25 Nisan 2012 Çarşamba

~Mahzen Bölüm 6~


Öneri: Bu hikâyeyi okuduktan sonra, karanlıkta arkanızı kollayın…
Esin kaynağı: Bir rüya :)
Mahzen
Bölüm 6:

Sacred Classic_Plus -Main Menu Theme Song

“Nasıl? Ne gibi bir büyü, bir şeyin ardında hiçbir iz bırakmadan yok olmasını sağlayabilir? Burada böyle tuhaf şeylerin olduğunu duymuştum fakat hepsinin kulaktan dolma söylentiler olduğunu düşünüyordum. Bu yaptığın büyüden de öte bir şey! Sen nesin böyle? Normal bir insan ya da sıradan bir büyücü olmadığın kesin. Sende farklı bir şeyler olduğunu sezinliyordum lakin bu kadarını beklemiyordum. Bu, daha önce karşılaştığım büyücülerin hiç birinin hayalinde bile var olamazdı.
Sen nasıl bir yaratıksın ha? Hiçbir iz bırakmadan kaybolan şeyler… Buna benzer şeyler yalnızca ‘Zaman Lordları’ ile alakalı küf kokulu hikâyelerde anlatılırdı. Yoksa sen… Yo hayır, o olman imkânsız! Bunun için fazla gençsin. Çok fazla güce sahipsin ama bunun yanında bilgelikten eser yok! Tabi bazı şeyler görünenin tam aksi olabilir ve bazı şeyler de göründüğü gibi olmak zorunda olabilir. Lakin yine de o olman mümkün değil zira Yıldızların arasında sıradan bir insana yer yok...” Şaşkınca kafasını sallarken ağzı bir karış açık halde, bir kulağımdan girip diğerinden çıkan anlam veremediğim bir ton şey zırvalayan ve hayal kırıklığının en ağırını yansıtan simsiyah gözlerinin ardındaki merakı gizlemeye çalışan Bıçakçı, başının bir metre kadar yukarısında füzyon reaktörü kadar hızlı dönen altın nesnenin farkında bile değildi.
Benimse tüm dikkatim altın çembere yönelmişti. Neler olduğuna dair en ufak bir fikrim bile yoktu. Çemberin içinde bir tür elektriklenme baş göstermişti. O kadar hızlı dönüyordu ki ejderha gözünün kızıl ışığı ikinci bir halka gibi görünüyordu. Bıçakçı’nın başının üzerinde son sürat dönen altın bir çember, çemberin çevresinde kırmızı bir hale ve içindeki elektriklenmenin tam ortasında koyu bir gölge…
Aslında artık ona bileklik veya çember denemezdi çünkü çok daha farklı bir şeye dönüşmüştü. Çevredeki enerjiyi büyük bir hızla yuttuğunu sezinliyor, aynı zamanda o şeyle aramda açıklayamadığım bir tür bağ olduğunu hissediyordum. Sanki canlı bir varlık gibiydi; çevresindeki her şeyi yutmak ve yok etmek istediğini anlamıştım bir şekilde. İyon topu, nebula… Ne olduklarını hatırlayamasam da bunlara benzer bir şey diye düşünüyordum.
Bıçakçı şaşkınlığından kurtulmuş, anlamsız zırvalamalarına son vermiş ve nihayetinde kendisinden bir metre yukarıda olup bitenleri fark edebilmişti. Bense darmadağın olan düşüncelerimin arasında, yeni bir saldırıya uğrama ihtimali yüzünden paniklemiştim bir an için. Neyse ki düşmanım tekrar bıçak fırlatmaya kalkışmadı. Belki de fırsatı olmadı zira üzerimden geçen panik dalgası ile birlikte bir zamanlar bileklik olan o şey harekete geçmiş ve aslında neye dönüştüğünü açıkça belli etmişti: aydınlığı yutan ve evrenin sahip olduğu bütün karanlığın kaynağı olan karadeliklerin mutasyona uğramış bir şekliydi…
“Biliyordum!” Kısa bir kahkahanın ardından devam etti Bıçakçı “Her şey yazıldığı gibi. Seni burada bulacağımdan emindim, oysaki kimse inanmamıştı…” Artık onun aklını kaçırmış olduğunu düşündüğümü söylememe gerek bile yok sanırım. “Kehanet şöyle der: Sonsuzluğun geçidini avuçlarında taşıyan, büyük bir kargaşayla gösterecek varlığını. Ay karanlığa yenilmeden hemen önce. Ve bir seçim yapması gerekecek: insanlar ile Yıldızlar arasındaki savaşın kaderi bu seçimle belli olacak. Seçimi kaybedenlerin sonu ise yalnızca, acı içinde, ölüm olacak!”
Karşımda çok önemli bir şeyi açıklamanın ciddiyeti ile bana bakan düşmanım, herhangi bir tepki vermemi bekliyor gibiydi. Fakat söylediklerinin benimle veya içinde bulunduğumuz durumla ne alakası olduğunu anlayamamıştım. Muhtemelen kafamı karıştırabilmek için böyle saçma şeylerden bahsediyordu.
“Tebrik ederim, gerçekten etkileyiciydi,” dedim sesimdeki alaycılığa engel olamayarak ve devam ettim “Fakat aklımı karıştırabilmek için bundan daha fazlasına ihtiyacın var Bıçakçı. Buraya ne amaçla geldiğin zaten ortada. Farklı farklı açıklamalar yapmanın hiç lüzumu yok. Bu, tepende son sürat dönen şey, sonsuzluğun geçidi falan değil alt tarafı sıradan bir karadelik. Üstelik ben kargaşa çıkarmadım, siz kargaşayla geldiniz. Hem de burada senin gibi bir büyücü veya cadının olduğunu bilerek ve onu öldürmek amacıyla! Hakkında pek az şey duydum Bıçakçı ve duyduklarım yetti de arttı. Sen, kendi çıkarların için kendi halkına ihanet edebilen aşağılık bir hainsin. Sözlerin benim için hiçbir değer ifade etmiyor…” Bıçakçı’nın sözlerim karşısında etkilenmeden kalabildiğini ve hatta gülümsediğini görmek konuşmayı bırakmama neden olmuştu.
