Deniz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deniz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Haziran 2022 Salı

Blogları Canlandırma Projesi - Mayıs

 


Herkese gecikmiş bir Bcp yazısından selamlar arkadaşlar. Son iki üç haftadır bloga giremediğim için her şeyi bu haftaya ertelemiş oldum. Bununla beraber yorum yanıtlarken hatalarla karşılaştım ve biraz sinirlerim bozuldu bu blogger camiası ne zaman sorunsuz olacak merak ediyorum :) Canım deepsi sağolsun Blog Beyi'nin konuyla ilgilendiğini söyledi yazıyı yazdıktan sonra ona gidip bakiciğim :) Neyse konumuza dönelim :)

Mayıs ayının konusu Rus Edebiyatı ve Spor olarak belirlenmişti. Bu ay için iki film seçtim umarım seversiniz :)

Aşk Dalgaları

Yönetmen - Senarist: Kristoffer Rus - Julian Kijowski

Into the Wind /Pod Wiatr

2022 / Polonya

1 saat 47dk.

Varşova'da iyi bir liseden mezun olan Ania Londra'da Tıp bölümüne girmiştir. Ailesiyle ve yanlış anlamadıysam ailesinin iş ortaklarıyla deniz kenarında bir otelde tatile gelmişlerdir. İş ortaklarının oğlu ile de evlenmeleri planlanmaktadır ve tatil ikisinin daha iyi kaynaşması için bir fırsat olarak görülmektedir. Ania annesini kaybedeli beş yıl olmuştur ve babası şimdi bir başkasıyla evlidir. Ayrıca yeni evlilikten bir kardeşi vardır. Babasının eşi ile arası çok iyi olmasa da Ania kardeşinin sorumluluğunu paylaşmaya çalışmaktadır. Bu arada hakkında planlanan evlilik konusunda itiraf edemese de olumsuz düşüncelere sahiptir. Bu arada otelde hem garsonluk yapan hem de surf eğitmenliği yapan bir gence aşık olur. Ondan surf yapmayı öğrenir ve onun arkadaş grubuna katılınca uzun zamandır ilk defa dünyanın neşeli bir yer olabileceğini hatırlar. Ailesine bunları itiraf etmek zor bir durumdur. 

Film olmazsa olmaz bir film değil fakat yaz sıcağında izlenecek hoş sıradan aşk filmleri arayanlar için tavsiye edilebilir. 

Bubble

Yönetmen: Tetsuro Araki Senaryo: Gen Urobuchi

2022 / Japonya

1 saat 41dk.

Tokyo'yu dış dünyadan soyutlayan bir anomali içerisinde yer çekiminden ve diğer tüm fizik yasalarından bağımsız hareket eden baloncuklar ortaya çıkar ve adeta kendi bilinçleri varmış gibi havada koloni gibi hareket ederler. Anomalinin yarattığı felaket sırasında Tokyo adeta kıyamet sonrası bir yere dönüşür, pek çok bina yıkılır, şehri sular basar ve umulmadık yerlerde ortaya çıkıp kaybolan karadelikler olayın tuzu biberi olur. Anomalinin dışına çıkmak veya dışarıdan içeri girmek mümkün değildir. İçeride hayatta kalanlar ortama uyum sağlamış ve etrafta atlayıp zıplayarak baloncuklardan ve karadeliklerden kaçmaya alışmış bir şekilde yarışmalar düzenleyerek hayatlarını sürdürmektedirler. Gençler binalardan ve harabelerden atlaya zıplaya oyun parkurunda mücadele ederlerken başrolde olan Hibiki tehlikeli bir hamle sırasında karadeliğin çekimine kapılır ve denize düşer. Hızla karadeliğe doğru sürüklenirken bir anda gizemli bir kız suların arasında onu yakalar ve kurtarır. Kız aslında baloncuklardan meydana gelmiştir tıpkı denizkızı hikayesinde olduğu gibi ve o kitabı okuyunca da kendini denizkızı zannetmeye başlar. Bu kitap sayesinde konuşmayı öğrenir ve Hibiki'yi de prens yerine koyar. Kıza Uta ismini verirler. 

Berlin Film Festivalinde yer alan film buraya kadar oldukça ilginç bir konuya sahip. Ayrıca çizimleri ve aksiyonlu sahneleri de iyi bir görsel şölen sunmakta. Filmde eksik bulduğum şey Uta'nın karakter gelişimi ve ortaya çıkışının altındaki sebebi tam olarak anlayamamış olmam. Filmin sonuna doğru daha sadece bir baloncukken ikisinin karşılaşmış olduğuna vurgu yapılmış ama hey aloo bu baloncuklar nerden gelmiş derseniz ben bir cevap bulamadım. Yani başı sonu tam belli olmayan sadece ana odaklanan bir senaryo var. Bana kalsa daha derin ve daha iyi işlenebilecek bir senaryoyu biraz göz ardı etmişler gibi.

Attack on Titan, Death Note, Psycho Pass ve Fate Zero gibi işler yapan insanlardan daha müthiş bir şey bekliyor insan haliyle :) Her şeye rağmen yine de izlemenizi tavsiye ederim çünkü Uta'nın tıpkı bir kediye benzeyen tavırları oldukça sevimliydi ve bir şansı hak ediyor :) Bu arada müzikleri de Blue Exorcist, Guilty Crown, Aldnoah.Zero gibi yapımlarda da çalışmış olan Hiroyuki Sawano'dan. Bu arada tripofobisi olanlar dikkatli izlesin her yer baloncuk ayol o sorun değil de kızın orasından burasından baloncuklar fışkırınca biraz başım döndü açıkçası :)

Mayıs ayı seçimlerim bunlardı umarım seversiniz yarın yorum olayını çözüp gelemediğim yazılarınıza geleceğim inşallah :)

9 Ocak 2021 Cumartesi

Mavi Saçlı Peri


  Her yıl olduğu gibi denizde yine bir curcuna, yine bir heyecan hakimdi. Herkes telaşla koşturuyor son dakikalara yetişmeye çalışıyordu. Dalgalar sakin, gökyüzü açık maviydi. Güneş şımarık bir çocuk gibi gülümsüyordu. "Acele et Lia, az kaldı!" diye bağırdı kaplumbağa. Onun sesiyle elindeki kabukları düşürdü. Zaten çok telaşlı olması yetmiyor gibi şimdi de içine yetişemeyeceğine dair bir kaygı düşmüştü. Kabuklar cüsselerinden beklenmeyecek bir hızla düşerken güneşin ulaşamadığı yerlere doğru yol aldı. Bekleyip arkalarından el sallayacak hali yoktu. O da peşlerinden süzüldü. Kuyruğuna kuvvet, elinden geldiğince hızlandı. Suyun içinde dalgalanan saçlarının arasında inciler parıldıyordu.

Hızlandıkça biraz da karanlık korkusundan kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu. Neyse ki bir fener balığı onun halini görünce yanına koşturup yolunu aydınlattı da çok geçmeden yıl boyunca özenle topladığı kabukları yakaladı. Burada pek fazla oksijen yoktu. Kendinden geçmeden önce onları yakaladığı için şanslıydı. Başını yukarıya çevirir çevirmez karanlığın onu takip ettiğine dair o tedirgin edici hissi görmezden gelmeye çalışarak ve tekrar aşağıya bakmadan usulca ilerledi. 

