Kasaba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kasaba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Aralık 2019 Çarşamba

Yağmurlu Kasaba

 Irmak, River, Manavgat, Water, Blue,

  Dün yine rüyamda geziyordum etraf çok güzeldi. Bir sahil kasabasındaydım. Çok güzel bir koy vardı. Sahilin berisinde, bir baştan bir başa doğru koy boyunca ilerleyen bir yol vardı. U şeklinde bir coğrafyaydı yani. Yolun hemen kenarında da kasaba şekillenmişti. Gerideki ormanın sık ağaçları kasabanın evlerine binalarına karışmıştı. Koyun genişliği dardı. O yüzden karşı taraftan bakınca arada deniz değil de ırmak varmış gibiydi çünkü dar ama uzun bir koydu. Hatta uç kısımlara yakın yerde üzerine metalden gri bir yaya köprüsü yapılmıştı. Sahili dolaşmak yerine oradan geçilebiliyordu diğer uca. Ama köprü çok yüksekti altından tekneler gemiler geçebilsin diye ve merdivenle çıkılıyordu başka bir yolu yoktu. Merdivenden biraz çıktıktan sonra balkon gibi bir sahanlık vardı orada dinlenmek iyi oluyordu sonra merdiven bir kat daha dönüp tırmanmaya devam ediyordu.

  Ben koyun ortasına yakın bir yerlerdeydim sahilde. İki uca da uzağım yani. Sahilde voleybol oynayan insanlar vardı. Küçük bir yerleşimdi herkes birbirini tanıyordu. Yeni gelen birisi varmış ben onu tanıyormuşum ama o beni tanımazdan gelmiş. Ben de gizlendiği bir şeyler vardır diye bozuntuya vermedim belki de peşinde FBI falan vardır dedim. Sahilde arkasından gördüm onu benim gittiğim yöne gidiyordu ama sonra kayboldu. Merak etmiyor değildim ama insanları rahatsız etmekten çok çekinirim. Bir iki teyze o kim ki yeni buralarda filan dedi ama ben bilmem dedim uzaklaştım.

  Neyse koyun sağ tarafına doğru yürürken hava bozmaya başladı. Bir de artık akşam oluyordu. Binalarda ışıklar yanmaya başladı. Kafelerde ve minik otellerde parlak ışıklarla tabelalar aydınlandı. Onlarla beraber bazı evlerin de pencerelerinden ışıklar süzülüyordu. Çok renkliydi. Mor, mavi, sarı ışıklar vardı her yerde. Yürümeye devam ederken sahil biraz daha limana benzemeye başladı. Ama benim kaldığım ev koyun diğer ucunda kalmıştı. Az daha ilerleyip köprüyle karşıya geçmeyi düşündüm. Yolda ilerlerken boş bir binanın girişinde kuş sesleri duydum. Terk edilmiş bir binaydı. Evin önündeki çit alçaktı ama çitin üzerinde aralıklarla yerleştirilmiş uzun çubuklara asılan iplerden sarkan asma sarmaşığı bir duvar gibi evi çevresinden soyutlamıştı. Asma yaprakları tazecik görünüyordu rüzgarla kıpırdanıyorlardı. Kafesler buldum hemen girişte. Üç dört tane kafes terk edilmişti içlerinde ikişer üçer veya tek duran muhabbet kuşları vardı. Neredeyse açlıktan öleceklermiş. Onları kafesten salsam sokakta veya bu asmanın üzerinde yaşayamazlardı. Yem bulamazlarsa yine açlıktan ölürlerdi. Bir avuç yemleri kalmıştı. Kafamda hemen düşünceler geçti hayal ettim. Yemleri asmanın dibinde yere serpsem belki filizlenir ve kendi bitkisini büyütür ve zamanla daha çok yem üretilirdi. Ama bunun için kuşların zamanı yok diye düşündüm. Hem zaten yem tohumları filizlenmeden onları yerlerdi. Bu hayali bıraktım rüyamda ve ne yapacağıma karar vermeye çalıştım. Onları orada bırakamazdım. Emanet edecek kimse de yoktu. Ben de hepsini şimdilik tek bir kafese koyup yanımda taşımaya karar verdim kaldığım yere götürüp bakacaktım onlara.

