1 Aralık 2021 Çarşamba

Kelime Oyunu 53


Koluna baktı. Koşuşturma sırasında bir pencereden çöp konteynerine atlayıp içindekilerle biraz mücadele ettikten sonra çıkmayı başarmış ve birkaç sokak daha geçip izini kaybettirmişti. Aşağı atlarken kolunu çarpmıştı ve bu sırada da bir şeylere takıldığını hissetmişti ama buna bakmaya ayıracak vakti olmamıştı. Şimdi kolu hareketsiz şekilde yanından sarkıyordu. Yağ dokusu azalmış cildinin açık bırakılan bir noktasından altındaki devreler görünüyor aynı yerden dışarıya ip kadar ince bir kablo sarkıyordu. Başka bir hasar yok gibiydi yine de biraz ilyo kaybetmiş olabilirdi. İlyo, organik metalleri besleyen yeni bir yağ çeşidiydi. Organik metaller de son yüz yılın icadıydı ve tıpkı canlı hücreler gibi çalışıyorlardı. Kablo ve devreler çok ince olduğu için tek başına yerine takması imkansızdı. Bunun için Furara'ya gitmesi gerekiyordu. O bu işlerin ustasıydı.

Saklandığı köşeden etrafı kolaçan etti. Peşindekileri sahiden atlatmış gibi görünüyordu. Uzun kuleler halindeki binaların arasında çok az görünebilen havanın kahverengi ve kızıl görüntüsünden güneşin batmak üzere olduğu belliydi. Artık gökyüzü gündüzleri sarı ve bazen de turuncu olurdu çünkü hava kalitesi berbat durumdaydı. Geceleri ise ay soluk bir turuncu olurdu bazense görmek zorlaşırdı ve yıldızların pek çoğu hiç görünmez olmuştu. Söylentilere göre kuzeyde bir yerde gökyüzünün maviye yakın olduğu bir yer vardı ama buna kimse inanmıyordu. Şehirlerde artık binalar en az yüz elli kattan oluşuyordu ve sokaklar o kadar dardı ki bir parça gökyüzü görmek bazen gerçekten mucizeydi. Hatta bazı sokaklara günün belli saatinden başka gün ışığı giremezdi. Binaların tümünün dışı yeni keşfedilen bir madenden oluşuyordu. Bu maden sayesinde binanın kendisi sanki bir aküymüş gibi gün ışığından elektrik depolayabiliyor ayrıca dış yüzeylerde duran asansörler mıknatıs etkisiyle sağa sola aşağı ve yukarı istenen yönde hareket edebiliyordu. Konutlar için artık elektrik üretmeye gerek kalmamıştı. Bununla birlikte Şehirlerde her yeri devasa kablolar elektrot benzeri yapılar jeneratörler ve dev bir robotun üzerinde yaşadıklarını hissettirecek türden başka şeyler sarmıştı. Bu devreler binalardan çıkıp yolu da kaplıyordu. Arabalar da tıpkı asansörler gibi havada kayarak ilerliyor ve manyetik alanları sayesinde bir şeye çarpmıyorlardı. Robot teknolojisi de bir zamanlar imkansız gibi görünenden daha gelişmiş durumdaydı. Hatta bakanlar, diplomatlar ve güvenlik güçleri arasında bile robotlar vardı. Artık onlar hayatın bir parçasıydı. Haklarını koruyan dernekleri ve sosyal örgütleri bile vardı. Yeni olan başka bir şey vardı ki o da biyonik insanlardı. Kendisi de tıpkı bu kablolar ve elektrot yığınlarıyla dolu şehir gibiydi. Vücudunun bazı parçaları robotlaştırılmıştı. İnsan ömrü bu şekilde uzatılıyordu. Fakat bazıları bunu lanetlemişti. Doğaya aykırı her şey gibi bu da şeytani bir durum olarak görülebiliyordu. Yine de kimse değişimin önünde duramıyordu.

Sokağı baştan başa hava kaykayı ile geçen bir grup çocuğun gitmesini bekledi. Ardından kimsenin görmediğinden emin olunca rögar kapağını kaldırdı ve kanalizasyona sızdı. Bu zamanda hayatta kalmak için kimsenin bilmediği yolları bilmek, lazım olabilecek bütün kaçış noktalarını ezberlemek gerekiyordu. Bu da onlardan biriydi. Kanalizasyonun içinde artık pek fazla kimsenin bilmediği gizli geçitlerden ilerledi. En sonunda yolu kapatan yuvarlak ve ağır bir metal kapıya ulaştı. Yan tarafta bir tuşa basıp bekledi. İçeride bir zil çalmış olmalıydı ama ses bu yana geçmiyordu. Birkaç saniye sonra metal yığının içinden bazı tıkırtılar ve sürtünme sesleri duyuldu. Ardından kapı yavaşça açıldı.

