Hayal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hayal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mart 2021 Pazartesi

AĞAÇ EV SOHBETLERİ 84



Hepinize selamlar benim tatlı, nahif (bakın ilk kez doğru kullandım bu kelimeyi Momentos sayesinde😉 ama hala naif diyesim geliyor 😂) neşeli blog komşularım :) Bu hafta sohbet konusu benden geliyor. Biraz neşelenelim, biraz hayal kuralım. Çıkalım günlük yaşamın sert ve disiplinli kabuğundan ve yüzümüzü güneşe, bulutlara, mavi gökyüzüne çevirelim. Çevirelim ki ışık gözlerimizden içeri kalbimize dolsun ve tüm huzursuz düşüncelerden, stresten arınalım.. Durun ne diyeceğimi tam toparlayamadım da meditasyon yapar gibi konuştum azcık ama iyi geldi di mii :) Bu arada aklıma gelmişken sorayım meditasyon filan yapar mısınız stresli olduğunuzda veya bir işe başlamadan önce odaklanmak için? Ve yapıyorsanız ne tür meditasyonlarınız var? Bu soru da dahil olsun sohbete yazmak zorundasınız artık hahah :D Aslında durup düşününce bu da sohbet konusu olabilirmiş :D Hazırsanız bu haftanın asıl konusuna geçelim :)

  • Şuan, hemen şimdi bir hayal kursanız bu nasıl bir şey olurdu? Hadi bize bir hayal dünyası, bir ütopya yaratın :)

Hayaller yaşamın başka bir penceresidir ve gerçek dünya hayallerle beslenir, gelişir, güzelleşir. Hem şuan çevremizde bulunan her şey bir zamanlar birilerinin hayaliydi, kimse hayal etmemiş olsaydı en basitinden bir radyomuz, bir bilgisayarımız bile olmayabilirdi.. Uçaklar icat edilmemiş uzay istasyonu diye bir şey hiç duyulmamış olurdu. Hayal kurarken böyle gerçeğe dönüşebilecek şeyler de hayal edebiliriz veya fantastik ve uçarı hayaller de kurabiliriz bu tamamen size kalmış bir şey. İnsanın gerçek dünyadan biraz uzaklaşıp en azından kendi hayal dünyasını yönetebilmesi inanılmaz bir özgürlük ve özellik :)

Ben çok severim hayal kurmayı da çocuksu düşünmeyi de hiç büyümemeyi ve hep neşeli olmayı da o yüzden hayallerim hep uçuk kaçık ve fantastik olur :) Günlük yaşamda yeterince ciddiyiz ve çevremizde çok fazla stres kaynağı olabiliyor o yüzden iyi ki hayal diye bi şey var yani. Canım sıkkın olduğunda bile hayal kurarak uyurum ve uyandığımda iyileşmiş olurum ben :) Siz de günlük hayatta kendinizi biraz dinlendirmek için hayal kurar mısınız?

Örneğin bir dünya düşünün. Seslerin renklerini görebildiğiniz, duyguların kokusunu alabildiğiniz bir dünya. Ama bu özellikleri sadece istediğiniz zaman ortaya çıkarıyorsunuz yoksa her şey çok karmaşık olurdu 😝 Mesela şarkılardaki tınıların renklerini görmek.. Yolda yürüyorsunuz köşede birisi gitar çalıyor ve teller titreşirken renkli parıltılar auralar saçıyor etrafına. Mutluluğun çikolata gibi kokusunu duymak mesela ne güzel olurdu. Huzur da vanilya gibi kokabilirdi o zaman veya neşe portakal veya limon çiçeği gibi kokardı :) 

Yıldızlar bir gün ölürler ya hani, kendi içlerine çöküp patlarlar, sönerler falan.. Aslında öyle değilmiş o. Yani öyleymiş ama başka şeyler varmış işin içindee. Bir insan doğduğu zaman bir yıldızın ruhu büyük bir şok dalgasıyla patlayııp o yeni doğan insanı koruyan periye dönüşürmüüş. Yaa işte öylee :)

Bir de mesela virüslere ve bakterilere göre insanlar ve dünya ne kadar da büyük değil mi? Bizim de kendimizi onlar gibi minicik hissedeceğimiz dünyalar ve canlılar varmışmış. Olabilirmiş miş :) Ay ben bunu geçenlerde bir ciddili düşündüm sonra depresyona girdim virüsten farkımız yok diye. O kadar önemsiz ve ufacığız ki virüslerin çalışma prensibi gibi ya biz de sadece biyolojik robotlarsak ve bizim de ruhumuz yoksa diye kafayı yedim iki üç gün :) Şaka bir yana da cidden o kadar büyütüyoruz ki insan türünü gözümüzde.. Bunca acı, hırs, keder.. Bunca fesatlık, hainlik, çekememezlik.. O kadar saçma ki.. Anlamıyorum bazen insanları. Keşke biraz daha hayatı anlamaya çalışarak ve neşeyi, huzuru koruyarak sakin ve zararsız olabilse tüm insanlar.

Neyse devam edelim :)

Tauri diye bir gezegen varmış, T-Tauri yıldızlarından almış adını. Orada yetişen ağaçları neyle sularsan meyvesi o oluyormuş. Mesela bir fidana ilk can suyu olarak puding verirsen ağaç büyüyünce puding üretiyormuş :) Su üretmiyormuş ama denemişler olmamış. Meyve suyu, kahve, çikolata.. Hatta şekerpare ve baklava bile oluyormuş ağacın yapraklarından :D

Bir cihaz icat edilmiş. Elektrotlarla dolu olan bir çeşit manyetik rezonans makinesine benziyormuş. İnsanlar bu cihazı kullanıp sanal bir dünyaya geçiş yapıyorlarmış. Cihazın içinde uyurken zihinleri o sanal dünyada uyanıyormuş yani. Aslında bu ileri teknoloji bir oyun platformuymuş. İnsanlar o platforma geçiş yapıp oyun oynuyorlarmış. Ama bu bağımlılık yapmış ve herkes tekrar uyanmayı unutmuş, o dünyada sıkışıp kalmışlar. Bedenleri cihazdan ayrılsa bile zihinleriyle tamamen sanal dünyaya bağlı kalıyorlarmış. Cihaz yasaklanmış ve orada kaybolan insanları kurtarmanın bir yolunu aramaya başlamışlar. Ama kaybolanlar yalnızca kendi çabalarıyla kurtulabilirmiş başka hiç kimse onlara yardım edemezmiş. Kaybolanlar içinde bulundukları evreni gerçek sanmaya başlayıp her şeyi unutmuş. Zihinlerinin yanılsaması ve platformun gerçekliği sayesinde onlar için yıllar geçmiş büyümüş ve yaşlanmışlar. Sadece bazen sanal dünyada uyuduklarında gördükleri rüyalar sayesinde gerçekleri hatırlar gibi oluyorlarmış. Gerçekten hatırlamayı başaranlar da nihayet gerçekten uyanıp o dünyadan kurtuluyormuş ve cihazda geçen 60 yılın dünyada 1 aya denk geldiğini görüyormuş.