  Yüzeye yaklaştığında koloniye katıldı. Hala yeterince vakit vardı. Söylenecek şarkıyı ezberlediğinden emin olmak ve tonlamaları hatırlamak için içinden tekrar ediyor arada bir de farkında olmadan mırıldanıyordu. Herkes az önceki telaşla ve şamatayla yola devam ediyordu. Kaplumbağalar, kedi balıkarı, yunuslar, jelibonlar, ahududu ve çilek balıkları... Gerçi bir kısmının ismi doğru değildi ama o öyle söylemeyi seviyordu. Kendisi gibi denizkızlarıyla beraber kayıklarıyla gelen vampirler ve martılarla süzülen periler de vardı. Hepsi aynı tarafa doğru ilerliyordu. Hepsi de kendi hediyelerini taşıyordu. Güneş yavaş yavaş alçalırken günün sihriyle yatışan dalgaların minik sırtlarında altın renkli ışıltılar yaratıyordu ve en sonunda yerini dolunaya bıraktı. Gece tüm ihtişamıyla yıldızları süslenmişti. Okyanus bir ayna gibi gökteki her bir zerreyi yansıtıyordu. Güneşin yakıcılığı kalmadığı için artık su yüzüne çıkarak yola öyle devam edebiliyorlardı. 


  En sonunda dalları okyanusların merkezinden başka evrenlere uzanan gümüş renkli yıldız ışıltılı kutsal ağaca ulaşmayı başardılar. Kökleri hiçbir canlının ulaşamayacağı kadar derinlere uzanıyordu. Dalları ve tüm yaprakları bir karahindiba gibiydi ve çiçekleri kiraz çiçeğine benziyordu. Kokusu en tatlı meyvelerden bile hoştu. Gövdesi o kadar uluydu ki yanına yaklaştıkça bir sıradağın eteklerinde gibi hissetmek mümkündü. Lia, sıra kendisine geldiğinde ağacın gövdesindeki merdivenlere ilerledi. Okyanusun suları merdivene çarpıp beyaz köpükler çıkartıyordu. Kendini sudan dışarıya çekip merdivene oturdu. Kuyruğu ağacın sihriyle bir çift bacağa dönüştü ve ayağa kalktı. Sonra basamakları usul usul çıktı. Yol ağacın gövdesinin derinlerine ilerliyor, gittikçe etrafında yükselen duvarlar nedeniyle ardında bile görecek bir şey kalmıyordu. Yine de korkmadan ilerledi. Ateşböcekleri yolunu
aydınlatıyordu.
Elinde taşıdığı kabuklar şarkısının ve dileklerinin sihriyle parıldıyordu. Yolun sonuna geldiğinde dairesel boş bir alana ulaştı. Alanın ortasında ağacın özünü oluşturan bir ışık sütunu vardı ve tıpkı ağacın dalları gibi gökyüzüne ve evrenin derinliklerine doğru uzanıyordu. Bu özün nereden başlayıp nerede bittiğini kimse bilmiyordu. Bütün evreni dolaşırken içindeki sihri taşıyor olmalıydı. Bu sihir yaşayan her şey için mucizeler yaratan kaynaktı. Lia, elindeki kabukları ışığın içine bıraktı. Bu bir doğum günü hediyesiydi. Bugün hepsinden daha fazla sihre, neşeye ve umuda sahip mavi saçlı bir peri doğmuştu. Bütün bu telaşe bundandı. Lia kabukları bıraktıktan sonra başını yukarıya kaldırıp ışık sütununun etrafında salınan dalları, çiçekleri ve kuşları seyretti.

...

  "Eee sonra ne oldu?" diye sızlandı mavi saçlı küçük peri. Devamını merak ediyordu. Ama uyku vakti gelmişti. Gece lambasının önünde duran kabuklara baktı. Onları bugün sahile vurmuş şekilde bulmuştu. Bunlar onlar mıydı? "Devamını sonra düşünür anlatırım. Bu gece yeterince şımardın." dedi denizkızı saçlarındaki incileri düzelterek. Sonra "İyi ki doğdun, mavi saçlı peri..." diye tekrar etti.

Ve bu hikaye de burada bittii :)

S..


16 Aralık 2020 Çarşamba

Kelime Oyunu 3

Göklerde bir yer olduğu için bu sefer koordinat veremiyorum
ama sanki karlı bir vadi gibi değil mii :)

  Hiçbir şeye zamanında yetişememek gibi bir huy edinmiş olmalıyım bu konunun da ortasından daldım bakalım başka yazabilir miyim göreceğiz :D Ne zamandır şiir yazmıyordum bir denemek istedim bu gün için. Şimdi belirtmem gerekirse ben şiir kuralı filan bilmiyorum, bunlara da çok takılmıyorum yazarken içimden geldiği gibi yazarım, siz de buna takılmadan sakince okuyun lütfen :) normalde daha kafiyeli, okunuşu uyumlu olur şiirlerim ama kelimelere bağlı kalmak için bunu pek düşünmedim bu kez :)

  •   Daha önceden yazdığım şiirlere de aşağıdaki etiketlerden ulaşabilirsiniz bu arada ;)
  •   Vee unutmadan ilk yazımda bahsedeceğim demiştim sevgili Eylül Su bir kitap çekilişi düzenliyor ben de katıldım ve isterseniz sizler de ismine tıklayarak gidip katılabilirsiniz :)
  •   Kelimeler: Zambak, Hayal, Dilek, Özgürlük, Diyar: Kelimeleri sevgili Kendi Dünyasında belirledi.

   Şuraya okurken dinlemek için bir müzik bırakayım ama istemezseniz de sonrasında dinleyin yanisi :)


Ah Feia
Ne zaman bir fırtına inse
Şu çıldırmış göklerden
Duyulur Feia'nın şarkısı
Yağmurlar içinden
Yankılanır hazin sesi
Kırık dalgalar üzerinde
Çiğ taneleri gibi parlak bakışları
Vurur görenleri yüreğinden
Çağırır uyku çiçeklerini
Budala faniler üzerine
Sonra bir akıl tutulması
Bir mavi düş belirir
Sarar zihinleri aniden
Tek bir düşünce dökülür
Susamış dudaklarından
Kaybolmuş denizcilerin
'Ah Feia bırakma beni
Dön bak yüzüme bir daha!'
Hayaline kapılan çaresiz ruhlar
Sürüklenir peşinden diyar diyar
Unutur rüzgarların özgür hissini
Bitmez esaretleri bir daha
Hepsinin yüreğinde aynı dilek
Aynı arzu
Bakabilmek bir kez daha
Ay tenli Feia'nın
O ışıltılı gözlerine
İşte böyle büyüler kurbanlarını
Derin denizlerin uyku perisi
Ve kaçamaz hiçbirisi
Mavi zambaklar ülkesinden
Ne zaman bir fırtına kopsa
Gelir Feia yeniden
Ve işte böyle sonsuza dek
Bulur avlarını denizden

S..

16 Mayıs 2020 Cumartesi

Ay Işığında Toz Tanesi

Okurken dinleyiniz :)

  Başını okşayan el ondan uzaklaşırken gözlerini açmadı. Adımların sesinden onun hareketlerini tahmin edebiliyordu. Sağ eliyle yorgunluk çöken gözlerini ovuşturduğunu, üzerindeki örtüyü düzeltirken sol ayağına ağırlık verdiğini, derin bir nefes alırken gözlerini sımsıkı kapatıp açarak yüzünde yorgunluktan mı kederden mi olduğunu anlayamadığı o donuk ifadeyi bir an için bozduğunu görür gibiydi. Ayakta durmuş onun kapalı gözlerini kontrol etmişti. Sonra yumuşak adımlarla önce pencereye gidip kilidi kontrol etmiş ardından tekrar yanı başına gelerek komodinde duran kandili eline alıp usulca kapıya ilerlemişti. Kapının aralık kalmasından korktuğunu bildiği için ses çıkartmadan tamamen kapatarak sonunda dışarıya çıkıp uzaklaşmıştı. Bekledi. Çevrede hiç hareket kalmadığından emin oluncaya dek ama uyuyakalmamaya dikkat ederek bekledi. Heyecandan kalbi bir kuş gibi pıt pıt çırpınıyordu. Sonunda zamanı geldiğine emin olduğunda harekete geçti.

