Kaplumbağa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kaplumbağa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ocak 2021 Cumartesi

Mavi Saçlı Peri


  Her yıl olduğu gibi denizde yine bir curcuna, yine bir heyecan hakimdi. Herkes telaşla koşturuyor son dakikalara yetişmeye çalışıyordu. Dalgalar sakin, gökyüzü açık maviydi. Güneş şımarık bir çocuk gibi gülümsüyordu. "Acele et Lia, az kaldı!" diye bağırdı kaplumbağa. Onun sesiyle elindeki kabukları düşürdü. Zaten çok telaşlı olması yetmiyor gibi şimdi de içine yetişemeyeceğine dair bir kaygı düşmüştü. Kabuklar cüsselerinden beklenmeyecek bir hızla düşerken güneşin ulaşamadığı yerlere doğru yol aldı. Bekleyip arkalarından el sallayacak hali yoktu. O da peşlerinden süzüldü. Kuyruğuna kuvvet, elinden geldiğince hızlandı. Suyun içinde dalgalanan saçlarının arasında inciler parıldıyordu.

Hızlandıkça biraz da karanlık korkusundan kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu. Neyse ki bir fener balığı onun halini görünce yanına koşturup yolunu aydınlattı da çok geçmeden yıl boyunca özenle topladığı kabukları yakaladı. Burada pek fazla oksijen yoktu. Kendinden geçmeden önce onları yakaladığı için şanslıydı. Başını yukarıya çevirir çevirmez karanlığın onu takip ettiğine dair o tedirgin edici hissi görmezden gelmeye çalışarak ve tekrar aşağıya bakmadan usulca ilerledi. 

  Yüzeye yaklaştığında koloniye katıldı. Hala yeterince vakit vardı. Söylenecek şarkıyı ezberlediğinden emin olmak ve tonlamaları hatırlamak için içinden tekrar ediyor arada bir de farkında olmadan mırıldanıyordu. Herkes az önceki telaşla ve şamatayla yola devam ediyordu. Kaplumbağalar, kedi balıkarı, yunuslar, jelibonlar, ahududu ve çilek balıkları... Gerçi bir kısmının ismi doğru değildi ama o öyle söylemeyi seviyordu. Kendisi gibi denizkızlarıyla beraber kayıklarıyla gelen vampirler ve martılarla süzülen periler de vardı. Hepsi aynı tarafa doğru ilerliyordu. Hepsi de kendi hediyelerini taşıyordu. Güneş yavaş yavaş alçalırken günün sihriyle yatışan dalgaların minik sırtlarında altın renkli ışıltılar yaratıyordu ve en sonunda yerini dolunaya bıraktı. Gece tüm ihtişamıyla yıldızları süslenmişti. Okyanus bir ayna gibi gökteki her bir zerreyi yansıtıyordu. Güneşin yakıcılığı kalmadığı için artık su yüzüne çıkarak yola öyle devam edebiliyorlardı. 


  En sonunda dalları okyanusların merkezinden başka evrenlere uzanan gümüş renkli yıldız ışıltılı kutsal ağaca ulaşmayı başardılar. Kökleri hiçbir canlının ulaşamayacağı kadar derinlere uzanıyordu. Dalları ve tüm yaprakları bir karahindiba gibiydi ve çiçekleri kiraz çiçeğine benziyordu. Kokusu en tatlı meyvelerden bile hoştu. Gövdesi o kadar uluydu ki yanına yaklaştıkça bir sıradağın eteklerinde gibi hissetmek mümkündü. Lia, sıra kendisine geldiğinde ağacın gövdesindeki merdivenlere ilerledi. Okyanusun suları merdivene çarpıp beyaz köpükler çıkartıyordu. Kendini sudan dışarıya çekip merdivene oturdu. Kuyruğu ağacın sihriyle bir çift bacağa dönüştü ve ayağa kalktı. Sonra basamakları usul usul çıktı. Yol ağacın gövdesinin derinlerine ilerliyor, gittikçe etrafında yükselen duvarlar nedeniyle ardında bile görecek bir şey kalmıyordu. Yine de korkmadan ilerledi. Ateşböcekleri yolunu
aydınlatıyordu.
Elinde taşıdığı kabuklar şarkısının ve dileklerinin sihriyle parıldıyordu. Yolun sonuna geldiğinde dairesel boş bir alana ulaştı. Alanın ortasında ağacın özünü oluşturan bir ışık sütunu vardı ve tıpkı ağacın dalları gibi gökyüzüne ve evrenin derinliklerine doğru uzanıyordu. Bu özün nereden başlayıp nerede bittiğini kimse bilmiyordu. Bütün evreni dolaşırken içindeki sihri taşıyor olmalıydı. Bu sihir yaşayan her şey için mucizeler yaratan kaynaktı. Lia, elindeki kabukları ışığın içine bıraktı. Bu bir doğum günü hediyesiydi. Bugün hepsinden daha fazla sihre, neşeye ve umuda sahip mavi saçlı bir peri doğmuştu. Bütün bu telaşe bundandı. Lia kabukları bıraktıktan sonra başını yukarıya kaldırıp ışık sütununun etrafında salınan dalları, çiçekleri ve kuşları seyretti.