Diğer tarafta baraj manzaralı geniş bir oda bulunuyordu. Aslında burası yağmur suyunun eskiden baraja döküldüğü yerdi ama artık su başka yere yönlendirildiği için kullanım dışıydı ve Furara burayı gizli bir sığınağa çevirmişti. Barajı gören açıklık boydan boya dayanıklı cam ile kapatılmıştı. Köşede istenildiği zaman hava almak için kapanıp açılabilen bir balkon tasarlanmıştı. Furara bu tür şeylerden çok iyi anlar ve neyi nerede bulabileceğini ve nasıl elde edeceğini bilirdi. Odaya başka iki kapı daha açılıyordu onların gerisinde atölye olarak kullandığı alanlar vardı. Köşede bir sürü devreye ve güç kaynağına bağlı bilgisayarlar ve ekranlar yığını duruyordu. Bir başka köşede mini bir mutfak vardı. Duvarlardaki raflarda her türden eşya ve robotik malzeme sıralanmıştı. Odanın ortasında tavandaki ısıtıcının ışığında serilip rahatlamış bir Collie duruyordu fakat zilin çaldığı andan itibaren kapıya odaklanmıştı. İçeri girenin tanıdık olduğunu görünce kuyruğunu hızla yere vurmaya başlamış dilini sarkıtmış ve heyecanlanmıştı. Adını duymayı bekliyordu ve "Sushi!" demeye kalmadan daha ilk iki harfi işitince yerinden fırlayıp onun üzerine atıldı. "Üzgünüm evlat bu kez yanımda sana göre bir şey getiremedim."

Furara o içeriye girince kapıyı yeniden kapatmıştı. Onun hareketsiz sarkan kolunu ve sızıp duran ilyoyu fark etmesi uzun sürmedi. Doğruca raflardan birine gidip geniş bir kutuyu karıştırdı ve içinden cımbıza benzeyen tuhaf bir iki alet aldı. Başka bir köşede de bir teneke ilyo duruyordu. Onu da alıp hepsini kanepenin arkasındaki bir masaya bıraktı ve oturmasını işaret etti. Bu sırada "Şu kapıdan içeri ne zaman elinde bir pizzayla geleceğini ve sadece havatopu izleyeceğimizi merak ediyorum Reen. Daima başın belada ve sanatımı mahvetmekte üstüne yok. Biraz daha dikkatli ol artık kendini incitmene katlanamıyorum." diye söylendi.

Reen bir sandalye çekip otururken sevgilisine kısa bir öpücük verdi. "Havatopu gibi sporlardan ne anladığını anlamıyorum ve bunu sevmediğimi biliyorsun. Bir topun peşinde onlarca adam uçup duruyor. Ne manasız bir olay. Ayrıca bugün olanlar benim hatam değildi. Birkaç nadide parça için çıkmıştım biliyorsun fakat satmaya gelen adam aslında kaçakçıymış. Olaya federaller dahil olunca ellerinden kaçmak biraz zor oldu. Neyse ki bir çöp konteynerine atlayıp binadan kaçmayı başardım." diye yanıtlayıp Furara'nın şok mu olsam yoksa dehşete kapılıp öfkelensem mi arasında kalan bakışlarını yumuşatmak için ekledi "Ayrıca benim için endişelenmen çok tatlı." Bunu söylerken gülümseyip karşısındaki adamın yanağını hareket ettirebildiği tek eliyle çekiştirerek tek taraflı yamuk bir gülümseme oluşturmasını sağladı. Furara daha dikkatli olacağına söz vermesini isterken biraz daha söylendi ve bir yandan da hasarlı kolu ameliyat etmeye başladı. Masada duran bir lambanın ışığını devreleri daha iyi görebilmek için koluna doğru eğmişlerdi. Furara bir gözüne büyüteçli gözlük takmış ve yüzünü garip bir açıyla aydınlatan soluk beyaz ışık ile üzerindeki tamirat önlüğüyle deli bir doktora benzemişti. Reen onun alnına düşen bir iki saçı parmağıyla kenara çekerken her zaman onunla uğraşırken yaptığı gibi muzipçe gülümsüyordu. Furara "Dikkatimi dağıtırsan bu kolu toparlayamayız." diyince Reen teslim olur gibi elini havaya kaldırdı. Sushi ağzında oyuncak ayı ve sallanıp duran kuyruğu ile oyun oynamak için hazırda beklerken ikisini seyrediyordu.

