16 Eylül 2018 Pazar

Yükseklik Korkusu


  İş gereği çok fazla seyahat ediyordu. Bazen yola çıktığında nereye gittiğini ortağının aldığı biletlere baktığında öğrenmiş olurdu. Nereye gittikleriyle de nasıl gittikleriyle de pek ilgilenmezdi. Dışarıda olmak yerine evde vakit geçirmeyi tercih ederdi. Rahatça film izlemek için köşede duran o rahat koltuk ve tüm kitaplarını sığdırabildiği devasa kitaplıkta duran sayısız kitap ile onları okurken atıştırmak için gizli bir dolapta zulaladığı çikolatalar huzurlu bir gün için fazlasıyla yeterdi. Yeterince güneş alan pencereden içeri giren kuş cıvıltıları ve aşağıdaki kafeden gelen iyi seçilmiş müzik sesleri de cabası. Bu kez bilete bile bakmamıştı. Mardin, Urfa gibi bir yerlerdeydi. Kameranın bulunduğu çantanın ağırlığı gittikçe artıyormuş gibiydi. Havada fön makinesi esiyor gibi bir sıcaklık vardı. Fakat nem oranı az olduğu için terleyerek erimek yerine bir fırının içinde kavruluyor gibi hissettiriyordu. Kafasının içinde navigasyon varmış da yolu kendiliğinden buluyormuş gibi önden hızlıca ilerleyen arkadaşına biraz yavaşlaması için seslendi. Kız ona dönüp bakmadan "Bir an önce oraya varmazsak akşamki festivale yetişemeyiz." diye cevapladı. Aldığı cevap üzerine içinden alkışlı bir protesto kopardı. Festival eğlenmek için güzel olacaktı fakat şuan istediği tek şey biraz nefes alıp dinlenmekti. Ortağı aynı zamanda çocukluk arkadaşıydı. Bu nedenle kafasına koyduğu şeyi yapmadan durmayacağını biliyordu. İtiraz etmek veya ağlayıp sızlanmak onu durdurmaz daha da hızlı yürümesine ve daha çok jedi damarlarının tutmasına neden olurdu. Çaresiz yürümeye devam etti.

  Yine saçma bir haberin peşinde olduklarından emindi. Ama kameranın önünde olan kendisi olmayacağı için mutluydu. Böylece bu çöl sıcağında birilerinin garipsemesini umursamadan şemsiyeli şapkalardan takabiliyor ve alerjisi yüzünden rimel sürme işkencesine katlanması gerekmiyordu. Seori kamera önünde olmaya daha uygundu. Bitmeyen bir enerjisi ve cildinde hiç sönmeyen bir ışık vardı. Seori'nin taşıdığı küçük el kamerasını alıp biraz çevreyi çekmeye karar verdi. İlginç birkaç görüntü daha sonra işlerine yarayabilirdi. Dar sokaklarda ilerlerken bir yandan da kamerayla çekim yapıyordu şimdi. Evler Urfa'ya özgü iklim etkisinde inşa edilmişti. Kalkerden kalın duvarlar, tonoz örtülü toprak damlar, güneşi gölgeleyen yüksek duvarlı uzun sokaklar... Bütün evler sokaktan yalıtılmış durumdaydı ve duvarları birbirini takip ettiğinden şehir bir labirenti andırıyordu. İçeriyi görmek imkansızdı. Fakat bazı geniş sokaklara bakan daha yeni bir dönemde karışık bir mimariyle inşa edilmiş ve bahçesi görülebilen büyük konaklar da vardı. Uzun bir süre labirentte ilerlediler. Seori gerçekten yolu biliyor muydu yoksa rastgele mi ilerliyordu bu tam bir muammaydı. Lenu çekim yapmaktan sıkılmış ve artık yolun bitmeyeceğinden endişe etmeye başlamıştı. Saatler ilerlerken etraf önce kalabalıklaşmış, güneşin açısı daraldıkça da tenhalaşmıştı. Havanın kararması an meselesiydi. Arada bir sur duvarı izlenimi vermeye başlayan duvarların içinde sıra sıra küçük yuvarlak pencereleri ve yine küçük kapıları olan ufak dükkanlara rastlıyorlardı. Fakat içerisi epey karanlık olduğundan bunların ne dükkanı olduğunu ancak dışarıya kadar taşan eşyalardan anlayabiliyorlardı. Çoğunun tabelası yoktu. Bazısı halı, bazısı hediyelik nesneler satıyordu. Kimisi de yemek yenecek veya bir şeyler içecek ufak mekanlardı. Bir ara her renkten baharatın olduğu bir aktarın önünde oyalandılar. Baharatların tadı ve kokusu hep ilgilerini çekiyordu. Ayrıca çeşit çeşit çayları da severlerdi. Eve götürmek için yine değişik çaylar bulmuşlardı.