...

  "Eee sonra ne oldu?" diye sızlandı mavi saçlı küçük peri. Devamını merak ediyordu. Ama uyku vakti gelmişti. Gece lambasının önünde duran kabuklara baktı. Onları bugün sahile vurmuş şekilde bulmuştu. Bunlar onlar mıydı? "Devamını sonra düşünür anlatırım. Bu gece yeterince şımardın." dedi denizkızı saçlarındaki incileri düzelterek. Sonra "İyi ki doğdun, mavi saçlı peri..." diye tekrar etti.

Ve bu hikaye de burada bittii :)

S..


13 Şubat 2020 Perşembe

Anlat Bakalım - Masal'ın Masalı Final

Yirmi Birinci Bölüm: Sessizgemi: Yüreğindeki Işık


Anka Kuşu
  Merhamet Perisi onların gelişini çoktan haber almıştı. Ayrık Bölgenin Habercileri sadece kuzeni İzu'ya değil onun izni dahilinde Merhamet Perisine de haberler getirirdi. Aslında yolculukları boyunca onları izlemiş ve şans perilerini her zorlukta defalarca yardıma çağırmıştı. Uzakta olsa bile onları hiç yalnız bırakmamıştı. Bütün bu yaşananlara kardeşi Gazap Cadısı'nın sebep olduğunu bilmek onu derinden etkilemişti. Kardeşinin ruhunu ele geçiren kötülükle başka bir zamanda savaşması gerekecek ve onu bundan mutlaka kurtaracaktı. Ama şimdi Masal'a yardım etmeliydi.
Onları evinin bahçesinde karşıladı. Tüm yardımları ve cesareti için Anka Kuşu'na teşekkür etti. Aslında o da bir periydi ve sadece saf ve temiz yürekli insanların imdadına yetişirdi. Yabancıya bakıp onun yaşamı boyunca simya yeteneklerini geliştirerek arayıp durduğu felsefe taşından vazgeçerek Masal'ı kurtarmak için elinden geleni yapmasından dolayı tıpkı unutulmuş zamanlardaki elf beylerinin yüreklerine sahip olduğunu söyledi. "Kaderin iplikleri ne şekilde bağlıdır bilinmez. Aradığın şey
çoktan sana bahşedilmiş fakat yüreğinde onu henüz bulmamışsın." derken gülümsedi. Ardından bakışlarını Masal'a çevirdi ve "İris çiçekleriyle yapacağım sihir kara büyünün etkisini yok edip her şeyi düzeltebilecek mi gidip öğrenelim" dedi. Ve ardından "Fakat yüreğindeki cesareti bir müddet daha korumalısın küçüğüm çünkü bu öyle kolay bir sihir değil." diye uyardı.

  Masal endişeliydi. İris çiçekleriyle yapılan sihrin kolay olmayacağını duymadan önce bile öyle olacağını tahmin ediyordu. Bu sihir her şeyi düzeltebilecek miydi? Yeniden kendi bedenine kavuşup evine dönebilecek miydi? Evini, kardeşlerini, annesini çok özlemişti. Annesinin ona sarılıp saçlarını okşamasını ve her şey geçti demesini istiyordu. Bazen en kötü zamanda bile hiçbir şey geçmeyecek gibi olduğunda bile onun böyle söylemesi en güçlü sihir gibi gelirdi. Abilerini bir daha hiç sinirlendirmeyecek, yataklarına kurbağa saklamayacaktı. Ama kasabada onunla uğraşıp duran çocukların ormandaki oyun kalelerine kokarca kokusuyla doldurulmuş toplar fırlatmayacağı konusunda söz veremiyordu. Normalde sessiz sakin kendi kendine oynayan uslu bir çocuk olsa da damarına basılınca ele avuca sığmazdı.