Yüksek, Kedi, Cat,   Köprüye ulaştım. İlk sahanlığa kadar çıktım merdiveni ama yükseklik korkum var ya benim daha fazla çıkamadım. Köprüye çıksam üzerinde yürürken bayılabilirdim. Bir de çok dar bir köprüydü başım çok az dönse bile denize doğru uçabilirdim. Aşağı nasıl tekrar ineceğimi bile bilmiyordum. Aşağı bakınca içim çekiliyordu. Ağaçlarda tüneyip mahsur kalan kediler gibi korkuluğa yapışmıştım. Ağlayasım gelmişti biri beni buradan indirsin diye. Sonra baygınlık geçire geçire geri inmeyi başardım basamakları. Yürüyerek geri dönmekten başka çarem kalmamıştı. Ne demeye o kadar uzağa geldiysem hava kararacak vakitlerde. Kucağımda kocaman bir kafesle geri yürürken akşam altı veya yedi saatleri olmalı hava çok kararmıştı, denizin sesi çok fazlaydı, insanlar azalmıştı. Sonra yağmur yağmaya başladı. Yerler ıslanınca binaların ışıkları yerde yansıma yapıyordu. İlk başta hafif yağıyordu. Kuşlar üşümüştü, korkmuştu ve şimşekler de vardı arada sırada.

Yağmur, Rain, Night, Gece,  Sonra meğerse yabancı kişi de koyun o taraflarında yaşıyormuş. Kasabadan kimseyle konuşmak görüşmek veya onlar tarafından merak edilmek istemediğinden herkesten uzak durduğundan ilk başta yardım etmek istememiş, uzakta kalmış ama ben küt diye ağzımın üstüne düşünce insafa geldi galiba. Rüyamda bile sakarım. Şemsiye gibi bir şey getirmişti rengi siyahtı. Yağmur ona düşerken pıtır pıtır ses çıkartıyordu. Ama ben kuşların üzerine tutmasını söyledim şemsiyeyi. Yağmur çok hızlanmıştı. Şemsiyenin üzerinden kayan yağmur yüzüme yüzüme geliyordu havadan inen yetmiyor gibi. Ama tek derdim kuşlardı. Kuşlar ıslanırsa ölürlerdi ama ben en fazla hasta olurdum. Öyle yüzüme sular çarpa çarpa ilerlerken uyandım. Ay ama renkler ve çevre çok canlıydı çok güzeldi. Kuşlar sarı, mavi, beyaz renklilerdi. En çok sarı olan dikkatimi çekmişti. Çok aç kalmışlardı kıyamam. Haa bi ara da kum fırtınası çıkmıştı bunların hepsinden önce. Bir cadı büyü yapıyordu ama o kısmı silmiş zihnim bulamadım bu kadarını hatırlıyorum.

S..

1 Eylül 2018 Cumartesi

Odin Bölüm 1



  Arabanın camından dışarı bakarken birkaç günlük düzensiz uykunun getirisiyle uyuyakalmıştım. En son hatırladığım şey birbirini kovalayan ağaç görüntülerinin arasında mavi denizin ince bir çizgi halindeki siluetiydi. Gözlerim kapanırken uykunun şakaklarımdan yanaklarıma doğru karıncalanarak dolaştığını hissetmiş fakat kıpırdayıp kendime gelecek gücü bulamamıştım. Virajla dolu uçurumlu yolun tehditkarlığı bile zihnime tesir edemez durumdaydı. Havada incir sıcağı vardı. Ne diyorlardı? Eyembuhur Eyyamı bahur... Şiir gibi bu kelimeler. Pastoral şiir. Pastoral bir yaz sıcağı renkler de pastel tonlarındayken... Araba durduğunda yerimden sıçrayarak uyanmıştım. Sarsıntı çok olduğundan değil bu. Gündüz uyurken korkardım eskiden beri. Ufak bir ses bile sıçratarak uyandırırdı. Görüşümü odaklamak ve başımın dönmesini durdurmak için birkaç saniye sessizce bekledim. Sonra yine arabanın camından dışarıya baktım.