25 Aralık 2019 Çarşamba

Yağmurlu Kasaba

 Irmak, River, Manavgat, Water, Blue,

  Dün yine rüyamda geziyordum etraf çok güzeldi. Bir sahil kasabasındaydım. Çok güzel bir koy vardı. Sahilin berisinde, bir baştan bir başa doğru koy boyunca ilerleyen bir yol vardı. U şeklinde bir coğrafyaydı yani. Yolun hemen kenarında da kasaba şekillenmişti. Gerideki ormanın sık ağaçları kasabanın evlerine binalarına karışmıştı. Koyun genişliği dardı. O yüzden karşı taraftan bakınca arada deniz değil de ırmak varmış gibiydi çünkü dar ama uzun bir koydu. Hatta uç kısımlara yakın yerde üzerine metalden gri bir yaya köprüsü yapılmıştı. Sahili dolaşmak yerine oradan geçilebiliyordu diğer uca. Ama köprü çok yüksekti altından tekneler gemiler geçebilsin diye ve merdivenle çıkılıyordu başka bir yolu yoktu. Merdivenden biraz çıktıktan sonra balkon gibi bir sahanlık vardı orada dinlenmek iyi oluyordu sonra merdiven bir kat daha dönüp tırmanmaya devam ediyordu.

  Ben koyun ortasına yakın bir yerlerdeydim sahilde. İki uca da uzağım yani. Sahilde voleybol oynayan insanlar vardı. Küçük bir yerleşimdi herkes birbirini tanıyordu. Yeni gelen birisi varmış ben onu tanıyormuşum ama o beni tanımazdan gelmiş. Ben de gizlendiği bir şeyler vardır diye bozuntuya vermedim belki de peşinde FBI falan vardır dedim. Sahilde arkasından gördüm onu benim gittiğim yöne gidiyordu ama sonra kayboldu. Merak etmiyor değildim ama insanları rahatsız etmekten çok çekinirim. Bir iki teyze o kim ki yeni buralarda filan dedi ama ben bilmem dedim uzaklaştım.

  Neyse koyun sağ tarafına doğru yürürken hava bozmaya başladı. Bir de artık akşam oluyordu. Binalarda ışıklar yanmaya başladı. Kafelerde ve minik otellerde parlak ışıklarla tabelalar aydınlandı. Onlarla beraber bazı evlerin de pencerelerinden ışıklar süzülüyordu. Çok renkliydi. Mor, mavi, sarı ışıklar vardı her yerde. Yürümeye devam ederken sahil biraz daha limana benzemeye başladı. Ama benim kaldığım ev koyun diğer ucunda kalmıştı. Az daha ilerleyip köprüyle karşıya geçmeyi düşündüm. Yolda ilerlerken boş bir binanın girişinde kuş sesleri duydum. Terk edilmiş bir binaydı. Evin önündeki çit alçaktı ama çitin üzerinde aralıklarla yerleştirilmiş uzun çubuklara asılan iplerden sarkan asma sarmaşığı bir duvar gibi evi çevresinden soyutlamıştı. Asma yaprakları tazecik görünüyordu rüzgarla kıpırdanıyorlardı. Kafesler buldum hemen girişte. Üç dört tane kafes terk edilmişti içlerinde ikişer üçer veya tek duran muhabbet kuşları vardı. Neredeyse açlıktan öleceklermiş. Onları kafesten salsam sokakta veya bu asmanın üzerinde yaşayamazlardı. Yem bulamazlarsa yine açlıktan ölürlerdi. Bir avuç yemleri kalmıştı. Kafamda hemen düşünceler geçti hayal ettim. Yemleri asmanın dibinde yere serpsem belki filizlenir ve kendi bitkisini büyütür ve zamanla daha çok yem üretilirdi. Ama bunun için kuşların zamanı yok diye düşündüm. Hem zaten yem tohumları filizlenmeden onları yerlerdi. Bu hayali bıraktım rüyamda ve ne yapacağıma karar vermeye çalıştım. Onları orada bırakamazdım. Emanet edecek kimse de yoktu. Ben de hepsini şimdilik tek bir kafese koyup yanımda taşımaya karar verdim kaldığım yere götürüp bakacaktım onlara.

Yüksek, Kedi, Cat,   Köprüye ulaştım. İlk sahanlığa kadar çıktım merdiveni ama yükseklik korkum var ya benim daha fazla çıkamadım. Köprüye çıksam üzerinde yürürken bayılabilirdim. Bir de çok dar bir köprüydü başım çok az dönse bile denize doğru uçabilirdim. Aşağı nasıl tekrar ineceğimi bile bilmiyordum. Aşağı bakınca içim çekiliyordu. Ağaçlarda tüneyip mahsur kalan kediler gibi korkuluğa yapışmıştım. Ağlayasım gelmişti biri beni buradan indirsin diye. Sonra baygınlık geçire geçire geri inmeyi başardım basamakları. Yürüyerek geri dönmekten başka çarem kalmamıştı. Ne demeye o kadar uzağa geldiysem hava kararacak vakitlerde. Kucağımda kocaman bir kafesle geri yürürken akşam altı veya yedi saatleri olmalı hava çok kararmıştı, denizin sesi çok fazlaydı, insanlar azalmıştı. Sonra yağmur yağmaya başladı. Yerler ıslanınca binaların ışıkları yerde yansıma yapıyordu. İlk başta hafif yağıyordu. Kuşlar üşümüştü, korkmuştu ve şimşekler de vardı arada sırada.

Yağmur, Rain, Night, Gece,  Sonra meğerse yabancı kişi de koyun o taraflarında yaşıyormuş. Kasabadan kimseyle konuşmak görüşmek veya onlar tarafından merak edilmek istemediğinden herkesten uzak durduğundan ilk başta yardım etmek istememiş, uzakta kalmış ama ben küt diye ağzımın üstüne düşünce insafa geldi galiba. Rüyamda bile sakarım. Şemsiye gibi bir şey getirmişti rengi siyahtı. Yağmur ona düşerken pıtır pıtır ses çıkartıyordu. Ama ben kuşların üzerine tutmasını söyledim şemsiyeyi. Yağmur çok hızlanmıştı. Şemsiyenin üzerinden kayan yağmur yüzüme yüzüme geliyordu havadan inen yetmiyor gibi. Ama tek derdim kuşlardı. Kuşlar ıslanırsa ölürlerdi ama ben en fazla hasta olurdum. Öyle yüzüme sular çarpa çarpa ilerlerken uyandım. Ay ama renkler ve çevre çok canlıydı çok güzeldi. Kuşlar sarı, mavi, beyaz renklilerdi. En çok sarı olan dikkatimi çekmişti. Çok aç kalmışlardı kıyamam. Haa bi ara da kum fırtınası çıkmıştı bunların hepsinden önce. Bir cadı büyü yapıyordu ama o kısmı silmiş zihnim bulamadım bu kadarını hatırlıyorum.

S..

17 Ocak 2019 Perşembe

Kaçış 2


  Dora'nın kapıya gelen herkesin kafasına tava geçirme hevesinin kaynağının bu insanlar olduğunu anladım. Beni duvarın köşesine doğru çekip pencereden uzaklaştırdı. Sonra odanın içinde eğilerek hareket edip bebeği yerden aldı ve onu getirip bana verdi. Ne yaptığını anlamıyordum. Düşürmemek için bebeğe sıkıca sarıldım. Herhalde buradan kaçıyoruz diye düşündüm. Dora tavayı rahat kullanmak için bebeği taşıma işini bana vermiş olmalıydı. Bu insanlar herhalde tavadan korkmazdı. Onun telaşına son vermek için bileğini yakaladım ve "Onlardan saklanıyordun değil mi?" diye sordum. Başıyla beni onayladı. Yerini buldukları ortadaydı ve etrafa sorarak kaldığı daireyi öğrenmeleri çok sürmezdi. "Gidelim buradan hemen!" dedim. Bileğini hala tutarken hızla kapıya doğru ilerledim. Kapıyı açıp dışarı çıkmak üzereyken beni durdurdu. Kendini benden kurtarıp boşta kalan elimi tuttu ve o elimle de bebeği sarmam için beni yönlendirdi. Bu sırada diğer elini kendi kalbinin üzerine bastırmış başını hayır anlamında sallıyordu. O gelmeyecekti. Bana bebeği alıp gitmemi işaret etti. "Saçmalama!" diye bağırdım. Hepimizin kaçması için hala zaman vardı. Ama o beni dinlemiyordu. Yine beni dinlemiyordu.