“Bitti mi?” Cevabımı beklemeyi gerek görmeyen düşmanım hemen ardından devam etti. Zaten cevap vermeye de niyetim yoktu. “Öyleyse bırak anlatayım,” şimdi bir öğretmen edasıyla konuşuyordu “O işe yaramaz insan sürüsü bu bölgede kötü olayların olmasına sebep olan kötü bir ruhu yok etmek için geldi. Bizim de onlarla gelmemizin sebebi ise para ve rahat bırakılmaktı. Yani en azından hikayenin bilinen kısmıyla o zavallılar öyle sanıyor. Kız kardeşimi ve diğerlerini buraya gelmeleri için ikna eden bendim! İnsanlar ve Yıldızlar arasında yıllardır süregelen büyük bir savaş var… İçimizden en yaşlı ve en bilge olanımız ölmeden önce ardında çözülmesi gereken bu kehaneti bıraktı. O günden beri bütün Yıldızlar savaşa son verecek olan, bizi kurtaracak ve insan egemenliğini yerle bir edecek olan kişiyi arıyor. Burada olman çok az bir ihtimaldi fakat denemeye değerdi. Onun sen olman beni de çok şaşırttı, yaşlı ve bilge birini bulacağımı düşünmüştüm hep. Her neyse. Sonunda kehanetin işaretleri gerçekleşti ve seçilmiş kişi ortaya çıktı. Hadi, benimle gel... Birlikte kardeşime katılalım ve Yıldızların egemenliğini kuralım!” Sonlara doğru sesi bilgelikten çok karanlık bir güç taşıyordu.
Tam anlamıyla ağzım açık kalmıştı. Söylediklerine gerçekten inanıyor gibi görünüyordu ve bu hiç normal değildi. Tamam, saçma sapan olayların ortasında kaldığım doğru fakat bu kehanet olayı ve düşmanımın sözleri düpedüz palavraydı. Diyelim ki bunca tuhaf olayın içinde Bıçakçı’nın kehanetinin doğru olma ihtimali var, yine de kehanetteki kişinin ben olduğuma inanıyor olamazdı. Belki de yeteneklerini engellediğim için aklını kaçırmış olmalıydı. Çünkü bir insanın karşısındaki kişiyi öldürmek istemesinin hemen ardından ona bir tahtın ortaklığını teklif etmesi için ya gerçekten çok iyi bir sebebinin olması ya da aklını kaçırmış olması gerekirdi. En azından bunun aksini ispatlayacak bir şey yoktu ortada.
“İnsanlar acımasız yaratıklar. Önlerine çıkan her şeyi yok ediyorlar ve emin ol buna devam edecekler. Onlar Barbar! Yaptığımız onca güzelliği şeytanca ve affedilmez olarak görüyorlar. Bizden iğreniyorlar… Hastalıklıymışız gibi davranıyorlar. Yıldızlar ve dünyanın geri kalanının iyiliği için bu katiller durdurulmalı ve gerekirse yok edilmelidir. Kararını ver artık; Zamanın Bekçisi olarak Yıldızları korumayı mı yoksa o zavallıların tarafında yer alarak bundan sonra ‘Bıçakçı’ yerine ‘Seçilmiş Kişiyi Öldüren’ olarak anılmamı mı tercih edersin?” Hala beni ikna etmeye çalışıyordu. Zihnime girip düşüncelerimi yönlendirmeye çalışan bir tür gücü olduğunu hissetmiş ve neyse ki fiziksel saldırılarını engellediğim gibi bunu da zamanında durdurmayı başarabilmiştim.
“Yeter! Daha fazla dinlemek istemiyorum. Sandığın kişiyle hiçbir alakam yok ve ayrıca, unutma, ben de ucube dediğin o insanlardanım. Her şey değişir Bıçakçı. Zaman değişir, insanlar değişir. Bahsettiğin savaş koca bir aptallık! Gelecekte hiçbir şey bugünkü gibi kötü değil, inan bana. Sana bütün bunları bırakıp gitmen ve yaşamını değiştirmen için bir şans veriyorum. Git ve insanlardan uzak dur Bıçakçı, belki o zaman iyi şeylerin olması için savaşa gerek olmadığını anlayabilirsin.”
Verdiğim yanıtı hiç hoş karşılamamıştı. Söylediklerini anlayamayacak veya sunduğu ittifak teklifini reddedecek kadar aptal olup olmadığımı düşünüyor gibiydi.
“Evet, o zavallılar gibiydin lakin şimdi bizden birisin. Düşünsene, yıllarca yok yere savaşıp durdular ve bundan sonra da böyle devam edeceği ortada. Bunları durdurabilirsin! Ölmeleri gerekmez, yalnızca bu şekilde hüküm sürmelerine engel olmalıyız, hepsi bu. Gelecekte her şeyin iyi olması senin elinde,”
Neden hala ikna etmeye çalışıyordu ki? Ben zaten dünyanın iyiliği için uğraşıyordum. Bütün bu olan bitene anlam veremez olmuştum, üstelik şimdi de mantıklı konuşmaya başlamıştı. Söyledikleri doğru olabilir miydi? Burada olmamın belki de tek bir amacı yoktu. Kader miydi? Her şey bu kadar karışık bir hal almak zorunda mıydı?
Bıçakçı ve çetesiyle hiç karşılaşmasak, anomaliyi güvenceye alıp ait olduğumuz yere çabucak dönsek olmaz mıydı? Lanet olsun! İnsanlar savunduğum kadar da masum değil. Gerçekten daha iyi bir insanlık için gözlerini korkutabilirim belki de. Gelecek için küçük bir dokunuş… Güçlüyüm, yıldızların lideri olurum. Öldürmelerine izin vermem ama korkutmaları işime gelir, böylece daha iyi bir gelecek şekillenebilir!
Bıçakçı konuşurken ben de oradan oraya sıçrayan düşüncelerim arasında gerçekleri görmeye çabalıyordum. Neydi doğru olan? Kafam karışmıştı bir kere, toparlamak imkânsız gibiydi. Üstelik yorgundum. Neyse ki Bıçakçı’nın söylediği son şey, anlamsızca, bütün cevapları bulmamı ve kararımı vermemi sağladı. “Biz savaş değil, huzur istiyoruz. Bunu sende biliyorsun!” Yo hayır, bu doğru değil! Niyetlerinin gerçekte ne olduğu hakkında hiçbir bilgim yoktu. Ama bir şeyin farkına varmıştım, savaş istemediğini söylerken gözleri garip bir kurnazlıkla parlamıştı. Beni, söylediği yalana inandırmaya çalışıyordu. Kurduğu cümleler inandıklarından çok kararlarımı etkileyebilmek adınaydı. Düşüncelerimin dengesizleşmesine şaşmamak gerek aslında. Çünkü aklım karıştıkça düşüncelerimi kontrol etmesine engel olamamıştım. Söylediği son şey, küçük bir ayrıntı… Düşüncelerimin dağıldığını ve yönlendirildiğini anlamama yetecek derecede güçlü görünmeyebilir belki; fakat her zaman söylerim, ayrıntılara takılan bir insanım çünkü küçük bir ayrıntıda büyük şeyler bulabilir insan.