  Bir kasabanın geniş bir caddesinde esrarengiz antikalar satan bir dükkanın önündeydik. Yol ilginç bir şekilde asfalt değil topraktandı. Kurumuş otlardan oluşan bir bitki yumağı rüzgarla geniş yol boyunca yuvarlanıyordu. Etrafta şimdilik başka bir araç veya insan yoktu. İleride bir binanın önünde birkaç bağlı atın durduğunu gördüm. Durdukları yerde toprağı eşeliyor ve onlar için bırakılan suyu içiyorlardı. Nereye gelmiştik ki böyle? Bunu sormak için arkamı döndüğümde araçta benden başka kimse olmadığını gördüm. Garip bir korku bir anlığına içimi sardı. Havadan yayılan tuhaf gerilim hissi panikle araçtan dışarı çıkmamı sağladı. Sonra onları dükkanın içinde antikaları incelerken gördüm. Ve tehlike çanları çalan zihnim o an sakinleşti. Bana bakıp el salladıklarında gergin yüz ifademi garip bir gülümsemeyle değiştirmeye çalıştım. Ama gülümsemekten çok elektrik çarpmış gibi göründüğümden eminim. Onlara doğru ilerlerken yine çevreye göz attım. Sarı güneş bunaltıcıydı. Binaların yüzeyinden, camlardan ve tozlu yoldan yansıyan her ışık zerresi can yakıyordu. Gözlerim sarı ve beyaz bir hare ile baş etmek zorundaydı. 


  Bütün cadde boyunca ilginç ve görülmeye değer tek yer bu dükkan gibi duruyordu. Esrarengiz ve daha önce görülmemiş birçok nesne dükkanın içinde tavandan bile sarkar durumdaydı. Dükkanın dışı da bundan geri kalmıyordu. Onca tuhaf şeyin içinde benim dikkatimi çekense bir gramofon oldu. Kapının hemen dışında alçak bir etajerin üzerindeydi. Bu tuhaf nesnelerin arasında garip kalacak derecede normaldi. Yanında bir yığın taş plak duruyordu. Bir tanesi ise üzerine takılı ve çalmaya hazırdı. Gidip açma tuşuna dokunurken ne yaptığımın farkında değildim. Bunu yapmak çok doğal ve olması gereken bir şey gibiydi. Müzik çalmaya başlayana kadar etrafın korkunç sessizliğini fark etmemiştim. Ne bir kuş sesi vardı ne de esen rüzgardan başka bir uğultu. Şimdi ise müzik bu sessizliğin ardından oldukça ürkütücüydü. Sanki gramofonu duyan bir canavar bir köşeden fırlayıp gelebilirmiş gibi tedirginlikle ardımdan duyabileceğim bir ses aradım ama hiçbir şey yoktu. Kendime saçmaladığım için tebrikler sunup dükkanın içindeki iki arkadaşıma seslendim. Burada yeterince oyalanmıştık ve artık gitsek iyi olacaktı.

  Mari yanıma geldiğinde "Biraz dinlenmek için sen uyurken ana yoldan ayrılıp bu kasabaya geldik. Bu şekilde devam edemeyiz. Hepimizin uyumaya ihtiyacı var. Satıcı yakınlarda bir otelin adresini verdi oraya bakalım." dedi. Buna itiraz edemezdim. İşimiz tehlikeliydi ve zihnimizin açık olması çok önemliydi. Kei de yanımıza gelince kızların ikisine de bu geceyi kasabada geçirmenin iyi fikir olduğunu söyledim. Sonra arabaya binip oteli bulmak üzere yola koyulduk. Oradan ayrılırken satıcı gramofonu kapatmıştı ve etraf yine ölümcül bir sessizlikle kaplanmıştı. Uzaklaşırken satıcının gözlerini kırpmadan bana bakıyor olduğu dikkatimi çekmiş ve rahatsızlık duymama sebep olmuştu. Asık yüzlü ve küçücük yuvarlak simsiyah gözlere sahip adam kıpırdamadan öylece dükkanın dışında duruyordu. Arabanın camından bakarken gittikçe uzaklaşan görüntüsü eski bir evin bodrumunda saklı, eski ve korkunç bir fotoğraf gibiydi. Onun söylediği adrese gerçekten gitmeli miyiz diye düşündüm. Öyle bir atmosferi vardı ki söylediği veya yaptığı hiçbir şey hayra alamet değil gibiydi. Kızlar saçmaladığımı düşündü. "Uykusuzluk paranoyak olmana neden oluyor Lenu!" diye anlaşmışlar gibi aynı anda söylediler. Ben de sustum. Fakat içimde bir şüphe zihnimde de yine o tanıdık tehlike titreşimleri yankılanıyor, tüm dikkatimi yeniden toparlamaya çalışıyordum. Ve nihayet, öyle veya böyle sonunda uyuyabileceğimizi düşündüğümüz otele çok kısa sürede ulaşmayı başarmıştık.