Biraz uğraştıktan sonra kabloyu yerine takmayı başardı. Ardından bir veri kablosunu başka bir devreye bağlayıp diğer ucunu elindeki tablete taktı ve arıza tespit programını çalıştırdı. Yüzde 80 ilyo kaybı dışında her şey iyi görünüyordu. İlyo oldukça pahalı bir malzemeydi bu nedenle gerçekten de daha dikkatli olmalıydı. Gerekli incelemeler bitince veri kablosunu çıkartıp bir serum tüpüne ayarladığı ilyoyu kateterle mekanik kola bağladı. Sonra da parmak ve eklemlerdeki fonksiyonların tam olup olmadığını kontrol etti. Reen öksürmeye başladığında Furara onun geldikten sonra çıkarttığı maskeye baktı. Masanın üzerinde yüzü kaplayan ince bir kumaşa benzeyen maske aslında nano malzemeden yapılmıştı ve bozulan atmosferi filtreleyerek solunabilir hale getiriyordu. Fakat bir yerinde yırtık meydana gelmişti. Reen çok geçmeden nefes almakta iyice zorlandı. Furara derhal gidip rafları karıştırdı. Her zaman ellerinde acil durum için gerekli olan malzemeler bulunurdu. Soğutuculu bir kutudan bir şırınga alıp geri geldiğinde Reen bir çeşit kriz geçiriyor ve nefes almıyordu. Furara onu sabit tutmaya çalışarak şırıngayı üst koldaki kasın içine enjekte etti ve sarılıp sabit tutarken "Geçecek sakin ol. Sakin ol hepsi geçti." diyerek onu sakinleştirmeye çalıştı. Sushi de bir yandan sızlanıp ağlıyordu. Reen'in nefesi düzene girerken bedeni yaşadığı şeyin etkisiyle yorgun düşmüştü. Bu yüzden daha fazla uyanık kalamayıp kendinden geçti.

Son.

Herkese yeni bir Kelime Oyunundan selamlar. Bu hafta deep işleri nedeniyle yoğun olduğu için haftanın kelimelerini ben veriyorum. Umarım hikayeyi sevmişsinizdir. Devam edip etmeyeceğimi düşünmedim ama yazarken gittikçe sevdim bu hikayeyi. Sizin hikayeleri okumaya da geleceğim inşallah fakat hem gribim devam ediyor hem de dedem ve anneannem covid olduğu için moralim iyi değil. Aklım onlarda. Yorumlarınızı da geciktiriyorum ama döneceğim.

İşte haftanın kelimeleri: Atmosfer, Turuncu, Yıldız, Hareket, Dikkat

29 Kasım 2021 Pazartesi

Ağaç Ev Sohbetleri 119

 


Herkese yeni bir Ağaç Ev güncesinden selamlaar :) Uzun zamandır sohbetlerden yazmamıştım geçenlerde konu önerisinde bulununca ve deep de bu hafta yoğun olunca sen yaz dedi. Umarım konuyu sever ve heyecanlı şekilde tartışma ve incelemelerde bulunuruz hepberaber :) Bu arada yaklaşık bir buçuk haftadır grip olduğum için yorumları bekletmekteyim ve film dizi yazımı da yetiştiremedim ve ziyaretlerimi de aksattım bunun için üzgünüm ama iyileşip geri döneceğim. Çarşamba günü Kelime Oyunu da bende bu nedenle yorumlarınızı yayınlayacağım ama yanıtlamam biraz zaman alacak şimdiden afedersiniz.

Geçen haftalarda sanat konusu üzerine düşünmüştük. Sanat ne için diye tartışmıştık. Ben yazı yazamadım yoğunluktan fakat yorumda düşüncemi belirtmiştim. Bence sanat insanın kendisi içindir diye. Bir eser üretirken mühim olan içindeki duyguyu açığa çıkartmaktır. Fakat sanat sanat için mi toplum için mi düşüncesinden önce ben sanatçının kendisi için ürettiğini düşünüyorum demiştim. Dışarıdan gelecek bakışlar da psikolojik olarak bilinçaltına etki edecektir az ya da çok şekilde ki bu bakışlar belki sadece kendisinin de olabilir. Bir kere insan neden sanat eseri üretme ihtiyacı duyar bu soruyu önemli buluyorum. İnsan yaşantısını ve ruhsal durumunu aktarma ihtiyacındadır her zaman. İster dağa taşa anlatsın, kendine saklasın isterse bir yerlerde topluma sunsun fakat hepsinin temelinde içindekini dışarıya aktarma ihtiyacı olmalı. Bir resim bir heykel üretip bunu sadece evimizin içinde kimseye göstermeden tutuyorsak bile yine de bir duyguyu elimizdeki malzemeye aktarmış oluyoruz ve kendimiz için yine onu eleştiririz yargılarız ve beğeniriz bu durumda başkası görmese ve eleştirmese bile o görevi kendimiz yerine getiririz. Kimse görsün veya görmesin sanatçının kaygısı anlaşılmaktır duygularını ifade etmektir ve bunun için icra ettiği sanatın mevcut üsluplarını en iyi şekilde bilip bunu kendi stilini yaratmak için kullanır. Sonuç olarak da doğurduğu eserin önce kendinin beğenmesi ve sonra diğerleri üzerinde bir etki bırakması yine sanatçıyı tatmin edecektir diye düşünüyorum. Yani sanatçı eserlerini önce kendisi için üretir diye düşünüyorum daha sonra başka kaygılar devreye girer belki para kazanmak da artı bir getirisi olur demiştim.