  Merhamet Perisinin yönlendirmesiyle dışarıdan küçücük görünen evin içinde pek çok koridordan, pek çok kapıdan geçtiler ve sonra bir iç bahçeye ulaştılar. Bahçe sütunlarla çevrelenmişti ve tam ortada dairesel sütunlu bir alan bulunuyordu. Bahçenin üzeri açık olduğu için gökyüzünü görebiliyorlardı. Hiç bulut olmayan gecede ay gümüş gibi parlıyor ve yıldızlar her zamankinden biraz daha çoğalmış gibi görünüyordu. Dairesel alanın merkezine doğru ilerlediler ve orada yüksek bir kaidenin üzerinde duran minik bir kuş havuzuna benzeyen nesnenin etrafında durdular. İçinde çok berrak ve ayın ışığıyla dolu gibi parlayan bir su vardı. Aslında bir an bakıldığında bu şey su yerine bazen bir sise veya sadece ışığa da dönüşüyordu. Fakat en çok sıvı halde kalmayı tercih eden büyülü bir şey olmalıydı. Merhamet Perisi Masal'dan aldığı masmavi çiçeklerin yapraklarını özenle kopartıp birer birer bu büyülü suyun içine atarken hiçbirinin anlayamadığı kelimeler fısıldadı. Her bir yaprak
suya düşerken masmavi parlamalar ve kıvılcımlar saçıldı. Son yaprak da suya karışırken öyle parlak bir ışık saçtı ki onun dışında diğer her şey karanlıkta kaldı. Tüm ışıklar söndü. Yıldızlar kayboldu. Ve hatta şimdi ay bile yerinde değildi. Masal minik havuzun olduğu yerden tereddütle bir adım geriye gittiğinde simsiyah bir karanlığın içinde kaldı. Neredeyse kendi ellerini bile göremeyecek durumdaydı. Geceden daha koyu bu zifiri boşluğun içinde Merhamet Perisinin yankılanan sesini duydu. "Korkma." diyordu peri, "Gerçeğe, iyiliğe ve merhamete olan inancınla umudunu kaybetmeden yürü Masal. Bu sadece bir sınav ve yüreğinin sesini duyduğun sürece kazanacaksın..."

  Sonra ses birden kesildi. Artık tamamen tek başınaydı. Ama daha nereye gitmesi, hangi yöne doğru ilerlemesi gerektiğini bile soramamıştı. Merhamet Perisinin, Yabancının ve Köpük'ün en son durduklarını tahmin ettiği boşluğa doğru ürkekçe bir adım attı. Bir an için büyük bir boşluğa yuvarlanmaktan korktuysa da zemin sert ve sağlam bir şekilde ayağının altında ileriye doğru uzanmaya devam ediyordu. Sonra bir adım daha attı. Derken hemen ardından başka bir adım ve sonunda koşmaya başladı. Korkusunun yerini merak ve heyecan aldığında her adımında ayaklarının altından bildiği bütün renklerden bile daha çok çeşitlilikte renkli ışıklar parladığını, ayakları yere değdiği her an kıvılcımların karanlıkta yanıp söndüklerini fark etti. Bir süre böyle devam ettikten sonra bir ses duydu. Tam olarak karşısından, çok da uzak olmayan bir yerden gelen bu ses Köpük'ün
sesiydi. O da Masal'ı arıyordu. Yola devam ettikçe ses daha da yaklaştı. Ses yaklaştıkça etrafında ışığın arttığını fark ediyor ve bir şeyler görmeye başlıyordu. Sonunda nerede olduğuna dair bir şeyler görebilmişti. Sık ağaçlardan oluşan bir ormanda koşup duruyordu. Ayaklarına sürünen taze çimenleri hissetti. Ağaçların rüzgarla hışırdayan yapraklarını artık duyabiliyordu. Sanki boşluktan oluşan bir boyutu yırtıp bildiği dünyaya yavaşça geri dönüyor gibiydi.



  Sonra ileride bir kız çocuğunun ona doğru koştuğunu görünce şaşkınlıktan ayakları birbirine dolandı ve yüzüstü yere kapaklandı. Bu da neydi böyle? Ne yapacağını bilemez halde bir iki saniye çimenlerin kokusunu içine çekerek düşünmeye çalıştı. İlk kez gördüğü kendi yaşlarındaki o küçük kız Masal'ı nereden tanıyordu da adıyla seslenerek koşup gelmeye devam ediyordu ki? Bu da bir çeşit yanıltıcı sihir falan olabilir mi diye düşünerek ayağa kalkmaya çalışırken bembeyaz saçlı bu kız çocuğu ona çoktan yetişmiş ve boynuna atılıp sarılmıştı bile. Masal onun bir hayalet olmasından korktu. Az sonra ruhunu yemeye çalışacağından neredeyse emindi. Ama beyaz saçlı kahverengi gözlü bu tuhaf kız ona "Sonunda seni buldum. Kayboldun diye çok korkmuştum ama muhteşem koku alma yeteneğim sayesinde yine seni bulmayı başardım." dedi. Masalın gözleri kocaman açılıp derin bir tek solukla "Köpük?" diye beklediğinden daha yüksek bir sesle sordu. Bu sahiden de tuhaf bir şekilde Köpük'tü. Bu nasıl olabilirdi? "Bu nasıl olabilir?" diye de sordu. Köpük bir çeşit ruhsal boyutta oldukları için ruhlarının asıl formuyla göründüklerini söyledi. Bu oldukça akıl alır bir şeydi öyle değil mi ah evet evet çok mantıklıydı. Masal artık çok fazla düşünmeye gücü kalmadığını hissediyordu.

