1 Eylül 2018 Cumartesi

Odin Bölüm 1



  Arabanın camından dışarı bakarken birkaç günlük düzensiz uykunun getirisiyle uyuyakalmıştım. En son hatırladığım şey birbirini kovalayan ağaç görüntülerinin arasında mavi denizin ince bir çizgi halindeki siluetiydi. Gözlerim kapanırken uykunun şakaklarımdan yanaklarıma doğru karıncalanarak dolaştığını hissetmiş fakat kıpırdayıp kendime gelecek gücü bulamamıştım. Virajla dolu uçurumlu yolun tehditkarlığı bile zihnime tesir edemez durumdaydı. Havada incir sıcağı vardı. Ne diyorlardı? Eyembuhur Eyyamı bahur... Şiir gibi bu kelimeler. Pastoral şiir. Pastoral bir yaz sıcağı renkler de pastel tonlarındayken... Araba durduğunda yerimden sıçrayarak uyanmıştım. Sarsıntı çok olduğundan değil bu. Gündüz uyurken korkardım eskiden beri. Ufak bir ses bile sıçratarak uyandırırdı. Görüşümü odaklamak ve başımın dönmesini durdurmak için birkaç saniye sessizce bekledim. Sonra yine arabanın camından dışarıya baktım.

  Bir kasabanın geniş bir caddesinde esrarengiz antikalar satan bir dükkanın önündeydik. Yol ilginç bir şekilde asfalt değil topraktandı. Kurumuş otlardan oluşan bir bitki yumağı rüzgarla geniş yol boyunca yuvarlanıyordu. Etrafta şimdilik başka bir araç veya insan yoktu. İleride bir binanın önünde birkaç bağlı atın durduğunu gördüm. Durdukları yerde toprağı eşeliyor ve onlar için bırakılan suyu içiyorlardı. Nereye gelmiştik ki böyle? Bunu sormak için arkamı döndüğümde araçta benden başka kimse olmadığını gördüm. Garip bir korku bir anlığına içimi sardı. Havadan yayılan tuhaf gerilim hissi panikle araçtan dışarı çıkmamı sağladı. Sonra onları dükkanın içinde antikaları incelerken gördüm. Ve tehlike çanları çalan zihnim o an sakinleşti. Bana bakıp el salladıklarında gergin yüz ifademi garip bir gülümsemeyle değiştirmeye çalıştım. Ama gülümsemekten çok elektrik çarpmış gibi göründüğümden eminim. Onlara doğru ilerlerken yine çevreye göz attım. Sarı güneş bunaltıcıydı. Binaların yüzeyinden, camlardan ve tozlu yoldan yansıyan her ışık zerresi can yakıyordu. Gözlerim sarı ve beyaz bir hare ile baş etmek zorundaydı. 


  Bütün cadde boyunca ilginç ve görülmeye değer tek yer bu dükkan gibi duruyordu. Esrarengiz ve daha önce görülmemiş birçok nesne dükkanın içinde tavandan bile sarkar durumdaydı. Dükkanın dışı da bundan geri kalmıyordu. Onca tuhaf şeyin içinde benim dikkatimi çekense bir gramofon oldu. Kapının hemen dışında alçak bir etajerin üzerindeydi. Bu tuhaf nesnelerin arasında garip kalacak derecede normaldi. Yanında bir yığın taş plak duruyordu. Bir tanesi ise üzerine takılı ve çalmaya hazırdı. Gidip açma tuşuna dokunurken ne yaptığımın farkında değildim. Bunu yapmak çok doğal ve olması gereken bir şey gibiydi. Müzik çalmaya başlayana kadar etrafın korkunç sessizliğini fark etmemiştim. Ne bir kuş sesi vardı ne de esen rüzgardan başka bir uğultu. Şimdi ise müzik bu sessizliğin ardından oldukça ürkütücüydü. Sanki gramofonu duyan bir canavar bir köşeden fırlayıp gelebilirmiş gibi tedirginlikle ardımdan duyabileceğim bir ses aradım ama hiçbir şey yoktu. Kendime saçmaladığım için tebrikler sunup dükkanın içindeki iki arkadaşıma seslendim. Burada yeterince oyalanmıştık ve artık gitsek iyi olacaktı.

