Yaşamak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşamak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2021 Pazartesi

Mucizeler Yüreklerdedir


27 Eylül 2020
27 Eylül 2020
İstanbul semaları

  Yıl sonu ve yeni yıl yazılarını yazmaya bir türlü elim varmadı. Geçen yıl beni gerçekten mutlu eden ve bir gün hayatımın akışı son bulmadan gerçek olur mu acaba diye merak edip pek umut etmeden dilediğim bir iki güzel şey oldu bu yüzden tamamen karanlık sayamıyorum kendi adıma. O kadar beklemiyordum ki hatta gerçekleştiğinde şaka falan sandım, inanmadım. Düşündükçe gülümserim hep bunu artık. Ama toplum ve dünya için gerçekten berbat bir yıldı. Epey şey yaşadık hem kişisel hayatlarımızda hem sosyal hayatlarımızda hem de dünya yaşamı açısından. Bazen düşünüyorum da şimdi geçmişe bakıp da orta çağ, karanlık çağ, veba yılları, savaş yılları diye hakkında konuştuğumuz o büyük karanlık dönemleri yaşayan insanlar, o anda, o olayların içindeyken "Ha bitti bitecek, yarın daha güzel olacak, bir yıla kalmaz kurtuluruz" demişler midir bizim gibi diye. Sanırım onlar da hep yarını daha güzel hayal etmiştir. İşte böyle düşününce karanlık bir eşiğin ortasında mı duruyoruz acaba diye endişeleniyorum. Çünkü arkeoloji okurken tarihe dokundukça gördüğüm bir şey var ki insanlar pek de değişmemiş ve büyük tarihi olaylar biraz şekil değiştirerek birbirini hep tekrar etmiş. Çünkü kendimizi tüm hayvanlar içinde zeki konumunda bulsak da aptalız. Akıllanmıyoruz toplumsal olarak. Pandemi iki aya biter, üç aya biter, bir yıla biter dedikçe insanların kontrol edilemez keyfe keder davranışları, bencillikleri ve umarsızlıkları yüzünden sandığımızdan daha uzun sürebilir bu süreç.. 

  Eh tabi bu düşüncelere kapılmıyorum. Sadece, geçmişteki olayları düşününce, o insanların gözünden bakmayı deneyince her şey karışıyor bir an için. Tabi ki umutluyum. Baharda güzel şeyler olacağına inanıyorum. Aslında inanmaktan ziyade istiyorum bunu. Hayat bana hep beklemediğim anlarda mucizeler gönderiyor. Bunun bu sefer de öyle olacağına inanıyorum ve bu kez sadece beni değil toplumu ilgilendiriyor. Yeni yılda, çiçek zamanında dışarıda güneşe sırtımı verip rüzgarla kavga edip limonata içip sohbet etmek istiyorum. Gezmek istediğim yerlere gidebilmek istiyorum. İnsanların bencillikten uzaklaşmasını, hoşgörülü, anlayışlı olmasını istiyorum. Ülkemizin iflastan kurtulmasını ve refaha kavuşmamızı ve kimsenin yoksulluk, açlık çekmemesini istiyorum. Bilime kendini adamış ve her zaman mantıklı olana, her zaman toplumun faydası olana ulaşmayı hedefleyen yöneticiler ve toplum istiyorum. Cehaletin kalmadığı aydın bir toplum istiyorum. Adalet peşinde koşmamızı gerektirmeyecek bir adalet sistemi istiyorum. Yaptığı hizmetleri sanki lütufmuş gibi insanların aklı ve duygularıyla oynamak için kullanmayan yöneticiler istiyorum.