Yani sanatı ne için icra ederiz diye düşününce fikrim bu yönde fakat işin bir de diğer tarafı var ki bu da bugünkü konumuzu oluşturuyor. Başka birinin ürettiği bir sanat eserini veya onun kopyasını neden alırız? Ona sahip olmaktaki amacımız nedir? Bu hafta bunu tartışalım ve düşünelim. Ünlü bir ressamın tablosunu neden alırız? Hatta orijinaline paramız yetmediğinde kopyasını bile neden alırız? Hatta teknoloji o kadar gelişti ki kopyaya bile ihtiyaç duymadan eserlerin görüntülerine sahip olabiliriz.

Düşündüklerimiz ya da inandıklarımız gördüklerimizi yani nesneleri görme biçimimizi etkiler. Böylece görülen şey herkes için aynı olmaktan çıkar. Konuyla bağımsız gibi dursa da John Berger'in reklamlar hakkında söyledikleri bence çok yerinde tespitler. Modern toplumun tarihte hiç olmadığı kadar reklama maruz kaldığını göz önünde bulundurmamız gerekli. Reklamlarda hep gelecekten bahsedilir ve iyi bir hayat vaat edilir. Her zaman bir şeyler almamız veya yapmamız gerektiği ve aldıkça da rahat edeceğimiz mesajı verilir. Aldıkça fakirleşiriz ama yine de almaya devam ederiz çünkü verilen mesajda o şeyi alan veya yapan kişiler kıskanılacak durumdadır ve nesne herkesin sahip olmak isteyeceği bir cazibeye sahiptir. Yani reklamlar bize bunu söyler. O nesnenin vereceği konfora veya başka bir şeye aslında ihtiyacımız olmasa bile öyleymiş gibi hissettiriliriz. Alıcının o nesneye erişince ulaşacağı durumunu yani gelecekteki kendisini kıskanması beklenir. Ve alıcı o nesneye sahip olunca da kendini beğenme duygusu ve yapay bir mutluluk geliştirir.

Reklamlar böylece araçlarla amaçları bir araya getirip alıcının ilgisini çeker. Doğanın romantik bir biçimde kullanılışı, Akdeniz'in sıcak özlem uyandıran çekiciliği, modellerle mitolojik karakterlerin hareketlerinde benzerlik yaratılması, bir nesneye sahip olmanın başarı ile eşit gösterilmesi gibi sıralanabilir örnekler.

Reklam konusu da ayrı bir başlık altında daha sonra konuşulabilir elbette. Bundan bahsetmemin sebebi yaratılan algıların nesneleri görme biçimimizi nasıl etkilediğine bir örnek vermekti. Çocukluğumuzun ilk yıllarından itibaren her zaman çevreye karşı duyarlıyızdır ve algı süzgecimizden geçen şeylerin sadece çok küçük bir kısmından haberimiz vardır. İnsan doğasında sosyal olmak, iletişim kurmak, sevilme, istenme, değer görme ve başarılı olma gibi temel duygular çok güçlüdür. Bu nedenle büyürken içimizde kendimize karşı bir ayna yaratırız. Herkes hemen hemen her zaman içinde kendi imgesini taşır. Bir yerde yemek yerken, bir yerde ağlarken, sokakta yürürken, dans ederken yani her anımızda bu imgemiz bize eşlik eder ve ona bakarız. Bunu hiç fark etmeyebiliriz. Ama gülümserken bile kendimizi dışarıdan görürüz o imgeye bakarız ve bu çok çok kısa sürer. O kadar kısa bir işlemdir ki anlamayız bile böyle olduğunu. Böylece içimizde dışarıyı gözleyen ve gözlenen iki ayrı öğe halinde yaşarız. Bir şeyleri görme veya algılama süreci anlık ve doğaldır.