Bir defter varmış. Altın yapraklı ağaçların gümüş gövdelerinden yapılmış kalın bir defter. Ona yazılan ve çizilen her şey gerçek oluyormuş bu yüzden çok dikkatli olmak lazımmış. Defteri kullanabilmek herkesin sahip olabileceği şey değilmiş. Sadece yüreğinde hiçbir kötülük taşımayanlar eğer saklandığı yeri bulabilirlerse yalnızca tek bir sefer kullanabiliyormuş. Bir gün defterden ve onun gücünden haberi olmayan birisi kristal ormanlarında dolaşırken onu bulmuş ve güzel göründüğü için yanına almış. Bu kişi bir mangakaymış. Bir gün çizim yaptığı kağıtları bulamamış ve aklındaki doğaüstü karakteri çizmek için gümüş defteri kullanmış. Tek seferlik hak bittiği için defter yok olurken onun yerinde çizilen karakter canlanmış. Neyse ki kötü bir karakter değilmiş de feci şeyler olmamış. Ama olabilirdi de :)

Bittiii :D İtiraf edeyim eskiden de kurduğum düşlerden kopya çektim ben azcık örnek toplama amaçlı, size kolaylık olsun diye yani, her şeyi kullanabilirsiniz işte yaa :) Hadi bakalım sizler neler hayal edeceksiniz, nasıl bir dünya kurgulayacaksınız merak ediyorum :) Bu hafta sohbetlerimizi kamp ateşi etrafında hayal kurarak gerçekleştiriyoruz :)

S..

16 Aralık 2020 Çarşamba

Kelime Oyunu 3

Göklerde bir yer olduğu için bu sefer koordinat veremiyorum
ama sanki karlı bir vadi gibi değil mii :)

  Hiçbir şeye zamanında yetişememek gibi bir huy edinmiş olmalıyım bu konunun da ortasından daldım bakalım başka yazabilir miyim göreceğiz :D Ne zamandır şiir yazmıyordum bir denemek istedim bu gün için. Şimdi belirtmem gerekirse ben şiir kuralı filan bilmiyorum, bunlara da çok takılmıyorum yazarken içimden geldiği gibi yazarım, siz de buna takılmadan sakince okuyun lütfen :) normalde daha kafiyeli, okunuşu uyumlu olur şiirlerim ama kelimelere bağlı kalmak için bunu pek düşünmedim bu kez :)

  •   Daha önceden yazdığım şiirlere de aşağıdaki etiketlerden ulaşabilirsiniz bu arada ;)
  •   Vee unutmadan ilk yazımda bahsedeceğim demiştim sevgili Eylül Su bir kitap çekilişi düzenliyor ben de katıldım ve isterseniz sizler de ismine tıklayarak gidip katılabilirsiniz :)
  •   Kelimeler: Zambak, Hayal, Dilek, Özgürlük, Diyar: Kelimeleri sevgili Kendi Dünyasında belirledi.

   Şuraya okurken dinlemek için bir müzik bırakayım ama istemezseniz de sonrasında dinleyin yanisi :)


Ah Feia
Ne zaman bir fırtına inse
Şu çıldırmış göklerden
Duyulur Feia'nın şarkısı
Yağmurlar içinden
Yankılanır hazin sesi
Kırık dalgalar üzerinde
Çiğ taneleri gibi parlak bakışları
Vurur görenleri yüreğinden
Çağırır uyku çiçeklerini
Budala faniler üzerine
Sonra bir akıl tutulması
Bir mavi düş belirir
Sarar zihinleri aniden
Tek bir düşünce dökülür
Susamış dudaklarından
Kaybolmuş denizcilerin
'Ah Feia bırakma beni
Dön bak yüzüme bir daha!'
Hayaline kapılan çaresiz ruhlar
Sürüklenir peşinden diyar diyar
Unutur rüzgarların özgür hissini
Bitmez esaretleri bir daha
Hepsinin yüreğinde aynı dilek
Aynı arzu
Bakabilmek bir kez daha
Ay tenli Feia'nın
O ışıltılı gözlerine
İşte böyle büyüler kurbanlarını
Derin denizlerin uyku perisi
Ve kaçamaz hiçbirisi
Mavi zambaklar ülkesinden
Ne zaman bir fırtına kopsa
Gelir Feia yeniden
Ve işte böyle sonsuza dek
Bulur avlarını denizden

S..

16 Mayıs 2020 Cumartesi

Ay Işığında Toz Tanesi

Okurken dinleyiniz :)

  Başını okşayan el ondan uzaklaşırken gözlerini açmadı. Adımların sesinden onun hareketlerini tahmin edebiliyordu. Sağ eliyle yorgunluk çöken gözlerini ovuşturduğunu, üzerindeki örtüyü düzeltirken sol ayağına ağırlık verdiğini, derin bir nefes alırken gözlerini sımsıkı kapatıp açarak yüzünde yorgunluktan mı kederden mi olduğunu anlayamadığı o donuk ifadeyi bir an için bozduğunu görür gibiydi. Ayakta durmuş onun kapalı gözlerini kontrol etmişti. Sonra yumuşak adımlarla önce pencereye gidip kilidi kontrol etmiş ardından tekrar yanı başına gelerek komodinde duran kandili eline alıp usulca kapıya ilerlemişti. Kapının aralık kalmasından korktuğunu bildiği için ses çıkartmadan tamamen kapatarak sonunda dışarıya çıkıp uzaklaşmıştı. Bekledi. Çevrede hiç hareket kalmadığından emin oluncaya dek ama uyuyakalmamaya dikkat ederek bekledi. Heyecandan kalbi bir kuş gibi pıt pıt çırpınıyordu. Sonunda zamanı geldiğine emin olduğunda harekete geçti.

30 Nisan 2020 Perşembe

Ağaç Ev Sohbetleri 36

Merve / Sakarya
29.04.20
  Yine bir ağaç ev toplantısına hoş geldiik hep beraber :) Bu haftanın konusunu Manxcat belirlemiş. Çok da hoş bir konu. Ben de hayalci olduğum için yazmadan duramadım bakalım neler olacak :)

"Hayal etmek mi, elde etmek mi? Elde edince hayal ettiğimiz, o hayale ulaşmak için çabaladığımız günleri unutuyor muyuz? Elde edilen şeyin değeri zamanla azalıyor mu?"

  Bu aralar ingilizce ile kafayı bozduğum için planlı gelecek plansız gelecek filan diye ikiye ayırdım konuyu kafamda gülesim geldi :) Hayal etmek güzel şey. Elde etmek de güzel tabi ki. Elde etmeyi istemediğimiz şeylerin hayalini kurmayız. Tabi bu planlı gelecek için geçerli diğerine sonra değineceğim. Hayalini kuruyorsak onu istiyoruzdur ve elde edince de mutlu olabiliriz. Ama bütün bu konuyu etkileyen, sonucunu etkileyen şey hayalin ne olduğu ve bunun için gösterdiğimiz çaba ve yaşadığımız süreç olabilir. Doyumsuz bir isteğe kapılıp hırsla elde ettiğimiz şeyler veya çok kolay şekilde ulaştığımız şeyler daha sonra önemsizleşebilir. Veya diyet yapıyorken baklava hayal edip buna kavuşunca bir dilimden sonrası midemizi bulandırabilir veya artık yiyebildiğimiz için bir önemi kalmayabilir. Ama sağlığına kavuşmayı hayal eden birisi bunu elde edebildiğinde bunun zamanla değersizleşeceğini sanmıyorum. Yani demek istediğim utkunun niteliği kişiye özeldir ve hayallerimize ne kadar zor ulaşırsak çabamız ve yaşadığımız şeylerin de üzerimizdeki etkisiyle onun değeri artar. Bir dondurma yemeyi hayal edip sonra dondurma almakla bu hayalimizin değeri, sevdiğimiz insanlarla bir filmi izlemeyi hayal etmenin ve sonra izlemenin değeri, yıllardır görmediğimiz birine kavuşmanın değeri ve yıllarca evden dışarıya çıkabilmeyi hayal edip buna sonunda kavuşmanın değeri birbirinden farklıdır ve kişinin üzerindeki etkisi de farklı olabilir. Bir şeyin değerini kaybetmesi için çok çok başka faktörler etkili olabilir. 