S..

Not: Bu bir rüyalar dizisi ve kurgudan oluşan hikaye serisinin ilk bölümüdür :)

19 Nisan 2011 Salı

~Öyle Bir Western Ki ~ (One Shot)

Savaştan Dönen Roland 

Öyle Bir Western Ki

Alnından süzülüp, sol kaşının tam ortasından göz çukuruna değin uzanan yara izinden geçtikten sonra, sol gözüne dolan tuzlu ter damlasından geriye yakıcı bir acı kalmıştı sadece...Oysa tuzla kavrulan gözü, Silahşorun umurunda bile değildi. Yanmasına rağmen bir saniyeliğine de olsa kırpmadığı gözü, aklında dönüp duran tüm düşüncelerle birlikte karşısındaki ölüm makinesine odaklanmıştı yalnızca...

bir süre önce saniyelik bir hareketle kılıfından çıkardığı uzun, soğuk ve oldukça ağır olan metali, sol eliyle büyük bir ustalıkla hedefine yöneltmiş; kavurucu güneşin metalden yansıyan aldatıcı parıltılarına rağmen, tetikteki parmağının titremesine engel olabilmişti...

Ne kadar zamandır o şekilde beklediğini, oraya nasıl geldiğini bilmiyordu ve bilmek çokta umurunda değildi zaten. Tek düşünebildiği bu işin, bugün, burada bitmesi gerektiğiydi. Sağ elinin yüzük parmağı ile birlikte sevdiği kadını hayatından söküp alan haydudun son saatleri olmalıydı bunlar... Burada ölen belki de kendisi olurdu ama zaten uzun bir süredir ölü değil miydi. Bedeninden akacak olan kan, pek fazla bir şey değiştirmeyecekti çünkü; hayatını ellerinden alan adam, aynı zamanda kalbini de yerinden sökmüş, yerine ağır bir taş parçası bırakmıştı...

Yıllar geçtikçe, içinde taşıdığı öfke ve kin yüzünden yüzeyi bozulan ve Suzan'ı düşündüğü her seferde çatlaklarından içeri süzülen rüzgarın tekrar tekrar kavurduğu taştan kalbini iyileştirebilmesinin tek yolu, bu işe bir son vermekti...

Ne zaman iki insan birbirine silah doğrultsa, kasaba sakinleri kendi köşelerine çekilir, olayı büyük bir dikkatle seyrederlerdi. Bugünkü ikinci olayın ardından Silahşor ve karşısındaki haydut içinde değişen bir şey olmamıştı... Soloon'daki büyük piyanonun üzerinde gezinen parmaklar bile susmuştu. Barın bir köşesinde, çatlak ve tiz sesiyle insanın sinirini bozan Madam Emma bile şarkı söylemeyi bırakmıştı. Her şey ve herkes susmuştu. Uğultulu çöl rüzgarı ve peşinden sürüklediği çalı demetleri, birde atlar dışında her şey...

Bir süre önce, üzerinden yılların verdiği ustalık ve çabuklukla indiği yoldaşı; bu durumdan sıkıldığını belli edercesine derinden soluyor, toynaklarını huysuzca kuruyup kavrulmuş toprağa vuruyordu. bu durum Silahşore; babasından yadigar kalan, bir eşi kılıfında olduğu halde elinde tuttuğu uzun namlulu, işlemeli ve silahşor olmanın göstergesi olan bu silahları taşıyabilme onurunu kazandığı günü hatırlattı bir an için.

