ihtimale ellerimin arasında beni yutacak olan bir asit küresi yaratırdım. En kötü ihtimalle de dünyanın sonunu getirirdim. Aslında bu çok da kötü bir ihtimal olmayabilirdi. Dünyanın benim için bir kıymeti yoktu.

  Üzerine kendi kanımla tılsımlar yazdığım iki dal parçasını çarpı şeklinde bir araya getirmiştim. Sırada onları birbirine sabitlemek için artık soluk almayan yedi insandan aldığım saç tellerini birer birer bağlamam gerekiyordu. Ölümleriyle birlikte duydukları dehşetle toprağa düşen gözyaşları beyhude geçip gitmeyecekti. Ve tabii sözcükler unutulmamalıydı. Yedi insanın ruhu böylece oluşturduğum nesneye ve benim emrime bağlı olacaktı. Fakat ben etrafımda yanan mumların titreşimini hissederken ve yaşlı kadın sinirlerimi geren bir şekilde yürümeye devam ederken tılsımı doğru yapıp yapmadığımı bile algılayamıyordum.

  Açık pencerenin ötesinden gecenin yaratıklarının sesleri duyuluyordu. Bütün gece böcekleri sanki hep beraber çığlık atar gibi bir koroya başlamış, rüzgar verandadaki çanı ısrarla ve aynı ritimle çalmaya başlamıştı. Mumlarla aydınlanan loş oda her yerden akmış mum artıklarıyla doluydu. Onların temizlenmemesinin nedeni kullanıldıkları tılsımın enerjisini taşımalarındandı. Dokunmamak gerekiyordu. İçeriye esen rüzgar her yerden sarkan eskimiş kumaşları dans ettiriyor, gölgeleri ürkünç varlıklar gibi duvarlarda ve döşeme üzerinde geziniyordu.

  Son saç telini de sarıp bağladığımda başımı kaldırıp sunağın ardındaki duvarda sabitlenmiş nesneye baktım. Bir kaya parçasından şekillendirilmiş göz kapağı kapalı duran tek bir göz yontusu odadaki sıcak ışığa ve renklere rağmen soluk mavi gri halde karşımda duruyordu. Yaşlı kadın hala gözlerini açmamışken bir anda durup benden yana başını çevirmeden sadece dinlemeye başladı. Herhangi bir terslik olursa müdahale etmek için tetikte bekliyordu. Fakat böyle bir şey olursa onun bile bir şansı olur muydu bundan emin değildim. Şimdi rüzgar da durmuş bütün böcekler ise susmuştu. Artık bunu bitirmem gerekiyordu. 

  Taştan göze odaklanıp "Arghelas, çağrımı işit ve cevap ver..." dedim. İlkin pek bir işe yaramış gibi görünmüyordu. Elimdeki nesneye bakıp bir yerde yanlış yapıp yapmadığımı düşündüm. Tam o sırada onun varlığını tüm odada hissettim. Bütün mumlar bir anda söndü. Buna rağmen gölgeler büyüyüp etrafımı kuşattı. Oturduğum zeminin altından gölgeden oluşan eller uzanıp bedenimi çekiştirmeye başladı. Ve Taştan göz ağır bir uykudan uyanır gibi açılıp bakışlarıma kenetlendi. Gözün içinden mavi ışıklar sızıyor ve kendimi uzay boşluğuna bakar gibi hissediyordum. İçinde bir evren dolusu kozmik nesne eğilip bükülüyor, dönüyor ve görünüp kayboluyordu. Elimdeki nesne acı verici halde avucuma yapışıp yanmaya başladığında kımıldayamaz ve çığlık atamaz haldeydim. Çok geçmeden kemiğime dek bütün etimi yok edecek gibiyken aslında çektiğim acı dışında görünürde hiçbir şey olmuyordu. Yalnızca saf bir acı iliklerimde dolaşıp beynimdeki tüm hücreleri kavuruyor, tılsımım mor alevler saçarak gittikçe küçülüp küle dönüşüyordu. Yaptığım şeyin bedelini ödüyordum ve artık geri dönmek için çok geçti. Nesne avuçlarımın içinde eriyip yok olana dek ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Fakat beni zapt etmiş olan gölge eller üzerimden çekildiğinde nihayet yeniden nefes almaya ve hareket edebilmeye başlamıştım. Bununla birlikte müthiş bir titremeyle bütün kemiklerim sarsılıyordu.