  Şimdi en sevdiğim kısım plansız hayal kısmına gelelim :) Yukarıda söylediklerim soruya bir cevap olabildi mi bilmiyorum gerçi :D Neyse. Kendimi bildiğimden beri hayal kurarım. Rengarenk hayaller. Hatta bunu oyun haline getirmiştik çocukken kız kardeşimle. Yazları evde canımız çok sıkıldığında ve evde yapacak bir şey bulamadığımızda karşılıklı iki kanepeye uzanır ve hayal seansı yapardık. Gözlerimizi kapatır ve düşlerdik. Bazen uyuyakalırdık böyle. Bazen Merve "Abla hayal kuramıyorum aklıma bir şey gelmiyor" derdi seans sırasında ben de ona fikirler verirdim. Hazine adalarında dolaşırdık. Macera kamplarında dolaşırdık. Özel yeteneklerimiz olurdu. Antik bir krallığı keşfeden indiana jones olurduk. Bir sürü hayal kurardık. Bazen bir kurgu oluşturur beraber hayal ederdik. Survivoru o zaman hayalimizde icat etmiştik Acun bile yoktu ortada. Ya da biz bilmiyorduk. Bir ada hayal etmiştik. Gruplar vardı biz de bir gruptaydık. Her grup rastgele bir noktaya bırakılıyordu diğerleri yerini bilmiyordu ve küçük böcek şeklindeki kameralarla gizlice izleniyorlardı. Adada gizli görevleri bulup etapları bitirip çıkışa ulaşmaya çalışıyorduk. Şifreli mesajlar oluyordu. Kız kardeşimle birbirimize konuşarak hayal ediyorduk bunu gözlerimiz kapalı. Bazen bir şelaleden düşerdik. Bir mağarada kaybolurduk. Diğer gruplar tuzak kurardı ama kurtulurduk. Neler neler. Hayal kurmak güzel şey. Uyuyamadığımda her gece bir hikaye gibi devam ettiğim hayaller olurdu. Hiç gerçekleşemeyecek ama çok istediğim şeyleri de hayal ederdim. Düşlerken sonunda uyuyakalırdım.

  Diğer Soru: Peki o değer neden zamanla azalıyor?

  İnsan bir birey, kendine münhasır bir ruhu ve zihni var. Ama kendi zihnimizde bile yalnız değiliz. Sevdiğimiz ve sevmediğimiz şeylerin çoğu kendi seçimimiz olsa da, hayallerimiz kendi isteklerimizin sonucu olsa da bağ kurduğumuz her şeyin ve herkesin üzerimizde payı vardır. Belki de bu yüzden bazen çok önemsediğimiz bir şeyi önemli bulmayı bırakabiliyoruz veya daha önce önemsemediğimiz şeyler bir anda önemli hale gelebiliyor. Bir de insan çeşit çeşit ve bu durum da herkes için aynı değildir diye düşünüyorum. Bazıları için her şey çok kolay önemsizleşir. Bazıları daha zor unutur.

13 Şubat 2020 Perşembe

Anlat Bakalım - Masal'ın Masalı Final

Yirmi Birinci Bölüm: Sessizgemi: Yüreğindeki Işık


Anka Kuşu
  Merhamet Perisi onların gelişini çoktan haber almıştı. Ayrık Bölgenin Habercileri sadece kuzeni İzu'ya değil onun izni dahilinde Merhamet Perisine de haberler getirirdi. Aslında yolculukları boyunca onları izlemiş ve şans perilerini her zorlukta defalarca yardıma çağırmıştı. Uzakta olsa bile onları hiç yalnız bırakmamıştı. Bütün bu yaşananlara kardeşi Gazap Cadısı'nın sebep olduğunu bilmek onu derinden etkilemişti. Kardeşinin ruhunu ele geçiren kötülükle başka bir zamanda savaşması gerekecek ve onu bundan mutlaka kurtaracaktı. Ama şimdi Masal'a yardım etmeliydi.
Onları evinin bahçesinde karşıladı. Tüm yardımları ve cesareti için Anka Kuşu'na teşekkür etti. Aslında o da bir periydi ve sadece saf ve temiz yürekli insanların imdadına yetişirdi. Yabancıya bakıp onun yaşamı boyunca simya yeteneklerini geliştirerek arayıp durduğu felsefe taşından vazgeçerek Masal'ı kurtarmak için elinden geleni yapmasından dolayı tıpkı unutulmuş zamanlardaki elf beylerinin yüreklerine sahip olduğunu söyledi. "Kaderin iplikleri ne şekilde bağlıdır bilinmez. Aradığın şey
çoktan sana bahşedilmiş fakat yüreğinde onu henüz bulmamışsın." derken gülümsedi. Ardından bakışlarını Masal'a çevirdi ve "İris çiçekleriyle yapacağım sihir kara büyünün etkisini yok edip her şeyi düzeltebilecek mi gidip öğrenelim" dedi. Ve ardından "Fakat yüreğindeki cesareti bir müddet daha korumalısın küçüğüm çünkü bu öyle kolay bir sihir değil." diye uyardı.

  Masal endişeliydi. İris çiçekleriyle yapılan sihrin kolay olmayacağını duymadan önce bile öyle olacağını tahmin ediyordu. Bu sihir her şeyi düzeltebilecek miydi? Yeniden kendi bedenine kavuşup evine dönebilecek miydi? Evini, kardeşlerini, annesini çok özlemişti. Annesinin ona sarılıp saçlarını okşamasını ve her şey geçti demesini istiyordu. Bazen en kötü zamanda bile hiçbir şey geçmeyecek gibi olduğunda bile onun böyle söylemesi en güçlü sihir gibi gelirdi. Abilerini bir daha hiç sinirlendirmeyecek, yataklarına kurbağa saklamayacaktı. Ama kasabada onunla uğraşıp duran çocukların ormandaki oyun kalelerine kokarca kokusuyla doldurulmuş toplar fırlatmayacağı konusunda söz veremiyordu. Normalde sessiz sakin kendi kendine oynayan uslu bir çocuk olsa da damarına basılınca ele avuca sığmazdı.