Bir sanat eseri düşünün. Örneğin Leonardo'ya ait olsun. Geçmişte üretilen bu eserler genellikle ait olması istenen yere yönelik yapılırdı. Örneğin bir mihrap için, veya saray için olsun. Bu eserlere o dönemde olduğu yerde baktığınızda onu olduğu yerden bağımsız şekilde göremezdiniz. O bulunduğu yapıyla beraber onunla yaşardı. Duvarlara ve esere baktığınızda bir yaşanmışlık ve belki de etrafında bulunan diğer eserlerle beraber birbirine ait ve karmaşık bir hikayesi olduğunu, bir ruha sahip olduklarını görürdünüz. Şimdi bu eserler bulundukları yerden alınıp müzelere konulduğunda taşıdığı mesaj veya anlamın sadece bir kısmını görebildiğimizi söylemek yanlış olmaz çünkü artık ait olduğu yapı içerisinde değil bir müzenin loş ışığı altında dümdüz bir duvara asılmış şekilde görebiliyoruz. Hatta kopyacılık sayesinde ve fotoğraf ve videolar sayesinde artık bunları bambaşka yerlerde ve zamanlarda istediğimiz kadar görmek mümkün. Leonardo'ya ait bir eserin kendisi veya kopyası salonunuzda yemek masanızın olduğu yerde etrafında sizin başka biblo veya süslerinizle beraber duruyor olsa orijinal taşıdığı anlam veya mesajın tümünü aktardığını veya hissettirdiğini iddia etmek yanlış olabilir. Peki ama biz onu neden alırız veya müzeler onlarca para harcayıp bu eserlere veya kopyalarına neden başka müzelerden önce sahip olmak ister bu resmi muhafaza etmek ve göstermek neden bu kadar önemlidir? Elbette taşıdığı anlam veya verdiği mesaj nedeniyle değil diyemeyiz ama tüm sebep bu değil. Sanatçının o eseri yapmaya başladığında taşıdığı anlam ve orijinal fikir ile bizim o eseri veya kopyasını evimize koyduğumuzda taşıdığı anlam ve fikir arasındaki fark nedir?

Berger'e göre kopyalar kendimize ait sanat tecrübesini diğer tecrübelerimiz ile bağdaştırmamıza yardımcı olurlar. Onun hazırladığı belgeseli izlemenizi tavsiye edebilirim bu arada. Yazıyı fazla da uzatmadan artık bitirmek istiyorum o nedenle açıp durduğum soru öbeğine kısaca kendi yanıtımı ekleyip bitireyim. Bir esere sahip olurken o esere ait bilgiye ve sanatsal görüşe sahip olduğumuzu hissetmek isteriz. Böylece o eserin orijinaline, kopyasına veya görüntüsüne sahip olmak bir çeşit gurur hissi yaratır. Duvarlarımıza astığımız veya vitrinimize koyduğumuz, belki de telefonumuza duvar kağıdı yaptığımız sergilediğimiz sanat eserinin kendisi veya görüntüsü bilinçaltımızda eserin kendine ait güçlü anlamına, taşıdığı bilgiye sahip olma duygusu verirken öte yandan da başkalarına ben bu fikre bu beğeniye ve kültüre sahibim demesi için bir araç olur. Örneğin ünlü bir ressamın bir yemek masasını resmettiği tabloda yemek ve zengin sofra ana karakterdir. Yemek bir zevktir. Fakat bu tablo yenilemez. Bu başka bir şeyin göstergesidir ilk olarak sanatçının becerisi ve verdiği mesaj ikincisi ise onu satın alanın maddi gücü ile sahip olduğu beğeni, kültür seviyesi ve sanat zevkine sahip olduğu düşüncesidir. İster bir doğa resmi ister bir nü veya coşkulu bir savaşı temsil eden bir eser olsun ona sahip olmayı istememiz işte bu tür duygularla beraber karmaşık ve farkında olmadığımız sebeplerdendir. Herkes tarafından değer gören bir nesneye sahip olmuş oluruz ve o kültüre o bilgiye ait hissederiz. Çocukken odamızın duvarlarına astığımız posterler bile sahip olduğumuz zevki yansıtmak, belki de o kültüre veya bilgiye sahip olduğunu hissetmek ve aynı beğenilere sahip olan başkalarıyla bağ kurmak o topluluğa ait olmak, o zevke sahip olduğun için bir çeşit gururlanma ile açıklanabilir.

Gribin ve ilaçların etkisiyle biraz karmaşık anlatmış olabilirim düşüncelerimi ama açtığım sorulara vereceğiniz yanıtları ve fikirlerinizi merakla bekliyorum. Umarım haftanın konusunu seversiniz :)