  Lenu en sonunda isyan etmeye başlayacakken bir kapının önünde durdular. Kapıda kır saçlı yetmiş yaşlarında bir adam vardi ve içeriye giriş için 25 lira alıyordu. Seori sonunda belirtilen adresi bulmuştu. Lenu ise haberin ne olduğunu hala bilmiyordu. Etraftaki tabelalardan anladığı kadarıyla içeride bir çeşit lunapark vardı. Genellikle çocuklar ve gençlerin geldiği bir yerdi. Çarpışan arabalar, çeşit çeşit atış poligonları, hız trenleri gibi şeylerin yanı sıra gölge oyunları gösteren yerler ve korku tüneli de vardı. Ödemeyi yapıp kapıdan geçtiler ve merdivenle bir kat yukarı çıktılar. Tabelada görünen onca şey umarım bir binanın içinde küçücük maketlerden ibaret değildir diye düşündü. Onca yolu geldikten sonra hız trenine binmek veya atış poligonunda birkaç balon patlatmak iyi olacaktı. Fakat o da neydi? Az daha kalp krizi geçirecekti. Bir kat çıktıktan sonra yine bir üst kata çıkmalarını işaret eden biri vardı ve bu aşağıdakiyle aynı adamdı. Yukarı çıkmaya devam etmeleri için de tekrar 25 lira vermeleri gerekiyordu. Adamın herhalde ikizi var diye düşünüp sakinleşmeyi başardılar ve ödemeyi yaptıktan sonra merdivenden çıkarken Lenu "Çok zekisiniz," dedi "Girişte 50 tl deseydiniz insanlar gelmezdi böyle iki defaya bölünce geri de dönemiyorlar. Cidden çok zekice!" diye alayla tamamladı. Adam onu dinlemiyor, boş boş ileriye bakıp kıpırdamıyordu. Bu arda merdivenler, duvarlar, her yer bembeyazdı. O kadar beyaz ki basamakları görmek zordu. Neyse böylece bir kat daha çıktılar.  Her kata gelince merdivenin basında ahşap parmaklıklardan yarım bir kapı oluyordu.

  Üçüncü kata gelince karşılarında yine aynı adamı buldular. Bu iyice garipleşmişti. Herhalde üçüz olamazlardı. Bir şey sormaya korkarak onun yönlendirmesine uydular ve bu defa bambulardan yapılma ve iki kişinin ancak sığdığı bir asansöre bindirildiler. Lenu bu kez "Oh be!" dedi "Merdivenler ne yorucu. Şunu en başa yapsalarmış keşke!" diye ekledi. Sonra yukarı çıkmaya başladılar. Asansör yükseldikçe yükseliyordu. Yükseldikçe bir de hızlanıyordu. En sonunda akrofobisi ortaya çıktığında Seori'ye "Yeter, dursunlar artık!" demeye başladı. Çok korkmuştu "Yeter, ne olur dursun artık, beni indirin bir katta!" diye bağırıyor, ağlıyordu. Kafayı yemek üzereydi. Çünkü etrafı açık olan asansöre ve bambu zemine güvenememişti. Her yer beyaz olduğundan da hiçbir yere odaklanamıyordu. Bir ara aşağıya baktı. Aman tanrımdı yani öyle bir yükseklik yok. Zemin bir nokta gibi kalmıştı aşağıda. Sonunda bayılmak üzereyken tepeye ulaştılar. Etrafında koruma bile olmayan dairesel bir alandı kulenin tepesi. Lenu yere yapışmıştı korkudan. Kolları ve bacaklarıyla zemine tutunuyordu sanki rüzgar alıp onu götürebilir gibiydi. Bir yandan kamerayı tutuyor bir yandan "İndirin beni buradan!" diye bağırıyordu. Asansöre tekrar binmeye de korkuyordu. Hatta "Helikopter çağırın alın beni buradan..." diye ağladı. Seori tam bir muhabir ciddiliğiyle duruyordu. Delirmiş miydi ne hiç korkmamış hala haber peşindeydi. "Bölgenin en yüksek binasının tepesindeyiz. Görüyorsunuz yükseklik o kadar yüksek ki kameraman arkadaşım kendinde değil şuanda..." diyordu kız. İkisi de bulundukları alanın dışına boşluğa bakıyordu. Yani Seori kameraya değil boşluğa doğru konuşuyordu. Herhalde sonunda ikisi de delirmiş olmalıydı bu yükseklikte saçma sapan haber yapacaklar diye. O kadar yüksekti ki... O kadar ki ağaçlar minicik görünüyordu etrafta, uzaklıklar bulanıklaşıyordu. Sonra da uyandım.