  Merhamet Perisinin yönlendirmesiyle dışarıdan küçücük görünen evin içinde pek çok koridordan, pek çok kapıdan geçtiler ve sonra bir iç bahçeye ulaştılar. Bahçe sütunlarla çevrelenmişti ve tam ortada dairesel sütunlu bir alan bulunuyordu. Bahçenin üzeri açık olduğu için gökyüzünü görebiliyorlardı. Hiç bulut olmayan gecede ay gümüş gibi parlıyor ve yıldızlar her zamankinden biraz daha çoğalmış gibi görünüyordu. Dairesel alanın merkezine doğru ilerlediler ve orada yüksek bir kaidenin üzerinde duran minik bir kuş havuzuna benzeyen nesnenin etrafında durdular. İçinde çok berrak ve ayın ışığıyla dolu gibi parlayan bir su vardı. Aslında bir an bakıldığında bu şey su yerine bazen bir sise veya sadece ışığa da dönüşüyordu. Fakat en çok sıvı halde kalmayı tercih eden büyülü bir şey olmalıydı. Merhamet Perisi Masal'dan aldığı masmavi çiçeklerin yapraklarını özenle kopartıp birer birer bu büyülü suyun içine atarken hiçbirinin anlayamadığı kelimeler fısıldadı. Her bir yaprak
suya düşerken masmavi parlamalar ve kıvılcımlar saçıldı. Son yaprak da suya karışırken öyle parlak bir ışık saçtı ki onun dışında diğer her şey karanlıkta kaldı. Tüm ışıklar söndü. Yıldızlar kayboldu. Ve hatta şimdi ay bile yerinde değildi. Masal minik havuzun olduğu yerden tereddütle bir adım geriye gittiğinde simsiyah bir karanlığın içinde kaldı. Neredeyse kendi ellerini bile göremeyecek durumdaydı. Geceden daha koyu bu zifiri boşluğun içinde Merhamet Perisinin yankılanan sesini duydu. "Korkma." diyordu peri, "Gerçeğe, iyiliğe ve merhamete olan inancınla umudunu kaybetmeden yürü Masal. Bu sadece bir sınav ve yüreğinin sesini duyduğun sürece kazanacaksın..."

  Sonra ses birden kesildi. Artık tamamen tek başınaydı. Ama daha nereye gitmesi, hangi yöne doğru ilerlemesi gerektiğini bile soramamıştı. Merhamet Perisinin, Yabancının ve Köpük'ün en son durduklarını tahmin ettiği boşluğa doğru ürkekçe bir adım attı. Bir an için büyük bir boşluğa yuvarlanmaktan korktuysa da zemin sert ve sağlam bir şekilde ayağının altında ileriye doğru uzanmaya devam ediyordu. Sonra bir adım daha attı. Derken hemen ardından başka bir adım ve sonunda koşmaya başladı. Korkusunun yerini merak ve heyecan aldığında her adımında ayaklarının altından bildiği bütün renklerden bile daha çok çeşitlilikte renkli ışıklar parladığını, ayakları yere değdiği her an kıvılcımların karanlıkta yanıp söndüklerini fark etti. Bir süre böyle devam ettikten sonra bir ses duydu. Tam olarak karşısından, çok da uzak olmayan bir yerden gelen bu ses Köpük'ün
sesiydi. O da Masal'ı arıyordu. Yola devam ettikçe ses daha da yaklaştı. Ses yaklaştıkça etrafında ışığın arttığını fark ediyor ve bir şeyler görmeye başlıyordu. Sonunda nerede olduğuna dair bir şeyler görebilmişti. Sık ağaçlardan oluşan bir ormanda koşup duruyordu. Ayaklarına sürünen taze çimenleri hissetti. Ağaçların rüzgarla hışırdayan yapraklarını artık duyabiliyordu. Sanki boşluktan oluşan bir boyutu yırtıp bildiği dünyaya yavaşça geri dönüyor gibiydi.



  Sonra ileride bir kız çocuğunun ona doğru koştuğunu görünce şaşkınlıktan ayakları birbirine dolandı ve yüzüstü yere kapaklandı. Bu da neydi böyle? Ne yapacağını bilemez halde bir iki saniye çimenlerin kokusunu içine çekerek düşünmeye çalıştı. İlk kez gördüğü kendi yaşlarındaki o küçük kız Masal'ı nereden tanıyordu da adıyla seslenerek koşup gelmeye devam ediyordu ki? Bu da bir çeşit yanıltıcı sihir falan olabilir mi diye düşünerek ayağa kalkmaya çalışırken bembeyaz saçlı bu kız çocuğu ona çoktan yetişmiş ve boynuna atılıp sarılmıştı bile. Masal onun bir hayalet olmasından korktu. Az sonra ruhunu yemeye çalışacağından neredeyse emindi. Ama beyaz saçlı kahverengi gözlü bu tuhaf kız ona "Sonunda seni buldum. Kayboldun diye çok korkmuştum ama muhteşem koku alma yeteneğim sayesinde yine seni bulmayı başardım." dedi. Masalın gözleri kocaman açılıp derin bir tek solukla "Köpük?" diye beklediğinden daha yüksek bir sesle sordu. Bu sahiden de tuhaf bir şekilde Köpük'tü. Bu nasıl olabilirdi? "Bu nasıl olabilir?" diye de sordu. Köpük bir çeşit ruhsal boyutta oldukları için ruhlarının asıl formuyla göründüklerini söyledi. Bu oldukça akıl alır bir şeydi öyle değil mi ah evet evet çok mantıklıydı. Masal artık çok fazla düşünmeye gücü kalmadığını hissediyordu.

  Köpük "Buradan artık gitmemiz gerek çünkü bu boyutta fazlalığız ve bizim yüzümüzden oluşan çatlaklar kapanmaya başladığında bu bizim için iyi olmaz." dedi. Görünüşe bakılırsa o gitmeleri gereken yönü muhteşem burnu sayesinde çoktan bulmuştu. Masalı elinden tuttu ve peşinden sürükleyerek koşmaya başladı. Öyle hızlı ilerliyorlardı ki Masal nereye gittiklerini bile anlamıyordu. Bir an için geriye dönüp baktığında Köpük'ün söylemek istediği şeyi daha iyi anladı. Geride bıraktıkları her yer parçalara ayrılıyor dağılıyor ve karanlıkta kalıyordu. Bu arada büyük bir uğultu çevrelerini sarıyordu. Bulundukları boyut yok oluyordu. Köpük'ün "İşte geldik, burası olmalı!"
demesiyle bakışlarını tekrar ilerledikleri yöne çevirdi ve üzerinden ışıklar ve sihirli, renkli kıvılcımlar saçan büyük bir ağaca doğru ilerlediklerini gördü. Saçtığı tüm o rengarenk kıvılcımlar ağacın ruhunun izi olmalıydı. Köpük etraflarındaki karanlık hızla artarken onu tüm gücüyle sürükleyerek ulu çınar ağacının gövdesindeki derin bir kovuğun içine çekti. Masal gözlerini sımsıkı kapatmıştı çünkü artık etrafında görecek bir şey kalmamış olacağından endişeleniyordu.

  Bir süre Köpük ve Masal birbirlerine sarılarak öylece beklediler. Bir canavarın midesinden gelen homurtulara benzeyen fırtınanın sesi önce şiddetlenmiş uzun bir sürenin ardından da bir anda kesilmişti. Ama Masal seslerin kesildiğini hemen anlayamamıştı. Bunu fark ettiğinde ne kadar süre geçtiğini bilemedi. Gözlerini hala açmamıştı. Sonra Köpük'ün kollarının arasından kaybolduğunu fark etti. Bu onu daha da korkutmuştu. Ne pahasına olursa olsun Köpük'ü kaybetmek istemiyor, onu her neredeyse tekrar bulmak ve onu görmek istiyordu. Bu nedenle sonunda sanki tutkalla birbirine tutturulmuş gibi bir kuvvetle açılmamakta inat eden göz kapaklarını usulca araladı. Işık can yakıcıydı. Bu ilk hareketle birlikte bütün vücudunun karıncalandığını hissetti. Gözlerinden başlayarak tüm bedenini bir sıcaklık kapladı. Konuşmak istediğinde ilkin dudaklarına gerekli emri veremedi ve doğru
kelimeleri bulamadı. Ama hemen sonra "Köpük?" diye seslenmeyi başardı. Sanki yıllardır süren derin bir uykudan uyanır gibiydi. Zihninin bedeninin tüm hücrelerine ulaşması birkaç saniyeden daha kısa sürse de ona yıllar gibi geldi. Kendine gelip baktığı görüntüleri zihninde yorumlamayı başardığında ve ışığın şiddetine alışabildiğinde dikkatini çeken ilk şey yemyeşil yaprakların güneşle dans edişleri oldu. Hala bir ağacın altındaydı. Yerinden doğrulmayı başardığında içinde bulunduğu kovuktan dışarıya çıktı ve bir kez daha şaşkınlık içinde kaldı. Kasabanın merkezindeki agorada ulu çınar ağacının altındaydı.