  Ben itiraz etmeye devam edince bir anda "Git!" diye bağırdı. Şok geçirdiğimi söylemem yaşadığım duyguyu tarif etmem için az kalır. Ağzım açık kalmıştı. Benimle bu güne kadar hiç konuşmamışken yüzüme sarf ettiği ilk sözcük koca bir ünlemle sarmalanmış bir "git" olmamalıydı. İlk konuşmamızı bu şekilde yapacağımızı hiç düşünmezdim. Bir defasında bebeğe tuhaf bir çorba pişirmesine yardım ettiğimde tadı bir şeye benzemediği için kendi kafama göre bolca limon tuzu, pul biber ve tuz eklemiştim. Tadını kontrol ettiğinde yüzünün aldığı o hali hala unutamıyorum. Yemek yapmayı bilirim ama bir bebeğin nasıl bir şey yemesi gerektiğini hala bilemem. Baharatı da bol kullanmam tamamen kişisel bir tercih tabii. Üstelik onun garip garip otlardan ve acayip turplardan yaptığı bulamaç benim yaptığım eklemeden önce daha korkunçtu. Neyse yeteneksizliğimi o anda idrak etmişti. Şok içerisinde yüzüme bakarken işte tam da o sırada bir şey söyleyecek gibi olmuştu. Fakat bunun yerine çorbayı bulaşıkların içine atıp yeni bir tane pişirmeye başlamıştı. Her neyse..

  Onların bebeğin peşinde olduğunu söyledi. Yaşlı adamın oğlu bebeğin babasıydı ve önce onu yakalamışlardı. Evlilikleri yaşlı adam tarafından onaylanmamıştı. Dora bebekle kaçmıştı. Şimdi de yerlerini bulmuş ve bebeği almaya geliyorlardı. Dora'yı her zaman bulurlardı ama bebeği benimle gönderirse onu asla bulamayacaklarını söyledi. Onu her şeyden uzakta tutabileceğime inanıyordu. Ben gidersem ona ne olacağını sordum. Ama daha fazla cevap vermedi. Çok korkuyordum. Ben düşünmeye çalışırken o beni sürükleyip kapıdan dışarıya çıkarttı. O kadar hızlı hareket ediyordu ki o an ne düşüncelerimin hızına ne de ona yetişemiyordum. Balkondan aşağıya bakıp hala gelmemiş olduklarını görünce derin bir nefes aldı. Beni merdivenlerin başına kadar götürdü ve sonra eski saat kulesine gitmemi söyledi. Orada bir yere saklanıp beklememi istedi. Akşam olduğunda o meydan turist kaynardı. Kalabalıkta fark edilmezdik. Güneş tamamen battığında Dora hala gelmediyse bir an önce izimi kaybettirmem gerektiğini ama mümkün olursa onlardan kaçıp bizimle buluşacağını söyledi. Geldiğinde yalnız olmazsa bunu anlamam için saçlarındaki bağı çözmüş olacağını ekledi. Sonra da "Git artık..." diyerek arkasını dönüp koştu ve karşı merdivenlerden aşağıya indi. Onların karşısına çıkıp hedef şaşırtacağını anlamıştım. Dehşet içinde kalmıştım. Tek yapabildiğim bebeğe sıkıca sarılıp merdivenlerden inmek oldu.

  Onların sokağın aşağısında olduğunu biliyordum. Bu nedenle yukarıya doğru ilerledim. Daha öncesinde orada bir uçurumun kenarına gelindiğinde aşağıya inen gizli bir yol olduğunu keşfetmiştim. Dar ve dik basamaklara sahip olduğundan yıllar içinde unutulmuş olmalıydı. Etrafında büyüyen otlar basamakların üzerini de neredeyse tamamen kaplamış ve onu gizlemişti. Bebeği düşüreceğim diye yüreğim ağzımda dikkatle uçurumdan aşağıya inmeye başladım. Merdiven beni kayalıkların arasından dolaştırıp artık kullanılmayan bir deniz fenerine doğru götürüyordu. Fenere ulaştıktan sonrası kolay olacak diye düşünüyordum. Adımlarım dikkatli, yavaş ve sessizdi. Bebek tıpkı bir kedi gibi arada bir mırıltılar çıkartarak uyumaya devam ediyordu. Güneş batmak üzereyken korkudan buz kesmiş bedenim onun minik varlığından yayılan sıcaklıkla hayatta kalıyor, kendini kaybetmek yerine devam etme gücü buluyor gibiydi. Bir an için bile soluklanmadan aşağıya ulaştım. Durup beklediğim anda yaşadığım korkunç durumun tesiriyle titremeye başlayacağımı biliyordum. Hatta ağlamaya bile başlardım. Aklım Dora'daydı. Yakalanmaması için sürekli dua ediyordum. Deniz fenerine vardığımda güneş son ışıklarını saçıyordu. Havanın kararması için sadece dakikalar kalmıştı. Saat kulesine ulaşmak için adımlarımı hızlandırdım.

  Akşam saatlerinde Limon Çiçeği meydanı acayip derecede kalabalık oluyordu. Oval meydanın tam ortasında eski bir saat kulesi vardı. Kulenin altında turistlerin muhakkak uğradığı ünlü bir limon ağacı vardı. Bu ağaca dilek için kurdeleler bağlıyorlardı. Çiçeklerini açtığı zaman bütün meydan limon çiçeği kokuyordu. Söylentilere göre de dileklerin çoğu gerçekleşiyordu. Meydanın çevresinde küçük binaların altında hediyelik eşya dükkanları, birkaç mağaza, tatlıcı ve bir kahve dükkanı ayrıca çiçekçi ve bir de restoran bulunuyordu. Meydanın güney tarafı tamamen açıktı ve bir iskeleyle çevrelenmişti. Burada insanlar gezip dolaşırken veya oturup bir şeyler yer içerken deniz eşsiz bir manzara sunuyordu. İskele sağ tarafta denize doğru genişçe bir dönüş yapıp bir süre devam ediyor, eski liman yerine artık burası adaya gelen deniz trafiği için kullanılıyordu. Zaten çok fazla gelip giden gemi olmazdı. Haftada yalnızca iki gün sabah gelen gemi akşam geri dönerdi. Eğer insanlar bir yere gitmek istiyorlarsa bu iki günden birini seçmeleri gerekiyordu. Neyse ki bugün çarşambaydı ve o iki günden biriydi. Sabah gelen gemi eğer yanılmıyorsam saat onda dönüş yoluna çıkacaktı.

  Kalabalığın içinde ilerledim. Dikkat çekmemek için gezintiye çıkmış gibi davranıyordum. Fakat bebek de huzursuzlanmaya başlamıştı. Eğer ağlarsa onu nasıl susturacağımı bilmiyordum. Kaç saattir de acıkmış olmalıydı. Burada ona yedirecek bir şey bulmak mümkün değil gibiydi. Bütün bu sorunlar yetmez gibi bir de yüzüme kocaman bir damla yağmur düştü. Az sonra bir felaket yaşanacağının habercisi gibiydi. Saat kulesinin yanında limon ağacının ardında bir ucu kuleyle birleşik oldukça kalın ve alçak bir duvar vardı. Üzeri de kiremit bir çatıyla kapatılmıştı. Cephesi kapatılmış olsa buraya küçük dikdörtgen bir oda denilebilirdi. Orayı eskiden bekçilerin rüzgardan korunmak için kullandığı söylenirdi fakat şimdi içi boş bir şekilde öylece duruyordu. Gözlerden uzak kalabilmek için bu yapının karanlığına sığındım. Oraya tam zamanında vardığım söylenebilirdi çünkü ardından yağmur ilkin çiselemeye sonra da rüzgarla beraber hızla yağmaya başladı.