"Yolun sonuna geldik ha Roland..." Silahşor cevap vermeden, kendi içinde yanıtlamıştı; Evet ya, yolun sonuna geldik... Onun için yapmış olduğu her şeye rağmen neden Roland'ı seçmişti Suzan ? Bir türlü anlam veremiyordu buna. Suzan için Şerifin vergi memurlarını defeden Oydu ve yine Suzan için adam öldürmekten çekinmeyen de O... Ama mavi gözlü sarışın ne yapmıştı, bütün bunları hiçe sayıp, o silahşor bozuntusunu seçmişti. Haksızlıktı bu... Sam'in seçtiği hiçbir kadın, onu bir çırpıda reddedemezdi. Bu yüzden sonlandırmıştı, gökyüzünü gözlerinde barındıran Suzan'ın hayatını ve... karnında taşıdığı bebeğin kalp atışlarını. Roland'ınsa bebekten haberi bile yoktu tabii; çünkü, genç kadın müjdeyi vermek için onun savaştan dönmesini beklemişti ve Suzan son nefesini verirken, Roland atının üzerinde doludizgin evine ulaşmaya çalışıyordu ne yazık ki...

Roland'a bebekten bahsedebilirdi, düşmanının canını daha fazla acıtmak için iyi bir sohbet konusu olurdu bu. Lakin, kendi elleriyle hayatına son verdiği aşkına olan saygısından dolayı bunu yapmamayı seçmişti.

"Seni öldürdükten sonra ne yapacağım biliyor musun...Bedenini akbabalara verdikten sonra, şuradaki bara gidip saatlerce içerek bunu kutlamayı düşünüyorum." diye yarım kalan cümlesini tamamlamıştı Haydut Sam. Roland'sa söylenenleri umursamadan yanıtladı "Ben zaten bir ölüyüm...Ama ikinci kez ölürsem, bu defa yanlız gitmeyeceğim konusunda emin olabilirsin. Aslında şuan ateş edebileceğinden de pek emin değilim. Hadi itiraf et Sam, senin gücün sadece savunmasız kadınlara yetiyor öyle değil mi. Seni reddetti diye bir kadını öldürebilecek kadar aciz ve aşağılık bir pisliksin sen." Silahşorun amacı içindeki bütün öfkeyi kusmak ve karşısındakini kızdırıp ilk ateş edenin o olmasını sağlamaktı...Çünkü, Sam'i vurduğunda hayata dair elinde hiçbir amacı kalmayacaktı ve bu yüzden ikisinin de öleceklerinden emin olmak istiyordu.

Amacına ulaşmak için nelerden bahsetmesi gerektiğini de çok iyi biliyordu. Sam'in işe yaramaz bir evlat olarak, babasını hayal kırıklığına uğrattığından; evlatlarından başka hiçbir şeyi olmayan ailelerden çaldığı çocukları başka ailelere satmaya çalışmasına kadar bütün iğrenç yaşamını yüzüne vurmuştu Haydudun...

Sam, Roland'ı susturmanın bir yolu olmadığını biliyordu ve silahşorun iğrenç bir şekilde haklı olduğunu da düşünüyordu. Onun bunları söylemekteki niyetini de anlamıştı çoktan...Fakat sinirlerine hakim olamamıştı işte, deli gibi bağırarak küfür ediyordu ve buda yetmezmiş gibi eski silahını tutan eli de titremeye başlamıştı. Zaten hayatı boyunca sakin kalmayı hiç başaramamıştı ki...

Güneş; çatlayan ve susuzluktan kavrulan toprağa inat, yağmur yağdırabilecek tek bir bulutun bile toplanmasına izin vermeden parlıyordu gökyüzünde asılı durduğu yerden... Zamanın yoğun bir sıvının içinden aktığı düşünülen saatlerde; iki adam silahlarını birbirlerine doğrultmuş bakışlarıyla çatışıyordu. Derken Saloon'daki piyanonun telleri yanlış bir hareket yüzünden titreştiğinde, aynı anda havada bir çift silah sesi yankılanmıştı... Bütün kasabanın işittiği soğuk bir acıyı, pişmanlıkla karışık öfkeyi taşıyan ve her şeye son veren bir çift silah sesi...
Bu Minicik Hikayenin Yazımında Bana Esin Kaynağı Olan Roland Deschain'e ve Tabii Stephen King'e Teşekkürler :)

Suzan'dan Silahşor'e: Melis Danişmend-Haberin Yok Ölüyorum
~Son~


Sessizgemi