14 Ocak 2018 Pazar

Kamp Bölüm 2


1. Bölümü okumak için bkz.

  Yides havuzu incelerken Pelluşi ve Mely artık dışarı çıkalım diye ona söyleniyor Tutes Kameraman Çocuk1 ile konuşurken Kameraman Kız ve Kameraman Çocuk2 daha önce içeride unuttukları kamerayı bulmuş şekilde ahşap merdivenlerden iniyor ben ise hepsinin gerisinde onları izliyordum. Dur bir dakika şimdi ne dedim ben? İşte bir güneş zihnimin içinde parlıyordu ve ben tersliğin ne olduğunu anlamıştım. Ardımdaki ayak sesi kime aitti? Karanlıktan yana bakmaya gücüm yoktu arkadaşlarım bana bakıyor olduğu halde sanki ben de geriye dönersem orada o ana kadar olmayan bir yaratık bir anda gölgelerin içinde cisimleşecekti. İleriye atıldım ve fenerlerin aydınlığı altındaki arkadaşlarımın güvenli çemberi arasına ulaşınca "Hemen dışarı çıkmalıyız." dedim. Yüzümdeki ciddiyet, sesimdeki soğuk titreşim veya cildimin kanımın çekilmesi suretiyle kireç gibi olmasından hangisi onları benim için endişelendirdi bilmiyorum fakat hepsi dikkatini bana vermişti. Fısıldadım. Kendim bile duyamayacağım bir sesle yalnız olmadığımızı ifade ettim. Normalde benimle o anda dalga geçmeleri gerekirdi. Onlardan beklediğim en doğal tepki buydu. Bana takılmalı hatta daha fazla korkutacak espriler yapmalıydılar. Fakat onlar beni bir kez daha ciddiyetle dinledi çünkü hiç olmadığım kadar korku duyuyor ve bunu dışa yansıtırken epey ikna edici görünüyordum. Klostrofobim kendini anımsatmak için en uygun anı bekliyormuş gibi paniğimle dostane şekilde açığa çıktığında beni sakinleştirmek için onlara odaklanmamı isterlerken "Şimdi dışarı çıkacağız..." gibi cümlelerle beni oyalıyorlar ve beraber yürüyorduk.

  Asansöre ulaştığımızda sırtımda ürpertici soğuk bir his beni takip ederken şimdi şu anda ve burada bayılmamam gerek diye düşünüyordum. Makara yöntemiyle çalışan asansörün metal örgü şeklindeki raylı kapısını kapatıp kilitlerlerken her an bir saldırıya uğrayacağız diye dehşetle asansörün etrafındaki gölgelere göz gezdiriyor ve bizi yukarıya taşıyacak olan zincirin kopmaması için dua ediyordum. İki kişi çarkı çevirirken zincir de mekanizma etrafında dönerek bizi çekmeye başladığında karanlığın içinde koşan bir varlık önümüzden geçip tekrar kayboldu. Çığlıklarımız birbirine karışıyor ve çarkı daha hızlı çevirirlerken bir yandan da o şeyin ne olduğunu ve nereye gittiğini anlamaya çalışıyorduk. Bir yaban hayvanı mıydı? Yaban hayvanı buraya nasıl gelmiş olabilirdi ki? Bir insan mıydı? Öyleyse kimdi ve burada ne yapıyordu? Peki asansörün sesini hiç duymadıysak biz inmeden önce de aşağıda mıydı yoksa... Yoksa... başından beri bizi izliyor muydu?

  Maden ocağından evrilme bir evin en büyük sorunu karanlıktır. İkinci en büyük sorunu ise katlar arasında hareket etmenin hem zor hem de zaman alıcı bir iş olmasıdır. Asansörün belkide yukarıya hiç ulaşmayacağını düşünmeden edemiyordum. Metal aksamlardan yayılan gıcırtılar kulak zarlarımızda ürkünç titreşimler yaratıyordu. Korkunun ihtimali paniklememe neden olmuştu. Korkumun gerçekliği açığa çıktığındaysa paniğim yok olmuş bunun yerine dehşet ve hayatta kalma güdüsü beni ele geçirmişti. Duygu karmaşasıyla bir yandan gözyaşı döküyor bir yandan etrafımızda alçalan siyah duvarlardaki her bir oyuğa göz gezdirip herhangi bir şey görünüyor mu diye bakarken yerde bulduğum metal bir sopayı iki elimle sıkıca kavrıyordum. Üzerime atılacak bir yaratığa vuracak fırsatım olursa tek bir şansım olacağını hesaplamış ve tüm kuvvetimi kollarıma yöneltmeye hazır bir şekilde bekliyordum. Sonunda soluk bir ışık bizi karşıladığında yukarıya ulaşmıştık. Uzun koridorun diğer ucundan gelen zayıf ışık bizi çağırıyordu.