  İnsanlar girişi kısmen kamufle eden limon ağacının etrafından ıslanmamak için kaçıştı ve meydandaki diğerleriyle birlikte çevredeki restoran ve öbür yerlere sığındı. Ürkütücü kalabalığın ardında bıraktığı boşluk ve yerde küçük göletler yaratan yağmurun sesi epey korkunçtu. Bebeğin iyi olup olmadığına baktığım bir sırada beklenmedik şekilde girişte beliren bir kadın korkuyla ufak bir çığlık atmama neden oldu. Kadın beni bebekle buraya sığınmış halde fark edince yolunu değiştirip yanıma gelmiş yardımsever birisiydi. Elleriyle başına ceketini siper etmişti ve bana yardım etmekte ısrarcıydı. Kadına birini beklediğimi ve o gelmeden gidemeyeceğimi bunun özel bir mesele olduğunu söyledim. İlk başta ısrar etmeye devam etti. Söylediklerim ona saçma gelmişti bebeği burada tutarsam hasta edeceğimi söylüyordu. En sonunda beni yanında götüremeyeceğini anladığında pes etti ve uzaklaştı. Giderken de hala deli olduğumu söylüyordu.

  Yağmur dışında hiçbir şey duyulmaz olmuştu. Rüzgar yön değiştirdikçe suların yere çarparken çıkardığı ses de değişiyordu. Biraz zaman geçmişti ki fırtınaya dönüşmek üzere olan bu doğa olayının getirisi olarak elektrikler kesildi ve bütün meydan tamamen karanlıkta kaldı. Deniz çıldırmıştı. Dalgaların gürültüsü karanlıkta zihnimin sağlam kalmış yanlarını da yok edercesine saldırıyordu. Böyle giderse denizin yükselmesinden ve bizi sulara katıp götürmesinden ibaret olan korkunç sanrılar aklımda dönüyordu. Dora artık gelmeliydi. Cep telefonumun şarjı bitmeden önce saatin dokuz buçuk olduğunu görmüştüm fakat bunun üzerinden kaç dakika geçtiğini bilmiyordum. Gemi bu fırtınada yola çıkamazdı belki de sabaha kadar beklemek zorunda kalabilirdi. Fakat Dora neredeydi? Yakalanmış mıydı? O olmadan ne yapacak, nereye gidecektim? Hatta onu geride bırakıp nasıl gidecektim? Yağmur yağmıyor da sanki aklıma buzdan meteorlar düşüyordu. Daha fazla ayakta duramadım. Sırtımı duvara yaslayıp yere çöktüm. Üşümemi artık kontrol edemiyor ve bebeği sıcak tutmaya çalışıyordum. Hiç enerjim kalmamıştı ve benim bile açlıktan şekerim düştüyse kucağımdaki miniğin nasıl dayanacağını bilmiyordum. Bütün bunlar delilikti, saçmalıktı. Az sonra uyanacağım bir kabusun içinde olmayı diledim. Az sonra uyanıp güneşli bir güne gözlerimi açacağımı düşledim. Dora gelmiyordu. Söylediği saat çoktan geçmişti. Yakalanmış olmalıydı. Bir daha onu göremeyecek miydim? Bebeğin adını bile bilmiyordum ona nasıl bakacaktım?

  Karanlığın içinde suratıma tutulan bir fener ışığıyla sarsıldım. Panik kulaklarımın uğuldayıp nabzımın çıldırmasına neden oldu. Kalbim adeta kulak zarımda atıyor ve ne yapacağını bilememenin verdiği dengesizlikle başım dönüyordu. Bir anda ayağa fırladığımda düşüp yere kapaklanmadığım için şanslıydım. Fenerin parlak beyaz ışığını gözlerimin içine tutan kişi kimdi göremiyordum. Geriye doğru birkaç adım attım. Bulunduğum sığınak o kadar küçüktü ki fazla uzaklaşamadım. Bebek de artık avazı çıktığı kadar ağlıyordu. Fenerin ardındaki karanlık şekil bana doğru sakin ve yavaşça adımlar atmaya başladığında ben de avazım çıktığı kadar bağırmak istiyordum. Ama korkudan resmen dilim tutulmuş gibiydi.


Son

S..

heheey tahmin ediin eveet yine bir rüya canım blog, canım okuyucu bu sefer biraz uzundu ve yine biraz kurgu da var ;)

16 Ocak 2019 Çarşamba

Kaçış 1


  Sıcak bir yaz günüydü. Sıcak yaz günlerinde soğuk karpuz güneşin alçaldığı saatlerde serinlemek için mükemmel bir seçimdi. Markette diğerlerinin arasından en iyi olanını bulduğuma inanarak bir karpuz seçtim. Birkaç kahvaltılık malzeme ve karınca ilacını da sepete ekledikten sonra listemde eksik bir şey kalmamıştı. Bu günlerde karıncalarla başım beladaydı. Önce bir sabah uyandığımda bir koloninin saldırısına uğradığımı görmüştüm. Üzerim simsiyah karıncaydı. Fazla sayıda olmalarından dolayı böcek zehirlenmesi yaşamıştım. Başımdaki ağrı tarif edilemezdi. Herhangi bir şeker hastalığım falan olmadığı için yaşadığım şey mümkün olandan daha şaşırtıcıydı. Sonunda gözlerimi hastanede açmıştım. Sonra bu karınca akınları devam etti. Geldikleri yeri bulmuştum. Kalorifer borusunun zeminde kaybolduğu yeri zamanında köpükle kapatmamışlardı ve küçük toprak dolu bir açıklıktan geliyordu hepsi. Ama düzenli ilaçlamaya başladığım için artık saldırıya uğramıyordum bunun yerine her gün zeminde birçok karınca ölüsü buluyordum. Bu da artık sinirlerimi bozmaya başlamıştı doğrusu. Sanki ölmek için benim odamı, benim parkelerimi seçiyorlar gibi her gün onlarla karşılaşmaktan bıkmıştım. Kasaya gidip ödemeyi yaptım ve malzemeleri turuncu bir file çantaya yerleştirdim. Cam kapıdan dışarıya adım atar atmaz güneşin bütün enerjisini bağrında toplayan yoldan buram buram yükselen sıcaklık boğazıma sarıldı. Serin bir yerden dışarı çıktığında insan kısa bir şok geçiriyordu. 

  Neyse ki bu gün rüzgar soğuk esiyordu. Bir süre dalgalı göz oyunları yaratan parke yolda ilerleyip sol tarafta başka bir yola saptım ve daha küçük bir sokakta ilerledim. Burası çok büyük bir yerleşim yeri değildi. Sahil çok uzak olmadığından denizin tuzlu kokusunu rüzgarın her yükselmesinde duyardınız. Küçük yapraklı küçük boylu ağaçlar her yerde size gölgelerini sunardı. Evler pek yüksek değildi. En fazla yedi katlı binalar vardı fakat daha çok kendini alçak bir bahçe duvarıyla sınırlandırmış iki üç katlı ve dağınık yerleşmiş evler yaygındı. Sahilden itibaren yavaşça yükselen arazi yüzünden hemen hemen bütün evlerin kıyısından köşesinden yakaladığı bir deniz manzarası vardı. Sokakta oyun oynayan birkaç çocuğun arasından geçerken önüne bakmadan koştuğu için bana çarpan bir tanesi önce özür diledi sonra da bu gün güneş gibi olduğumu söyledi. Bu tuhaf iltifat karşısında gülümseyip onun da serin bir rüzgar gibi insana neşe verdiğini söyleyip yoluma devam ettim. Tuhaftı. O çocuğu daha önce görmediğimden emindim ama onun beni tanıdığına olan inancı beni de buna ikna etmiş ve bozuntuya vermemiştim. Sokakta ağır adımlarla yürüyordum. Çünkü fırsatını bulmuşken bazen zamanı yavaş tüketmek gerekliydi. Fırsatını bulmuşken bir yaz günü elimde alışveriş çantasıyla bu yokuşlu ve ağaç gölgeleriyle dolu deniz kokulu yolda yürüyüşümü yavaşça tüketmek istedim. İnsanın bazen ruhunu dinlendirmesi gereklidir. Bu da öyle anlardan biriydi.