İnsanlar savunduğum kadar masum değildiler, fakat onlar benim geçmişim, bu günüm ve geleceğimdi. Büyük bir yanlışa doğru sürüklenmekten son anda kurtulmuştum. “Tüm canlıların iyiliği için. Geleceğin güzel ve parlak olması için! Şafak sökmeden ve gecesinde dolunayın üzerini karanlık örtmeden önce! Hadi, benimle gel!” Kendime geldiğimin ve hipnoz yeteneğini tekrar engellediğimin farkında değildi. Gerçi yüzüme bakınca kafamın hala karışık olduğunu düşünmesi normaldi.
“Hayır!” diyebildim sonunda, dağılmaya yüz tutan irademi yeniden toparlayabildiğimde. “Yalanlarını kendine sakla. Zihnimden de uzak dur! Bunu sakın bir daha deneme, yoksa sonuçlarına katlanırsın Bıçakçı… Hâlâ bütün bunları bırakıp gitmek için bir şansın var, ne diyorsun? Bu teklifi yinelemeyeceğimi de bilmelisin!” Gitmesini istiyordum, çünkü… çünkü gitmezse onu öldürmek zorunda kalmaktan korkuyordum. Benim görevim Jean için zaman kazanmaktı, her şey gün doğmadan bitmiş ve dünya güven içinde olacaktı. Bıçakçı’nın yaptığı veya yapabileceği tüm kötülüklerin cezası başkası tarafından verilmeliydi. Onunla hiçbir ilgim yoktu ve ben kimseyi öldüremezdim.
“Demek öyle,” kötü bir şey düşündüğünde yüzünden koyu bir gölge geçiyordu, bunu nasıl yapıyordu anlamıyordum. “Demek onların tarafındasın, o ucubelerin! Pekâlâ, cevabımı mı merak ediyorsun? Buna ne dersin?” bunu hiç ama hiç beklemiyordum. Gözlerini ve zafer edasıyla sırıtan suratını benden hiç ayırmadan sağ elini yana doğru uzattı. Ne yapmaya çalıştığını anlayamamıştım, elinde bıçak yoktu ve büyü de yapamaz diye düşünüyordum. Sonra birden “Artık onu getirebilirsin Black!” diye bağırdı. Yaklaşık otuz metre ileride, ağaçların arasından cevap veren bir kıpırtı ve ardından sürüklenen bir şeyin sesi ensemde buz gibi bir soğukluk hissetmeme neden oldu. O şey yanımıza gelirken “Zamanın Bekçisini bulup halkımı kurtarmak için her şeyimi feda ettim! Bırakıp gideceğimi mi düşünüyordun? İşte sana cevabım…” diye fısıldamıştı düşmanım.
Bıçakçı’nın çağırdığı şey ağaçların arasından dolunayın aydınlığına çıkarken çevremde gezinen korkuyu yoğun bir şekilde hissedebiliyordum. Koskoca Bıçakçı’yı durdurabiliyorken küçük bir çıtırtıdan neden bu kadar etkilendiğime anlam veremiyordum. Sonra bu kadar korkmama sebep olan şeyin ne olduğunu gördüm…
Sıradan, aslında iri yarı, orta yaşlarda bir adam; ayın aydınlattığı, maviye çalan siyah, uzun, kirli saçları ve asık suratıyla olduğu yerde kalmış, ardındaki çalılığa takılan ağır bir şeyi sağ yanına doğru çekiştiriyordu. Sonunda Black’in gücüne dayanamayan çalı demeti çatırdayarak pes etmiş aynı zamanda kısa bir inleme sesi duyulmuştu. Küçük bir sürüklenme sesinden neden bu kadar korktuğumu işte o zaman anladım. Black’in sağ eliyle sürüklediği bir ‘şey’ değil ‘birisi’ydi. Dayımdı!
Üstü başı param parça olmuş, eli yüzü kanlar içinde kalmıştı. Nefes almakta zorlanıyor gibiydi. Uyanık kalmakta bile zorlanıyordu sanki. Black, onu saçlarından tutarak dizlerinin üzerinde doğrulmasını sağlıyordu. Zihnimde ‘onu yakalamışlar’ düşüncesi dönüp dururken Bıçakçı kahkahalar atıyor, Black asık suratıyla emir bekliyormuşçasına düşmanıma bakıyordu. Dayımsa zar zor açabildiği gözleri ve fısıltıdan öteye geçemeyen kelimeleriyle bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Duymayı çok istemiş olmalıyım ki rüzgâr kelimeleri tek tek taşıdı kulağıma “İnsanın gücü yoktur, sorumlulukları vardır…” Bununla ne demek istiyordu ki? Gerekeni yapmam ve korkmamam gerektiğini mi? Neden her şeyi olduğu gibi söylemiyor da bilmece gibi konuşuyordu sanki? Anlayamıyordum, ne yapacağımı bilemiyor ve düşünemiyordum.
Omzumdaki yangın yerini nabız gibi atan soğuk bir sızıya bırakmıştı. Çevremde olup bitenler acının gerçekliğini yok ediyor ve fiziksel yaraları değersiz kılıyordu. Yanan tenimden artık kan sızmadığı için şanslı olmam gerekirdi fakat şansın beni terk edip kilometrelerce uzağa kaçtığı aşikârdı. En sonunda sesimi bulabildiğimde fısıltıdan öteye geçemese de “Bırakın onu!” dedim. Bıçakçı ise uzakta olmasına rağmen beni çok iyi duymuştu. Sesimi yutmama neden olan korku onu eğlendiriyor, boncuk gibi gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Şaşırmış gibi yaparak “Bırakmak mı? Fakat sana verdiğim cevap bu değildi ki…” derken Black’e göz kırptıktan sonra devam etti “Hadi ona cevabımızı göster Black!”
Tedirginlik içinde Black’e baktım, her ne yapacaksa ona engel olmak istiyordum. Fakat o, çoktan havaya kaldırdığı sol elindeki hançeri anında sapladı kanlar içindeki adamın göğsüne. Dudaklarımda yarım bir “Hayır!” nidası asılı kaldı. Keskin metal parçası dayımın değil de benim kalbime saplanmıştı sanki. Kulaklarım ne çevreyi ne de çığlıklarımı duymuyor, ciğerlerim oksijen almıyordu. Ağzından akan kan koyulaştıkça gözleri kapanan dayım, Black’in geri çekilmesiyle yere yığılırken tüm hücrelerimin titrediğini hissediyor ve dizlerimin üzerine ne zaman çöktüğümü hatırlayamıyordum. Başım yere eğilmiş, toprağı avuçlamış, ne yapmam gerektiğini bilemez haldeydim.