  Bencillik ve ego, özgürlük ve güçlü kişilikten ayrı kavramlardır. Hepsi apayrı ve sınırları olan kavramlar. Bunları birbirine karıştırmak ve kendi içlerinde de yanlış anlamlar yükleyip saçmalamak çok büyük hata. Ellerindekinin kıymetini bilmeyen insanlar görüyorum, kişisel hırsları yüzünden etrafını kırıp geçiren insanlar görüyorum, sorumluluğunu başkalarının üzerine yıkıp ondan fayda sağlamaya çalışan insanlar görüyorum... Ve onları kendilerinden başka hiçbir sözün veya davranışın aydınlığa ve huzura kavuşturamayacağını görünce üzülüyorum çünkü kendilerinin farkına varamıyorlar bile. Üstelik sadece kendilerine değil çevrelerine karşı da yıkıcı ve yıpratıcılar. Umarım bu yıl her şey ve herkes için daha iyi bir yıl olur.

  Hayatımda içlerindeki ışıkla yüreğimi aydınlatan ve kendi içimdeki ışığın sönmemesi için attığım adımlarda yanımda olmayı başarıp beni hep gülümseten insanlar iyi ki varlar. Umarım ben de onlara ışık olmayı başarır ve onların benim için anlamlı olduğu kadar onlara anlamlı olmaya devam edebilirim ve yüreklerinden hiç eksilmem. Bu da her yıl tekrar ettiğim dileklerimden birisi.

  Yine neşeli şeyler yazmayı amaçlayıp bir o konuya bir bu konuya atlayıp sonunda da duygu seline bağladığıma göree yazıyı sonlandırsam iyi olur :) Birbirinizi kırmayın. Sevdiğiniz insanlara sevginizi belli edin. Hatta söyleyin. İhmal etmeyin, kalp kırmayın. Bir insanla iletişim kurarken ilgisiz düşüncesiz olmayın dinlemesini bilin. Sizden küçüklere doğruları gösterirken onların dilinden konuşmasını bilin. Sizden büyüklere saygınızı kaybetmeyin. Yüzünüzü her gün gökyüzüne çevirin. Daha bir sürü şey sayabilirim bu şekilde ama en önemlisi neşenizi kaybetmeyin.

Ve önemli bir konudan da bahsetmek istiyordum ama onu ikinci bir yazıya alsam daha iyi olacak artık. Çünkü kadınların güvenliğiyle ilgili önemli bir husus. Görüşmek üzere. Hepinize iyi yıllar dilerim <3

S..

AĞAÇ EV SOHBETLERİ 72

 

  En son ne zaman ağaç ev yazdığımı hatırlamıyorum. Zaman çok hızlı geçiyor ve ben buna yetişemiyorum. Üstelik tek yaptığım evde oturup ders çalışmak :D Sohbetlerin bu haftaki konusu sevgili Kedi Mırıltısı'ndan geldi. Dünyalılar olarak çok önemsememiz gereken -çünkü Marslıları ilgilendirmiyor, onlar kendi atmosfer ve su sorununu çözsün- ama yeterince ilgilenilmeyen ve gözardı edilen bir mesele bu. Arada yine berbat bir espri yaptığıma göre soruya geçelim :)

20 Aralık 2019 Cuma

Heyhat Hayat Bir Vişne

Sarı, Kedi, Limon

  Üniversiteden mezun olduktan sonra temelli eve geri dönmekle dönmemenin artıları ve eksileri, özellikle de iş bulma konusunda hiç şansımızın olmadığı bir bölümde okumuşsak, bir boşluğa düşen insanın kafasını epey karıştırabiliyor. Dönsek bir türlü dönmesek başka türlü zorluklar ve kolaylıklar olabiliyor. Dönmemenin zor ve kolay yanları var. Bu, kişinin yaşam koşullarına, sağlığına ve alışkanlıklarına göre değişir. Tek başına yaşamanın veya bir ev arkadaşıyla yola devam etmenin bin bir çeşit problemi olabilir. Hayattan bezebilir, mutsuz huzursuz bir insana dönüşüp gençliği ve yetişkinliği bir an önce atlayıp emekli olduğumuz yaşlara ışınlanma isteğiyle dolabiliriz. Tam tersi olup her şey yolunda da gidebilir. Ama bazen her şey yolunda gitse bile evimize göktaşı falan düşebilir, doğa bize oyunlar oynayabilir. Bir süre sonra kararımızı gözden geçirmemiz hangi yolu seçersek seçelim karşımıza gelebilecek bir şey olabilir. Başarının ve başarısızlığın ne olduğunu düşündüğümüz bunaltıcı günler geçirebiliriz.