  Beş katlı binanın bahçe kapısına ulaştığımda yolun bittiğini yenice fark ettim. Zamanı büküp çekiştirmeyi bırakıp dünyanın kendi hızına geri dönmüştüm. Beyaza boyanmış metal bahçe kapısını iterek açtım. Buralarda acayip olaylar pek nadir yaşandığından çoğunlukla bahçeleri kilitlemeyi kimse gerekli görmezdi. Uzun dikdörtgen bir binaydı. Her katta altı küçük daire bulunuyordu ve merdivenler binanın dışından sağda ve solda yukarı tırmanırken her dairenin kapısı aynı cepheye bakıyor ve burada uzanan uzun bir stoaya açılıyordu. Gerçi buna ne kadar stoa denebilirdi emin değildim daha çok bir çeşit balkon düzenlemesi gibiydi. Aslında bu böyle bir bölgeye yakışmayan çirkin bir binaydı. Bana kalsa bir yıl içerisinde buradan taşınıp sahile daha yakın bir yere geçerdim. Basamakları tırmanıp üçüncü kata ulaştım. Soldan ikinci daire benimdi. Sağ tarafımda ağaçlarla birlikte yükselen arazinin yarattığı bir doğa manzarası vardı. Neyse ki deniz manzarası binanın diğer tarafında dairemin pencerelerinden görülecek şekilde kalıyordu. Beşinci daireye gidip kapıyı çaldım.

  Kapıya dört defa vurup bekledim. Önce kısa bir sessizlik oldu. Ardından kapının kilitlerinin açıldığını gösteren metalik tıkırtılar işittim. Birden fazla kilit tek tek açıldı. Sonra kapı yavaşça geriye doğru kayıp bana yol açtı. İlk başta içeride kimseyi göremedim ama böyle karşılanmaya hazırdım. Komşum her zaman biraz tuhaftı ve ben buna alışmıştım. Bu eve ilk ziyaretimde yine böyle içeriye bir adım attığımda kafama az daha bir tava yiyordum. Biraz abartmış olabilirim ama kimse elinde bir tavayı havaya kaldırmış biri tarafından karşılanmayı beklemez. Neyse ki komşum da bana alışmıştı. Kapıyı çalarken hep aynı ritmde vuruyordum ki yalnızca benim geldiğimden emin olsun. İçeriye girdim ve ben girer girmez her zaman olduğu gibi kapı aniden kapatıldı.

  Komşum kapının ardında saklandığı yerden ortaya çıktı. Elinde yine o tava vardı. Sakin olmayı ne zaman öğrenecek diye düşündüm. Elimdeki alışveriş filesini işaret edip "Karpuz yiyelim." dedim. Bana gülümseyip fileyi aldı ve oturma odasına geçmemi işaret etti. Onun bana alışmasından sonra akşam yemeklerini ve hatta kahvaltıları çoğunlukla beraber yapıyorduk. O mutfağa geçerken ben de oturma odasında yere konmuş bir minderin üzerinde sakince uyuyan minik bir kelebeği izlemeye gittim. Pencereden batmakta olan güneşin kızıla ve mora boyadığı göğün altında neredeyse kıpırtısız duran deniz görünüyordu. Yere oturdum ve bebeğin nefes alışını izledim. Uyandırmamak için dokunmaya korkuyordum. Pek ağlamayan sakin bir bebekti. Mütemadiyen gülücükler saçardı. Uykudan yanakları kırmızılaşmıştı. Ateşi var mı diye kontrol ettim neyse ki iyi görünüyordu. Komşum burada bebeği ile birlikte yalnız yaşıyordu. Zayıf çelimsiz bir kadındı. Uzun siyah saçlarını ensesinde at kuyruğu şeklinde toplardı. Daima telaşlı ve ürkek olması bir yana onda en tuhaf bulduğum şey bu güne kadar benimle hiç konuşmamış olmasıydı. Onu birkaç kez bebeğine ninni söylerken duymama rağmen benimle tek kelime sohbet etmemiş olması gerçekten acayipti. Soru sorduğumda işaretlerle cevap verirdi. Veya bunu da yapmazdı. Bazen bunu o kadar abartırdı ki yanında bir hayalet gibi olurdum. Tüm bunlar yüzünden bebeğin adını bilmiyordum. Ama ev sahibi onun adının Dora olduğunu söylemişti. Bu antik bir dilde hediye anlamına geliyordu.

  Ben yine düşüncelere dalmışken Dora mutfaktan koşarak yanıma geldi. Bu biraz tuhaftı. Evin içindeyken böyle koşturduğunu pek görmemiştim. Bana doğru hızla gelip şaşkınlıktan tepki bile veremediğim halde kolumdan tuttu ve ayağa kalkmaya zorladı. Sonra da pencerenin köşesinde saklanarak birlikte dışarıya bakmaya başladık. Bana ne göstermeye çalıştığını anlamamıştım. Çevreye bakındım. Ağaçlar, kayalar, evler, oyun oynayan çocuklar vardı. Cevap alamayacağımı bilsem de "Neler oluyor?" diye sordum. Sonra biraz ileride aşağıda birbirinin aynı üç araç içinden dörder tane adamın dışarıya çıktığını gördüm. Hepsi simsiyah giyinmişti. Bir tanesi hepsinden yaşlı, gri takım elbise giymiş bir adamdı ve görünüşleri biz belayız diyordu.

Devam edecek...

S..

9 Aralık 2018 Pazar

Kaplumbağa



  "Canım ağrıyor.." dedi kaplumbağa. Bu anlık bir acıdan çok daha derin çok daha yerleşik daha sürekli bir duygu olmalı diye düşündü deniz kabuğu. Bir süreliğine unutsan da orada olmaya devam ediyordu. Deniz bu gün dalgalıydı. Oysa güzel bir kutlama vaktiydi. Başını yukarıya çevirip teknelerin gölgelerine, gün ışığının dalgalarla dansına baktı. Martılar suya dalıp çıkıyor balıklar yine bir yaygara koparıyordu. Bir kedi balığı haylazca kumları etrafa fırlatıyor buna söylenen sesler boşlukta çınlıyordu. Hayat etraflarında aheste aheste dalgalanıyor kıpırdanıyor çalkalanıyordu. Bir süreliğine derin birer nefes alıp sessizce beklediler. Oksijen ruhları yenilemek için yeterli miydi bunu bilemiyorlardı ama zihni sakinleştiriyordu. En sonunda kaplumbağa "Hadi gidip biraz yosunlu puding yapalım." dedi. Yedi denizin en iyisinden en yeşil yosunlardan güzel bir puding! Bunu düşününce kimse gülümsemeden duramazdı. Deniz bu gün dalgalıydı. Gün ışığı süzülüp saçlarında taçlandı. Martılar hep çok yaramaz, balıklar yine telaşlıydı.