  Köpük "Buradan artık gitmemiz gerek çünkü bu boyutta fazlalığız ve bizim yüzümüzden oluşan çatlaklar kapanmaya başladığında bu bizim için iyi olmaz." dedi. Görünüşe bakılırsa o gitmeleri gereken yönü muhteşem burnu sayesinde çoktan bulmuştu. Masalı elinden tuttu ve peşinden sürükleyerek koşmaya başladı. Öyle hızlı ilerliyorlardı ki Masal nereye gittiklerini bile anlamıyordu. Bir an için geriye dönüp baktığında Köpük'ün söylemek istediği şeyi daha iyi anladı. Geride bıraktıkları her yer parçalara ayrılıyor dağılıyor ve karanlıkta kalıyordu. Bu arada büyük bir uğultu çevrelerini sarıyordu. Bulundukları boyut yok oluyordu. Köpük'ün "İşte geldik, burası olmalı!"
demesiyle bakışlarını tekrar ilerledikleri yöne çevirdi ve üzerinden ışıklar ve sihirli, renkli kıvılcımlar saçan büyük bir ağaca doğru ilerlediklerini gördü. Saçtığı tüm o rengarenk kıvılcımlar ağacın ruhunun izi olmalıydı. Köpük etraflarındaki karanlık hızla artarken onu tüm gücüyle sürükleyerek ulu çınar ağacının gövdesindeki derin bir kovuğun içine çekti. Masal gözlerini sımsıkı kapatmıştı çünkü artık etrafında görecek bir şey kalmamış olacağından endişeleniyordu.

  Bir süre Köpük ve Masal birbirlerine sarılarak öylece beklediler. Bir canavarın midesinden gelen homurtulara benzeyen fırtınanın sesi önce şiddetlenmiş uzun bir sürenin ardından da bir anda kesilmişti. Ama Masal seslerin kesildiğini hemen anlayamamıştı. Bunu fark ettiğinde ne kadar süre geçtiğini bilemedi. Gözlerini hala açmamıştı. Sonra Köpük'ün kollarının arasından kaybolduğunu fark etti. Bu onu daha da korkutmuştu. Ne pahasına olursa olsun Köpük'ü kaybetmek istemiyor, onu her neredeyse tekrar bulmak ve onu görmek istiyordu. Bu nedenle sonunda sanki tutkalla birbirine tutturulmuş gibi bir kuvvetle açılmamakta inat eden göz kapaklarını usulca araladı. Işık can yakıcıydı. Bu ilk hareketle birlikte bütün vücudunun karıncalandığını hissetti. Gözlerinden başlayarak tüm bedenini bir sıcaklık kapladı. Konuşmak istediğinde ilkin dudaklarına gerekli emri veremedi ve doğru
kelimeleri bulamadı. Ama hemen sonra "Köpük?" diye seslenmeyi başardı. Sanki yıllardır süren derin bir uykudan uyanır gibiydi. Zihninin bedeninin tüm hücrelerine ulaşması birkaç saniyeden daha kısa sürse de ona yıllar gibi geldi. Kendine gelip baktığı görüntüleri zihninde yorumlamayı başardığında ve ışığın şiddetine alışabildiğinde dikkatini çeken ilk şey yemyeşil yaprakların güneşle dans edişleri oldu. Hala bir ağacın altındaydı. Yerinden doğrulmayı başardığında içinde bulunduğu kovuktan dışarıya çıktı ve bir kez daha şaşkınlık içinde kaldı. Kasabanın merkezindeki agorada ulu çınar ağacının altındaydı.

  Ellerinden destek alıp kovuğun biraz yukarısına tırmandı ve çardağa ulaştı. Ellerinde yün örgüleriyle sohbet eden bir iki teyze "Uyhh bu ne kıız!" diye çığlığı basıverdi. Kovuk çardağın biraz altında kaldığı için onların görüş alanı dışındaydı ve bu nedenle küçük kızın orada olduğunu yanlarına tırmanıncaya dek hiç fark etmemişlerdi. "Kız sen Masal değil misin? Kız napıp durun sen burdaa!", "Yüreğim çinçik gibi yerinden fırlayıverdi korkudan vallahi!", "Aboov kız annen per perişan her yerlerde seni aradı ya dünden berli!", "Kız zilli Nazife gidip herkese haber sal aramayı bıraksınlar saftirik Masal kendini eyice ateş böcüğü sanıp çınarın bağrında uyumuş kalmış yaa!", "Hele hele bak sen şu haylazın işine.." diye her biri bir yandan bir şeyler söylemeye başladı.