  Geri dönmenin bir rahatlık sağladığı doğru ama garip şeyler de olabiliyor. Öncelikle okuldan dolayı sadece tatillerde evde oluyoruz diye odamız artık bizim olmayabilir. Onu geri elde etmek için tek başına odada krallığını ilan eden kardeşle sürtüşmeler yaşanabilir veya annemiz ardiye olarak kullanacağı yeni bir yer bulmak zorunda kalabilir. Bulamazsa yandık zaten uyurken kafamıza dolabın tepesinden falan envai çeşit ne olduğunu bilmediğimiz ev eşyası düşebilir. Uzun zaman yurtta veya öğrenci evinde bulunmuşsak evden çıkarken bir tane olan bavulumuz kendine yavrular üretmiş olabilir ve eve dört büyük bavulla dönmüş olabiliriz. Ne yapacaksın bu kadar kıyafeti, bir pantolon iki gömlek neyine yetmiyor? Bu kadar küpeyi kolyeyi ne zaman kullanıyorsun? Şu farı kullanmamışsın bile ikincisini niye aldın? Bu kadar ayakkabıyla dükkan açarsın. Bu kadar kitabı ne ara aldın da okudun okul bitti en azından ders kitaplarını ihtiyacı olanlara mı versek... tarzında yorumlara maruz kalabiliriz. Sana bir oda yetmez, bunca eşyayla yan daireyi sana mı kiralasak ne yapsak diye o eşyalar yeni yerlerini buluncaya kadar bir gerginlik sürer. Tatillerde bir bavulun içinde yaşamak neyse de şimdi geri dönecek bir alan bulamamak tam bir travma sebebi olabilir. Kendimizi uçsun diye yuvadan aşağı atılan kuş yavrusu gibi hissedebiliriz.

  Biz mi değiştik anne babamız mı değişti bazen anlayamayabiliriz. Babamızın kızar dediğimiz şeye kızmaması, kızmaz dediğimiz şeye köpürmesi epey kafamızı karıştırabilir. Mutfakta kendi düzenimizi kurarken annemizle aramızda savaş çıkabilir. Lülü "o zaman mutfak temizliğine elimi sürmem bi daha girmem mutfağa" deyince annesi barış ilan etmiş istediğini istediğin yere koyabilirsin demiş. Hasret annesinin mutfak dolaplarını plastik kutularla doldurması konusunda söylenince annesi de bu sefer "ben de senin evine gelip plastik kutu görürsem çöpe atarım" demiş ve bu kesin yaşanır çünkü ailelerimizde hoşlanmadığımız bu tür davranışların aynısı veya benzerini gelecekte kendimizde gösterme eğilimimiz olabiliyor. Mesela mutfak tezgahına su damlası birikmesin diye annelerimiz bez serer. Bizim sınıftan bi ablamızın kızı da kendi evine çıkınca beğenmediği o bezi tezgahta kullanmaya başlamış. Bir de, evden çıkarken izin almakla almamak konusunda bocalarız. İzin alsak tuhaf gelir almasak kötü hissederiz. Örneğin eve akşam dokuzdan sonra kapıdan girince nerede kaldın sen diye kıyamet kopuyorsa, şimdi "anne eve geç geleceğim" deyince annemiz "saat kaçta?" diye sorduğunda"şeyy dokuz gibi ıhıhıhı..." diye korka korka açıklama yaparken "aa erkenmiş." diye cevap alabiliriz. O zaman şaşırdığında ağzı açık kalan kediler gibi görünebiliriz. Aslında bunu geçenlerde Rens ile yaşadık. Bizde akşam yemeğine kalmak istiyordu ve annesinin akşam altıdan sonraki saatleri "geç vakit" olarak kabul etmesinden dolayı epey şaşırmıştık. Olduğumuz yerde önce donup kaldık duyduğumuzu anlamaya çalıştık. Kinaye mi yaptı yoksa dosdoğru anladığımızı mı söyledi gerçekten diye karar veremedik. Sonra etrafta zıpladık filan.

