9 Kasım 2011 Çarşamba

~Mahzen Bölüm 5~


Öneri: Bu hikâyeyi okuduktan sonra, karanlıkta arkanızı kollayın…
Esin kaynağı: Bir rüya :)
Mahzen
Bölüm 5:


Sacred 2 - Fallen Angel - Soundtrack 01 Main Menu Theme

Ölüm oyununun başlamasıyla birlikte harekete geçmiş ve düşmanı en son gördüğümüz yerin yakınlarına kadar ilerlemiştik. Burada sis hemen hemen dağılmıştı, muhtemelen büyücülerden birisinin işiydi bu. Yine de adım attığımız yeri görmek oldukça güçtü zira sık dokulu ağaçlar ay ışığının yere inmesine izin vermiyordu. Biz karanlıktaydık, güvendeydik; düşmansa… ne diyebilirim ki meşalelerin altın sarısı ışığı yüzlerinden ne güzel de yansıyordu öyle!
Saklandığımız yerden gördüğümüz ve işittiğimiz kadarıyla ortama tam bir kargaşa hâkimdi. Herkesten ayrı bir ses çıkıyordu. Gelenlerden birkaçı -oldukça yüreksizdiler ve anlaşılan buraya zorla getirilmişlerdi- ortamdaki bağrışmaların da etkisiyle dehşete kapılmış ve ellerindeki silahları boş boş çevreye ateşlerken kendi paylarına düşen kurşunun hepsini harcamışlardı. Etrafa saçılan kurşunlardan birisi orta yaşlı, saç ve sakallarından yüzü görünmeyen Viking kılıklı bir adama denk gelmişti. Anlaşılan vurulan adam sevilen veya önemli biriydi ki herkes susmuş ve onun başında toplanmıştı. Anlayamadığımız birkaç mırıldanma ve öfkeli sesin ardından iki kişi omuzundan yaralanan ‘Viking’i alıp geri dönüş yolunu tutmuştu.
İnsanlar telaşlı ve öfkeli bir şeyler konuşurken, bir kişi yüksek bir ağaca çıkmış elindeki bıçakla bir şeyler kesiyordu. En sonunda dikkatimizi topladığımızda ağaca tırmanan genç adamın ‘kafesağ’ı yere indirmek amacıyla orada olduğunu anlamıştık ve aynı zamanda ağa yakalanan iki kişinin en başından beri hiç susmadan çığlık atıp yardım istediğini de fark etmiştik. Sarmaşığın keskin dikenleri bedenlerini delik deşik etmişti; bedenlerinden akan kan, kıyafetlerinin neredeyse tamamını ıslatmış, elleri ve yüzleri kanlar içinde kalmıştı; açılan yaralardan içeri giren zehir ise sürekli acı dolu çığlıklara sebep oluyordu…
İki genç hayatın canlı canlı eriyip gidişini izlerken ‘Tanrım, biz ne yaptık… Nasıl bu kadar vahşice bir şey yapabildik?’ gibi düşünceler aklımda takla atıyordu. Ancak yapabilecek başka bir şeyimiz olmadığını da biliyordum zira ailemin ve gelecekteki onca insanın hayatı söz konusuydu.
Sonunda kafesağı yere indirmiş ve kendilerine dikkat ederek iki genci sarmaşıklardan kurtarmışlardı. Zehir, tıpkı bir salyangozun suda erimesi gibi bütün organlarının kavrulmasına ve yavaşça erimesine yol açıyordu. Sarmaşıkların tek özelliği bu değildi elbet: zehirle birlikte kana karışan bir madde kanı sıvılaştırıyor, pıhtılaşmasını ve yaranın kapanmasını önlüyordu. Kan kaybediyorlardı…
İki genç bağırmayı bırakmıştı. Şimdi sadece titriyor ve su istiyorlardı. Muhtemelen ateşleri de vardı ve köylüler onlara su verme gafletine düşmüşlerdi. Bütün bu olanlar onlarla birlikte gelen cadı ve büyücülerin umurunda bile değildi; insanları uzaktan seyrediyor ve göz göze geldikleri kişiye korkutucu birer bakış fırlatıyorlardı.
Çok geçmeden, zehrin kurbanlarından birisi son nefesini vermişti. Diğeri ise bilincinin sınırlarını zorlayarak “Ölmek istemiyorum… Lütfen yardım edin, ölmeme izin vermeyin. Bırakmayın beni, ölmek istemiyorum!” diye histerik bir şekilde yalvarırken bir yandan da uyanık kalmaya çabalıyordu. Herkes, şaşkınlığın ve bir şey yapamamanın verdiği korkuyla yerdeki genci izlerken; içlerinden biri öne çıkmış, sırtındaki eski tüfeği aniden eline alarak “Üzgünüm evlat” dedikten sonra gencin göğsüne ateşlemişti…
Göğsündeki kurşun açtığı yaradan dumanlar tüten genç adam kısa süren bir titremenin ardından son nefesini vermişti. “Onu öldürdün! Kemik sen ne…” bu aptalca tepkiye karşılık “Ben ateş etmeseydim lanet olasıca sarmaşık işini zaten bitirecekti. Daha fazla acı çekmesini mi isterdin? Üstelik yeterince zaman kaybettik zaten.” diye söylenerek kendini savunmuştu John Locke karakterine benzeyen ve onun kadar korkutucu görünen ‘Kemik’ adındaki adam.