  Masal olanlara anlam veremedi. Köpük bembeyaz şirin köpek haliyle koştura koştura kulakları da  kendisiyle beraber zıplaya zıplaya meydanın karşısından ona doğru geliyordu. Bir an için uzaklardan Yabancı'nın ona doğru baktığını fark etti. Siyahlar içindeki kıyafetiyle hemen dikkat çekiyordu ve bir eliyle atının yularını tutarken Masal kısa bir anlığına yana sarkıttığı diğer elinde kıpkırmızı parıldayan yürek kadar büyük bir taşın durduğunu gördüğünü sandı. Bu onun hep aradığı felsefe taşı olabilir miydi? Masal ona sevinçle seslenecekken Yabancı onu hiç tanımıyormuş gibi atına bindi ve ardına bakmadan uzaklaşmaya başladı. Küçük kız onun peşinden gitmek istedi. Neler olduğunu merak ediyordu. Ama teyzeler onu yakalamış bir türlü bırakmıyor, Köpük heyecanla etraflarında dönüyor ve onun bulunduğu haberini almış olan annesi adını seslenerek ona doğru koşup geliyordu. Sonunda annesine sarılırken olanları düşünmeye çalıştı ama hiçbir şeyi aklı almıyordu. Her şey sahiden bir rüya mıydı yoksa gerçek miydi? Bunu bilemedi. Eve doğru giderlerken Köpük'ün bir an için ona seslendiğini duyduğunu sandı ama bundan da emin olamadı. Her şey gerçekse hayvanları duyma yeteneğini kaybediyor veya çok az kullanabiliyor olabilirdi ama hiçbir şeyden tam olarak emin olamıyordu. Şuan için tek istediği eve gitmekti ve ailesine kavuştuğu için çok mutlu ve rahatlamış hissediyordu. Fakat olanları düşünmeden de edemiyordu. Irmağın oraya kadar koşup gitse Merhamet Perisini evinin bahçesinde bulup bulamayacağını, Orman Perisi İzu'ya gidip teşekkür edip edemeyeceğini merak ediyordu. Sonra bir de Yabancı vardı. O nereye gidiyordu? Daha doğru düzgün ona karşı olan merağını giderememişti. Felsefe taşını sahiden bulmuş muydu ve bulduysa onu ne yapacaktı bunları sormak istiyordu. Eve giderken dönüp dönüp ardına baktı ama annesi sımsıkı elini tutmuşken ayrılmak olanaksızdı. Yüreğinde vedalaşamamanın verdiği bir burukluk vardı.

  Böylece düşünüp yürürken Köpük'ün bir anda havlayarak koşup çalıların arasında kaybolmasıyla kendine geldi. Bir şey olmuştu ve Köpük'ün muhteşem burnuna güvenmesi gerekliydi. Annesinin elinden kurtulup Köpük'ün peşinden koştu. Bahçelerin, tek tük dizilmiş evlerin arasından geçerek
nihayet biraz yüksekçe bir tepeye ulaştılar ve kasabadan uzaklaşan toprak yolun boş arazilerin arasında giderek iplik gibi incelip kaybolduğunu gördüler. Ve işte tam da az ileride yolun ortasında bir atlı hareketsiz durmuş onlara doğru bakıyordu. Simsiyah kıyafetinin kapüşonunu başına geçirmiş halde Yabancı uzaklığa rağmen yüzünde belli olan gülümsemesiyle zarifçe başını eğerek küçük dostlarını selamladı. Atını hareket ettirip gitmeden önce bir elini havaya kaldırdı ve avcundaki taş güneşin altında alev alev parıldadı. Sahiden de onu bulmuştu. Masal sevinçle yerinde zıplayıp ellerini kollarını savurarak ona mutluluğunu belli etmeye çalıştı. Köpük de küçük kızın etrafında dönüp duruyordu. Masal biliyordu ki bu hikaye şimdilik son bulsa da Yabancı ile bir gün tekrar karşılaşacaklardı. 

Son...
Hikayenin Tamamı İçin Tıklayın
Not: Bu güzel ortak hikayemizi başından sonuna dek takip eden ve bizi destekleyen herkese gönülden teşekkür ederiz. Ayrıca her bölümü büyük bir heyecanla anlatan ve hep beraber Masal'a, Köpük'e ve diğer bütün karakterlere hayat veren bütün yazar arkadaşlarımın yüreğine sağlık demek istiyorum. Beraber bu hikaye oyununu oynamak çok güzel ve çok eğlenceliydi. Bu dizinin sonuna geldik, Masal ve Köpük hepinizi o tepede ağaçların altında selamlıyor, başka hikayelerde yine bir araya gelmek üzere :)

12 Aralık 2019 Perşembe

Anlat Bakalım-Mim

öykü, kitap, book, story

  Selam canım blog. Son zamanlarda 90'lar, çocukluk, eskiler, ah mazi konulu çokça yazı okuduktan sonra benim de aklıma küçükken dayımla oynadığımız bir oyun geldi.