8 Kasım 2021 Pazartesi

Blogları Canlandırma Projesi - Ekim


Herkese yeni bir BCP günlüğünden selamlaar :) Bu aralar hiçbir şeye vakit bulamadığım için arada bir bloğun yolunu unutmamak adına bu etkinlik kurtarıcı gibi oldu :) Kelime oyunu yazmayı da özledim ama şimdilik biraz daha çok ders çalışmalıyım. Boş durmaktan bunaldığım için yüksek lisansa hazırlanırken bir yandan da ikinci üniversite şeyinden faydalandım ve çocuk gelişimi lisans programına yazıldım. Latince isimlerle başım belada olabilir neyse ki bazı şeyleri Antik Toplum Tarihi ve Helence derslerinden çıkarabiliyorum. Mesela "Vestibulum oris: Diş dizisi (dental ark) ile dudaklar ya da yanaklar arasındaki bölüm" olarak anatomide tanımlanırken biz bu terimi arkeolojide "eve giriş bölümü, ön oda, bekleme salonu veya antre" yani mimari bir terim olarak öğrenmiştik. Bir diğer örnek olarak Atrium anatomide kalbin sağ ve solda kulakçık olarak tanımlanan giriş odaları iken arkeolojide mimari olarak genelde yağmur sularının içerideki bir havuza dökülmesini sağlayan içe eğimli ve tavan penceresine sahip bir çatısıyla giriş kapısından hemen sonra gelen bir lobi olarak tanımlanır. Amacı ışık ve boşluk hissini vermesi ve yağmur sularını toplamaktır. Yani Avmlerin girişi de aslında modern atriumlardır.

Konu dağıtmakta üstüme yok çünkü bir şeyi düşünürken başka şeyleri araştırmak veya düşünmek gibi garip bi huyum var. Resimleri büyüterek detaylara bakabilirsiniz böyle şeyler hoşuma gittiği için sizinle de paylaşmak istedim :) Konumuza dönersek bu ayki bcp teması distopya, ütopya ve bilimkurgu idi. Umarım seçimlerimi seversiniz :)

Last Exile

Yönetmen: Koichi Chigira

Yapımcı: Gonzo, Victor Entertainment

Japonya / 2003

26 bölüm her biri 24dk

Bilimkurgu, Aksiyon

Claus Valca ve Lavie Head çok yakın dostlar olan ailelerinin vefatından sonra beraber yaşayan ve babalarından onlara kalan Furgon ile hava postacılığı yapan iki yakın arkadaştır. Arkadaştan öte artık aile olmuşlardır. Tek hayalleri babalarının da hava kuryeciliği yaparlarken ölümlerine sebep olan Büyük Akıntı'nın üzerine kadar uçmaktır. Böylece ikisi de babalarını onurlandıracaklarını düşünmektedir. Hava kuryeciliği bir yandan da askeri bir önem taşımaktadır. Tabi ki ikili posta teşkilatının askeri yönünden başta çok da haberdar değildir. Hava postacılığında adını duyurmak ve nam salmak için düzenli olarak büyük yarışlar da düzenlenmektedir. Yarışlarda başarı sağlayanlara önemli görevler verilmektedir.

Yine böyle bir yarışa hazırlanıp görev aldıkları sırada yolda garip olaylarla karşılaşırlar. Görev dönüşündeyken tuhaf yıldız biçimli bir geminin bir başka furgonu vurup düşürdüğünü görürler. Yardım etmek üzere olay yerine ulaştıklarında pilotu ölmek üzereyken bulurlar. Pilot onlardan son dilek olarak taşıdığı kargoyu yanlarına almalarını ve görevi onun yerine yapmalarını ister. Çaresiz kabul ederler. Kargo küçük bir kız çocuğudur ve gitmesi gereken yer Sylvana adında bir gemidir. İşte hikayeleri böyle başlar.

Claus çok iyi bir pilottur. Lavie onun hem rotacısı hem de makanik ustasıdır her türlü tamirattan anlar ve çok zekidir. Minik kız Alvis ise Exile için önemli bir anahtardır ve Hamilton ailesinin kızıdır. Bu animede en sevdiğim karakterden biri sanırım Alex olabilir kendisi Sylvana gemisinin kaptanı ve cesur bir adamdır. Diğeri ise Dio.Hakkında açıklama yapmasam daha iyi ama beni hem güldüren hem üzen bir karakter oldu. Ayrıca Tatiana da müthiş bir karakter.

Olayların geçtiği gezegen endüstriyel devrimden sonra her şeyin ters gittiği ve kaynakların nerdeyse tükendiği, bu nedenle de insanların kafayı yediği kurgusal Prestel adlı gezegendir. Claus ve Lavie'nin içine düştüğü olay da aslında birbirine düşen toplumların arasındaki savaşın en önemli meselesi halindedir. Kaynak yetersizliği o kadar kötü boyuttadır ki insanlar suyu bile sınıflara ayırmıştır ve Lavie bir görev sırasında zengin ailelerden birinin bahçesindeki havuzda akan 1. sınıf suyu görünce altın bulmuş gibi sevinmiştir. Ailelerin birbirine üstünlükleri ve sınıflar arasındaki çatışmalar kısacık bölümler arasında çok iyi aktarılmış ve derin bir roman hissiyatı vermekte.