  Mari yanıma geldiğinde "Biraz dinlenmek için sen uyurken ana yoldan ayrılıp bu kasabaya geldik. Bu şekilde devam edemeyiz. Hepimizin uyumaya ihtiyacı var. Satıcı yakınlarda bir otelin adresini verdi oraya bakalım." dedi. Buna itiraz edemezdim. İşimiz tehlikeliydi ve zihnimizin açık olması çok önemliydi. Kei de yanımıza gelince kızların ikisine de bu geceyi kasabada geçirmenin iyi fikir olduğunu söyledim. Sonra arabaya binip oteli bulmak üzere yola koyulduk. Oradan ayrılırken satıcı gramofonu kapatmıştı ve etraf yine ölümcül bir sessizlikle kaplanmıştı. Uzaklaşırken satıcının gözlerini kırpmadan bana bakıyor olduğu dikkatimi çekmiş ve rahatsızlık duymama sebep olmuştu. Asık yüzlü ve küçücük yuvarlak simsiyah gözlere sahip adam kıpırdamadan öylece dükkanın dışında duruyordu. Arabanın camından bakarken gittikçe uzaklaşan görüntüsü eski bir evin bodrumunda saklı, eski ve korkunç bir fotoğraf gibiydi. Onun söylediği adrese gerçekten gitmeli miyiz diye düşündüm. Öyle bir atmosferi vardı ki söylediği veya yaptığı hiçbir şey hayra alamet değil gibiydi. Kızlar saçmaladığımı düşündü. "Uykusuzluk paranoyak olmana neden oluyor Lenu!" diye anlaşmışlar gibi aynı anda söylediler. Ben de sustum. Fakat içimde bir şüphe zihnimde de yine o tanıdık tehlike titreşimleri yankılanıyor, tüm dikkatimi yeniden toparlamaya çalışıyordum. Ve nihayet, öyle veya böyle sonunda uyuyabileceğimizi düşündüğümüz otele çok kısa sürede ulaşmayı başarmıştık.

S..

Not: Bu bir rüyalar dizisi ve kurgudan oluşan hikaye serisinin ilk bölümüdür :)

10 Ağustos 2018 Cuma

Farkındalık


  Duyuruyu deep çingudan olduğu gibi alıntılayacağım çünkü o çok güzel anlatmış :)

  :

  Duyanlar vardır, bir süre önce, müzik tarihinin The Beatles ile birlikte en önemli iki müzik grubundan biri olan The Pink Floyd'un gitaristi, şarkı sözü yazarı, hüzünlü bestecisi, yaralı ruhu Roger Waters güzel bir davranışta bulunmuştu.

En güzel Floyd ve Waters şarkılarından biri olan Another Brick in the Wall ( sadece duvarda bir tuğlasın) adlı efsane şarkısını bir Türk vakfına hediye etmişti, iki yıllığına. İzev'e. İstanbul Zihinsel Engelliler için Eğitim ve Dayanışma Vakfı). Bu şarkı bizim müzisyenler tarafından seslendirildi. Bu şarkı 10 milyon kez dinlenirse zihinsel engelliler için bir yaşam köyü kurulacak.

Şimdilik 2.5 milyon civarı dinleme oldu. Kötü tabii. Daha çok izlenmeli. Bunun için de duyurulmalı. Bunu bir mim gibi görelim. Bu videoyu duyuralım. herkes dinlesin ve çoğalsın sayı.

Bu güzelim önemli yazıyı biricik Mermaid düşündü. Eh, küçük deniz kızı, en sevdiğim çizgi filmdir, gelmiş geçmiş. Ondan sonra da Nemo geliyor tabii. Arielle de bayılırım.

Mermaid'in yazısının linkini veriyorum. Yazısını okuyun, şarkıyı dinleyin, isterseniz blogunuzda paylaşın. Zihinsel engelli arkadaşlarımız için küçük de olsa bir katkımız olsun.


http://mermaidinyolculugu.blogspot.com/2018/08/mim-farkndalk-yklmak-zorunda-olan.html

:

İşte böyleee :) Şimdi izlemeniz için videoyu da ekliyorum.