  Ellerinden destek alıp kovuğun biraz yukarısına tırmandı ve çardağa ulaştı. Ellerinde yün örgüleriyle sohbet eden bir iki teyze "Uyhh bu ne kıız!" diye çığlığı basıverdi. Kovuk çardağın biraz altında kaldığı için onların görüş alanı dışındaydı ve bu nedenle küçük kızın orada olduğunu yanlarına tırmanıncaya dek hiç fark etmemişlerdi. "Kız sen Masal değil misin? Kız napıp durun sen burdaa!", "Yüreğim çinçik gibi yerinden fırlayıverdi korkudan vallahi!", "Aboov kız annen per perişan her yerlerde seni aradı ya dünden berli!", "Kız zilli Nazife gidip herkese haber sal aramayı bıraksınlar saftirik Masal kendini eyice ateş böcüğü sanıp çınarın bağrında uyumuş kalmış yaa!", "Hele hele bak sen şu haylazın işine.." diye her biri bir yandan bir şeyler söylemeye başladı.



  Masal olanlara anlam veremedi. Köpük bembeyaz şirin köpek haliyle koştura koştura kulakları da  kendisiyle beraber zıplaya zıplaya meydanın karşısından ona doğru geliyordu. Bir an için uzaklardan Yabancı'nın ona doğru baktığını fark etti. Siyahlar içindeki kıyafetiyle hemen dikkat çekiyordu ve bir eliyle atının yularını tutarken Masal kısa bir anlığına yana sarkıttığı diğer elinde kıpkırmızı parıldayan yürek kadar büyük bir taşın durduğunu gördüğünü sandı. Bu onun hep aradığı felsefe taşı olabilir miydi? Masal ona sevinçle seslenecekken Yabancı onu hiç tanımıyormuş gibi atına bindi ve ardına bakmadan uzaklaşmaya başladı. Küçük kız onun peşinden gitmek istedi. Neler olduğunu merak ediyordu. Ama teyzeler onu yakalamış bir türlü bırakmıyor, Köpük heyecanla etraflarında dönüyor ve onun bulunduğu haberini almış olan annesi adını seslenerek ona doğru koşup geliyordu. Sonunda annesine sarılırken olanları düşünmeye çalıştı ama hiçbir şeyi aklı almıyordu. Her şey sahiden bir rüya mıydı yoksa gerçek miydi? Bunu bilemedi. Eve doğru giderlerken Köpük'ün bir an için ona seslendiğini duyduğunu sandı ama bundan da emin olamadı. Her şey gerçekse hayvanları duyma yeteneğini kaybediyor veya çok az kullanabiliyor olabilirdi ama hiçbir şeyden tam olarak emin olamıyordu. Şuan için tek istediği eve gitmekti ve ailesine kavuştuğu için çok mutlu ve rahatlamış hissediyordu. Fakat olanları düşünmeden de edemiyordu. Irmağın oraya kadar koşup gitse Merhamet Perisini evinin bahçesinde bulup bulamayacağını, Orman Perisi İzu'ya gidip teşekkür edip edemeyeceğini merak ediyordu. Sonra bir de Yabancı vardı. O nereye gidiyordu? Daha doğru düzgün ona karşı olan merağını giderememişti. Felsefe taşını sahiden bulmuş muydu ve bulduysa onu ne yapacaktı bunları sormak istiyordu. Eve giderken dönüp dönüp ardına baktı ama annesi sımsıkı elini tutmuşken ayrılmak olanaksızdı. Yüreğinde vedalaşamamanın verdiği bir burukluk vardı.

  Böylece düşünüp yürürken Köpük'ün bir anda havlayarak koşup çalıların arasında kaybolmasıyla kendine geldi. Bir şey olmuştu ve Köpük'ün muhteşem burnuna güvenmesi gerekliydi. Annesinin elinden kurtulup Köpük'ün peşinden koştu. Bahçelerin, tek tük dizilmiş evlerin arasından geçerek
nihayet biraz yüksekçe bir tepeye ulaştılar ve kasabadan uzaklaşan toprak yolun boş arazilerin arasında giderek iplik gibi incelip kaybolduğunu gördüler. Ve işte tam da az ileride yolun ortasında bir atlı hareketsiz durmuş onlara doğru bakıyordu. Simsiyah kıyafetinin kapüşonunu başına geçirmiş halde Yabancı uzaklığa rağmen yüzünde belli olan gülümsemesiyle zarifçe başını eğerek küçük dostlarını selamladı. Atını hareket ettirip gitmeden önce bir elini havaya kaldırdı ve avcundaki taş güneşin altında alev alev parıldadı. Sahiden de onu bulmuştu. Masal sevinçle yerinde zıplayıp ellerini kollarını savurarak ona mutluluğunu belli etmeye çalıştı. Köpük de küçük kızın etrafında dönüp duruyordu. Masal biliyordu ki bu hikaye şimdilik son bulsa da Yabancı ile bir gün tekrar karşılaşacaklardı. 

Son...
Hikayenin Tamamı İçin Tıklayın
Not: Bu güzel ortak hikayemizi başından sonuna dek takip eden ve bizi destekleyen herkese gönülden teşekkür ederiz. Ayrıca her bölümü büyük bir heyecanla anlatan ve hep beraber Masal'a, Köpük'e ve diğer bütün karakterlere hayat veren bütün yazar arkadaşlarımın yüreğine sağlık demek istiyorum. Beraber bu hikaye oyununu oynamak çok güzel ve çok eğlenceliydi. Bu dizinin sonuna geldik, Masal ve Köpük hepinizi o tepede ağaçların altında selamlıyor, başka hikayelerde yine bir araya gelmek üzere :)

12 Aralık 2019 Perşembe

Anlat Bakalım-Mim

öykü, kitap, book, story

  Selam canım blog. Son zamanlarda 90'lar, çocukluk, eskiler, ah mazi konulu çokça yazı okuduktan sonra benim de aklıma küçükken dayımla oynadığımız bir oyun geldi.

19 Ocak 2019 Cumartesi

Odin Bölüm 2



  Bazı zamanlar şöyle bir durup ben ne yapıyorum, bütün bu çabanın bütün bu mücadelenin ne anlamı var diye düşündüğüm olur. Bir gün bana verilen zamanın sonuna geleceksem ve o anda olduğum veya olmaya çalıştığım kişi olmamın artık bir anlamı kalmayacak, bir anda tüm mevcudiyetim ve sonsuz zamanın içindeki anlık varlığım silinip gidecekse, sevdiğim insanların kalbinde zamanla bir hayalete dönüşeceksem ve chronos'un hafızalardan silme oyunu beni bulacaksa... diye düşünce akışım kısa süreli buhrana kapıldığında kendimi toprak bir yolun kenarında soğuk bir kayanın üzerinde oturur halde hayal ederim. Güneş o kadar solmuştur ki bu korkunç hayalde bütün mavilikler bütün yeşiller ve görülmesi insana canlılık veren tüm renkler griye dönüşür de üzerine bir de yağmur başlar. Ben soğuk kayanın üzerinde donuk bakışlarla kendim tarafından bile terk edilmiş halde öylece durmaya devam ederim. Şimdiyse gerçekten de bu noktaya nasıl geldiğimi anlamamış bir şekilde soğuk bir kayanın üzerinde korku içinde dururken başımdan aşağıya gökler yağıyordu fakat etrafımda toprak bir yol yerine beni yutmak için canhıraş uğraşan bir nehir akıyordu.