9 Aralık 2018 Pazar

Kaplumbağa



  "Canım ağrıyor.." dedi kaplumbağa. Bu anlık bir acıdan çok daha derin çok daha yerleşik daha sürekli bir duygu olmalı diye düşündü deniz kabuğu. Bir süreliğine unutsan da orada olmaya devam ediyordu. Deniz bu gün dalgalıydı. Oysa güzel bir kutlama vaktiydi. Başını yukarıya çevirip teknelerin gölgelerine, gün ışığının dalgalarla dansına baktı. Martılar suya dalıp çıkıyor balıklar yine bir yaygara koparıyordu. Bir kedi balığı haylazca kumları etrafa fırlatıyor buna söylenen sesler boşlukta çınlıyordu. Hayat etraflarında aheste aheste dalgalanıyor kıpırdanıyor çalkalanıyordu. Bir süreliğine derin birer nefes alıp sessizce beklediler. Oksijen ruhları yenilemek için yeterli miydi bunu bilemiyorlardı ama zihni sakinleştiriyordu. En sonunda kaplumbağa "Hadi gidip biraz yosunlu puding yapalım." dedi. Yedi denizin en iyisinden en yeşil yosunlardan güzel bir puding! Bunu düşününce kimse gülümsemeden duramazdı. Deniz bu gün dalgalıydı. Gün ışığı süzülüp saçlarında taçlandı. Martılar hep çok yaramaz, balıklar yine telaşlıydı.

22 Kasım 2018 Perşembe

Çimler ve Sisler


Bilirsin çimler en çok sisli havalara yakışır
Kar taneleri en çok saçlarına
Turuncu bir akşam sefası bakışlarında
Güneşler kıskanır gözlerini
Ah bu ne tuhaf bir masal
Deniz köpüğünde
Rüzgâr gülünde
Vapurda çay simitte
Yağmur çiçekleri açarken
Balıklar kaplumbağalarla yarışırken
Düşlerden komik şiirler yazarken
Yıllar bizi kovalar
Bir kedi gezegenleri yuvarlar masadan
Hadi neşeli bir şarkı tuttur şimdi
Fırtına kuşları çığlıklarıyla eşlik etsin sana
Bu tozla kaplı kavrulmuş yolda
Çocuk neşemizi kaybetmeden
Ve pek fazla delirmeden
Biraz daha devam edebiliriz böylece belki
Gece her çöktüğünde hatırla
Şafağın sökmesi için
Gülümsemen gerektiğini
Işte o zaman yeniden duyarsın
Ay güllerinin adımlarına cesaret veren fısıltılı seslerini
Bilirsin işte sen
Çimler en çok sisli havalara
Güneşli hikayeler en çok sana yakışır
Avuçlarında çakıl taşlarıyla
Gülümse Lavi
Gülümse ve şarkılar söyle sen
Ben yine kafası karışmış şiirler yazarım belki.

S..

Not: Amanın yazarken baya eğlendiğim ama ne yazdığımı bilmediğim tuhaf şiirlerden biri daha 😄 saçmalıklarımı görmezden gelin :D


8 Ağustos 2018 Çarşamba

Stajyer Vampir Jedilar


  "Işın kılıcım vardı." dedi Wren. Ellerini telaşlı ve beceriksizce bir kavuşturuyor bir tişörtünün etekleriyle oynuyordu. "Ama fırtınada kaybettim." Küçücük omuzları duyduğu kederle çökmüş görünüyordu. Gözleriyse yerdeki kaplumbağadaydı. Kaplumbağa kocaman sarı bir papatyayı ağır hareketlerle yere devirmiş şimdi üzerinden geçiyordu. Bir yandan içinde bulunduğu ana odaklanmaya çalışırken bir yandan da kaplumbağanın yaşını hesaplamaya çalıştı. Beş buçuk yaşında olabileceğini düşündü çünkü üzerindeki çizgiler öyle gösteriyordu. "Üzülme..." dedi arkadaşı Lenu. Fırtına uzun, sıkıcı ve yorucuydu. Bu dünyada fırtınasız bir gün yoktu. "Biz jedilar ışın kılıçlarımız olmadan da harikayız." diye ekledi. Wren ışıldayan gözlerini bu kez yerden ayırıp Lenu'nun yüzüne çevirdi. Sahiden de öyle mi diye düşündü. İkisi de onaylar şekilde kafalarını salladı. Bir yandan da gülmeye başlamışlardı.