  Asansörün gıcırdayan kapısını açtık ve koşmaya başladık. Bu arada tv ekibi kameralarını çalıştırmaktan geri kalmamıştı. Pelluşi ve Mely içimizde en çevik olanlarımızdı ve dışarıya ilk onlar ulaştı. Diğerleri yola devam ederken ayağı takılıp düşen Tutes'e ulaşıp onu yerden kaldırdım ve bizim için geri dönen Yides ile birlikte ona destek olup koşmaya devam ettik. Bu sırada karanlık bir köşeden ortaya çıkan bir siluet bizi şaşkınlığa uğratarak peşimizden gelmeye başlamıştı. Asansörü kullanmadan katlar arasında gezinmenin gizli bir yolu vardı anlaşılan. Ardımızdan hiç bağırmasa ve hiç seslenmese bile üzerinden yayılan öldürme arzusunu iliklerimize kadar hissediyorduk. Ve en sonunda bağırarak kendimizi çıkıştan dışarıya attığımızda ileride bizi bekleyen arkadaşlarımızın yüzlerindeki ifadelerden dışarıya çıkanın sadece biz olduğumuzu tahmin edebilmiştim. "Ah dışarıya çıkmayacak. Dışarıya çıkmayacak. Görünmekten kaçınıyor... Evet peşimizi bıraktı..." diye içimden sayıklayarak diğerlerinin yanına kadar koşup Mely'nin kollarına atıldım. Hiç gücüm kalmamıştı. Dizlerim beni daha fazla taşıyamayacaktı. Yere yığılırken ardıma ve sonra çevreye bakındım. Hava iyice kararmak üzereydi ve gün ışığı kalmadığında bu yere yakın olmak istemiyordum.

  Ayağa kalktığımda bir kişi eksik olduğumuzu fark ettik. Kameraman kız kaybolmuştu. Telefonun çekmediği bir yerdeydik ve ardımızda birini bırakıp geri dönemezdik. Etrafı aramaya başladık. Tabii ki aptal korku filmlerindeki gibi her birimiz bir yöne dağılmadık. Yani en azından tek tek değil. Pelluşi ve ben bir yöne, Tutes Yides ve Mely diğer yöne giderken Kameraman çocuklar da başka yöne ilerledi. Bu sırada Pelluşi "Saçmalamayın yaaa bir kişi için beş kişi mi öleceğiz gidip yardım çağıralım!" diye söyleniyordu. Aslında birini geride bırakmak düşüncesine en başta o karşı çıkardı fakat söylenmeden de edemiyordu. Bu şekilde bazen ses çıkartmamaya çalışarak bazen de mecburen seslenerek etrafı araştırdık. Hepimiz onun da dışarıya çıktığını görmüştük fakat bir anda nereye kaybolduğunu bilmiyorduk. Sonra ani bir çığlık bizi yerimizden sıçrattı ve refleks olarak olduğumuz yerde çalıların içine saklanıp görüntümüzü olası bakışlardan gizlemeye çalıştık. Çığlık bize oldukça yakındı. Ve diğerlerinden epey uzaktaydık. Sesin kameraman kıza ait olduğundan emindik. Fenerlerimizi henüz çalıştırmadığımız için şanslı olmalıydık. Geri dönmek seçeneklerimiz arasında değildi. Gizli kalmaya çalışarak sesin geldiği yöne ilerledik. Bu sırada ay çoktan yükselmiş güneş ise dünyayı terk etmişti. Ağaçların tepesinden gece kuşlarının sesi duyuluyor, etrafta sürüngen hayvanların ezdiği dallar ve yapraklardan kaynaklanan hışırtılar yankılanıyordu. Hava da iyice soğumaya başlamıştı. Nefesimin yarattığı buhar yüzüme çarparken iki büklüm ilerlemek zorunluluğundan bacaklarım her adımda daha çok sızlıyordu. Sonra onu bacaklarından saran bir halatla ağaca asılı halde bulduk. Yüzü bizim yüzümüz hizasında, ağzı ve elleri bağlanmış vaziyette havada çırpınıp duruyordu. az önce çığlık attığı düşünülürse bu vaziyete çok kısa bir süre önce gelmiş olmalıydı. Etrafta kimse olmadığına karar verebildiğimizde hızla ileri atıldık ve ona ulaşıp sessiz olmasını işaret ederek ağzındaki sargıyı çözdük. Pelluşi ağacın gövdesine sarılı olan halatı çözmeye uğraşırken ben de beynine akan kan nedeniyle bayılmasın diye kızın başını biraz yukarıya kaldırmak için hazırlanıyordum. Fakat o bana kaçmam için bağırıp daha çok çırpınmaya başlamıştı.