  Ailemizin bizi çok sevdiğini biliriz ama bunu gösterdikleri çok nadirdir. Bazı ailelerde sarılmak bile unutulmuş olabilir. Lülü'nün annesi geçenlerde eşi Ahmet amcayı kapıda yakalamış. Adamcağız kapının önünde yere eğilmiş bir çift botu seviyor. "Aman da aman benim kızımın minicik ayakları mı varmış, aman da bunlar onun botları mıymış..." diye topukları dışa dönük halde bir açıyla çıkartılmış olan botlarla konuşuyor. Lülü'nün annesi bir süre izlemiş sonra da "Onlar benim botum!" demiş hahah :D "Benim olduğunu bilsen sevmezdin değil mi?" diye takılmış, adamcağız da o halde görülüp yakalanınca utanmış herhalde dudak büküp "evet" diye cevap vermiş. Lülü annesinden duyup anlatınca çok hoşuma gitmişti bu olay :) Gidip botları sevip konuşan baba kızına içinden taşan bu sevgiyi ulu orta gösteremiyor çok ilginç :) Bir defasında da bir kilo kestane almış getirmiş eşine vermiş akşama pişir de Lülüm yesin demiş. Nazmiye teyze bakakalmış sonra demiş ki "Kız ezelden beri kestane sevmiyor ki..." yani bunu nasıl bilmiyorsun ki hahah. Adamcağız da sinirlenmiş "Ne yerse yesin o zaman" gibi bir şey demiş.

  Bunun dışında, ailelerimiz eve dönmemizi başta dört gözle beklerken bir süre sonra ne zaman iş bulacağız, ne zaman evleneceğiz, ne zaman atanacağız, okuduk da ne oldu şimdi boş boş ne yapıyoruz, planımız ne, sevgilimiz yok mu, varsa ne zaman istemeye gelecekler, kimlerdenmiş işi neymiş... gibi bir ton soruyla üzerimize gelmeye başlarlar. Kpss, ales, yds vs. hazırlanıyoruzdur ama daha ne kadar okuyacaksın ki diye söylenebilirler. Atanabilecek misin, nolacak, acaba şimdi bir işe mi giriversen diye konuşmalar başlar. Niye sevgilin yok diye üzerine gelen anne aynı zamanda evden çıkıp eve girmeni takip eder, beş dakika geç kalsan neredeydin der, telefonla konuşamazsın. Anne sevgilim olsun istiyorsan beni bir sal üzerime gelme ya demiş arkadaşım geçenlerde, annesi de haa öyle olacak birisi diyorsan tamam bul artık birini bence de demiş, arkadaşım da olabilir de olmayabilir de allah allah yaa demiş... annesi bu tarz konularda ona çok takılır. Ama en bunaltıcı şey sanırım okul biter bitmez bir işe girip çalışmanın beklenmesi. Sen yüksek lisans kpss veya kendi alanında iş bulma umuduyla bir şeyler için çabalıyorsundur ama bunu bir türlü anlatamazsın. Böyle olunca geri dönmekle hata mı ettik diye düşünebiliriz ama geçimini sağlamaya çalışırken yüksek lisans veya kamu sınavı için çalışmak da epey zor ve çoğunlukla hayal olur. Bir de sanki yetişkinler çocuk biz yetişkin gibi olmuşuzdur. Evde ufak kardeş de varsa onun ergenlik sıkıntıları da ayrı derttir. Anne ve babamız kavga eder birbirlerini sana şikayet eder. Küserler sen barıştırırsın. Kardeşle aralarında paratoner olursun. Bir durun daa, bir sakin olun diye hepsiyle defalarca konuşmak gerekir bazen tam bir komedi de olabilirler.