22 Kasım 2018 Perşembe

Çimler ve Sisler


Bilirsin çimler en çok sisli havalara yakışır
Kar taneleri en çok saçlarına
Turuncu bir akşam sefası bakışlarında
Güneşler kıskanır gözlerini
Ah bu ne tuhaf bir masal
Deniz köpüğünde
Rüzgâr gülünde
Vapurda çay simitte
Yağmur çiçekleri açarken
Balıklar kaplumbağalarla yarışırken
Düşlerden komik şiirler yazarken
Yıllar bizi kovalar
Bir kedi gezegenleri yuvarlar masadan
Hadi neşeli bir şarkı tuttur şimdi
Fırtına kuşları çığlıklarıyla eşlik etsin sana
Bu tozla kaplı kavrulmuş yolda
Çocuk neşemizi kaybetmeden
Ve pek fazla delirmeden
Biraz daha devam edebiliriz böylece belki
Gece her çöktüğünde hatırla
Şafağın sökmesi için
Gülümsemen gerektiğini
Işte o zaman yeniden duyarsın
Ay güllerinin adımlarına cesaret veren fısıltılı seslerini
Bilirsin işte sen
Çimler en çok sisli havalara
Güneşli hikayeler en çok sana yakışır
Avuçlarında çakıl taşlarıyla
Gülümse Lavi
Gülümse ve şarkılar söyle sen
Ben yine kafası karışmış şiirler yazarım belki.

S..

Not: Amanın yazarken baya eğlendiğim ama ne yazdığımı bilmediğim tuhaf şiirlerden biri daha 😄 saçmalıklarımı görmezden gelin :D


1 Eylül 2018 Cumartesi

Odin Bölüm 1



  Arabanın camından dışarı bakarken birkaç günlük düzensiz uykunun getirisiyle uyuyakalmıştım. En son hatırladığım şey birbirini kovalayan ağaç görüntülerinin arasında mavi denizin ince bir çizgi halindeki siluetiydi. Gözlerim kapanırken uykunun şakaklarımdan yanaklarıma doğru karıncalanarak dolaştığını hissetmiş fakat kıpırdayıp kendime gelecek gücü bulamamıştım. Virajla dolu uçurumlu yolun tehditkarlığı bile zihnime tesir edemez durumdaydı. Havada incir sıcağı vardı. Ne diyorlardı? Eyembuhur Eyyamı bahur... Şiir gibi bu kelimeler. Pastoral şiir. Pastoral bir yaz sıcağı renkler de pastel tonlarındayken... Araba durduğunda yerimden sıçrayarak uyanmıştım. Sarsıntı çok olduğundan değil bu. Gündüz uyurken korkardım eskiden beri. Ufak bir ses bile sıçratarak uyandırırdı. Görüşümü odaklamak ve başımın dönmesini durdurmak için birkaç saniye sessizce bekledim. Sonra yine arabanın camından dışarıya baktım.

  Bir kasabanın geniş bir caddesinde esrarengiz antikalar satan bir dükkanın önündeydik. Yol ilginç bir şekilde asfalt değil topraktandı. Kurumuş otlardan oluşan bir bitki yumağı rüzgarla geniş yol boyunca yuvarlanıyordu. Etrafta şimdilik başka bir araç veya insan yoktu. İleride bir binanın önünde birkaç bağlı atın durduğunu gördüm. Durdukları yerde toprağı eşeliyor ve onlar için bırakılan suyu içiyorlardı. Nereye gelmiştik ki böyle? Bunu sormak için arkamı döndüğümde araçta benden başka kimse olmadığını gördüm. Garip bir korku bir anlığına içimi sardı. Havadan yayılan tuhaf gerilim hissi panikle araçtan dışarı çıkmamı sağladı. Sonra onları dükkanın içinde antikaları incelerken gördüm. Ve tehlike çanları çalan zihnim o an sakinleşti. Bana bakıp el salladıklarında gergin yüz ifademi garip bir gülümsemeyle değiştirmeye çalıştım. Ama gülümsemekten çok elektrik çarpmış gibi göründüğümden eminim. Onlara doğru ilerlerken yine çevreye göz attım. Sarı güneş bunaltıcıydı. Binaların yüzeyinden, camlardan ve tozlu yoldan yansıyan her ışık zerresi can yakıyordu. Gözlerim sarı ve beyaz bir hare ile baş etmek zorundaydı. 


  Bütün cadde boyunca ilginç ve görülmeye değer tek yer bu dükkan gibi duruyordu. Esrarengiz ve daha önce görülmemiş birçok nesne dükkanın içinde tavandan bile sarkar durumdaydı. Dükkanın dışı da bundan geri kalmıyordu. Onca tuhaf şeyin içinde benim dikkatimi çekense bir gramofon oldu. Kapının hemen dışında alçak bir etajerin üzerindeydi. Bu tuhaf nesnelerin arasında garip kalacak derecede normaldi. Yanında bir yığın taş plak duruyordu. Bir tanesi ise üzerine takılı ve çalmaya hazırdı. Gidip açma tuşuna dokunurken ne yaptığımın farkında değildim. Bunu yapmak çok doğal ve olması gereken bir şey gibiydi. Müzik çalmaya başlayana kadar etrafın korkunç sessizliğini fark etmemiştim. Ne bir kuş sesi vardı ne de esen rüzgardan başka bir uğultu. Şimdi ise müzik bu sessizliğin ardından oldukça ürkütücüydü. Sanki gramofonu duyan bir canavar bir köşeden fırlayıp gelebilirmiş gibi tedirginlikle ardımdan duyabileceğim bir ses aradım ama hiçbir şey yoktu. Kendime saçmaladığım için tebrikler sunup dükkanın içindeki iki arkadaşıma seslendim. Burada yeterince oyalanmıştık ve artık gitsek iyi olacaktı.

  Mari yanıma geldiğinde "Biraz dinlenmek için sen uyurken ana yoldan ayrılıp bu kasabaya geldik. Bu şekilde devam edemeyiz. Hepimizin uyumaya ihtiyacı var. Satıcı yakınlarda bir otelin adresini verdi oraya bakalım." dedi. Buna itiraz edemezdim. İşimiz tehlikeliydi ve zihnimizin açık olması çok önemliydi. Kei de yanımıza gelince kızların ikisine de bu geceyi kasabada geçirmenin iyi fikir olduğunu söyledim. Sonra arabaya binip oteli bulmak üzere yola koyulduk. Oradan ayrılırken satıcı gramofonu kapatmıştı ve etraf yine ölümcül bir sessizlikle kaplanmıştı. Uzaklaşırken satıcının gözlerini kırpmadan bana bakıyor olduğu dikkatimi çekmiş ve rahatsızlık duymama sebep olmuştu. Asık yüzlü ve küçücük yuvarlak simsiyah gözlere sahip adam kıpırdamadan öylece dükkanın dışında duruyordu. Arabanın camından bakarken gittikçe uzaklaşan görüntüsü eski bir evin bodrumunda saklı, eski ve korkunç bir fotoğraf gibiydi. Onun söylediği adrese gerçekten gitmeli miyiz diye düşündüm. Öyle bir atmosferi vardı ki söylediği veya yaptığı hiçbir şey hayra alamet değil gibiydi. Kızlar saçmaladığımı düşündü. "Uykusuzluk paranoyak olmana neden oluyor Lenu!" diye anlaşmışlar gibi aynı anda söylediler. Ben de sustum. Fakat içimde bir şüphe zihnimde de yine o tanıdık tehlike titreşimleri yankılanıyor, tüm dikkatimi yeniden toparlamaya çalışıyordum. Ve nihayet, öyle veya böyle sonunda uyuyabileceğimizi düşündüğümüz otele çok kısa sürede ulaşmayı başarmıştık.

S..

Not: Bu bir rüyalar dizisi ve kurgudan oluşan hikaye serisinin ilk bölümüdür :)

5 Ağustos 2017 Cumartesi

Denizanası, Martı ve Kaplumbağa


  "Kendini düşüyormuş gibi hissettiğinde gözlerini kapat. Son ses müzik dinlerken bağıra bağıra eşlik et. Bırak sesini duyanlar ne düşünürse düşünsün. Hepsi geçecek. Saatlerin durduğu bir anda. Belki de biraz daha erken bir mucize gerçekleşir ve bu dramanın sonu değişir. Bağırarak şarkı söylemen bittiğinde de katıla katıla gül. Kahkaha at. Çünkü bu saçma sapan komik bir film ve senaryoyu bir deli yazıyor. Gülmen şart. Çünkü bir kez gözyaşı dökersen kabusların çocuğu kuzgunlar peşini bırakmaz. İşte o zaman gerçekten kaybedersin. Ruhunu iyice sakla ve gülümsemeye devam et kaplumbağa. İşte böyle. Her şey geçecek nasılsa bir şekilde. Sonunda iyi olacaksın."