  Lenu kaplumbağayı yerden tek eliyle alıp diğer eliyle minik çimlerle birlikte toprağa yapışmış olan papatyayı düzeltti. Sonra da beraber konuşarak yürümeye devam ettiler. Kaplumbağa havada yürüdüğünü sanarak ayaklarını sallayıp duruyordu. Fırtınalı bir dünyaya göre bu gün güneş parlak ve sıcak, denizden gelen meltem serin ve tatlıydı. Karanlık ve kasvetli fırtına, içlerinde dolaşan Moa hayaletleriyle her an geri gelebilirdi ama şimdi tüm o korkunç yaratıkları unutmak için biraz zamanları vardı. Gölge bir yer bulduklarında kaplumbağayı orada bıraktılar böylece güzelce dinlenebilecekti. Yürüdükleri yol gittikçe alçalarak en sonunda ışıl ışıl bir nehre varıyordu. Oraya ulaştıklarında diğerlerini serin sularla oynarken buldular. Neşeli kahkahaları göklerde yankılanıyor, birbirlerine su fırlatarak eğleniyorlardı. Kimisi yüzmeyi ve sularla oynamayı tercih etmişken kimisi de ağaç altında dinlenip kitap okuyordu. Arkadaşlarına tek tek seslenip el salladılar. Hepsi de Moa hayaletleri yüzünden zaman zaman zor anlar yaşasa da içlerindeki ışıkla neşelerini korumayı başarmışlardı.

  Wren, Lenu'nun da kendisi gibi neşeli olmayı başarsa da aklının bir köşesinde hayaletleri düşünmeden edemediğini biliyordu. Kendilerini ve dostlarını onlardan korumayı daima başarabilecekler miydi? Edişeliydiler. "Belki de fırsatını bulup vampir olmalıyız." dedi. Bu eskiden beri düşündükleri bir şeydi. Bir vampir hızlı, dayanıklı ve zeki olurdu. Moa hayaletleri bir vampir karşısında asla duramazdı. Üstelik vampirler katiyen yaşlanmazdı. Elbette bu da sorunlar getiriyordu beraberinde. Sürekli mekan değiştirerek yaşamak zahmetli olacaktı. Seksen yılda bir kimlik değiştirmek, yeniden üniversite okuyup güncel bir diploma sahibi olmak, yeni iş, yeni komşular... Oldukça zahmetli ve masraflı olacaktı. Gerçi yıllar boyu epey birikim de yapabilirlerdi. Bunu detaylıca konuşsalar iyi olacaktı. "Pekala," dedi Lenu sonra ellerini teslim oluyormuş gibi sallayıp devam etti "Aslında bir staj teklifi almıştım. Resmi olarak vampir olmadan önce bir eğitimden geçmek gerekiyormuş bu devirde. Vampir ehliyetini almadan önce iki yıl staj. Oldukça kapsamlı bir program. Eğer sen de onaylarsan buna kayıt yaptırırım sonra seni de almaları için görüşürüm. Şu kan içme meselesi konusunda tereddütlüydüm fakat staj bitinceye dek domates suyu içiliyormuş. Sonrasında ise domates suyu ile yaşabiliyorsan ona devam edebilirmişsin. Oldukça iyi ha?"



  Wren bunları duyunca heyecanlanmıştı. Bir staj programı harika olurdu doğrusu. Hemen kabul etmesini söyledi. Masraflar ne olacak diye sordu. Yarasaya dönüşmeyi ne zaman öğretiyorlardı? "Artık o konuda geliştirmeler yapılmış yani herkes yarasa olmak zorunda değil. Mesela bir kedi sana daha uygun bir seçim olur gibi. Bu tercihine kalmış yani. Aylık dişçi masraflarını da karşılayacaklarını söylediler. Üç yılda bir sivri dişlerimizin değişimi oluyormuş." Bunlar oldukça iyiydi. Wren "Şimdiden birikim yapıp kendime bir tabut almalıyım o zaman. O önemli bir detay. Acaba meşe ağacı mı iyi olurdu yoksa çam mı?" diye sesli düşünürken Lenu "Aaa o rahatsız şeyleri artık kullanmıyorlar. Onlar cadılar bayramı için. Dekor olsun diye sonra alabiliriz. Ama Pufidik bir yatak şimdi daha iyi. Zaten vampir olunca asla uyuyamıyorsun bari sırt ağrısı çekmeyelim." dedi. Doğruydu aslında yani gereksiz masraf yapmamak lazımdı. Lenu "Bir ağaç alsan iyi olur." diye önerdi. Vampirlerin depresyona girince tırmanacakları bir ağaçları olması lazımdı bir de kediye kuşa dönüşürse sallanmak için işe yarardı. Wren "Hep bir yarasa olmak istiyordum. Ben yarasa olacağım bu yüzden ağaç iyi fikir." diye onayladı. Gerçi kedi olmak da fena fikir değildi. "Lenu sen kuş olursan ben kediyken seni yersem ne olacak?" diye sordu. İkisi de bunu düşünüp dehşet içinde kalmıştı. Lenu "Arkadaşını yiyemezsin jedi, delirdin mi?" diye çıkıştı çünkü epey korkutucu bir düşünceydi bu. Bu konuda dikkatli davransalar iyi olurdu.