  Sanırım her şey gizemli antikacının bizi gizemli bir edayla uğurlayarak dinlenmemiz için adresini verdiği otele gelmemizle başladı. Hayır hayır.. Belki de daha öncesiydi.. Daha o uçurumlu yolda ilerlerken uyku ve yorgunluk beni sarıp sarmaladığında ve gözlerimi garip düşlere teslim ettiğimde aracımızın etrafında uçuşan kader perileri yapacağını yapmıştı. Kendi yolumuzdan sapıp bu tuhaf yere gelmeye karar verdiğimiz anda olacak olan her şey olmaya başlamıştı bile. Antikacının önünde aracın içinde gözlerimi tekrar açtığım andan itibaren hissettiğim o tedirginliğe aldırmadığım için tam bir budalaydım. Çünkü hisleri okumak, doğanın titreşimlerini duymak bize çok önceden öğretilmişti. Bunları göz önüne almadan hareket etmek yaptığımız işin doğasına aykırı ve tehlikeliydi. Uzun süredir dinlenmeden yola devam etmek arkadaşlarımı ve beni köreltmiş olmalıydı.

  Güneş batmadan önce otele vardığımızda arabanın camlarını kapatıp dışarıya çıkmadan bir süre genişçe bir arazinin ortasında tek başına karşımda duran bu tuhaf yapıya bakıp burada olmak istemiyorum diye düşünmüştüm. Mari ve Kei çoktan otelin kapısına ulaşmıştı. İçeride yaşam olduğuna dair tek bir işaret bile göremiyordum. İnsan gözü simetriye alışmıştır. Bunun aksini yansıtan şeylerin insana güzel hissettirdiği nadirdir. Doğada değilse bile insan icadı tüm şeylerde bir simetri bir düzen ararız. Doğada bile simetri yoğunluktadır ve bu takıntımız bununla ilgili olabilir. Bir şeye baktığımız zaman kafamız karışmasın isteriz. Aşırı simetri takıntısı olan bir insan değildim ama şimdi bu yapıya bakmak beni rahatsız ediyordu. Ya da hissettiğim duyguyu ben simetri olayına bağlamıştım ama belki de oradan uzaklaşmamı söyleyen daha önce bahsettiğim öğretilerin bilinçaltımda yarattığı alarmlardı.

  Yapı iki katlı ve çok da büyük olmayan bir şeydi. Uzun dikdörtgen bir formu vardı ve iki ucunda birisi yarım daire diğeri kare şeklinde yükselen iki kule bulunuyordu. Bina ile bağlantıları birinci katla aralarında duran kısa bir köprüydü. Anladığım kadarıyla dışarıdan başka bir girişe sahip değillerdi. Kulelerden yarım daire olanın çatısı binanın çatısıyla eşit yükseklikteydi. Diğeri ise yarım kat daha yüksekteydi. Beni rahatsız ettiğini düşündüğüm şey ise bu değildi. Uzun ve tirizli pencerelerin hiçbiri olması gerektiği gibi düz durmuyordu. Bazısı sağa bazısı sola bariz şekilde yatmış, binanın sağ tarafı yukarı doğru genişlemiş görünürken diğer tarafı daralmış, çatının bir tarafı sanki şişmiş bir balon gibi kavis almışken bir tarafı içe doğru çökmüş görünüyordu. Hatta bazı pencereler baş aşağı dururken birkaç balkonun da tepetaklak duruyor olması bunun ne tür bir sanat anlayışı olduğunu düşünmeme neden olmuştu. Bunu tarif ederken ve düşünürken bile zihnim acı çekiyordu. Kim bilir içerisi nasıldı...

  Sonunda yalnız kalmaktan tedirgin olup dışarı çıktım ve kızlar kapıyı çalarken onlara ulaştım. Geniş çift kanatlı ahşap kapının iki tarafındaki lambalar alacakaranlıkta sarı ışıklarını saçmaya başlamıştı. Gökyüzü bir tarafta soluk bir maviden laciverte doğru değişiyor diğer tarafta iyice kararıp yıldızları süsleniyordu. Bir süre kapıya değişik ritimlerle ve gittikçe değişen duygularla vurup cevap bekledik. İçeride yaşam belirtisi olmadığını daha önce söylemiştim. Tam da bunu kızlara da söyleyip buradan gitmek gerek diyecektim ki kapı ürpertici bir gıcırtıyla yavaş yavaş kayıp açılmaya başladı. Ardına kadar açılması o kadar uzun sürdü ki çıkardığı ses yüzünden ruhum titrerken saatler geçmiş gibi hissettim. İçeride ilk başta kimse yok gibiydi. Kapıyı bize açanın kim veya ne olduğunu anlayabilmek için biraz merak biraz korkuyla ve içeriye çok da yaklaşmak istemeden bakmaya çalıştığımızda kapının diğer kanadının ardına saklanmış olan karanlıklar içindeki şekil aniden aydınlığa çıkıverdi ve üçümüz de birer çığlık kopardık. O ise bizden hiç etkilenmiş görünmüyordu. Bize bakışları evine zorla girmeye çalışan birileri veya bahçesinde gezinmesini istemediği bir komşu kedisiymişiz gibiydi. Karşılaştığımız rahatsız edici tavır kızların dinlenmek için olan isteklerini ve kararlılıklarını değiştirmemişti. Mari buranın otel olup olmadığını sorup eğer öyleyse bir gece kalacağımızı söyleyerek cevap bekledi. Yaşlı kadın susmaya devam ederken sağ tarafımızda yapraksız duran bir ağaca tünemiş ve uzun süredir bizi izleyen bir karga ile göz göze geldiğimi iddia edebilirim. Karga bir anda sessizliği bozup öfkeli olduğunu düşündüğüm bir bağırışla gagasını durduğu dala bir kez vurup bizi korkuturken kadın da ilk defa gerçekten var olduğunu belirtir şekilde kıpırdandı ve o bembeyaz yuvarlak yüzünün ortasındaki iki küçük siyah noktayı usulca çevirip kargaya baktı. Sonra da yine sadece gözlerini kıpırdatarak bize bakıp neşeden yoksun bir "Hoş geldiniz..." diyebildi. Ardından zoraki gülümsemeler ve gerginliğimizi gizleme çabalarıyla onun peşinden içeriye doğru ilerledik...

  Düşünüyorum da o anda bile bir şeyleri fark etmek için hala zamanımız vardı. Üstelik yeterince hissi delile de sahiptik. Fakat biz yaz ortasında üşümüş, yorgunluktan aklımız bulanmış ve sadece biraz dinlenmenin peşinde, perişan halde ve açken dikkatli olmaktan epey uzak düşmüştük....

Devam edecek...