  Aman öyle işte hayat bir vişne. Bunu niye dedim bilmiyorum kafiyeli geldi hahah :D

30 Ağustos 2019 Cuma

Hayat Sen Git Ben Yetişirim

  Hayatta sürekli planlar yaparız. Şunu şöyle yapsam sonra böyle olur, onu yapmazsam sonra şununla uğraşırım. Ay pembeyi seçsem aklım beyazda kalır o yüzden mavi olmalı falan. Bu yolu seçsem şuraya çıkarım, şu yolu seçsem başka bir olay. Ama hayat bize çoğu zaman iki yolu da seçtirmez. Onun kendi planları vardır. Ben hayata uyamadım hayat bana uymadı deriz. Hayat sen git ben yetişirim sana. Plansız kalmadan plansız yaşamayı öğrenemedim ben. Bir arkadaşım plan yapmadan yaşa der ama ne yaptığını da bil. Yok blogcum ben öğrenemedim hayatı, hayat da beni öğrenemedi. Başıma gelen zorluklar sebebiyle amaçlarından vazgeçen biri olmadım hiç. Ama bunun insanı yıpratan yönleri olduğunu daha önceden bilsem böyle bir karakter gelişiminde bulunur muydum farklı biri mi olurdum onu hiç bilemeyeceğim. Bazen ne yaptığımı hiç bilmiyorum. Üç tane önemli sınava hazırlanıyorum fakat elimde olmayan bir sebep yüzünden sınavları ertelemek zorundayım. Hayat akışımda bir ara vermişim gibi. Her şey durmuş gibi. Üstelik bu başıma hep geliyor. Yolun kenarına çekildim trafik sakinleşsin diye bekliyorum zaman akıyor ama benim bir yere gittiğim yok sanki. Yola ne zaman devam edeceğimi bilmiyorum. Yola devam edince karşıma ne çıkacak bilmiyorum. Bir şeyleri bilememek insanın tüm korkularının kökünde yer alan en büyük sorun. Bilinmezlik kendi başına ürkütücü, korkunç bir şey. Bekledikçe yolun kenarında havanın karardığını gördükçe ağaçların ardında ne olduğunu bilmeden öylece durmaya devam etmek gittikçe zorlaşır ve stres altında birçok kabus görürüz. Güneş battığı zaman gecenin ardından yeniden yükseleceğini bilsek de bunun olmama ihtimalini de düşünürüz o anda. Aldığımız nefeslerin sayısını daha önce hiç düşünmesek de önemli hale gelmeye başlar. Kalbimizi daha önce duymasak da ağırlaştığını hissederiz artık. Bari kenarda yola çıkmayı öylece beklerken bir iki kaplumbağa eşlik etse bir iki kuş sesi duysak bir de şu sıcakta dondurma olsa fena olmazdı. Yani blogcum canım sıkkın. Kafam karışık. Ne yaptığımı bilmiyorum. Ve şuan bir şey yapamıyorum. En azından kabuslarımdan bir iki hikaye yazarım mutlaka. Eh bu da bir şey. Yazarım yine kaybolma.

S..

22 Eylül 2018 Cumartesi

Bazı Şeyler


  Yeni bir yere alışmak her zaman için zordur. Bu yeni yer bir yurtsa her zamankinden biraz daha zordur. Okulda dördüncü yıl başlıyor. Üç yıldır kaldığımız yurt değişti. Orada her zaman bazı sorunlarım oluyordu ama idare etmesini biliyordum. Bizim kaldığımız kyk yurdu erkek yurdu oldu ve daha geçen yıl kullanıma açılmış olan erkek yurdunu da biz aldık. Fakülteme daha yakın ve fiziki açıdan da yeni olması çok daha iyi. Yine de eski yurdun cennetvari bahçesini arıyoruz. Buradaysa daha geniş ve daha çok dolap olması, eşyaların daha düzenli durması gerçekten muazzam. Fakat yerleşmek tam bir kabustu. İlk gün bazı karışıklıklarla uğraştık ve kabus gibi bir gece geçirdik. Sistemde odamla ilgili bir sorun vardı. Sonra o düzeltilebildi. Sonraki iki gün de temizlik işleriyle ilgilendik. Erkek yurduyken burası sanırım asla temizlenmemiş. Biz gelmeden önce biraz temizlenmeye çalışılmış hali bile böyleyse burada nasıl yaşamışlar diye düşündük. Ablalar ellerinden geldiğince bütün odalara yetişmeye çalışıyordu ama kabus bitecek gibi değildi. Etrafta yeni yaşamsal varlıklar ortaya çıkmıştı, her yerde bir şeyler geziyordu. Biz de kendi odalarımızı istediğimiz gibi hijyenik hale getirmek amacıyla marketten ne kadar temizlik ürünü varsa topladık. İki gün boyunca duvarları bile çamaşır suyuyla sildim. Duvarlarda çamurlu ayak izleri, çekmecelerde çürümüş meyve kalıntıları ve onların da üzerinde gezen bir şeyler vardı. Daha fazlasını anlatamayacağım kadar iğrençti. Neyse Ellerimizin üç kat derisini kaybetme uğruna da olsa temizliği bitirdik. Lavanta kokusu yayan bir şey bile koydum bir köşeye. Ebeveynler oğullarına temiz olmayı öğretmeli.