  Göz kapanıp ortalık sakinleşince karanlıkta bir süre daha kımıldamadan bekledim. Titreme nöbetim giderek azalıp bedenimi terk ettiğinde geriye hafif bir baş dönmesi kalmıştı. Herhangi bir yere bakmaya cesaretim yoktu. Sonra varlığını unuttuğum yaşlı kadın avuçlarında oluşturduğu bir ışık küresini ellerinin hareketiyle büyütüp odada hale şeklinde saçılan bir parlama yarattı. Bu sayede bütün mumlar tekrar yanmaya başladı. Dinlenmeme bile izin vermeden her zamanki aceleciliğiyle bana "Dene hadi!" diye emretti. Bunun üzerine derin bir soluk verip toparlandım ve ayağa kalkıp ona doğru döndüm. Sol avucumu ileriye uzatıp yukarıya çevirdim ve diğer avucumu da üzerine kapattım. Ardından ellerimin arasında tılsımdan bir kalkanın büyüdüğünü hayal ederek avuçlarımı birbirinden uzaklaştırdım. Ellerim birbirine manyetik bir güçle kenetlenmiş gibiydi. Ve hayal ettiğim kalkan karşımda oluşuyordu. Sonunda kendi mührümü tasarlamıştım. Ve dünya hala yerinde duruyordu. Mühre bağlı yedi insanın ruhu da gerektiğinde yardımıma koşmak ve mührü canlı tutmak için etrafımda gezinen kölelerim haline dönüşmüştü. İstediğim zaman onları görünür hale getirebilir istediğim zaman da gizleyebilirdim. Onların kim olduğuna gelince. Hepsini özenle seçmiştim. Hepsi de ellerinde hayatımda değer verdiğim insanların kanını taşıyor ve günahlarının bedeli olarak kalplerindeki bir zincirle mührüme bağlı duruyorlardı. Asla azat edilmeyecek ve ırmağı geçemeyeceklerdi. Bense onları peşinden sürükleyen bir gölge avcısı olacaktım.

Son

Bir rüya hikayesi daha :)

S..

9 Ağustos 2012 Perşembe

~Rüzgarın Kraliçesi~



  Evrenin tüm ağırlığını avuçlarında hissediyordu o an. Oysa ki ne dönmeyi unutan bir elektrondu şimdi ne de gök kubbeyi taşıyan Atlas ile bir akrabalığı vardı. Yoksa Zeus bir hiç uğruna onu da mı cezalandırmıştı? Nerede hata yaptığını düşünürken bir şeyin ensesinden tutup onu derinlere sürüklediğini hissetti. Karanlık ama aynı zamanda şeffaf bir sıvı onu yutuyordu sanki. Boğulmuyordu fakat aldığı her nefesin sesi onbin elektrikli süpürgenin sesine eşdeğerdi.

  Bir çeşit korku, yüreğinin yerinden fırlayacak derecede şiddetli atmasına neden oluyordu. Fakat neyin korkusuydu bu? Hiçbir fikri yoktu. O an gözlerini açık tutabildiği kadar görüyor, işitebildiği kadar duyuyordu ama zihninde çalışan küçük adamlar aldıkları verilere yabancı gibi tepkisiz kalıyorlardı.

  Gözlerini kapatıp her açtığında tıpkı bir slayt gibi farklı bir sahneyle karşılaşıyordu. Birkaç insan yüzü... Bir aracın tavanı.. Kızgın güneşin altında dalgalanan mavi bir gökyüzü, ah gözleri de kamaştı işte... Uğultulu bir yerde şekilsiz bir tavan ve sayamadığı kadar çok insan.. Nereye götürüldüğü hakkında bir fikri yoktu ve bedeninin peşinden sürükleniyormuş gibi tuhaf hissediyordu fakat paniklemesi gerekirken bunu bile düşünemeyecek durumdaydı.

  Bir tahttaydı şimdi. Ama garip bir tahttı  bu. Üzerinde oturmuyor, yatıyordu. Hareket ediyordu taht. Zeus onu bir kraliçeye dönüştürüp rüzgarın hükümdarlığını mı vermişti yoksa? Soluk pembe kıyafetler içinde insanlar vardı şimdi yanında. Sonra onlara beyazlar içinde birileri daha katıldı. Kaç kişi olduklarını saymak istedi ama sanki rakamlar da ağırlaşmıştı kendisi gibi, sayamadı. Yoksa bir taç giyme töreninde miydi? İçlerinden biri Herakles olmalıydı, Zeus'un elçiliğini yapmak için buradaydı herhalde, bir heykel gibi kusursuz bir yüze sahipti ama biraz yaşlıydı, hayal kırıklığı.. Herakles olmasa bile muhakkak o dünyaya ait birisiydi. Fakat anlaşılan kötü kalpliydi çünkü bir kraliçe olmasına aldırmadan canını acıtarak koluna bir serum bağlamıştı.