S

31 Ekim 2013 Perşembe

Hayallerinle Gel


  Hayallerinle gel okuyucu :)

  Bu güzel mim için sevgili Deep ve Şeyma çinguya teşekkür ediyorum öncelikle. Mimin konusu hayaller :) Herhalde hayal kurmayı sevmeyenlerin sayısı pek fazla değildir. Evet, sevmeyenler de var, bana çok ilginç geliyor doğrusu. Oysa hayaller yaşamın başka bir penceresidir ve gerçek dünya hayallerle beslenir, gelişir, güzelleşir.. Hem şuan çevremizde bulunan her şey bir zamanlar birilerinin hayaliydi, kimse hayal etmemiş olsaydı en basitinden bir radyomuz, bir bilgisayarımız bile olmayabilirdi.. Uçaklar icat edilmemiş uzay istasyonu diye bir şey hiç duyulmamış olurdu..

  Gerçekimsi, olabilecek hayaller de kurarım her insan gibi ama ben fantastik hayalleri daha bi seviyorum. Adı üstünde hayal bu yani neden insan en azından orada kendi dünyasını yönetmesin ki?




  Hayaller hakkında düşününce aklıma Avatar filmi geldi. Ne güzel bir dünya Navi'lerin Pandora'sı. Çevre ve canlılar o kadar güzel o kadar büyüleyici ki film gerçek olsa keşke diyor insan. Çok iyi kurgulanmış, ayrıntılara çok önem verilmiş ve belli ki inanılmaz bir hayal gücü ile işlenmiş. Pandora'yı öyle çok sevdim ki oyununu birkaç kez baştan oynadım, görevleri yerine getirmekten çok çevrede dolaşmakla ilgilendim tabii, her ayrıntıyı dikkatlice incelemişimdir. Aslında vaktim olsa pcye yükleyip yeniden oynayabilirim :) 

  Pandoradaki gibi doğaüstü güçlere sahip olmak ne ilginç olurdu. Mesela şarkı söyleyerek ve inanarak hastaları iyileştirebilseydik, doğada var olan enerjiyi hissedip yönlendirebilseydik harika olmaz mıydı? 

  Neyse mime dönelim :)



  Seslerin renklerini görebildiğin, duyguların kokusunu alabildiğin bir dünya düşün. Ama bu özellikleri sadece istediğin zaman ortaya çıkarıyorsun yoksa her şey çok karmaşık olurdu :P Mesela şarkılardaki tınıların renklerini görmek, mutluluğun çikolata gibi kokusunu duymak ne güzel olurdu :) 

  Yeni bir gezegen keşfedilmiş mesela ve insanlar teleportla oraya gitmeyi başarmışlar, ben de ilk giden kolonideymişim, özel güçlerim ortaya çıkmış o gezegende, düşünce gücüyle nesneleri hareket ettirmek ya da suyu, havayı kontrol etmek gibi ^^ Güçlerimi insanlar yine her şeyi mahvetmesin daha iyi bir dünya kurulsun diye kullanıyormuşum. 

  Yıldızlar bir gün ölürler ya hani, kendi içlerine çöküp patlarlar, sönerler falan.. Aslında öyle değilmiş o, yani öyleymiş ama başka şeyler varmış işin içinde. Bir insan doğduğu zaman bir yıldızın ruhu onu koruyan periye dönüşürmüş. Yaa işte öylee :)

  Bir de mesela virüslere ve bakterilere göre insanlar ve dünya ne kadar da büyük değil mi? Bizim de kendimizi onlar gibi minicik hissedeceğimiz dünyalar ve canlılar varmışmış. Olabilirmiş miş :)

  Bir de her şeyin benzeri ve çoğulu var bu evrende, mesela gezegenlerin dizilişi atom modeline benzer, sonra gezegen sistemleri de galaksi merkezi etrafında döner, galaksiler de başka şeylerin etrafında döner, o halde uzayın da bir şeylerin etrafında döndüğünü ve başka uzaylar olduğunu da hayal edebiliriz.

  Dünya dışı canlıların da iyisi kötüsü varmış bir de. İnsanlar gibi. Ama iki taraf da dünyadan ve bizden uzak duruyormuş çünkü uzay kanunlarına göre biz henüz gelişmemiş genç bir canlı türüymüşüz, onların dünyasını anlamayacağımız için felaketlere yol açabilirmişiz, gelişmemizi bekliyorlarmış.

   Tauri diye bi gezegen varmış, T-Tauri yıldızlarından almış adını. Orada yetişen ağaçları neyle sularsan meyvesi o oluyormuş. Mesela bir fidana ilk can suyu olarak puding verirsen ağaç büyüyünce puding üretiyormuş :) Su üretmiyormuş ama denemişler olmamış. Meyve suyu, kahve, çikolata.. hatta şekerpare ve baklava bile oluyormuş ağacın yapraklarından. 

  İnsanların ruhları farklı özelliklere sahiptir. Mesela benim ruhum ay ve güneş göklerde aynı anda göründüğünde onların ışıklarıyla yapılmış. O yüzden enerjisi yüksekmiş. Bu dünyaya gelmeden önce iyi bir okçuymuş kötülüklere karşı savaşırmış. Şifacıymış aynı zamanda ve doğanın sesini duyabilirmiş. İnsanların ruh özellikleri şimdiki yaşamlarına da etki ediyormuş ayrıca.

  


  
  Bir cihaz icat edilmiş, elektrotlarla dolu olan bir çeşit manyetik rezonans makinesine benziyormuş. İnsanlar bu cihazı kullanıp sanal bir dünyaya geçiş yapıyorlarmış. Cihazın içinde uyurken zihinleri o sanal dünyada uyanıyormuş yani. Aslında bu ileri teknoloji bir oyun platformuymuş. İnsanlar o platforma geçiş yapıp oyun oynuyorlarmış. Ama bu bağımlılık yapmış ve herkes tekrar uyanmayı unutmuş o dünyada sıkışıp kalmışlar, bedenleri cihazdan ayrılsa bile zihinleriyle tamamen sanal dünyaya bağlı kalıyorlarmış. Cihaz yasaklanmış ve orada kaybolan insanları kurtarmanın bir yolunu aramaya başlamışlar. Ama kaybolanlar yalnızca kendi çabalarıyla kurtulabilirmiş başka hiç kimse onlara yardım edemezmiş. Kaybolanlar içinde bulundukları evreni gerçek sanmaya başlayıp her şeyi unutmuş. Zihinlerinin yanılsaması ve platformun gerçekliği sayesinde onlar için yıllar geçmiş büyümüş ve yaşlanmışlar. Sadece bazen sanal dünyada uyuduklarında gördükleri rüyalar sayesinde gerçekleri hatırlar gibi oluyorlarmış. Gerçekten hatırlamayı başaranlar da nihayet gerçekten uyanıp o dünyadan kurtuluyormuş ve cihazda geçen 60 yılın dünyada 1 aya denk geldiğini görüyormuş.

  Bir defter varmış, altın yapraklı ağaçların gümüş gövdelerinden yapılmış kalın bir defter. Ona yazılan ve çizilen her şey gerçek oluyormuş bu yüzden çok dikkatli olmak lazımmış. Defteri kullanabilmek herkesin sahip olabileceği şey değilmiş. Sadece yüreğinde hiçbir kötülük taşımayanlar eğer saklandığı yeri bulabilirlerse yalnızca tek bir sefer kullanabiliyormuş. Bir gün defterden ve onun gücünden haberi olmayan birisi kristal ormanlarında dolaşırken onu bulmuş ve güzel göründüğü için yanına almış. Bu kişi bir mangakaymış. Bir gün çizim yaptığı kağıtları bulamamış ve aklındaki doğaüstü karakteri çizmek için gümüş defteri kullanmış. Tek seferlik hak bittiği için defter yok olurken onun yerinde çizilen karakter canlanmış. Neyse ki kötü bir karakter değilmiş de feci şeyler olmamış. Ama olabilirdi de.