  Pelluşi ne olduğunu anlayamadan başka bir tuzağa yakalanmış ve ayaklarını saran halatla biraz sürüklenip ağaca asılı kalmıştı. O sırada bir gölge benim üzerime atıldı. İçine düştüğüm dehşetin gücüyle kendimden beklemediğim şiddette bir çığlık kopartırken saldırganın karnına bir tekme indirdim. Bu arada yüzünü ilk kez görebilmiştim. Yumru bir patatesi andıran yüzünde gözleri iki derin çukur gibi saç ve sakal karmaşasının arasında parlıyordu. O toparlanamadan koşmaya başladım. Beni elinden kaçırmak istemediğinden peşimden geleceğini biliyordum. Bu şekilde çığlığımı duyanlar Pelluşi ve diğer kızı bulabilirdi. Böylece üzerinde kalın hayvan postlarından yapılma tuhaf kıyafetler içinde çamur kızılı saçı ve sakalı birbirine girmiş varlık vahşi bir kurt gibi hırlayarak peşimden atılırken uzun bir süre koştum. Ta ki bir uçurumun kıyısına gelinceye dek. Bu noktada her şey çok hızlı gerçekleşti. Kürk kıyafetli adam zaten tam ardımdaydı. Beni yakaladığında boğuşmaya başladık. Boğazımı tek eliyle kavrayıp tüm kuvvetiyle sıkarken boğulmak yerine boynumun çıt diye kırılmasından endişeleniyordum. Tek yapabildiğim yüzüne uzamış tırnaklarımı gömmek ve rastgele tekmeler savurmaktı. Bu arada uçurumun kenarına oldukça yakındık. Boşluktan yukarıya doğru esen rüzgarın şiddetini hissedebiliyordum. En sonunda gözüne baskı yapmamdan dolayı canının yanmasıyla refleks olarak boğazımı bırakınca bu kez ben ileriye atıldım ve o ellerimi sıkıca kavrayıp bileklerimden birini kırarken koluna dişlerimi geçirdim. Ardından şakağıma gelen bir darbeyle başımı sert şekilde yere vurdum ve bütün sesler bir anda yok oldu. Gözlerimin dışında dönen görüntülere sadece uzun bir çınlama eşlik ediyordu. Tekrar boğazıma sarıldığında bir elimle saçlarını yakalayıp bir elimle de yüzüne saldıracak kuvveti bulabildim. Yuvarlandık. Onun sırtı boşluğa denk geldiğinde beni de beraberinde uçuruma çekti. Neyse ki hala sağlam olan elimle kaya duvarda bir çıkıntıya sıkıca tutunabilmiştim.