****

Bütün bu olanları Jean’ın veya Amelie’nin önceden bilip bilmediklerini merak ediyordum. Ormanın içinde ilerlerken dayım hakkında endişe edip durmuştum ama Amelie ne endişeli görünmüş ne de bir şey söylemişti. Jean zamanda yolculuk edebiliyordu ve bu olayı görmemiş olması imkânsızdı. Resmen onu feda etmişti. Her şeye göz yummuştu! Ve Bıçakçı, ona gitmesi için bir şans vermiştim ama o… benim için değerli olan birini öldürmüştü! Göz göre göre, benimle dalga geçerek, onun öldürülmesi emrini vermişti. Yaşamayı hak etmiyordu ve hiçbir zaman hak edeceğini de sanmıyordum.
Acı… Öfke… İntikam…
Nefret dolu duygular benliğimi ele geçirmişti. Bıçakçı’nın derinden gelen kahkahası sinirlerimi bozuyordu. Black’e bir şeyler söylüyor o da cevap veriyordu ama tek anladığım Storm’un buraya gelmesi gerektiği hakkında bir şeylerdi. Kardeşini yanına çağırıyordu, böylece güçlenecek ve benden kurtulabilecekti. Bu beni daha da sinirlendirmişti. Buna izin veremezdim. Kurtulmalarına izin veremezdim. Bütün bu olanlardan sonra gitmelerine izin veremezdim!
Başımı kaldırdım ve ayağa kalktım. Her şey bulanık görünüyor, gözlerimden ılık yaşlar akıyordu. Ne zaman ağladığımı bile hatırlamıyordum. Bedenim bir kez daha farklı birinin kontrolünde gibiydi. Tek hissettiğim, öfke ve intikam karışımı bir duyguydu. Etrafıma baktığımda Bıçakçı’dan başka kimsenin olmadığını gördüm. Black, Storm’u çağırıyor olmalıydı. Düşmanım “Boşuna uğraşma. Kardeşim geldiğinde iki kat daha güçlü olacağım ve seni kendi ellerimle öldüreceğim…” diye söylenirken yine anlayamadığım birtakım şeyler fısıldadığımı fark etmiştim.
“Expirre Vinen-Firrel Polex… Expirre Vinen-Firrel Polex…” Sürekli aynı şeyi tekrar edip duruyor, öfkeyle Bıçakçı’ya bakıyordum. Bedenimin kendi kendine hareket etmesi hem tuhaf hem de ürkütücüydü. Fakat şu durumda iyi bir şey olacaksa nasıl olduğu umurumda bile değildi. Aynı sözcükleri aynı ritimle ama hep daha yüksek bir ses tonuyla tekrar ederken altın ejderhanın çevrelediği karadeliğin de harekete geçtiğini fark etmiştim. Sancıyıp duran yaşlı bir kasırga gibiydi. Birer haykırışa dönüşen kelimelerime nihayet son verdiğimde “EXPİRRE VİNEN-FİRREL POLEX!” artık neler olacağını anlamış ve “Bunu sen istedin Bıçakçı.” diye fısıldamıştım.
‘Bir insanı öldürmek, kendinden bir parçayı kesip atmak demektir.’ Karadelik göz kamaştıran beyazlıkta son birkaç pırıltının ardından hiç kimsenin görmediği kadar koyu bir siyaha teslim olurken bu cümle yankılandı zihnimde. Fakat o sırada ne cümleyi ne de anlamını algılayamayacak derecede öfke yüklüydüm.
Zaman yine hızlı çekim moduna girmişti, her şey çok kısa sürdü. Karadelik çevredeki sesleri yutuyordu ve sıra Bıçakçı’ya gelmişti. Her nasıl olduysa karadeliği yalnızca düşmanıma odaklamıştım. Bunun dışında ışığı, sesi ve enerjiyi yutuyordu. Ruh emicilerin Harry’yi öpmesine benzetmiştim olayı. Bu Harry ve ruh emiciler kim ve neydi tam olarak hatırlayamıyordum ama o sahneyi biliyordum. Gerçi karadelik ruh emiciler gibi insanın ruhunu değil, geriye kalan ne varsa her şeyini yutuyordu ya neyse…
Bir yanım düşüncelerimi saran intikam duygusuyla ne kadar çok istese de Bıçakçı’nın ölümüne ve hissettiği dehşete tanıklık edememiştim. Zira karadelik doğası gereği bir şeyi yok ederken onun ısınmasına ve dolayısıyla çok parlak bir ışık yaymasına neden oluyordu. Bıçakçı’nın yaydığı ışık nedeniyle gözlerimi kapatmak ve oluşan ısıdan dolayı onun bulunduğu bölgeyi görünmez bir ısı kalkanının içine hapsetmek zorunda kalmıştım. Işık öyle kuvvetliydi ki kapalı olmalarına rağmen gözbebeklerimin tutuşmalarından korkuyordum.
Bıçakçı ışımaya başladığında gözlerimi yalnızca birkaç saniyeliğine kapatmak zorunda kalmıştım fakat bu süre onun yok olmasına yetecek kadar uzundu. Şimdi düşmanımdan geriye kalan mor plazmanın karadelik etrafında disk şeklini alarak onun tarafından çekilmesini ve havayı yırtar gibi duran karanlık cismin onu hiçliğe göndermesini izliyordum. Biraz olsun pişmanlık duyup duymadığını merak ediyor ve ölürken aklından neler geçirdiğini, ne hissettiğini düşünüyordum. Acı? Öfke? Böyle bir durumda işe yarayabilecek bir büyü? İntikam almak? Onun ne hissetmiş veya ne düşünmüş olabileceğini bilemiyordum fakat bildiğim bir şey vardı Bıçakçı’nın ölümü içimdeki intikam duygusunu bastırmaya yetmemişti. ‘Kalbin yarısı kişiye aittir, diğer yarısı ise sevdiklerine’ diye bir söz vardır, benim kalbimin yarısı yok edilmişti. Ve şimdi onun yerinde sinsi öfkeden başka bir şey yoktu.
Ne yapmam gerektiğini düşünüyordum. Gece hiç bitmeyecekmiş gibiydi. Ya hiç bitmezse diyordum. Sonra birden dayımın ölmemiş olma ihtimali geldi aklıma; tabii böyle bir şey mümkün görünmüyordu. Hançer tam kalbine saplanmıştı, ama işte o ‘belki’ denen umut verici kelime yok mu…
Koşar adımlarla sol taraftaki ağaçlara doğru ilerledim. Fakat nedense dayıma ulaşmak sandığımdan daha uzun sürmüştü. Ona yaklaştığımdaysa dizlerimin bağı çözülmüş ayakta kalamamıştım. Kalan son birkaç adımı ise dizlerimin üzerinde ancak tamamlayabilmiştim. Yüzükoyun yığılmıştı yere, omzundan tutup sırtüstü çevirirken, ‘hala küçük bir umut olabilir’ diyordum. Saimi yere bırakıp başını sol koluma yaslarken bulunduğumuz açıklığın tam ortasında yer alan ve neredeyse tükenmek üzere olan mor plazmaya aldırış etmemeye çalışıyordum. Önce hançeri çıkartmak istedim fakat bunun yanlış bir davranış olacağı kanısına vardım. Yine de çok kan kaybetmişti ve nefes almıyordu. Göz bebekleri küçülmüştü ayrıca kalbinde küçük bir kıpırtı dahi yoktu. Çok geç kalmıştım…