  Ah, bu durumda hastanede olmalıydı. Zeus'un ne zaman ne ceza vereceği hiç belli olmuyordu. "Genç hanım, fazla sıvı kaybına uğramışsınız ama endişelenmeyin serumdan sonra bir şeyiniz kalmayacak..." diyordu Herakles'imsi orta yaşlı adam. "Ah, tamam.. Fakat ben bir kraliçeyim, lütfen saygı gösterin, genç hanım yerine majestereleri daha uygun.." diye cevap verdi. Evet sahiden de komik bir şekilde 'majestereleri' demişti..


Bunlar da Rüzgar Şatoları olmalı :)


~Sessizgemi~

5 Ağustos 2012 Pazar

Ve Ölürken Bile Bekleyeceksin !


Kırık, Çark, Kum Saati, Siyah Beyaz,

  Bu güne kadar hep bekledin. Beklemeye devam ediyorsun. Ve ölürken bile bekleyeceksin!

  Bu evrende sana yer yok. Sığamadın bir türlü, sığamayacaksın... Kabul et artık, omuzlarında taşıdığın istekler, arzular, beklentiler sürüsüne asla ulaşamayacaksın. Suçu evrene atma sakın, taşıyamayacağı kadar ağır bir yük olman senin suçun!

  Kalbinde barındırdığın ruhun o kadar ağır ki dünya varlığının altında eziliyor. O kadar ki tıpkı bir böcek gibi çıtırdayarak parçalanıyor.

28 Temmuz 2012 Cumartesi

Kim Öğretti Gökkuşağına Sevinmeyi?



  İnsan neden yeşili sever? Bir orman resmi bile nasıl oluyor da huzur bulmasına yetiyor? Bazen sadece bir kayayı bile sevebiliyor insan. Şöyle gri, mağrur, iri bir kaya.. Üzerinde yalnızca yıllanmış yosunlar ve ışığa küsen gölgeler vardır belki de. Arkasında bomboş bir tepe de olabilir, bir çöl veya bir nehir de.. Fakat gözler o kayaya saplanıp kalır, başka hiçbir şeyi görmez o sırada. İnsan neden bir kayayı bile bazen her şeyden çok sevebilir?

  Neden elinin altında duran onca şey varken bir ormanı, bir ağacı ve hatta sadece tek bir yaprağı özler? Masmavi gökyüzüne bir kez olsun bakmazken neden okyanusun enginliğini ister? Bazen topraktan çıkan tek bir yosunlu ağaç kökünü bile saatlerce izleyebilir insan. Peki ama neden? Ormanın, yeşilin huzur verdiğini ve yalnızca bir kayayı bile sevebilmeyi kim öğretti bize? Ağaçları, nehirleri özlemek gizli bir kural mı? Eğer öyleyse kim koydu bu kuralı? Kim öğretti gökkuşağına sevinmeyi?

  Sanırım insan elde ettiklerinden çok ulaşamayacağı şeyleri arzuluyor. 

  Bir de, bir kez bile olsa o resimdeki gibi bir ormana gidip sessizliği, daha doğrusu ormanın sesini dinlediyse insan, çimenlerin yumuşaklığını ve rüzgarın serinliğini hissettiyse.. Ve o toprağın kokusunu duyup, yosun kaplı ağaçlara dokunduysa bir kez.. İşte o zaman daha çok özlüyor, daha çok seviyor ve istiyor tekrar görmeyi, gitmeyi.. İnsan adımlarını hatırladığı halde artık hükmedemiyorsa onlara, işte o zaman her şeyden çok adımlarını özlüyor.. Kim bilir belki de insanın ulaşamayacağı şeyleri istemesi başlı başına bir kuraldır. Ve belki de zamanında kurulan güçlü krallıklar sırf bu kurala kurban gitmişlerdir..

  İnsan ulaşamayacağı şeyden vazgeçmeli mi? Yoksa ne olursa olsun ona sıkı sıkı tutunmalı mı?