  Hiçbir şey görmüyor hiçbir şey duymuyordum. Bütün bedenimi tek elimle taşırken ne kadar süre boşlukta asılı beklediğimi bilmiyorum. En sonunda çınlama kaybolmaya başladığında adımı seslenen birilerini duyunca ben de bağırdım ve yerimi vaktinde bulmaları için dua ettim. Kırık bileğim ve kayaya asılmaktan kopacak gibi acıyan kolumun yangısından kendimi kaybetmek üzereydim. Yides tam zamanında uçurumdan aşağı sarkıp bana ulaştı. Birkaç saniye daha gecikmiş olsalardı elim kaymasa bile çektiğim acıdan dolayı kendimi bırakabilirdim. Beni yukarıya nasıl çektiklerini hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde kırılan kolum korkunç şekilde şişmiş görünüyordu. Kamp alanına dönmüştük ve tv ekibi de karavanını çadırlarımızın yanına çekmişti. Herkes eşyaları toparlamakla meşguldü. Tv ekibiyle birlikte şehre dönecektik. Bu sırada Kameraman Çocuk1 kamerasındaki görüntüleri kontrol ederken "Aman tanırım!" diye söylendi. Sonra onu tek dinleyenin ben olduğumu görünce görüntüyü bana da izletti. Evin içinden bir sahneydi. Duvar kağıdının desenlerini görüyorduk. Mavi zemin üzerine tıpkı tavus kuşu tüylerindeki desenler gibi rastgele serpiştirilmiş desenler vardı. Bunda ne gariplik olduğunu sordum. Sonra bana çok eski bir fotoğrafı çıkartıp gösterdi. Aynı evin eski bir fotoğrafıydı. Duvar kağıtları farklıydı. Gri bir zemin üzerinde yerden yukarıya doğru yükselen siyah duman motifleri vardı. Bana "Birinci dünya savaşı zamanında insanların iç dünyalarının karmaşıklığı ve karanlık ruhsal yapıları yaşamlarının tümüne yansıyordu." dedi. Anlattığına göre neşeli bir şey o dönemde hoş karşılanmazdı. Herkes monoton ve siyah beyaz bir dünya içerisindeyken renkli ve neşeli hiçbir şey yoktu. Bu evdeki ilk cinayet vakası da o dönemde gerçekleşmişti ve katilin uçurumdan düşmesiyle sonlanan bir hikaye vardı. Sonra ev bir süre terk edilip tekrar kullanılmaya başladığında tavus kuşu duvar kağıtları eskisinin yerini almıştı. Hala bunun ne anlamı olduğunu bilemiyordum. Bunun üzerine bana bir kamera kaydı daha gösterdi. Görüntüde duvar kağıdının üzerinde elini sağa doğru hareket ettiren kendisi vardı. İlk başta ne yaptığını anlamamıştım. Ardından elini sola doğru hareket ettirdiğinde kadife duvar kağıdı desenleri değişmişti. Siyah beyaz duman motifi tavus kuşunun yerini almıştı.

  "Bunun anlamı ne?" diye kuşkuyla sordum. Bana ilk katilin aslında ölmediğini ve evin ikinci kullanımında geçmişine dair bir izi duvarda bu şekilde gizlediğini söyledi. "Bu onun imzası gibi bir şey." dedi. O zaman yaklaşık otuz yaşlarında olan bir adamın şimdi de otuz yaşlarında olduğunu ve hayatına kaldığı yerden devam ettiğini mi söylüyorsun diye tepki gösterdiğimde "Aynı kişi olduğunu hiç söyledim mi?" diye sordu. Kafam karışmıştı o da bunun doğal olduğunun farkındalığıyla açıkladı. Ev sahibi uçurumdan düştüğünde tek varisi olan oğlu daha on yaşındaydı ve ona daha sonra ne olduğu bilinmiyordu. Belki de bu ev hiçbir zaman terk edilmemişti. Varisleri o korkunç olaydan sonra sadece geceleri dışarıya çıkan ve ışığı sevmeyen kişiler olmuş olmalıydılar. Ve buradan bir an önce gitmemiz gerektiği çok açıktı.

Son.

Not: Bir kabus yazısıdır. Büyük çoğunluğu gördüğüm rüyayı barındırsa da çok az kurgu içerir.

S..

26 Aralık 2017 Salı

Kamp Bölüm 1



  Uzun bir tatili hak ettiğim düşüncesiyle insanların arasında ilerledim ve otobüsten iner inmez tatlı bir sıcaklıkla sarmalanmış olan gökyüzünün çivit mavisine göz gezdirdim. Güneşin atmosferin bütün katlarını aşarak bize ulaştırdığı ışığın ve enerjinin foton bazında tenimden nüfuz edişini hissetmek hırçın geçen bir kışın ardından hayatta kalmayı başardığımız için verilen bir ödül gibiydi. "Ah huzur!" diye düşündüm. Sonunda kaygısızca keyiflenebileceğim ve miskinlik edebileceğim birkaç gün beni bekliyordu. Bizi bırakan otobüs ardında kurumuş toprak yoldaki bütün tozu havalandırarak uzaklaştığında bir anlığına ulaşabileceğimiz en yakın marketin yaklaşık yirmi mil uzaklıkta olduğunu ve onun da nefes alıp verirken bile imha olacakmış gibi görünen derme çatma bir benzincide bulunduğunu hatırladım. Zihnimde paniğe benzer bir serzeniş kımıldansa da yanımızda yeterince erzak olduğunu ve  doğanın bize daha fazlasını sunmaya hazır olduğunu düşününce kaygılanmanın yersizliğini fark edebildim. Zaten elden başka bir şey de gelmezdi. Beş gün sonra aracımız bizi almak için geri dönünceye dek burada yapayalnız olacaktık. Belki de yolunu şaşırmış bir iki yolcuya rastlardık. Veya çıldırıp geri dönmeye karar verirsek sekiz saat boyunca durmaksızın yürümeyi göze alırdık.