Yine bir rüya yazısı :)

S..

8 Eylül 2018 Cumartesi

Troia'da Bir Zombi


  Bir arkeolog olarak bilmeniz gereken en önemli şey taşların ve toprağın konuşabildiği ve hiçbir şeyi tam olarak bilemeyeceğiniz gerçeğiydi.. O gün Troia'da kazı alanında dolaşırken başıma geleceklerden habersizdim. Yürürken bir yandan da bana sunulan raporları dinliyor, yapılması gerekenleri birilerine söylüyordum. Sabahtan beri gökyüzünde garip kuşlar dairesel bir devinimle dönüp duruyordu. Genelde bu şekilde davranmazlardı. Batıl inançlarım yoktu fakat kötü bir şeyler olacakmış hissi ekibimdeki herkes gibi bana da bulaşmıştı. Köpeğimiz Sushi de sabahtan beri etrafta tedirgince dolaşıyor ve bazen boşluğa doğru sanki bir hayalet görmüş gibi tehditkar şekilde havlıyordu. Normalde oldukça sakin ve neşeli olan Sushi bu gün beni epey endişelendirmişti. Kuşlar ve onun bu davranışı acaba bir deprem olacağına mı işaretti? Bunu bilemiyordum. Neyse ki boş bir arazinin ortasında toprak ve gökyüzü arasında bir yerlerde bir deprem için yeterince güvende sayılırdık.

  Açmalardan birine yaklaşırken bir takım hayret nidaları ve bağırışlar eşliğinde ne oluyor diye merakla oraya koştum. Her tarafımızda bulunan toz toprağın karışımı kıyafetlerimizi de sarmıştı. Soluduğumuz hava bile toz kokuyordu. Tepedeki güneşin konumu herhalde saat bir olmalı diye düşündürdü. Açmanın hemen yanında gölge bir alan oluşturmak için tahta çubuklar ve beyaz bir kumaşla tente yapılmış altına da uzun bir masa yerleştirilmişti. Masanın üzerinde bilgisayarlar, bir takım kağıtlar ve buluntu torbaları ile kasalar vardı. Onların yanından geçip bir araya toplanan insanların arasından kendime yer bularak açmanın başına vardım ve aşağıya baktım. Aşağıda çalışan iki kişi vardı. Birisi fotoğraf makinesini ayarlamaya çalışıyor diğeri de buldukları şeyin üzerini biraz daha süpürüp belirginleştiriyordu. Bir iskelet bulmuşlardı. Üstelik neredeyse tüm halde görünüyordu. Göz çukurları ve diğer kemiklerin yapıları ile kemiklerin kalınlığı erkek bir bireye ait olduğunu düşündürdü. Ama duruşu biraz ilginçti. Normal gömülmemiş olduğunu düşündüm. Dizlerini karnına doğru çekmiş elleriyle de başını korumuş. Yani bir şeyden korkarak ölmüş ve orada kalmış olmalıydı. Daha yakından bakabilmek için aşağıya yanlarına inmiştim. Elimde mavi plastik eldivenler vardı. Daha yakından bakınca kemiklerde tuhaf lekeler gördüm. Delikler de vardi ve bir kısmı da asitli bir şeyle erimiş gibiydi. Bu oldukça tuhaftı.