Ailelerden en üstün olanı Delphine adında deli bir kadının yönetiminde ve onun da amacı diğerleri gibi Exile'ı ele geçirmek. Delphine Eraclea ayrıca kraliçedir. Diğer soylular hem birbirlerine düşmüş hem de kraliçeye isyan halindedir. Exile'ı ele geçiren gezegenin tüm kaynaklarını ve potansiyelini elinde tutabilecektir. Ayrıca bu güç öylesine büyüktür ki yaşanılabilir başka gezegenlere ulaşılmasını sağlayabilir. İnsanlar arasındaki ilişkiler, çevre, makineler, savaş ve diğer her şey çok iyi aktarılmış özellikle 2003 yapımı olduğu düşünülürse inanılmaz kaliteli bir yapımdır. 



Elfen Lied

Yazar: Lynn Okamoto (Manga: Haziran 2002 – Kasım 2005)

Yönetmen: Mamoru Kanbe (Anime: Temmuz 2004 - Ekim 2004)

Anime 13 bölüm, Manga 12 cilt(107 bölüm)

Tür: Bilimkurgu, Dram, Aksiyon, Ecchi, Korku, Psikolojik, Romantik, Seinen

İnsan türünün bir üst sınıfı olduğu düşünülen bir tür keşfedildikten sonra bilim dünyasının elinde oyuncak olmuştur. Bilim adamları kurdukları gizli tesiste bu tür üzerinde deneyler yapmakta ve onları kontrol etmeye çalışmaktadır. Bu tür insanlara Dicloniuslar denilmektedir ve psişik yetenekleri bir nevi görünmez bin tane elleri vardır. normal insanlardan fiziksel olarak tek farkları bir çift boynuzlarının olmasıdır ve bu görünüş nedeniyle kolayca fark edilip avlanmaktadırlar. Psişik yetenekleriyle kullandıkları hayalet ellere vektör denilmektedir. Sıradan bir tanesinin vektörleri 2m mesafeye kadar etki etmektedir bu nedenle üzerlerinde deney yaparken bu mesafeye dikkat edilmektedir. Öldürmeye eğilimli bir tür olduklarından dolayı üzerlerinde deney yapılması ve kötü davranılması onları iyice tehlikeli bir hale getirmiştir. Özellikle çocukken kontrolden çıkmaları büyük olasılıktır ve bilimadamlarının onları tehlikeli virüsler gibi algılayıp ya yok et ya hapset mantığıyla yaklaşmasına yol açmıştır. Bir gün deneylerden kaçmayı başaran Lucy adındaki diclonius kaçarken başına aldığı darbe nedeniyle kişilik bölünmesi yaşar ve Nyuu adında saf bir karaktere dönüşür. Onu kurtaran çocuğun evine yerleşir ve başına ne zaman darbe alsa kişilikleri arasında geçiş yapmaya başlar. Peşinde onu arayan bilim insanları ve onu avlamak için gönderilen başka dicloniuslar ve her şeyden habersiz onu evlerine alan çocuklar arasında ölüm kalım savaşı patlak verir.

Uyarı: Biraz fazla kanlı ve bolca kıyafetsiz sahneler barındıran bi anime +18 denilebilir.


11 Ekim 2021 Pazartesi

Blogları Canlandırma Projesi - Eylül


Herkese yeni ve epey gecikmiş bir bcp yazısından selamlar :) Bu ay hiç kendimde değildim o yüzden bloğu takip edemedim, yorumları cevaplayamadım ve yazılarınıza gelemedim. Kişisel olarak zor durumlar yaşıyorum ve bir yandan da sınavlara hazırlanıyorum ve hepsi de çok yorucu geçiyor. Pozitif kişiliğimin depresif ve kaygı bozukluğu yaşayan bir yana arada sırada kaydığını hisseder oldum ve bu yabancı hisler hiç bana göre değil. Kendimi Saouron'un gözünün karanlık şerrinden uzak tutmaya çalışıyorum. Elbette geçici şeyler. Geçecek. Bu arada fırsat bulmuşken geciken yazımı yazıp sizlere uğrayabildiğim kadar uğramak istedim. Kış yaklaşıyor, kendinize mümkün olduğu kadar güneş depolayın. Bol sevgi ve enerji.. Bakalım Eylül için neler izlemişim. Konumuz en sevdiğim temalardan "Polisiye" idi. Ekim ayı da yakında yazılacak, bu sefer sonraki aya atmamayı planlıyorum :)

The Beast Must Die

Yönetmen / Senarist: Dome Karukoski, Gaby Chiappe

Yazar: Cecil Day-Lewis

İngiltere / 2021

Tür: Dram, Gerilim, Polisiye

1 Sezon 5 Bölüm


Gri ve soğuk bir havada yüksek bir falezin yakınında kurulu bir evde gerilim dolu atmosfere bir de dalgalar ve rüzgar eşlik ederken her an bir şey olacakmış hissi hakim. Aynı isimli bir romandan uyarlanan dizide bir annenin intikamı konu ediliyor. Dedektif romanları yazan Frances Cairnes oğlunun şüpheli ölümünün yeterince iyi araştırılmadığı ve katilin gizlendiği düşüncesiyle kendi araştırmasını yapmaya ve intikam almaya karar verir. Kazanın detaylarını takip ederek sonunda birkaç ipucuyla şüphelilerine yaklaşmaya başlar. En sonunda onlarla arkadaş olup evlerine kadar ulaşır ve kendini bir süreliğine eve davet ettirmeyi başarır. Bir süre katilin kim olduğundan tam emin olamasa da Rattery ailesinden birisi olduğu kesindir. Bakalım asıl katil kim ve intikamını nasıl alacaktır.