  Kendi iç dünyamdan sıyrılıp arkadaşlarımın ellerinde kamp eşyaları ve sırtlarında dev çantalarıyla ufalmış gölgelerinin üzerinde yükselen siluetlerine gülümseyen bir bakış attım. Benimle benzer düşünceler içerisinde olduklarını tahmin ediyordum. Hepsi de bir an önce kampı kurup etrafı incelemek istiyordu. Güneş gibi kıvırcık saçlarındaki ve üzerindeki tozu temizleyen Pelluşi yine o "Lanet olsun!" diye klasikleşen tepkisiyle üzerime çılgın bakışlar attı. Doğa ve temiz hava içerisinde olmak güzeldi fakat dikkat etmezsek mikrop kapıp ölebileceğimizden endişeleniyordu. "Hayıııır! Ben ölmek için hazır değiliiim!" diye koluma yapışıp beni yine güldürdü. Titizliği ve takıntıları onun tatlı tavırlarıyla birleşince sevimli bir hal alıyordu. Ona toz yuttuk diye ölmeyeceğimizi ama ağaçlardan sarkan araknelere dikkat etmesi gerektiğini söyledim ve kocaman açtığı gözleriyle etraftaki ağaçlara bakarken saçını karıştırıp bana vuramadan kaçtım.

  Arkadaşlarımla birlikte gelen tanımadığım birkaç yabancıyla birlikte on kişiydik. Ağaçların arasında biraz ilerledikten sonra yol önce küçük bir patikaya dönüştü ve çok sürmeden onun da izini kaybettik. Güvenli şekilde ateş yakıp çadırları kurabileceğimiz bir yer bulunca hava kararmaya başlamadan yerleşmek ve akşam yemeği hazırlığına başlamak için hareket ederken kendimizi avcı toplayıcı insanların dünyasında gibi maceraperest hissediyordum. Kısa sürede çadırlar kurulmuş ve dört kişi ateş yakmak ve yiyecekleri hazırlamakla uğraşırken diğerleri yabani meyvelerden toplamak ve aslında etrafı incelemek amacıyla çevreye dağılmıştı. Yapacak bir işim kalmadığında ben de akan bir suyun sesini takip etmeye karar verdim. Pelluşi de benimle gelirken yolda rastladığımız Tutes, Yides ve Mely adında üç arkadaşımız da bize katıldı. Ormanın içlerine doğru ilerlerken zemin hafifçe yükseliyor ve sese daha çok yaklaşıyorduk. Çok geçmeden tekrar alçalan tepenin eteğinde sığ ama geniş bir akarsu yatağını bulduk. Ayakkabılarımızı hangi ara çıkartıp bileklerimizden yukarıya çıkmayan suyun ortasına hangi ara geldiğimizi hatırlamıyorum. Zira tabanlarımdan başlayarak yükselen serinliğin sarhoşluğu bütün günün yorgunluğunu eritirken ben kendimi tümüyle suya bırakmamak için irademle savaşıyordum. Çevremizde hızla görünüp kaybolan balıkları yakalamaya çalışarak bir süre eğlendik. Sonra karşı kıyıda ne olduğunu merak ederek biraz daha keşif yapmaya karar verdik.

  Aslında buraya kadar her şey o kadar mükemmeldi ki stres dolu yaşamımın tümü için daha fazlasını aramaya ihtiyacım olmamalıydı. Yine de merak insanın en temel içgüdülerinden biri olduğundan ve elbette ki güneş o saatte dünyamıza ışığını sunmaya devam ediyorken oraya kadar gelmişken devamını da görmeliydik. Her ağacı her taşı incelemeli, beton çevrili yaşamımıza inat yeşili hafızamızın tümüne kazımalı, huzuru ve keyif denen olguyu sindirmeliydik. Sonra yirmi gözlü dev bir örümcek bizi yuttu. Şaka şaka bunu uydurdum. Sadece uzun bacaklı minik gövdeli bir tür suratıma yapışınca Tutes tarafından kurtarılıncaya kadar korkudan kilitlenip nefes alamadım. Ya işte böyle, aman ne güzel, araknelerle dolu ormanda huzur hayal ediyoruz. Ne kadar da ponçik insanlarız! Pelluşi bir konuda haklıydı. Dikkatli olmak her zaman için hayat kurtarır.