  Sonra zamanda bir sıçrama yaşadım. O gün hafızamda bir tuhaflık vardı bazı dakikalarımı unutuyordum. Fakat bunu kimseye belli etmemeye çalışmıştım. Bir süre sonra iskeleti çıkartmış ve incelemeye vermiştik. Laboratuvarda kimyasal inceleme yapıyorlardı kemiklere. Delikler ve lekeler bir hastalığın izleri olmalı diyorlardı. Toprakta yapılan incelemelerde kemiği o hale getirecek bir şey yoktu. Ama ne çeşit bir hastalık olduğunu da anlamamışlardı. İşlemler sürerken depoda yangın çıktığı haberini aldık. O sırada yine zamanda ileri gittim galiba veya yine dakikalarımı unuttum. Bana neler oluyordu bilmiyordum ve bu beni korkutuyordu. Kimseye bir şey olmasın diye depoya koştum. Geceydi. Gökyüzü yıldızlarını yangının ışığından saklamıştı. Alevler metrelerce yükseliyordu. Kıvılcımlar etrafa saçılırken yüzümün bulunduğum mesafede bile tutuşacağını sandım. Çığlıklar ve bağırışlar yanan ahşapların çıtırtısıyla birlikte kulaklarıma doluyordu. İnsanlar bir yerlerden buldukları kovalarla sular taşıyor fakat bu bir çare olmuyordu. İçeride bir kişi kaldığını duydum. Yüreğimden bir kuş uçup gecenin içinde kayboldu. İleri atıldım. Ne yapabileceğime dair hiçbir fikrim yoktu ama bir şeyler yapmak zorundaydım. Kovalardan birini kapıp başımdan aşağı döktüm ve girişe yaklaşmaya çalıştım. Kapıya ulaştığımda içeride alevli bir şeyler yıkılıp girişi kapatırken bir patlamanın şiddeti de beni tekrar geriye savurdu. Yere sırtüstü düşerken dünyanın kızıl bir denizin içine battığını sandım. İçeriye girmenin bir yolu yoktu. Yüreğimden çıkıp giden kuşu aklımın zerrelerinden fırlayıp kaçan kelebekler takip etti. Sonra yine zaman karıştı.

  Sabah vaktiydi yanımda siyahi bir kız vardı herhalde ekibimden olmalıydı fakat dakikaları şaşıran aklım suretleri de silmeye başlamıştı. Onunla birlikte kız kardeşim de bizimleydi. Tek katlı, beyaz sıvaları ve düz bir damı olan bir binanın avlusunda saklanıyorduk. Neden saklanıyorduk? O anda yine her şey karmaşıktı. Sessiz olmaya çalışıyorduk. Avlunun üstü sarmaşıklarla örtülüydü bu sayede gölgeler kıpırdanıyordu çevremizde. Sırtım evin avluya bakan pencerelerinden birine yaslanmıştı. İçerisi karanlıktı ama temiz diye düşünmüştüm tehlike o tarafta değildi. Avlu ve sonrasında bahçe karşımda ileri doğru uzanıyordu. Sol tarafta bir kanepe eskimiş hatta biraz çürümüştü. Hala yaşayan bir yer olduğunda burada oturup çay keyfi yapmak herhalde çok rahatlatıcı olmalıydı. Kanepenin kumaşında eskiden mavi olduğunu düşündüğüm kocaman çiçek desenleri geniş kahverengi lekeler ve kirle kaplanmıştı. Kanepeyle duvarın arasında kıpırdanan bir şey bir anda korkmama neden oldu. Daha dikkatli bakınca gölgeler arasında bir çift gözle karşılaştım. Bu orada ne zamandır saklandığını anlayamadığım küçücük bir çocuktu. Korkuyordu ve sesi çıkmıyordu. Dört veya beş yaşında siyahi bir çocuktu. Çok zayıf kalmıştı. Gidip onu kucağıma aldım. Çok hafifti. Buraya nasıl gelmişti ailesi neredeydi bilemiyordum. Kollarıyla boynuma sıkıca sarılışı korkusunun derinliğini ifade ediyordu. Onu da yanımıza alıp dikkatlice bahçenin ilerisine gitmeye başladık. Orada bir kapıdan dışarıya çıkabileceğimizi düşünüyorduk.