Öldüğüne inanmak istemiyordum, gitmesini istemiyordum! Uyanması için onu sarstım, hançere değmemeye çalışarak yumrukladım. Bağırdım, bizi bırakıp gidemeyeceğini söyledim. Uyumanın sırası değildi şimdi, kalkıp savaşmalıydı. Direnmeliydi. Gözlerini açmalıydı. Hıçkırıklarım bedenimi sarsıp nefes almamı engellediğinde ancak fark edebilmiştim yeniden ağlamaya başladığımı. Nasıl söyleyecektim? Yengeme olan biteni nasıl anlatacaktım, öldüğünü nasıl söyleyecektim? Düşünceler başımı ağrıtıyor ve her şey anlamsız gelirken bu kâbustan uyanmayı diliyordum.
Derken, gür bir kadın sesi kendime gelmem için beni zorladı. Storm çığlık atmıştı ve ne soracağına karar veremeyen zihninden birkaç kelimeyi seçip çıkarabilmişti. “Yoo, hayır! Kardeşim?” Mor plazmanın kardeşinden kalanlar olduğunu nasıl anlamıştı bilemiyordum, belki de enerjisini tanımıştı. Soldan,  göl tarafından geliyordu ve o da benim kadar intikam duygusuna batmış durumdaydı. Elleri ve deri cübbesi yanıklar içindeydi. On metre ileride gözlerimdeki yaşlardan dolayı zar zor seçebildiğim mor plazmanın son kısmını büyük bir hızla yutan karadeliğe doğru koşmaya başlamıştı. Fakat artık çok geçti. Çevreyi sarsan büyük bir gürültü Storm’un dengesini bozmuş ve henüz birkaç adım atan Beyaz Cadı kendi ayaklarına takılarak yere düşmüştü.
Şiddetli gürültünün kaynağı karadelikti. Plazmanın hepsini yutmuştu ve Storm’un ona yaklaşması karasız hale gelmesine neden olmuştu. Çünkü Beyaz Cadı ve Bıçakçı ikizdiler, enerjileri birebir aynıydı. Enerjileri aynı olduğu için Storm’u da yok etmesi gerekirdi fakat ben onu yalnızca Bıçakçı’ya odaklamıştım. İşte bu nedenle kararsız hale gelen karadelik kör edici bir ışık saçarak şiddetli bir patlamayla kendini imha etmişti. Kendini yok ederken çevresinde oluşturduğum ısı kalkanını da parçalamış ve enerjimin bir kısmını kaybetmeme neden olmuştu.
Patlamanın ardından çevrede birkaç ağaç ve çalı tutuşmuş, çıtırdayan yangının kokusu her yanı sarmıştı. Nihayet ayağa kalkabilen Beyaz Cadı patlamayla birlikte etrafa yayılan aurorayı dehşetle izlemekteydi. Kriz geçiriyor gibiydi. İki yanında yumruk haline getirdiği avuçlarında şimşekler tutuyor, elleri bileklerine kadar simsiyah dumanlarla kaplanıyordu. Ona sağ yanından bakıyordum. Titanic’in batışını izler gibi bir hali vardı. Gözleri dehşet içeren bir ifade taşıyordu fakat yüzü taş kesilmişti. “Tıpkı Bıçakçı gibi” diye düşünmüştüm. Onun kadar soğuk ve gizemli ayrıca ne yapacağı tahmin edilemeyen biri…
Çevrede çatırdayarak yanan ağaçlardan başka bir ses kalmamıştı ve onlar da sanki kilometrelerce ötedeymiş gibi duyuluyordu. Aldığım her nefesin sesini çevrede yankılanıyormuş gibi hissediyordum. Tepemizde asılı duran ve yavaşça silinmeye başlayan auroradan başka kıpırtı da yoktu. Ne kadar süre bu şekilde bekledik bilemiyorum. Belki çok uzun, belki de çok kısa bir süreydi ama bütün o tuhaf bekleyiş boyunca tek düşünebildiğim çektiğim acının hesabını sormaktı. Bıçakçı’nın ölümü intikam duygumu bastırmaya yetmemişti. Storm’un da benim kadar acı çekmesini istiyordum çünkü o da ikizi kadar suçlu ve sorumluydu.
O güne kadar birini öldürebileceğimi söyleseler inanmazdım. Küçücük bir örümcekten bile korkan birisiydim ben. Fakat şu olanlara da bir bakın, birini öldürdüğüm yetmiyormuş gibi diğeri için planlar kurmaya başlamıştım. Psikopat bir katil gibi davranıyordum. Gerçi o sırada kendi isteğimle hareket ediyor değildim aslında. Tüm benliğim kötü duygular ve düşüncelerle kaplanmış durumdaydı. En başta da öfke ve intikamla... Biraz çaba göstersem kendimi bu durumdan kurtarabilirdim belki de fakat ok yaydan çıkmıştı bir kere. Kendime gelmeyi gerçekten istememiş olabilir miydim? Canım yanmıştı ve ne olduğu umurumda bile değildi. Ölsem de umurumda olmazdı herhalde.
“Ruhların dansı! Fakat burada olmaları imkânsız,” titreyen fısıltısı zar zor duyuluyordu, tepemizde salınan ve artık neredeyse görünmez olan auroradan bahsediyordu “Kardeşimi almaları için onları buraya sen çağırdın, Seni Pis Ucube!” Artık hiçbir şeyden korkum yoktu. Sözlerimi sakınmaya çalışmadım, onu kızdırmaktan da çekinmedim. Belki de sinirlenmesini gerçekten istiyordum, emin değilim. “Ya, evet!” dedim, sesimin onunki kadar gür çıkabilmesine hayret ederek “Onları ben çağırdım. Her şeyi ben yaptım! Kardeşini ben öldürdüm çünkü bütün bunları o başlattı. Ve sana bir şey söyleyeyim, Storm: Burada ucube olan biri varsa o da sensin, Beyaz Cadı!” Auroradan ayırabildiği gözlerini aniden bana dikmiş ve böylesine bir güce gerçekten sahip olduğuma inanmakta zorlanıyormuş gibi beni süzmeye başlamıştı. Öfkeden çatılan kaşlarına şakağında belirginleşen kalın bir damar eşlik ederken, sımsıkı kapadığı çenesi kasılıyordu.
Tam bir dakika sonsuz sessizlik yaşadık. Sözlü düelloyu kazanmanın zaferini yaşıyor gibiydim fakat hemen ardından Storm yine keskin bir çığlık attı. Çığlığıyla beraber sanki ortamdaki tüm ışık bir sünger tarafından emilmişçesine soluklaştı, Storm’un yüzünde koyulaşan gölgeler onun tüm güzelliğini hiçe sayıp çürümekte olan bir iskelete benzemesine neden oldu. Sesi büyülü bir işkenceydi sanki, kulaklarım parçalanacak sanmıştım. Neyse ki bu durum fazla uzun sürmemişti. İşkenceyi kesen Beyaz Cadı çevremizde bir fırtına başlatmış ve üzerime yıldırımlar yağdırmaya koyulmuştu. Umurumda değildi, korkmuyordum. Dayımın başını usulca toprağa yasladım, ölmüş olsa bile toprağın onu koruyacağını hissediyordum.
 Gözlerim yerde parıldayan metal nesneye ilişti, onu almam için ısrar eder gibiydi. Saiyi sol elimle dikkatlice kavradım ve yavaşça ayağa kalktım. Çevremde esip gürleyen fırtına ve bedenimi sıyırıp geçen yıldırımlar eşliğinde ağır adımlarla Storm’a doğru yürümeye başlamıştım. O, aklını kaçırmış gibi bir yandan öfkeyle bağırıyor diğer yandan durmadan saldırıyor; bense, belki de ölüme doğru yürüyordum. Neler olduğunun farkındaydım fakat sanki olayların dışında kalmıştım ve hiçbir şey umurumda değildi artık. Bedenim doğaçlama hareket ediyor, aklımsa ona uyum sağlıyordu.