  Fakat sorunlar bunlarla bitmiyor.

  Şimdi de değişik kurallar çıkartmışlar ortaya. Genel müdürlük öyle söyledi, devlet öyle söyledi diyip duruyorlar ama bana kalırsa bir çoğu keyfi uygulama. Öncelikle pazara çıkmamız yasaklanmış. Meyve sebze alamıyoruz. Belki ben şuan havuç kemirmek istiyorum. Ama yasak. Market ürünü almak da yasaklanmış. Kendi kantinleri kar etsin diye biz onların pahalı, az sayıda ve gerçekten kötü olan zeytini veya peyniri yerine istediğimiz şeyleri alıp odamıza koyamıyoruz. Mesela kantinde yoğurt yok ama dışarıdan da alamıyoruz. Az sonra yetkili bir yerlere dilekçe gibi bir şeyler yazacağım. Gerçekten çok ama çok sinirliyim. Ben kavun seviyorum kavun alacağım ya ne karışıyorlar ki buna? Bağışıklık sistemini güçlü tutmak için yoğurt meyve ve bazı sebzeler çok önemlidir. Bunlar onların kantininde mevcut değil, olanlar da kötü, az sayıda ve pahalı oluyor mecbur değiliz ki onlardan almaya. Bu gerçekten anlamsız. Ders çalışırken bitki çayı içmeyi severiz mesela yani ne diyeceğimi bilemiyorum işte. Bu da böyle bir yazı oldu. Son zamanlarda ülkede hiçbir şey normal değil. Pazartesi günü de pazara gideceğiz istediklerini yapsınlar sonra bakalım neler olacak.

S..

3 Temmuz 2012 Salı

~Belki Bir Gün~


Boşluk, Notalar,


  Yaşamaya devam ettiği halde insanın kalbinin durması ne acı şey. Hayatta olmasına rağmen artık nefes almaması ne fena. Dinlediği notaların tek tek ruhuna saplanması ne yıkıcı. Esen rüzgarın serinliğinde acılarını hissetmesi ne büyük cezadır. Pollyanna'dan nefret ettiği halde umut beslemekten vazgeçmemesi ve bardağın hep dolu tarafını görmesi ne garip. Evren onu bu kadar reddetmişken gülümsemeye devam edebilmesi gerçekten mutlu olmayı başardığından mı, yoksa kendini kandırabilecek yalanlar uydurabildiğinden midir? 

  Her şeye rağmen, bir insan duran kalbini yeniden canlandırabilir mi? Boğazındaki düğümden kurtulup tekrar nefes alabilir mi? Yaşarken ölü olan bir insan yeniden başlayabilir mi hayata? "Nasılsın?" sorusuna her zaman verdiği "İyiyim" yanıtı bir gün gerçek olabilir mi?

  Evrendeki karanlık neden var olmaya çalışan aydınlıktan daha üstün? 

  Bir gün, belki bir gün, insan tüm ışıkları açıp evreni karanlıktan kurtarabilir...

  Kurtarabilir mi?

  ~Sessizgemi~