8 Ağustos 2018 Çarşamba

Stajyer Vampir Jedilar


  "Işın kılıcım vardı." dedi Wren. Ellerini telaşlı ve beceriksizce bir kavuşturuyor bir tişörtünün etekleriyle oynuyordu. "Ama fırtınada kaybettim." Küçücük omuzları duyduğu kederle çökmüş görünüyordu. Gözleriyse yerdeki kaplumbağadaydı. Kaplumbağa kocaman sarı bir papatyayı ağır hareketlerle yere devirmiş şimdi üzerinden geçiyordu. Bir yandan içinde bulunduğu ana odaklanmaya çalışırken bir yandan da kaplumbağanın yaşını hesaplamaya çalıştı. Beş buçuk yaşında olabileceğini düşündü çünkü üzerindeki çizgiler öyle gösteriyordu. "Üzülme..." dedi arkadaşı Lenu. Fırtına uzun, sıkıcı ve yorucuydu. Bu dünyada fırtınasız bir gün yoktu. "Biz jedilar ışın kılıçlarımız olmadan da harikayız." diye ekledi. Wren ışıldayan gözlerini bu kez yerden ayırıp Lenu'nun yüzüne çevirdi. Sahiden de öyle mi diye düşündü. İkisi de onaylar şekilde kafalarını salladı. Bir yandan da gülmeye başlamışlardı.

  Lenu kaplumbağayı yerden tek eliyle alıp diğer eliyle minik çimlerle birlikte toprağa yapışmış olan papatyayı düzeltti. Sonra da beraber konuşarak yürümeye devam ettiler. Kaplumbağa havada yürüdüğünü sanarak ayaklarını sallayıp duruyordu. Fırtınalı bir dünyaya göre bu gün güneş parlak ve sıcak, denizden gelen meltem serin ve tatlıydı. Karanlık ve kasvetli fırtına, içlerinde dolaşan Moa hayaletleriyle her an geri gelebilirdi ama şimdi tüm o korkunç yaratıkları unutmak için biraz zamanları vardı. Gölge bir yer bulduklarında kaplumbağayı orada bıraktılar böylece güzelce dinlenebilecekti. Yürüdükleri yol gittikçe alçalarak en sonunda ışıl ışıl bir nehre varıyordu. Oraya ulaştıklarında diğerlerini serin sularla oynarken buldular. Neşeli kahkahaları göklerde yankılanıyor, birbirlerine su fırlatarak eğleniyorlardı. Kimisi yüzmeyi ve sularla oynamayı tercih etmişken kimisi de ağaç altında dinlenip kitap okuyordu. Arkadaşlarına tek tek seslenip el salladılar. Hepsi de Moa hayaletleri yüzünden zaman zaman zor anlar yaşasa da içlerindeki ışıkla neşelerini korumayı başarmışlardı.

  Wren, Lenu'nun da kendisi gibi neşeli olmayı başarsa da aklının bir köşesinde hayaletleri düşünmeden edemediğini biliyordu. Kendilerini ve dostlarını onlardan korumayı daima başarabilecekler miydi? Edişeliydiler. "Belki de fırsatını bulup vampir olmalıyız." dedi. Bu eskiden beri düşündükleri bir şeydi. Bir vampir hızlı, dayanıklı ve zeki olurdu. Moa hayaletleri bir vampir karşısında asla duramazdı. Üstelik vampirler katiyen yaşlanmazdı. Elbette bu da sorunlar getiriyordu beraberinde. Sürekli mekan değiştirerek yaşamak zahmetli olacaktı. Seksen yılda bir kimlik değiştirmek, yeniden üniversite okuyup güncel bir diploma sahibi olmak, yeni iş, yeni komşular... Oldukça zahmetli ve masraflı olacaktı. Gerçi yıllar boyu epey birikim de yapabilirlerdi. Bunu detaylıca konuşsalar iyi olacaktı. "Pekala," dedi Lenu sonra ellerini teslim oluyormuş gibi sallayıp devam etti "Aslında bir staj teklifi almıştım. Resmi olarak vampir olmadan önce bir eğitimden geçmek gerekiyormuş bu devirde. Vampir ehliyetini almadan önce iki yıl staj. Oldukça kapsamlı bir program. Eğer sen de onaylarsan buna kayıt yaptırırım sonra seni de almaları için görüşürüm. Şu kan içme meselesi konusunda tereddütlüydüm fakat staj bitinceye dek domates suyu içiliyormuş. Sonrasında ise domates suyu ile yaşabiliyorsan ona devam edebilirmişsin. Oldukça iyi ha?"