  Oy oy ne yazdım yaa :) Mim amacına ulaştı mı bilmiyorum açıkçası, çok farklı yazmayı planlıyordum, tek bir hayal tasarlayacaktım ama böyle oldu nasıl olduysa :) 

  Herkes yapmış sanırım bu mimi o yüzden kime göndereyim bilmiyorum. Dileyen herkes yapabilir :)

  Sevgiyle kalın :)
  
  S..
  

14 Ağustos 2012 Salı

15 Yıl Sonra


  Bir önceki mimin ikinci filmi gibi bu mim de :) Sevgili Pembe Evren'den gelen bu mimde bize tek bir soru yöneliyor yine: Gözlerinizi kapatın ve 15 yıl sonrasını düşünün, kendinizi hayal edin, nerede olurdunuz, nasıl olurdunuz, neler yapardınız? İşte birazdan bu soruyu cevaplayacağız kavanozdan blog sıkı dur :) Ve unutmadan, mim için teşekkür ederim Pembe Evren ^^

  Şimdi daha önce de söylediğim gibi hayallerim uçuk kaçıktır benim. Yani Ay'da fanustan bir şehirde çiftlik sahibi olduğumu bile hayal edebilirim o derece. Bu nedenle saçmalayabilirim, önceden uyarayım ama sanırım düzgün yazacağım ya ben bunu bilemiyorum şimdi :)

  Gözlerimi kapatmıyorum, gözlerim açık düşünmeliyim yoksa nasıl yazıcam, sorarım? Maazallah kavanozdan blogun camları falan kırılır gözlerim kapalıyken..

  Yine berbat espri yaptım değil mi, neyse gelelim mime:

  15 yıl sonra 35 yaşında teyze oluyorum böhüeee... Bak daha gençliğime doyamadan yaşlandım iyi mi, çabuk bitirelim bence bu mimi tekrar genç olacağım ben (:

  Tam şu andan 15 yıl sonrasına canlı bağlanıyoruz, evet..

Hmm buna benzer ama tam değil işte hayal edin :)

  Elimde sıcak bir kahve var.. Evimin önündeki bembeyaz iskelede (aslında iskele benzeri balkon bozması geniş ferah bir şey) denize karşı oturmuşum, masam gölgede kalıyor. Serin bir rüzgar var. Yazmak istediğim kitaplar sonunda basılmış bile. Okurlarımdan gelen maillere bakıyorum ve bir yandan da kavanozdan bloga yazı giriyorum. LastExile'ıma kardeş dizüstü bilgisayar almışım önümde açık ve Bigbang çalıyor. Buralara konsere bile gelmişler çoktan ve ülkemizi pek bir sevmişler, hatta Türkçe bir şarkı yapmak istiyorlarmış. Hayallerimin bir kısmını gerçekleştirmişim mesela Koreceyi çok iyi konuşuyorum, Korece kaynaklardan çeviriler yapıyorum. Yakında dünya turuna çıkacakmışım hem de karavanla, oh mis.. Yamaç paraşütü bile yapmışım, dağcılık ve Akdeniz'in ortasında dalgıçlık yapıp su altı fotoğraf koleksiyonu bile yapmışım waow! Kozmos sonunda beni anlamaya başlamış, pozitif enerjime pozitif cevap veriyor.

  Sonra bilgisayarı kapatıyorum bir takım eşyalarla birlikte çantasına kaldırıyorum, kahve fincanımı orada bırakıyorum, akşam toparlarım. Sonra masadan kalkıyorum. Bisikletimle beraber yollara düşüyorum. Araba kesinlikle kullanmıyorum. Bir kafem var oraya gidiyorum. İsmi "Sakura" hatta ikincisini açmayı planlıyorum. Kafe ama üst katı karaoke bar. Tam gençler için uygun bir mekan.   Masaları köşesiz camlardan oluşuyor ve yaptığım resimleri o camların içinde sergiliyorum. Kafenin arka tarafında bir bahçe var orada pek çok masa serpiştirilmiş,  bazı yerlerde de masaların yerine kocaman minderler var. Müşteriler en çok orayı seviyorlar. Ders çalışmak isteyen gençler orada daha iyi konsantre olduklarını söylüyor. Kafedeki işlerimi kontrol ediyorum sonra oradaki elemanlarıma erken çıkacağımı söyleyip ayrılıyorum. Hazırlanmam lazım, akşam eski ve yeni dostlarla buluşup hasret gidereceğiz, dedikodu yapacağız ve eğleneceğiz. Annem memlekette yazlıkta olduğu için bütün yemek yapma ve iskelede oturacak yerleri düzenleme işini tek başıma hallediyorum, yanımda olup yemeklerim güzel olmuş mu oturacak yerler iyi mi söyleseydi çok iyi olurdu, neyse..

  Akşam oluyor bütün arkadaşlarımla toplanıyoruz evin önündeki iskelede. Birbirini tanımayanları tanıştırıyoruz. Kimi eşiyle gelmiş kimi sevgilisiyle. Sohbet, muhabbet, dedikodu.. Eğleniyoruz.. Masalarda oturmuyoruz çünkü çok rahatsız, yerlerde kocaman minderler var onlar yetiyor. Bilinmeyen bir yerden de müzik sesi geliyor hafif. Herhalde LastExile'ın kardeşinde müzik listem çalıyor. Herkes yemeklerimi çok seviyor, tarif alanlar bile var. Gözlerim köşede duran, bir zamanlar terk ettiğim metal yığınına takılıyor. Gülümsüyorum. Hayat sürprizlerle dolu diye düşünüyorum. Sonra bilinmeyen biri tarafından dansa kaldırılıyorum. Omo! Kim ola ki o? Sonra zaten saat on iki olmadan evli evine köylü köyüne, kimse balkabağı olmak istemiyor.. Sonra uyumadan temizlik işine girişiyorum etraf böyle darma dumanken uyuyamam yoksa, temizlik bitince de çektiğim fotoğrafları bilgisayarıma yüklüyorum...

Bu ne güzel bir şey öyle bundanım da olsun mu adı her neyse artık? Olsun, olsun ^^

  Yine saçmaladım haha, neyse bir mimin daha sonlarına geldik kavanozdan blogun akide şekerleri..

  Bu mimi hikaruivy çinguma gönderiyorum :) Ne çok mim dolaşıyor etrafta vallahi sıcaktan yazamadığımızın acısı çıkıyor hahahaa ^^

  ~Sessizgemi~

26 Mayıs 2012 Cumartesi

~Rüzgar Gibi~


Kadeh, Şarap, Yalnızlık, Rüzgar,


Rüzgar Gibi

Yalnızlığı tattım bir şarap gibi
Yıllandıkça tadı değişti
Ama güzel miydi çirkin mi
Anlayamadım...

Sessizliği dinledim rüzgar gibi
Ardından yağmur geldi
Damlalar mı ıslaktı gözlerim mi
Bilemedim...

Yorgunluk ruhumu aldı esir gibi
Gün geçtikçe çürüdü gitti
Hayallerim mi soldu ben mi
Göremedim...

~Sessizgemi~