  Avluda bir sürü eşya daha vardı. Hepsinin merkezinde de kenarları hala sağlam olan bir kuyu duruyordu. Fakat kovayı taşıyan ahşap mekanizması parçalanmış birazı içeriye birazı dışarıya düşmüştü. Kuyuda hala taze su olabilir mi bilmiyorduk fakat oradan uzak durmamız gerektiğini biliyorduk. Böyle hikayelerde kuyulardan iyi şeyler çıkmazdı. Bisikletler, sehpalar, çeşit çeşit variller ve daha bir çok cisim etrafta saçılmış duruyordu. Üzerleri yosun ve sarmaşık kaplıydı. Ne zamandır öyle durduklarını tahmin edemedim. İleriye gittiğimizde herhangi bir kapı olmadığını gördük. Tel örgü vardı ve üzeri yine arka tarafını göremeyecek kadar sarmaşıklar ve yapraklarla kaplıydı. Hemen köşede bir masa vardı. Üzerinde bilgisayar gibi bir şey çalışır durumdaydı. Bir anda korkmuştuk çünkü başında bir adam bize arkası dönük şekilde oturmuş ekrana bakıp önündeki bir çok tuşa basıyor ve arada bir kenarda duran cihazla mors alfabesiyle bir şeyler yazıp duruyordu. Yardım çağırmaya çalışıyor diye düşündüm. Yanında bir kanepe vardı. Biz yaklaşırken adam bir kadınla kavga edip onun cansız bir şekilde yığılmasına sebep olmuştu ve kadın şimdi o deri kaplı kanepede duruyordu. Kucağımdaki çocuk onu görünce ağlamaya başladı. Ablasıymış. Ne yapacağımı şaşırdım. Çocuğa onun ablası olmadığını söyledim. Yanımdaki siyahi kızı gösterip unutmuşsun bak ablan burada dedim. Kızın kucağına verdim çocuğu. Kız da şaşırdı ama bir şey demedi. Şuan yapabileceğimiz bir şey yoktu.

  Sonra bütün bu olanlardan daha tuhaf bir şey vuku buldu. Garip hafızam yüzünden bu duruma hazırlıksız yakalanıp paniğe kapılsam da yanımdakiler bir an bile şaşırmamış hatta bunu bekliyor gibiydi. Kanepedeki kadın aniden gözlerini açıp canlandı. Biz hala sessiz durmaya çalışıyorduk. Fakat az daha korkudan yüreğime iniyordu. Sonra anladım. Bulduğumuz iskeletin taşıdığı hastalık buydu. Önce depo ve laboratuvarda bulaşıp karmaşa yaratmış ardından da çevreye yayılmıştı. Ekibimden geriye başka kim kaldığını bilmiyordum. Civardaki bir köydeydik ve burası bile enfekte olmuştu. Bulaşan kişiler önce saldırganlaşıyor vahşileşiyor ve öldüklerinde bir zombi olarak geri geliyordu. Zombi önce hemen yanı başındaki adama saldırdı. Onunla boğuşması bittiğinde gözleri bizi buldu. Bize doğru gelmeye başladı. Her şey o kadar hızlı gerçekleşiyordu ki ne adama yardım etmeye yetişebilmiş ne de ondan saklanacak fırsatı bulabilmiştik. Kızlar dövüş yeteneğine sahipti ellerinde nereden bulduklarını bilmediğim levyeler vardı. Zombi kadınla dövüşüp onu durdurmaya çalışırlarken ben de çocuğu korumaya çalıştım. Sonra zamanı yine şaşırdım.

  Bu sefer tellerden dışarı çıkmıştık kayalıklar vardı ve aşağısı denizdi. Denizde bir gemi vardı. Kurtulanları almak için gelmiş olmalıydı ama gitmek üzereydi. Ona ulaşmaya çalışırken de uyandım.

Not: Bu bir rüya yazısı :) Artık gelenek oldu :D Olaylar olduğu gibi rüyadan. Cümlelerimi anlatırken biraz süsledim sadece :)

S..