  Eski bir maden ocağının azametli cephesine bakarken buranın en son ne zaman kullanıldığını düşünüyordum. Sonra eskimiş metal bir levha üzerinde bulduğumuz açıklayıcı bir yazıyla şaşkınlığa uğradım. Maden ocağı zengin bir aile tarafından villaya dönüştürülmüş, uzun yıllar bu şekilde kullanıldıktan sonra terk edilmişti. Dışarıdan bakınca her yerinden otlar, kayalar ve ağaçlar fışkıran ve birkaç girişinin yıkılmış kapılarla kapatılmış olduğu görülen garip şekilsiz bir tepeydi. Fakat içerisi eski, ahşap ve küf kokulu zengince döşenmiş bir evdi. Daha ilginç olansa ailenin son üyesinin bir seri katil oluşuydu. Pelluşi'nin buna tepkisi "Kırk yılın başı tatile geldik onda da seri katil bulduk!" şeklinde oldu. "Hayattaki şansım..." diye söylenen Mely ve onunla birlikte içinde bulunduğumuz durumu dalgaya vuran Tutes "En sevdiğim!" diye gergin bir ses tonuyla bağırdı. Neyse ki burası uzun zamandır terk edilmiş haldeydi ve katilin hayatta olmadığı yazıyordu. Hey durun bir dakika bu nasıl bir hikaye oldu böyle? Bunu kendime sorarken madene doğru ilerleyen Tutes'i tutup geri çekmeye çalışan Yides ve Pelluşi'ye sarılan Mely'e baktım. Koç burcu olmamın bana verdiği yetkiyle bu tatlı fanileri nacizane liderlik yeteneğimle toparlayıp kampa geri götürmeliydim. Böylece geri döndüğümüzde ya çadırların parçalanmış olduğu trajik bir sonla karşılaşacak ya da bu geceyi burada geçirip geçirmeyeceğimize karar verecek kadar aklı başında üye bulabildiğimiz bir senato toplantısı yapacaktık.

  Onlara toparlanın geri dönüyoruz demeye fırsat bulamadan maden evden dışarıya çıkan birilerini görünce kafatasımı delen kızgın bir mil varmış gibi korkunç ve anlık bir duyguya kapıldım. Arkadaşlarım da benim gibi yerlerinden sıçrarken tanımadığımız üç kişilik ekibin kameralar taşıdığını fark ederek duraksadım. İçlerinden biri bize kim olduğumuzu sorunca önce cevabı onlardan istedik. Ulusal bir tvde korku hikayeleri paylaşan bir program için çekim yaptıklarını söylediler. Bir haftadır bizim kamp alanımızın biraz uzağında bir karavanda yaşadıklarını öğrendik. Onları biraz izleyince içeriye girmek o kadar da korkunç görünmemeye başlamıştı. Bir süre sohbet etmemizin ardından içeriyi gezmemiz için bize eşlik etmeyi teklif ettiler. Bir haftadır bu yer hakkında epey şey öğrenmişlerdi ve bunları birileriyle paylaşmak için can atıyorlardı. Birkaç gizli oda ve geçit bile keşfetmiş olmalarını gururla anlatıyorlardı. Tutes ve Yides onlara hemen uyum sağlamıştı. Ben de merak etmiyor değildim. Bu nedenle diğerlerini ikna ettikten sonra yeni arkadaşlarımız yanlarındaki iki yedek feneri bize verdi ve karanlık girişe doğru ilerlerken ardıma bakmamaya özen gösterdim. Böylece olası korkunç bir görüntüyle karşılaşmayacaktım. Pelluşi "Saçmalamayın" diye fısıldadı. "Belki de katilin akrabalarıdır ve içeride bizi keseceklerdir" diye itiraz etti fakat tek başına dışarıda beklemektense peşimize takıldı. Anne gibi koruyucu duygularla bize göz kulak olmayı düşünüyordu. Helios aşkına ne kadar da mantık içerisinde eylemler!