  Wren bunları duyunca heyecanlanmıştı. Bir staj programı harika olurdu doğrusu. Hemen kabul etmesini söyledi. Masraflar ne olacak diye sordu. Yarasaya dönüşmeyi ne zaman öğretiyorlardı? "Artık o konuda geliştirmeler yapılmış yani herkes yarasa olmak zorunda değil. Mesela bir kedi sana daha uygun bir seçim olur gibi. Bu tercihine kalmış yani. Aylık dişçi masraflarını da karşılayacaklarını söylediler. Üç yılda bir sivri dişlerimizin değişimi oluyormuş." Bunlar oldukça iyiydi. Wren "Şimdiden birikim yapıp kendime bir tabut almalıyım o zaman. O önemli bir detay. Acaba meşe ağacı mı iyi olurdu yoksa çam mı?" diye sesli düşünürken Lenu "Aaa o rahatsız şeyleri artık kullanmıyorlar. Onlar cadılar bayramı için. Dekor olsun diye sonra alabiliriz. Ama Pufidik bir yatak şimdi daha iyi. Zaten vampir olunca asla uyuyamıyorsun bari sırt ağrısı çekmeyelim." dedi. Doğruydu aslında yani gereksiz masraf yapmamak lazımdı. Lenu "Bir ağaç alsan iyi olur." diye önerdi. Vampirlerin depresyona girince tırmanacakları bir ağaçları olması lazımdı bir de kediye kuşa dönüşürse sallanmak için işe yarardı. Wren "Hep bir yarasa olmak istiyordum. Ben yarasa olacağım bu yüzden ağaç iyi fikir." diye onayladı. Gerçi kedi olmak da fena fikir değildi. "Lenu sen kuş olursan ben kediyken seni yersem ne olacak?" diye sordu. İkisi de bunu düşünüp dehşet içinde kalmıştı. Lenu "Arkadaşını yiyemezsin jedi, delirdin mi?" diye çıkıştı çünkü epey korkutucu bir düşünceydi bu. Bu konuda dikkatli davransalar iyi olurdu.

  Güç bizımle olsun diye düşündüler. Sonra da diğerlerinin üzerine doğru koşup su fırlatma oyununa katıldılar.

  S..
  Not:  Ay bu da böyle günlük konuşmalar, bir rüya ve kurgu karışımı :)

3 Temmuz 2018 Salı

Güneş Zamanı


  Güneşi hatırlıyorum. Pencerenin önünde öylece durup sessizliği dinlerken güneşin tozlu camdan süzülüşünü ve gün batımının kollarımda bıraktığı sıcaklığı anımsıyorum. Dışarıda çinko kaplı çatıların her birisi de çirkin beton öbeklerinin arasında mücevher gibi parlıyordu. Kuşlar havanın kararacağının bilinciyle oradan oraya telaşlı kanat çırpıyor ve aşağıda evlerine dönmeden önce biraz daha oyun oynamaya çalışan çocukların üzerinden hızla uçup gidiyordu. O anı aklıma kaydetmek istemiştim. Ve işte şimdi birdenbire anımsadım. Sebebi yoktu. Okul koridoru bomboştu. Haftanın son dersi de bitmişti. Güneş batıyordu. Ve zamanın bir an için durup nefes aldığını hissetmiştim. Zaman nefes alıyordu. Varlığını kimsenin bilmediği tuhaf bir yaratık gibi etrafımızda dönüyor, kıpırdıyor ve bizimle beraber nefes alıyordu. Ve ben de güneşin zerreleri şeffaf kırılgan camı aşıp tenime çarpıyor ve etrafa saçılıyorken öylece durup dışarıyı izliyordum. O anı kaydediyordum. Hiçbir şey düşünmeden durduğum ve sadece bir an için dinlenmiş hissettiğim saçma ve küçücük bir andı. Başka bir zamanda başka bir yerde fakat aynı gün batımına denk gelirsem eğer o zamanki ben ve şimdiki ben ile kafamda bir karşılaştırma yaparım diye düşünmüştüm. Hislerim düşüncelerim algılarım aynı olacak mıydı gün batımı aynı olsa bile? Güneşin zerrelerini görebilecek miydim yine tenimden saçılırken? Bunu merak etmiştim. İnsanın aklı bazen farklı çalışmaya başlayabiliyor ve bir çocuğun aklı her zaman mümkün olandan biraz daha tuhaf çalışabilir. Herhalde öyle bir andı. Ve şuanda hiç gün batımı olmaksızın gece yarısını on iki geçe alakasız bir biçimde bunu anımsadım. Üzerinden on iki yıl geçmişken..

  S..