Bu arada cinayetten şüphelenen ve rolünü pek zayıf bulduğum yakışıklı polis bey de olayı başka bir koldan araştırmaktadır. Klasikleşen şekilde polis beyin psikolojik kişisel sorunlar yumağı vardır ve sürekli kabuslar görür kendine bile hayrı yoktur yani. Yine de en sonunda kadının neyin peşinde olduğunu anlayıp ona yardım etmeyi kafasına koyar ve dizi boyunca umarız bunu başarır. Kısacık bir diziydi. Bazen yavaş ilerliyor gibi ama kadının olayı nasıl çözüp kendini de nasıl kurtaracağı merakla izleniyor. Yakışıklı polis karakterlerin psikolojik sorunlar yaşarken mesleğini yapmaya çalışması konusu artık dizilerde sıkıcı olmaya başladı ama neyse ki ana konu o değildi.

Bu arada kitabın daha önce çekilmiş iki de film uyarlaması varmış ama onları izlemedim.

The Pact

Yönetmen, Senarist: Rebecca Johnson & Eric Styles, Pete McTighe

İngiltere / 2021

Tür: Gerilim, Suç, Polisiye, Dram

1 Sezon 6 Bölüm


Köklü bir bira firmasının fabrikasında çalışan dört arkadaş Anna, Nancy, Cat ve Louie patronları yüzünden zor zamanlar yaşamaktadır. Çalışanlarına sürekli eziyet eden ve bağımlı patron Jack için başta küçük ama sonu felaketle biten bir şaka düşünürler. Onu yüzüncü yıl partisinde sarhoş haldeyken yakalyıp arabanın bagajına atarlar ve muazzam bir ormanın ortasında yarı çıplak halde devrilmiş bir ağaç kütüğüne bağlayıp öylece terk ederler. Bu arada durumu fotoğraflayıp belki de sonradan şantaj yapmayı düşünürler. Bunun sonucunda biraz korkup hayat dersi almasını beklemektedirler. Fakat içlerinden ikisi vicdan yapıp onu kontrol etmek için geri döndüğünde şok edici bir durumla karşı karşıya kalır. Jack oradan ayrıldıkları kısacık zaman aralığında ölmüştür. Derhal diğerlerini arayıp geri çağırırlar ve ne yapacaklarına karar vermeye çalışırlar. Suçlu içlerinden biri mi değil mi belli değildir. Oraya giderken onları gören biri olup olmadığı belli değildir. Ailelerine bile durumu anlatamaz ve ne yapacaklarını şaşırırlar. Gerçekler yavaşça gün yüzüne çıkarken şaşırtıcı şeyler öğreniriz.

The Chestnut Man

Yönetmen:  Kasper Barfoed & Mikkel Serup

Yazar: Soren Sveistrup

Danimarka / 2021

Tür: Suç, Gerilim, Polisiye

1 Sezon 6 Bölüm

Nordik Noir olarak bilinen türün son örneği. Soğuk, yağışlı, tekinsiz ve buz gibi karanlık bir atmosferde gerilimli bir kurgu. Søren Sveistrup'un romanından uyarlanan dizide Danica Curcic "The Mist" ve Mikkel Boe Følsgaard "The Rain" başrollerde. Yazar aynı zamanda The Killing'in yazarı.

Şehirdeki suç oranının arttığı günlerde buz gibi bir sabahta ormanlık bir alanda tek eli kesilmiş ve üzerine bir kestane adam figürü bırakılmış bir kadın cesedi bulunur. Polis olayı araştırırken yıllar öncesinde işlenmiş bir cinayetle bağlantısını keşfeder ve bu sırada peş peşe başka olaylar yaşanır. Kışa yaklaşan mevsimde karanlık ve soğuk atmosferin yanında yavaşça ortaya çıkan sırlar katili usulca açığa çıkaracak. Hazır yavaş yavaş kestane mevsimi de geliyorken sıcacık kestaneler yiyerek izlenebilecek bir kuzey polisiyesi. Bu arada dizi güzel başlayıp güzel gidiyor ama finali zayıf bulduğumu söylemeliyim.

İşte bir incelemenin daha sonuna geldik sayın seyirciler. Yarın blog okumaya adayacağım kendimi bugünlük yoruldum. Umarım seçimlerimi seversiniz iyi seyirler :)