  İçeride biraz ilerledikten sonra bir madende olduğumuzu unutmak mümkündü. Madencilik zamanından kalma bir asansör ile alt kata indikten sonra karanlık uzun bir koridordan daha geçip geniş bir hole ulaştık. Buradan ahşap bir merdiven ile başka şekilde ulaşımın olmadığı ara bir kata çıkılıyordu. Merdiven korkulukları ve duvar süslemeleri dahil bütün mobilyalar gotik sanatını en iyi şekilde yansıtıyordu. Bütün duvarlar kadife bir duvar kağıdı ile kaplıydı. Tavandaki bir açıklıktan ince bir iplik halinde akan doğal yeraltı suyu zeminde kırık heykellerle süslenmiş bir havuza dolduktan sonra taş oluklar sayesinde oda içerisinde bir süre yoluna devam edip bir duvarın düzeltilmiş çatlağında kayboluyordu. Fenerlerin ışığını görüp oraya buraya kaçarak saklanan böcekler ve başka hayvanların hızla kaybolan siluetlerini görmezden gelmeye çabalamak oldukça zordu. Neyse ki örümcek ağları tv ekibi tarafından geçeceğimiz noktalarda epey temizlenmişti. Yarasaların kızıl gözleri karanlıkların içinde bizi takip ederken ardımdaki adım seslerinin neden yankılanmadığını anlamaya çalıştım. Sonra duvarların kadifeyle kaplı olduğunu hatırladım. Fakat tuhaf bir şey vardı ve bir süre bunun ne olduğunu anlayamadım. Belki de Helios yerine Apollona bağlılık duymalıydım. Şimdi bir ön bilicilik yeteneği oldukça işe yarardı. Ah yüce eskiler adına!

Not: Bir kabus yazısıdır. Büyük çoğunluğu gördüğüm rüyayı barındırsa da çok az kurgu içerir.

S..

9 Aralık 2017 Cumartesi

Bütün Hayaletlere Çikolatalı Pasta


  Çocukken yani eskiden işte... insan büyüdüğüne bir türlü alışamıyor da... Masalları bir türlü sevemezdim. Rapunzel pamuk prenses veya başka varyasyonları bana saçma gelirdi. Sadece Winnie the Pooh ve  Peter Pan izlemeyi normalden biraz fazla severdim onun bir çizgi dizisi vardı. En son izlediğim bölümde wendy bir aynaya hapsolmuştu ve onu bulamıyorlardı. Neyse konumuz bu değil. Masalları pek sevmezdim. Çizgifilm de çok nadir izlerdim. En sevdiğim roadrunnerdı ama hep çakal kazansın isterdim. O devekuşunun alaycı tavırlarından hoşlanmazdım. Galiba biraz farklı düşünen bir çocuktum. Bu çizgi filmi sinir ola ola neden izlediğimi şimdi anlıyorum. Çünkü o bu çizgi filmi severdi. Ben onun sevdiģi şeyleri izleyip sevdiği kitapları okumaya yöneliyordum bir şekilde. Onun gördüğünü görür onun baktığına bakar okuduğunu okursam onu anlarım onu görürüm onu hissederim sanıyordum. Ben şiir yazmaya da ondan kalan kitapların arasında bulduğum bir şiiri okuduktan sonra başladım. Onun izini takip edip yolumu buluyordum. Bıraktığım izlerde onu buluyordum. Hala da öyle.. ben biraz o biraz kendim oldum zaman içinde. Hala bir oluş içerisindeyim. Hayata onun yerine onun gibi bakıyorum. Onun bakması gerektiği gibi. Bazen yorucu oluyor. Hiçbir zaman istediğim gibi depresyona girip kafa dağıtamıyorum. Çünkü bazen insan dağılmak da istiyor kabul etmek lazım. Yine de beni ben yapan her şey bana enerji verip mutlu ediyor. Bu gün doğum günü. Ve onu çok özledim. Yine gecenin hayaletleri etrafımda gezerken onun için çikolatalı bir pasta kesiyorum. Hiç şahit olmadım ama bence çikolatalı pasta severdi. Çünkü ben seviyorum.. Bütün hayaletlere çikolatalı pasta...

S..

17 Ekim 2017 Salı

Işık Gölge Oyunları

Olbia, çarşı, akdeniz üniversitesi, kampüs, akdeniz, stoa

  Bazen hayatımdaki bütün şansı tüketmişim gibi geliyor. Bütün iyi ve güzel sözcükler güneşin tirizli pencerelerden içeriye süzüldüğü ve minderde uyuyan kedinin kapalı gözlerinde gölgeler yarattığı bir günde kalmış gibi. Ayaklarımın altından akıp duran serin dere kurumuş, çatlamış çakıl taşları ise tabanlarımı yakıyor. Ruhumdaki iğde ağacı göğe küsmüş. Haldi'nin kızıl gözlü kuzgunları bile ağacımı terk etmiş. Onlar bile üzerimdeki gökyüzünden ürkmüş sanki.