1 Eylül 2018 Cumartesi

Odin Bölüm 1



  Arabanın camından dışarı bakarken birkaç günlük düzensiz uykunun getirisiyle uyuyakalmıştım. En son hatırladığım şey birbirini kovalayan ağaç görüntülerinin arasında mavi denizin ince bir çizgi halindeki siluetiydi. Gözlerim kapanırken uykunun şakaklarımdan yanaklarıma doğru karıncalanarak dolaştığını hissetmiş fakat kıpırdayıp kendime gelecek gücü bulamamıştım. Virajla dolu uçurumlu yolun tehditkarlığı bile zihnime tesir edemez durumdaydı. Havada incir sıcağı vardı. Ne diyorlardı? Eyembuhur Eyyamı bahur... Şiir gibi bu kelimeler. Pastoral şiir. Pastoral bir yaz sıcağı renkler de pastel tonlarındayken... Araba durduğunda yerimden sıçrayarak uyanmıştım. Sarsıntı çok olduğundan değil bu. Gündüz uyurken korkardım eskiden beri. Ufak bir ses bile sıçratarak uyandırırdı. Görüşümü odaklamak ve başımın dönmesini durdurmak için birkaç saniye sessizce bekledim. Sonra yine arabanın camından dışarıya baktım.

  Bir kasabanın geniş bir caddesinde esrarengiz antikalar satan bir dükkanın önündeydik. Yol ilginç bir şekilde asfalt değil topraktandı. Kurumuş otlardan oluşan bir bitki yumağı rüzgarla geniş yol boyunca yuvarlanıyordu. Etrafta şimdilik başka bir araç veya insan yoktu. İleride bir binanın önünde birkaç bağlı atın durduğunu gördüm. Durdukları yerde toprağı eşeliyor ve onlar için bırakılan suyu içiyorlardı. Nereye gelmiştik ki böyle? Bunu sormak için arkamı döndüğümde araçta benden başka kimse olmadığını gördüm. Garip bir korku bir anlığına içimi sardı. Havadan yayılan tuhaf gerilim hissi panikle araçtan dışarı çıkmamı sağladı. Sonra onları dükkanın içinde antikaları incelerken gördüm. Ve tehlike çanları çalan zihnim o an sakinleşti. Bana bakıp el salladıklarında gergin yüz ifademi garip bir gülümsemeyle değiştirmeye çalıştım. Ama gülümsemekten çok elektrik çarpmış gibi göründüğümden eminim. Onlara doğru ilerlerken yine çevreye göz attım. Sarı güneş bunaltıcıydı. Binaların yüzeyinden, camlardan ve tozlu yoldan yansıyan her ışık zerresi can yakıyordu. Gözlerim sarı ve beyaz bir hare ile baş etmek zorundaydı. 


  Bütün cadde boyunca ilginç ve görülmeye değer tek yer bu dükkan gibi duruyordu. Esrarengiz ve daha önce görülmemiş birçok nesne dükkanın içinde tavandan bile sarkar durumdaydı. Dükkanın dışı da bundan geri kalmıyordu. Onca tuhaf şeyin içinde benim dikkatimi çekense bir gramofon oldu. Kapının hemen dışında alçak bir etajerin üzerindeydi. Bu tuhaf nesnelerin arasında garip kalacak derecede normaldi. Yanında bir yığın taş plak duruyordu. Bir tanesi ise üzerine takılı ve çalmaya hazırdı. Gidip açma tuşuna dokunurken ne yaptığımın farkında değildim. Bunu yapmak çok doğal ve olması gereken bir şey gibiydi. Müzik çalmaya başlayana kadar etrafın korkunç sessizliğini fark etmemiştim. Ne bir kuş sesi vardı ne de esen rüzgardan başka bir uğultu. Şimdi ise müzik bu sessizliğin ardından oldukça ürkütücüydü. Sanki gramofonu duyan bir canavar bir köşeden fırlayıp gelebilirmiş gibi tedirginlikle ardımdan duyabileceğim bir ses aradım ama hiçbir şey yoktu. Kendime saçmaladığım için tebrikler sunup dükkanın içindeki iki arkadaşıma seslendim. Burada yeterince oyalanmıştık ve artık gitsek iyi olacaktı.