Kemik’e destek çıkanlardan birisi, bir adama bile kalın gelen hırıltılı bir sesle konuşmaya başlamıştı “O doğru olanı yaptı beyler…” cadı ve büyücülerin arasında bulunan iki bayanın bakışını fark edince biran duraksayıp boğazını temizledikten sonra devam etti “Ve hanımlar… Çok üzgünüm ama şimdi cesetlerle ilgilenecek vaktimiz yok. Bu gece, içindeki şeytani ruhla birlikte yakmamız gereken bir ev var ve çocuklarımızın iyiliği için daha fazla vakit kaybedemeyiz. İşimiz bittiğinde, trajik bir şekilde ölen kardeşlerimiz için iyi bir cenaze töreni tertip ederiz.” Sözlerini tamamladığında, herkes üstündeki şaşkınlığı atmış ve yapacağı işe odaklanmıştı. Hepsi intikam ve öfke ateşiyle yanıp tutuşuyordu; cadı ve büyücüler ise simsiyah cübbelerinin içinde oldukça neşeli görünüyorlardı, sanki olayların karmakarışık bir hal alması onları eğlendiriyor gibiydi. Tabii birisi dışında; cadı ve büyücülerin arasında suratı asık, korkunç bir şeyin ortaya çıkıp kendisini yemesini beklercesine dehşetle bakan tek kişi kızıl saçlı cadıydı. Kızıl saçları alevdenmişçesine parlıyor, sanki yanıyordu. Sürekli “Hissediyorum! Daha önce söylemiştim size; burada-olmamız-yan-lış! Kötü… çok çok kötü!” gibi şeyler söylüyor, en ufak kıpırtıda dehşete kapılıyordu. Aklını kaçırmış ya da deliliğin eşiğinde bir medyum gibi davranıyordu. Üzerinde en usta şamanlara bile taş çıkartacak cinsten tılsımlar taşıyordu. Bir elinde de korktuğunda ileriye doğru tutup arkasına saklandığı bir rüya kovucu vardı. Bu kaçığı hangi akla hizmet buraya getirdiklerini merak ediyorduk. Cadı ve büyücüler’ demek oldukça uzun ve zordu bu sebeple kendi aramızda onlara ‘Siyah Giyenler’ demeye karar vermiştik.
Bunu nasıl yapacağımızı bilmesek de doğru anı yakalayınca saldırıya geçecektik; bu nedenle bir süredir fark edilmemeye dikkat ederek onları takip ediyorduk. “Siyah Giyenler düşüncelerimizi okuyarak veya varlığımızı algılayarak peşlerinde olduğumuzu fark edebilirler mi?” diye zihnimden sorduğum soruya aynı yolla cevap vermişti Amelie “Zihin okumak herkese özgü bir yetenek değildir ki böyle bir yetenekleri olsa bile zihin okumak için karşılarındaki kişiye iyice odaklanmaları gerekir… Algılamaya gelince; bu yeteneği kazanmak için binlerce yıl yaşamak gerekir, tabii bazen doğuştan itibaren kazanıldığı da oluyor. Her nasıl olmuşsa Bıçakçı’da böyle bir yetenek var lakin endişelenmeyin, Woo Jin’in görünmezliği tıpkı bir kalkan gibi onu koruyor ve seni de ben gizliyorum.” Bu açıklamanın ardından biraz düşündükten sonra takibe iki grup halinde devam etmeye karar vermiştik; dayım düşmanın solundan, Amelie ve bense sağından ilerleyecektik.
Siyah Giyenler bütün ormana etki edemeseler de kendi çevrelerinde bulunan sisi tamamen dağıtmışlardı ve hiçbir şeyden korkmadıklarını gösterircesine meşalelerini söndürmeden ilerlemeye devam ediyorlardı. Yaprak denizinden kurtulabilen ay ışığı yeterince güçlü değildi ve meşalelerin gölge oyunları iyice yanıltıcı bir hal almıştı. Bu nedenle bir-iki metre ileriyi görmek oldukça güçtü. Yine de her bir adım farklı amaçlar doğrultusunda da olsa azimle ve inatla ileri doğru atılıyordu…
Bilmem kaç yüzyıl yaşındaki ağaçların arasından, çalıların altından, çukurların üzerinden, minik bir dereden ve en son 6 metre genişliğindeki devasa bir çınarın ilginç bir geçide dönüşen kovuğundan geçtiğimizde Siyah Göl’ün zift karası kıyısına gelmiştik.
Ne karanlık bir takipti ama! Gölün kıyısına gelinceye dek yedi adam daha kafesağlara yakalanmıştı. Genellikle iki kişi birden aynı tuzağa düşüyordu ve bu nedenle ‘Kemik’ adındaki adam herkesin birbirinden belli bir mesafe uzaklıkta hareket etmesini istemişti. Fakat hata etmişlerdi; birbirinden ayrı düşen adamlar karanlık bir çalı demetinden veya sık dokulu ağaçların arasından geçerken birden bire ortadan kayboluyorlardı. Tabii Amelie ve ben, onu göremesek ve ne yaptığını bilmesek bile, adamların tek tek kayboluşundan dayımın sorumlu olduğunun farkındaydık. Bütün bunlara rağmen düşman sayılamayacak kadar çoktu. 