****

Storm’un fırlattığı yıldırımlar tarafından parçalanan ağaçlar dört bir yana dağılıyor, kıymık parçaları metrelerce savruluyordu. Kuru otlar ve yapraklar alev alırken Beyaz Cadının haykırışları bu senfoniye eşlik ediyordu. Yıldırımlar bana da çarpıyordu elbet fakat hiçbir zarar veremiyorlardı. Toprakla olan bağlarım elektriğin bedenime zarar veremeden ayaklarımın altından akıp gitmesini sağlıyordu. Bunu daha önce fark etmiş ve kullanabilmiş olsaydım bir şeyler değişir miydi bilemiyordum.
Yürüdüm yavaş ve sakin adımlarla, en sonunda aramızda iki adımlık mesafe kalıncaya dek. Ve durup birbirimizin gözlerine baktık bir an için. Neden kavrulup kömür olmadığımı merak eder gibi bir hali vardı. Bıçakçı’nın ölümüyle birlikte mantığını da yitirmişti, zihni şimdi ne yapması gerektiğini düşünemeyecek kadar dalgındı. Yolda savrulup duran boş bir teneke kutuydu o an için. Ve benim de gerçekten ben olduğum söylenemezdi.
“Kardeşim…” hala gözlerimin içine bakarken bomboş zihninden yalnızca bu kelimeyi çıkarabilmişti Storm. “Bıçakçı’dan geriye yalnızca adı kaldı ve seninki de rüzgâra karışmak üzere!” derken tüm kötü duyguları bakışlarımla Beyaz Cadıya fırlatıyordum. Ardından ikimizde bağırarak ileriye doğru atıldık. Haykırışlarımız bize destek veriyordu sanki.
Storm elektrik yüklü ellerini yumruk haline getirmiş bana vurmaya çalışıyor, ben de onu engelliyordum. Elektrik bir yana ama yumrukların acıtmadığı söylenemezdi. Bir kız kavgası olsa kesinlikle kaybeden olurdum; ama hayır, bu bir intikam savaşıydı ve kaybetmek seçeneklerimin arasında yoktu. Aldığım darbeler he defasında daha da güçleniyor ve daha çok sersemletiyordu. Böyle devam ederse güçlerimle olan bağlarım zayıflayacak ve Storm beni istediği gibi kızartabilecekti. Dayanmalıyım diyordum, asla yere düşmemeliyim.
Bir süre karnıma ve yüzüme inen yumruklarla boğuşup durdum. Yakın dövüş konusunda hiç iyi değildim, saldırıların çoğunu engelleyemiyordum. Tabi ben de feci bir-iki taneyi onun o güzelim suratına indirmeyi başarabilmiştim. Fakat çok geçmeden yanan omzuma dokunmayı başararak buzla kaplayan Storm beni gafil avlamış ve bir çığlık eşliğinde dizlerimin üzerine çökmeme neden olmuştu. Canım çok yanıyordu. Kolumu omzumdan kopup düşüverecekmiş gibi paramparça hissediyordum. Buzdan yayılan soğuğun ve acıyla kanıma karışan yangının etkisiyle titrememe engel olamıyordum.
Artık sonun gelmesi için Beyaz Cadının tek bir hamlesi yeterliydi. Ona karşı koyacak gücü bulamazdım. Başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım. Zaferle kıvrılan dudağının kenarından incecik kırmızı bir çizgi çenesine kadar uzanıyordu. Gözlerinde parıldayan alay kendimi hiç olmadığım kadar çaresiz ve küçücük hissetmeme sebep oldu. Kahkahaya benzer bir sesle dışarıya verdiği nefesinin ardından “Yaptığının yanına kalacağını mı sandın? Seni yavaş yavaş öldüreceğim ve kardeşime yaptıkların için pişman oluncaya dek canını almayacağım! Çabuk bir ölüm için yalvarmaya başlasan iyi olur, seni iğrenç böcek!” diye iğrenme dolu bir sesle fısıldadı.
Kaşlarını kaldırıp yalvarmamı beklerken gözlerimi ondan ayırmadan çıkarabildiğim en güçlü sesle “Asla!” dedikten sonra kenarına yedek hançerini sıkıştırmış olduğu çizmelerine tükürdüm. Çizmelerine bir an bakıp yaptığım şeye şaşıran Beyaz Cadı hızlıca savurduğu bir iki küfrün ardından bir elini gökyüzüne çevirip bedenine toplayabildiği kadar elektrik çekmeye başlamıştı. Diğer eline aldığı bir hançeri ise yüzüme doğru çevirmiş ve gökyüzünden topladığı elektriği hançerle birlikte bedenime saplamak için hazırlanmaya başlamıştı. Saniyeler sonra yeterince elektrik yüklendiğine karar verdiğinde tüm gücüyle saldırabilmek adına hançeri omzunun gerisine doğru kaldırdığında artık gözlerimi kapamış ve sonumun gelmesini beklemeye başlamıştım.