  Bütün karanlığımı bir battaniye gibi sarınıyorum bazen. Kendi karanlığım ruhumdaki ışığın olgunlaşıp parlamasını sağlayabiliyor. Bunun nasıl olduğunu anlatmam mümkün değil. Ama sanırım karanlığı anlayıp çözümlediğimde onun dışına çıkmanın yolunu buluyorum.

  İnsanları kafama takmamam gerektiğini yeni yeni öğrendim. Benim zaten yeterince sorunum var. Kendimi geliştirmek ve bana gerçekten değer veren insanlara odaklanmak benim için daha öncelikli şeyler. O hakkımda böyle düşünmüş şu kişi bunu yapmış diye düşünüp harcayacak zamanım yok. Bunun yerine bir kitap daha okurum veya bir şeyler yazarım.

  Yazmak demişken.. Birkaç tane ödevim var. Sunum da yapacağım. Ve araştırıp rapor gibi yazmam gereken bir konu var. Ödev yapmaya alışkın değilim ama bunun gerekli bir şey olduğunu düşünüyorum. Tek sorunum birçok ders için aynı anda bir şeyler araştırmak. Neye odaklanacağımı şaşırıyorum. Sanırım sunuma öncelik vermem gerek. Yapmayı tasarladığım birkaç şey var. Başarılı olursam çok mutlu olacağım. Tanrım lütfen! Bu arada dalış dersleri almaya başladım. Şimdilik iyi bir dalış gerçekleştirememiş olsam da hocam benden umutlu. Nefes alamama korkusunu yenmem gerekiyor. İlk dersimde kriz geçirdim resmen ama devam ediyorum.

  Autocad öğrenmem lazım canım okuyucu, eğer programı nereden nasıl indirmem gerektiğini anlatan birisi olursa aranızda çok mutlu olurum bilesiniz. Programı biraz biliyorum benzer programlar denemişliğim veya videolardan öğrendiğim şeyler var ama programı kullanıp gelişmem gerekiyor. Bilgisayarı çok iyi kullanırım aslında ama nedense bu programı kurmayı başaramadım bir türlü. Kendi sitesinden öğrenci lisansıyla yüklemeyi denedim başka yollar da denedim ama olmadı.

  Şanstan bahsettim ya başta. Bazen o kadar kötü hissettiğim bir anda her şey yeniden değişebiliyor. Olaylar bizim düşündüğümüz kadar kötü değildir hiçbir zaman. Aslında bizim en büyük düşmanımız duygular. Ben çok duygusal biriyim bu da beni çok zorlayan bir şey. Her zaman mantığıma güvenirim ama duygularımı yok sayamam. Bu nedenle iyi analiz yapan biri olsam bile kafamda birçok düşünce bir arada olduğundan kararlarımı alırken çok düşünür kendimle tartışır ve sonuca varana dek uyku uyuyamam. Olumsuz bir duygu buhranı içindeyken bile acı çektiğim konuyu zihnime hapsedip diğer işlerimle ilgilenmesini de bilirim. Sonra da sakinleşirim. Sakinleştiğimde olaylarla vaktinde ve tane tane yüzleşirim. Işte o zaman şansım yendien ortaya çıkar.

  Şimdi de buna benzer bir şeyler oluyor hayatımda. Bir konu beni ruhumdan yaralamıştı. Kendimi öyle kötü hissettim ki ilk başta hiçbir şey yapamadım. Sonra öfkelendim. Sonra güvendiğim insanlarla konuşup olayı değerlendirdim. Ve olayı şimdilik geride bırakıp kendi yoluma devam etmeye karar verdim. Şimdi ise güzel haberler alıyorum. Gerçekleşme ihtimali olan güzel şeyler var. Yapmayı istediğim şeyin peşinden gitmeye devam ediyorum. Beni anlamadığını düşünüp kırıldığım birkaç kişinin aslında beni korumak istediğini anladım. Bu da kafamdaki bazı bulutları dağıttı. O kedi yine pencere önünde. Belki güneş yeniden tirizlerin gölgesini taşır bir gün.

  Yani demek istediğim şey karanlıklarım olsa da paniğe kapılmamayı öğrendim. Devam etmek önemli. Yürümek. Ilerlemek. Pes etmemek. Sorgulamak. Anlamak... Konuşmak da önemli. Kafanda kurup durmak yerine gidip konuş sorununu. Insanlar konuşmuyor ya inanabiliyor musun blog! İletişim kuramıyor insanlar...

  Ben yine yazarım. Sen buradasın nasılsa...

  S..