  Sewren yanıma geldiğinde "Biraz dinlenmek için sen uyurken ana yoldan ayrılıp bu kasabaya geldik. Bu şekilde devam edemeyiz. Hepimizin uyumaya ihtiyacı var. Satıcı yakınlarda bir otelin adresini verdi oraya bakalım." dedi. Buna itiraz edemezdim. İşimiz tehlikeliydi ve zihnimizin açık olması çok önemliydi. Kei de yanımıza gelince kızların ikisine de bu geceyi kasabada geçirmenin iyi fikir olduğunu söyledim. Sonra arabaya binip oteli bulmak üzere yola koyulduk. Oradan ayrılırken satıcı gramofonu kapatmıştı ve etraf yine ölümcül bir sessizlikle kaplanmıştı. Uzaklaşırken satıcının gözlerini kırpmadan bana bakıyor olduğu dikkatimi çekmiş ve rahatsızlık duymama sebep olmuştu. Asık yüzlü ve küçücük yuvarlak simsiyah gözlere sahip adam kıpırdamadan öylece dükkanın dışında duruyordu. Arabanın camından bakarken gittikçe uzaklaşan görüntüsü eski bir evin bodrumunda saklı, eski ve korkunç bir fotoğraf gibiydi. Onun söylediği adrese gerçekten gitmeli miyiz diye düşündüm. Öyle bir atmosferi vardı ki söylediği veya yaptığı hiçbir şey hayra alamet değil gibiydi. Kızlar saçmaladığımı düşündü. "Uykusuzluk paranoyak olmana neden oluyor Lenu!" diye anlaşmışlar gibi aynı anda söylediler. Ben de sustum. Fakat içimde bir şüphe zihnimde de yine o tanıdık tehlike titreşimleri yankılanıyor, tüm dikkatimi yeniden toparlamaya çalışıyordum. Ve nihayet, öyle veya böyle sonunda uyuyabileceğimizi düşündüğümüz otele çok kısa sürede ulaşmayı başarmıştık.

S..

Not: Bu bir rüyalar dizisi ve kurgudan oluşan hikaye serisinin ilk bölümüdür :)

10 Ağustos 2018 Cuma

Farkındalık


  Duyuruyu deep çingudan olduğu gibi alıntılayacağım çünkü o çok güzel anlatmış :)

  :

  Duyanlar vardır, bir süre önce, müzik tarihinin The Beatles ile birlikte en önemli iki müzik grubundan biri olan The Pink Floyd'un gitaristi, şarkı sözü yazarı, hüzünlü bestecisi, yaralı ruhu Roger Waters güzel bir davranışta bulunmuştu.

En güzel Floyd ve Waters şarkılarından biri olan Another Brick in the Wall ( sadece duvarda bir tuğlasın) adlı efsane şarkısını bir Türk vakfına hediye etmişti, iki yıllığına. İzev'e. İstanbul Zihinsel Engelliler için Eğitim ve Dayanışma Vakfı). Bu şarkı bizim müzisyenler tarafından seslendirildi. Bu şarkı 10 milyon kez dinlenirse zihinsel engelliler için bir yaşam köyü kurulacak.

Şimdilik 2.5 milyon civarı dinleme oldu. Kötü tabii. Daha çok izlenmeli. Bunun için de duyurulmalı. Bunu bir mim gibi görelim. Bu videoyu duyuralım. herkes dinlesin ve çoğalsın sayı.

Bu güzelim önemli yazıyı biricik Mermaid düşündü. Eh, küçük deniz kızı, en sevdiğim çizgi filmdir, gelmiş geçmiş. Ondan sonra da Nemo geliyor tabii. Arielle de bayılırım.

Mermaid'in yazısının linkini veriyorum. Yazısını okuyun, şarkıyı dinleyin, isterseniz blogunuzda paylaşın. Zihinsel engelli arkadaşlarımız için küçük de olsa bir katkımız olsun.


http://mermaidinyolculugu.blogspot.com/2018/08/mim-farkndalk-yklmak-zorunda-olan.html

:

İşte böyleee :) Şimdi izlemeniz için videoyu da ekliyorum.