 Gözlerimi kapatınca nabzımın aralıksız atışı kulaklarımda yankılanmaya başlamış ve beklemek daha bir zor olmuştu. Saniyeler geçtikçe zihnimde hançerin saplanacağı anın hayaleti bir ileri bir geri dolaşıp durdu. Ölüme bu kadar yakın olmak ama hayatı arzulamak yıkıcı bir histi. Daha önce Bıçakçı tarafından boğulmak üzereyken bile böylesine güçlü bir boşluk hissetmemiştim. Fakat beklediğim süre uzadıkça içinde bulunduğum boşluk duygusu yerini meraka bıraktı. Hançer ve elektriğin darbesi neredeydi? Durum gittikçe garipleşmişti neler olduğunu anlamak için gözlerimi açtığımda Storm’un bana bakmadığını gördüm.
En son gördüğümde nasılsa aynı şekilde duruyordu fakat bana değil göl tarafına bakıyordu. Bir şey Beyaz Cadının dikkatini dağıtmış gibiydi. Gölün karşı tarafında bir yerde bembeyaz bir ışık patlaması oluşmuş ve hemen ardından göğe doğru yeşil, parlak bir ışın yükselmeye başlamıştı. Işık, sanki zümrüt bir aynadan yansıtılıyordu. Bunun olmasını saatlerdir bekliyordum. Yani tam olarak bunun olmasını değil elbette fakat Jean’ın tuhaf bir şeyler yapmasını bekliyordum. Bu nedenle durumu fazla şaşırmadan atlatabildim ve Storm’un dalgınlığından yararlanarak bir de içimde oluşan umut kıvılcımından aldığım güce hayret ederek yavaşça ayağa kalktım, havada asılı duran bileğini sağ elimle sıkıca kavradım. Dokunuşumla irkilen Beyaz Cadı topladığı elektriğin hançerin sivri ucundan fırlamasına engel olamadı. Mavi kıvılcımlar yüzümden on santim uzaklıkta kayarak geçti ve bir ağacın tamamını alevler içinde bıraktı.
Tekrar bulunduğumuz anın farkındalığına varan Beyaz Cadı, hiç vakit kaybetmeden, dolunayın karanlık yüzünden aldığı güçlerini tekrar yardıma çağırdı ve bakışlarını gökyüzüne doğru çevirdi. Gözlerindeki gümüşi parıltı daha da arttı, gözbebeklerini tamamen yuttu. Her zamanki korkunç haline eklenen bu gözler onu daha sadist bir hale getirmişti. Dolunaya yalvarır gibi bir hali vardı. Anlamsız kelimelerle dolu olan fısıltısı acı çeken boğuk bir çığlığa dönüştü. Bir şey canını çok fena yakıyor gibiydi. Onu engellemeye çalışıyordum fakat her ne yapıyorsa bir türlü işe yaramıyordu.

Beyaz Cadı, Storm, Mahzen,
~Storm~
6. Bölümün Sonu
~Sessizgemi~


12 yorum:

  1. etkileyici bir anlatımın var devam et derim..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim :) Korku hikayesi yazmayı seviyorum bir de doğaüstü olaylar falan olursa hikaye bitene kadar uykularıma bile giriyor ^^ Mahzenin bitmesine iki bölüm kaldı daha sonra başka bir hikayeye başlamak istiyorum :)

      Sil
  2. ya basbayağı fantastik bi öykü yazmışsın. atmosfer de oldukça heyecanlıydı. ne güzel bi hayal gücün var. çok severim böle hikayeleri.
    storm, bıçakçı, beyaz cadı. güzel isimler.
    :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler deep bilim kurgu ve fantastik türler vazgeçilmezimdir :) bu türde yazmayı seviyorum. Tolkien, Stephen King ve Rowling sağolsun ;)

      Sil
  3. daha önce tarzını stephen king'e benzetmiştim ama özellikle bu ve bundan önceki bölümde fantastik animelerden birini izler gibi oldum. gerçekten harika bir anlatımın var, tüm sahneleri detaylarıyla gözümde canlandırabiliyorum. ayrıca arada yaptığın göndermeler de çok hoş; esas kızımız latince kelimeler söyleyerek büyü yapmaya başlar başlamaz aklıma harry potter gelmişti; sen de iki satır aşağıda ruh emicilerden bahsedince çok hoşuma gitti :)

    ayrıca arada bazı aforizmalar yakalıyorum, mesela ‘Bir insanı öldürmek, kendinden bir parçayı kesip atmak demektir.’ bu da anlatıma edebi bir hava katıyor ;) ellerine sağlık canım, devamını merakla okuyacağım ^^

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Biraz geç yanıtladım üzgünüm arkadaşım :/ pc de arıza vardı da...