  Peki ama ben televizyonu kapatacakken neden NHK W.'de bir ağacın dallarından süzülen gün ışığına takılı kaldım? 

  Sanırım insanın bir şeyi istemesinin, özlemesinin veya bir şeyden mutlu olmasının tam bir açıklaması yok.. İnsan bilinmeyen bir evren gibi. Ne zaman ne yapacağı belli olmayan koca bir karanlık. Karanlığın içinde nelerin olduğunu çoğu zaman kendisi bile bilemez ama hepsinin kendinden küçük birer iz taşıdığından emindir..

  Oldum olası her şeyi sorgulayan ve öğrendiği şeyleri neden öğrendiğini, nerede işine yarayacağını anlayana kadar herkesi sorularıyla bıktıran Sessizgemi'den selam olsun.. 

  Dışarıya çıkın ve benim için kurumuş dallar veya çakıl taşları toplayın. Sonra onları teker teker bir nehir ya da denize atın. Her birini suya atarken bir dilek tutun. Ama en önemlisi onlara dikkatlice bakın. Hepsinin birbirinden ne kadar farklı olduğunu ve aslında ne kadar güzel olduklarını fark edin..

~Sessizgemi~

3 Temmuz 2012 Salı

Pozitif Enerji?


Gökyüzü

  Fark ettim ki mutluluktan korkuyormuşum ben. Ne kadar çok sevinç varsa ardından o kadar yoğun bir hüzün gelir derlerdi, doğruymuş. Eskiler bilir de konuşurmuş...

  Çok ağlama bir felaket uğrar..

  Çok gülme iki misli ağlarsın...

  Ee, ben neresinde kazançlı çıkacağım bu düzenin?

  Gökyüzüne saldığım pozitif enerjinin frekansını mı bozdular nedir, evren beni birkaç gündür yanlış anlar oldu. Mutluluğun, sevincin kalıcı olmasını sağlayan bir tembih sözü yok mudur ki büyüklerimizin? 

  Bir gün yaşlandığımda genç birini karşıma alıp "Çok hüzünlenme başına bir mutluluk gelir" demek istiyorum. Böylece var olagelen kötücül frekanslı düşünceleri silmede bir adım atmış olurum belki..

  Bu arada teknolojiden nefret, nefret, nefret, nefret edesim var! Bu kadar gelişmişken nasıl olup da hayatı kolaylaştırmada bu kadar geride kalıyor anlamıyorum. Teknolojiyi geliştiren, kullanan, tasarlayan kişilerin görüşü bu kadar dar olmak zorunda mı?

  Çabuk geçmesi beklenen negatif bir mevsimin varlığını fark eden bendeniz, yalnızca birkaç gün sürmesi öngörülen depresif yağmurlardan kaçmaya çalışıyorum.. Kaçış manevralarım pek mükemmel değil fakat simsiyah bulutlara yaptığım saldırılar oldukça etkili gibi. 

  Çok geçmeden yağmuru durup, bulutlar dağılıp, mevsim değişmeli..

~Sessizgemi~

~Belki Bir Gün~


Boşluk, Notalar,


  Yaşamaya devam ettiği halde insanın kalbinin durması ne acı şey. Hayatta olmasına rağmen artık nefes almaması ne fena. Dinlediği notaların tek tek ruhuna saplanması ne yıkıcı. Esen rüzgarın serinliğinde acılarını hissetmesi ne büyük cezadır. Pollyanna'dan nefret ettiği halde umut beslemekten vazgeçmemesi ve bardağın hep dolu tarafını görmesi ne garip. Evren onu bu kadar reddetmişken gülümsemeye devam edebilmesi gerçekten mutlu olmayı başardığından mı, yoksa kendini kandırabilecek yalanlar uydurabildiğinden midir? 

  Her şeye rağmen, bir insan duran kalbini yeniden canlandırabilir mi? Boğazındaki düğümden kurtulup tekrar nefes alabilir mi? Yaşarken ölü olan bir insan yeniden başlayabilir mi hayata? "Nasılsın?" sorusuna her zaman verdiği "İyiyim" yanıtı bir gün gerçek olabilir mi?

  Evrendeki karanlık neden var olmaya çalışan aydınlıktan daha üstün? 

  Bir gün, belki bir gün, insan tüm ışıkları açıp evreni karanlıktan kurtarabilir...

  Kurtarabilir mi?

  ~Sessizgemi~