  Kaplumbağa okyanusun kalbinde yüzerken denizanası onun yakasına yapışıp sarf etti bu sözleri. Sonra da geldiği karanlığın içinde tekrar kayboldu. Kaplumbağa hiçbir şey anlamamıştı. Yüzmeye devam etti ve gülümsedi. Akıntı da bu gün ne güçlüydü böyle. Biraz yüzeye çıkıp nefes almalı ve güneşle ısınmalıydı. Böylece martıyla beraber şarkı söylerlerdi. Yolculuk öyle daha keyifliydi.

Bu ne biçim son? Ben de bilmiyorum sorma blog.


Bonus1: My Chemical Romance - Famous Last Words: Yazar bir kaşını kaldırıp gözlerini üzerinize dikerek bunu dinleyin diyor burada.



Bonus2: Nell - The Day Before: Klibi anlamak için paylaşan kişinin yaptığı açıklamayı buraya eklemeye karar verdim Elysium Taro tarafından paylaşıldı: "Öncelikle oyuncular: Lee MinKi (Flower boy band'den tanırsınız belki) ve Song JaeRim (Flower boy ramyun shop'tan tanıyabilirsiniz)
Video intihar etmiş olan ve intihar mektubu olarak bir video bırakan Minki hakkında. Arkadaşı (JaeRim) videoyu izliyor ve kamerayı kurarak ölüm sahnesini tekrar canlandırıyor. Kendisini sahneye, Minki'nin karşısında oturuyormuş gibi yerleştiriyor. Videoyu dinliyor ve zihninden Minki ile konuşuyor yada videoda söylediği şeylere cevap veriyor. Sanırım Minki'nin neden intihar ettiğini anlamaya çalışıyor ve daha fazla şey yapabilmiş olmayı diliyor. Son sahnelerde gördüğünüz (yada göreceğiniz gibi) Minki gerçekte orada değil, o sadece bir video. Bu arada ekleyeyim, Minki'nin cam bir şişeden çayına (veya kahvesine) döktüğü sıvı da zehir oluyor."



S..

13 Temmuz 2017 Perşembe

Güneşin Hatırı Kalmasın


  Belki de bir gün yeniden görürüm seni. Karabuğday tarlasının ortasında çiçekler henüz açmışken. Hafif bir meltem eserken şarkı söylersin. Belki de naif bir şiir okursun. Sesini yeniden hatırlarım. Hatırlamakla kalmaz duyarım ta yüreğimde, yüreğimle. Belki bir akşam vakti denize inen sokaklarda koşarken bulurum seni bir çakıl taşının mavisinde. Mavi deniz sağ olsun. Martılarla sohbet eder balık tutarız nihayetinde. Çay içer simit yeriz. Gün dökülür avuçlarımızdan. Güneşin hatırı kalmasın bir şiir de ona yazarız. Belki gülüşünü bulurum gün batımında bir köşebaşında. Çocuklar koşar yokuş aşağı ellerinde uçurtmalar. Elimde uçurtma koşarım peşinden rüzgar arkamda. Bir yaz akşamı bulurum seni düş kapanında. Düşlerimiz düş ağacında, ipek böceği kozasında. Kayan yıldızların düştüğü bir göl aynasında gözlerini görürüm. Gözlerin gözlerim olur uyanırım en sonunda. Eski bir saat durduğu anda. Yeniden görürüm seni.

  S..

9 Temmuz 2017 Pazar

Bir Deli Mavi Çakır

kumsal

Gün nasıl da ağırlaşır.
Nasıl bir ağıt tutturur rüzgar.
Issız deniz köpürür çalkalanır.
Ne bir gezgin ne bir balıkçı teknesi,
Ne de hırçın bir kuşun kanat çırpan sesi.
Yalnızca bulutların parçalanışı doldurur geceyi.
Tanrıçanın usul usul adımları.
Dolaşır fırtınada tüm kıyıyı.
Güneş yeniden doğana dek.
Çağırır ışığın adını arar durur hep.
Gökler öfkeli, kırgın, üzgün.
Gökler bir deli mavi çakır.
Bir akıl tutulması bir düş kapanı.
Anlık bir kalp durmasıydı ömür.
Yorgun bakışları eskimiş zamanın.
Düşer toprağa gözlerinden,
Bir katran bir keder.
Bir yakarış çınlatır yedi katı.
Kopar usul bir kıyamet.

S..

3 Temmuz 2013 Çarşamba

Bazı Günlerin Bir Rengi Vardır ~ Mavi



  Rüzgarı selamlamak için geniş kenarlı hasır şapkasını çıkarıp kumların üzerine bıraktı. Yanında getirdiği müzik çalar ve okuduğu roman da bir kenara bırakılmıştı. Elindeki küçük çakıl taşını sıkıca tutmuş denizin köpüren dalgalarını izliyordu. Güneş uzaklardaki bir bulutun ardına saklanmış gökyüzü tatlı bir maviye bürünmüştü. Ciğerlerine dolan tuzlu tadı seviyordu. Bir an farklı bir dünyada olduğunu düşündü. Gerçekte olduğu kişiden çok farklı birisi olduğunu ve bu dünyayla pek bir alakası olmadığını. Yalnızca izlediği şu manzaranın bir parçası olma fikri bile güzeldi. Belki denizin laciverti, belki göğün mavisiydi. Belki de altın renkli kum taneleriydi o an için.

  Çevresine baktı, ondan başka kimse yoktu. Dalgaların ve rüzgarın uğultusundan başka bir şey de duyulmuyordu. Huzuru tüm ruhuyla hissetti. Gözlerini kapattığında dünyanın dönüşünü algılayabildiğini sandı, sürekli denizi izlemek başını döndürmüştü. Tekrar gözlerini açıp bakışlarını ufka odaklarken sesi uzaklara kadar duyulsun diye ellerini yanaklarına dayadı ve haykırdı "Heey!" bir martının suya dalıp çıkmasını izlerken devam etti "Görüşmeyeli hiç değişmemişsin..."



  Not: Bunu neden yazdığım hakkında en ufak fikrim yok :) Birden rüzgar esti tatlı tatlı bir de baktım yazıyorum :D

S..

5 Temmuz 2011 Salı

~ Kelebek ~

Gecenin karanlığında bir yıldız parladı yüzüme. Ardından bir kelebek uçtu ışınlarının arasından ve avuçlarıma kondu ansızın. Kelebek güneş oldu, yükseldi en güzel günde ve küçük bir çocuk gülümsedi güneşin denize karıştığı dalgalara masumca. Dalgalara karışan gülücükleri martılar yüklendi yüreklerine. Taşıdılar en uzaklara kadar. Sonra bir çınar ağacının etrafında dolaşırken rüzgâra emanet ettiler yüreklerindekini. Rüzgâr gülücükleri yanına alıp, kendi özgürlüğünde koşturmacasına devam etti bir süre.

Sonra bir gece vakti sıcak bir evin penceresinden içeri süzülüp odaları dolaştı tek tek. Tabii sallanan sandalyesinde dışarıyı izleyen yaşlı kadına ‘merhaba’ demeden gidemezdi. Tam merhaba diyecekken martılardan aldığı emaneti düşürdü birdenbire. Yaşlı kadınsa tüm benliğiyle duydu küçük çocuğun gülücüklerini ve anılar sardı tüm odayı. Zihninin sararmışşelerinde unutulmuş, güzel anılardı bunlar...

Derken yaşlı kadın gülümsedi geçmişine karşı. Geçmişiyse; gecenin karanlığında, hatırlayamadığı bir yerlerden süzülen ışıkların içinde, avcunda bir kelebekle kendisine gülümsüyordu belli belirsiz…  


Sessizgemi