      İyi bir etki bırakabildiysem ne mutlu bana :) Stephen King en sevdiğim yazarlardandır hatta bir numara ^^ Mahzeni yazarken biraz King'e biraz Rowling'e özendim, onlar gibi düşünmeye çalıştım, sanırım başarmışım :)Ayrıca hikayelerde gönderme yapmayı seviyorum çok eğlenceli oluyor :D

      O tür aforizmalar -bu kelimenin anlamını şimdi öğrendim :D - uydurmayı da seviyorum. Bu tür şeyler yazdığım kalın bir defterim var ;) Teşekkür ederim canım, gelecek yorumlarını sabırsızlıkla bekliyorum ;)

      Sil
  4. Nerdeyse bütün bölümü 'Acaba şimdi ne olacak?' diyerek okudum :) Bol adrenalinli bir bölümdü tebrikler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Meraklandırarak ve heyecanı bol tutarak yazabilmişsem ne mutlu bana :) Teşekkür ederim LastSt..

      Sil
  5. Yanıtlar
    1. Sıla :) Okumayı bitirdikten sonra kapsamlı bir yorum bekliyorum senden ^^

      Sil
  6. sevgili sessiz gemi öncelikle selam eder büyüklerimin ellerinden küçüklerimin gözlerinden öperim . evveeet nerden başlasam . konudan konuya çok atlıyorum şimdiden özür dilerim :D. öhöm soruyorum . Bu yazdıkların rüyanın kaçta kaçı ? cidden yav :) veee karşımda bir dizi kurdu daha . ne yalan söyleyim bazı yerlerde amerikan filmlerindeki dizilerinde sıkça rastlanan replikleri gördüm hımm. güzeldi güzel okunası repliklerdi onlar. haa bide bazı cümleler o kadar .. ııı cuk oturmuş ki nasıl diyim yaa üstünde düşünülmüş gibi kırk yıl düşünsem aklıma gelmez diyeceklerimden ( ve buda benden size bi 25 point daha kazandırıyor eevet şimdi skor tablomuza bakalım . öhü öhım neyse konuya dönelim .bundan önceki bölümde bi kovboy esintisi diycektim ki yan tarafa bir daha göz atıyorum veee eveeet :D aferin bana doğru tespit keşke daha önce dikkatimi çekeydi neyse .karakterlerin mimikleri o cümleleri söylerken ki ses tonları zihnimde canlandı hani böyle çizgi filmlerde bir şeye odaklanan çocukların gözleri büyür ya benim kide öyle olmuştur sanırım . de bakem o latince kelimeleri araştırdın mı? yoksa atmasyon mu ? .Plazma, kararsız hale gelme ve bundan önceki bölümlerde okuduklarımı düşünürsek buldum sen bir weasley olmalısın :)pardon sayısalcı diyecektim ama hikayelere ve dili kullanışına bakarsak sözelcide olabilir belkide eşit ağırlıktır olamaz mı diye içimdeki benlerle saç saça baş başa girmeden önce son eleştirimsi şeyi yapıp gidiyorum (eleştiri buraya olmadı ama maalesef kelime hafızamın kıtlığından mıdır nedir başka birşey bulamadım :/ )yıldırım ve toprağın arsındaki biz sadece arkadaşız ilişkisini düşünürsek çok mantıklı olmuş kurgu daha önce aklındamıydı bu toprakla yıldırım yoksa yazarken mi aklına geldi merak ettim :) biliyorum çok uzattım ama son ana kadar dayısının ölmemesini beklediğimi itiraf edeyim .lafı daha fazla uzatmayıp yanlış bir şey yazdıysasm veya haddimi aşdıysam özürlerimi iletiyorum ee ne yapayım uzun yorum yazınca bazen ipin ucunu kaçırıyorum :/. esnlikler dilerim :))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Vuuhuuu ne güzel bir yorum bu böyle (en sevilen yorum uzun yorum) :))

      Selamlar Sıla ^^ Ne özürü ama ya rahat ol lütfen :) Rüya bunun yüzde biri desem :D Rüya ilk olarak kızı yaratık olarak gördükleri yerde başlıyor ve kesik kesik görüntülerle batı salonunda kızı tekrar gördükleri yerde bitiyordu geri kalan her şey kurgu :)

      haha dizileri severim doğru :D 25 point daha haa sevindim :D

      Kovboy esintisi evet ^^ westerne bayılıyorum ben, Clint'e de bayılıyorum ^^ Staphen King'in karakulesine hastayım o serideki Roland'a aşığım :)

      Hahah çok tatlısın ama yaa gerçekten çok çok teşekkür ederim, okurken etkilenmiş olman beni çok mutlu etti :)

      Latince kelimeleri uydurdum, ama çeviriden bazı kelimeleri kontrol etmiştim uydurmama rağmen tam da uygun kelimeleri seçmişim, tabi bazı harfleri falan atmak gerekiyor çeviri düzgün olsun diye öyle işte :) Hayır benden sayısalcı olmaz olabilemez :D Eşit ağırlık evet. Matematik ve geometriyle alakamız yok ama bilimsel konuları araştırmayı takip etmeyi seviyorum. Yıldırım ve toprak :) Ben yazarken kurguluyorum, daha önce şu şöyle olmalı bu böyle olmalı diye plan yapamıyorum ne oluyorsa yazarken oluyor, sanırım bu yanlış bir şey ama elimde değil bu şekilde yazabiliyorum her şey bilinçaltımın oyunları :D

      Hayır yanlış bir şey yazmadın rahat ol gerçekten, ayrıca böyle uzun yorumlar almak beni mutlu ediyor :)

      Gerçekten çok teşekkür ederim Sıla, sevgiler ^^

      Sil

Öyle okuyup kaçmak olmaz sevgili okur, fikrini belirt, bir selam et, bir ses ver, çekinme :)

Not: Yorum yaparken lütfen Türkçe'mizi koruyalım.

^.^"