  Güç bizımle olsun diye düşündüler. Sonra da diğerlerinin üzerine doğru koşup su fırlatma oyununa katıldılar.

  S..
  Not:  Ay bu da böyle günlük konuşmalar, bir rüya ve kurgu karışımı :)

5 Ağustos 2017 Cumartesi

Denizanası, Martı ve Kaplumbağa


  "Kendini düşüyormuş gibi hissettiğinde gözlerini kapat. Son ses müzik dinlerken bağıra bağıra eşlik et. Bırak sesini duyanlar ne düşünürse düşünsün. Hepsi geçecek. Saatlerin durduğu bir anda. Belki de biraz daha erken bir mucize gerçekleşir ve bu dramanın sonu değişir. Bağırarak şarkı söylemen bittiğinde de katıla katıla gül. Kahkaha at. Çünkü bu saçma sapan komik bir film ve senaryoyu bir deli yazıyor. Gülmen şart. Çünkü bir kez gözyaşı dökersen kabusların çocuğu kuzgunlar peşini bırakmaz. İşte o zaman gerçekten kaybedersin. Ruhunu iyice sakla ve gülümsemeye devam et kaplumbağa. İşte böyle. Her şey geçecek nasılsa bir şekilde. Sonunda iyi olacaksın."

  Kaplumbağa okyanusun kalbinde yüzerken denizanası onun yakasına yapışıp sarf etti bu sözleri. Sonra da geldiği karanlığın içinde tekrar kayboldu. Kaplumbağa hiçbir şey anlamamıştı. Yüzmeye devam etti ve gülümsedi. Akıntı da bu gün ne güçlüydü böyle. Biraz yüzeye çıkıp nefes almalı ve güneşle ısınmalıydı. Böylece martıyla beraber şarkı söylerlerdi. Yolculuk öyle daha keyifliydi.

Bu ne biçim son? Ben de bilmiyorum sorma blog.


Bonus1: My Chemical Romance - Famous Last Words: Yazar bir kaşını kaldırıp gözlerini üzerinize dikerek bunu dinleyin diyor burada.



Bonus2: Nell - The Day Before: Klibi anlamak için paylaşan kişinin yaptığı açıklamayı buraya eklemeye karar verdim Elysium Taro tarafından paylaşıldı: "Öncelikle oyuncular: Lee MinKi (Flower boy band'den tanırsınız belki) ve Song JaeRim (Flower boy ramyun shop'tan tanıyabilirsiniz)
Video intihar etmiş olan ve intihar mektubu olarak bir video bırakan Minki hakkında. Arkadaşı (JaeRim) videoyu izliyor ve kamerayı kurarak ölüm sahnesini tekrar canlandırıyor. Kendisini sahneye, Minki'nin karşısında oturuyormuş gibi yerleştiriyor. Videoyu dinliyor ve zihninden Minki ile konuşuyor yada videoda söylediği şeylere cevap veriyor. Sanırım Minki'nin neden intihar ettiğini anlamaya çalışıyor ve daha fazla şey yapabilmiş olmayı diliyor. Son sahnelerde gördüğünüz (yada göreceğiniz gibi) Minki gerçekte orada değil, o sadece bir video. Bu arada ekleyeyim, Minki'nin cam bir şişeden çayına (veya kahvesine) döktüğü sıvı da zehir oluyor."



S..

12 Haziran 2017 Pazartesi

Kaplumbağa



Uykuların kaçıyor kaplumbağa.
Uykuların kaçıyor.
Tek tek kaçıyor gecenin büyüleri.
Gülen o maskeler nereye gitti?
Nereye gitti çirkin yüzlü hayaletler?
Fısıltıları inletirdi taş duvarları.
Zincirleri ay ışığında dans ederdi.
Çürümüş etleri her hareketlerinde,
Biraz daha dökülürdü oldukları yere.
Nerede şimdi kaybolan maskelerin hayaletleri?
Yapış yapış adımları duruyor hala,
Kumların üzerinde birer gölge gibi.
Dalgalar birazdan silip götürmez mi hepsini?
Uykuların kaçıyor kaplumbağa.
Günden güne soluyor bakışların.
Hıçkırıkların leylak kokusu.
Neden sustu çello sesi?
Parmakuçlarında geriye dön.
Geriye dön ve yürü kaplumbağa.
Sular saçlarını aşsın bırak.
Gözlerin eskimiş tuzla yansın.
Genzinden içeri arın şimdi.
Bunlar dalmadan önce son can çekişmelerin.
İzle günün doğuşunu mavinin üzerine.
Bırak çakıltaşları örtsün bedenini
Bundan böyle düşünme.
S..