Bu Ormanda Daha Önce Görülmemiş Şeyler Var!

****
Bir süredir ağaçların korunaklı karanlığında saklanmış, Siyah Giyenlerin ve diğerlerinin gölün kenarında sessizce bekleyişlerini izlemeye koyulmuştuk. Siyah Giyenlerden birisi, bir süre önce herkesi susturmuş ve sessizliği dinlemeye başlamıştı. “Bıçakçı!” demişti Amelie onu işaret ederek. Bende aynı yolla zihnimden cevap vermiştim küçük kıza “Bu mu yani?” Hayret ediyordum çünkü beklediğim kadar korkunç görünmüyordu. Ben ‘Bıçakçı’ adının sahibinin Rus ajanı gibi iri yarı, gözleri çakmak çakmak, sürekli suratını asan ve Siyah Giyenlerin içinde en çok dikkat çeken adam olduğunu sanmıştım. Oysa asıl Bıçakçı orta boyluydu ve ne iri yarı ne de çelimsizdi; yüzü ifadesiz, bakışları donuktu ve bir süredir zaman kaybettiğinin farkında olmadan sessizliği dinlerken çevreyi izliyordu. Diğerlerinin eski püskü siyah kumaştan yapılma cübbelerinin aksine, üzerine giydiği her şey kız kardeşinin giydikleri gibi siyah deridendi.
“Çok güçlü.” demişti küçük kız; sağ eli alnına dayalı bir şekilde kaşlarını çatmış ve nefes almakta zorlanıyordu. “Neler oluyor, iyi misin?” diye sorarken sol elimle omzuna dokunmamla geri çekilmem bir olmuştu zira tüm bedeni elektrikle yüklenmiş gibiydi. Neyse ki dudaklarımın arasından çıkabilecek en küçük bir nidayı bile engelleyebilmiştim.
“Dinliyor ve hissetmeye çalışıyor…” sımsıkı kapalı duran gözlerini birden açarak bakışlarındaki gümüş parıltıyla devam etti “En başından beri ortada bir şeylerin döndüğünün farkındaydı ve bu durum onu eğlendiriyordu. Ancak şimdi… şimdi tuzakların en yoğun olduğu yere geldi ve tehdit altında olmak hoşuna gitmiyor. Etrafta ne gibi tuzaklar olduğunu ve kimlerin gizlendiğini anlayamasa da tehdidi hissedebiliyor. Bu yüzden grubu durdurdu ve şimdi tüm gücüyle yoğunlaşarak gizli olanları açığa çıkarmaya çalışıyor. Ona karşı koyuyorum ancak karşıt gücü hissetmek… onu iyice öfkelendiriyor ve öfkelendikçe de gücü yakıcı bir hal alıyor.”
Harika! Karşı koymayı bırakırsak tuzaklarımızı ve bizi bulacaktı; direnmeye devam etmemiz durumunda ise Amelie kızartmaya dönecekti ve ardından geriye kalanlarımızın işi bitecekti. Peki ya dayım? O neredeydi? Amelie gibi acı çekiyor olma ihtimali oldukça yüksekti ve nasıl karşı koyacağını bile bilmiyordu. Görüş gücümü kullanıp Jean’ı gördüğüm gibi dayıma odaklanıyordum ama işe yaramıyordu. Gördüğüm tek şey zifiri karanlıktı.
“Gölün kıyısına geldiğimizde yapacağım şeyi sana öğretmiştim. Hatırlıyor musun?” tam olarak ne işe yarayacağını anlatmamıştı ama söyleyeceği sözleri, ne şekilde durması gerektiğini ve ‘nedendir bilmem’ toprağa odaklanması gerektiğini hatırlıyordum. “Ayağa kalkarsan gümüş rengine rağmen parıltıların herkesin dikkatini çeker.” diye uyarmıştım onu; fakat o, korkmama neden olan bir cümle yapıştırmıştı zihnimin ahşap duvarlarına: “Hayır, hayır… Bunu ben değil, sen yapacaksın.”
Hadi ya! Gözlerimden ateş de fışkırtayım mı? Daha elimin buzla kaplanmasını bile sağlayamayacak kadar yeteneksizim ben! Bozuk bir gizli kamera gibi çalışan görüşümden başka yapabildiğim hiçbir şey yok… Tabi ‘bunları ona söylemedim’ diyebilmek isterdim ama çoktan okumuştu zihnimin satırlarını. Yüzünden ne düşündüğünü anlamak imkânsızdı; aşağıya doğru kıvrılan dudakları, çektiği acı yüzünden olduğu kadar bana üzülmesinden de kaynaklanıyor olabilirdi.
Kısa süren sessizliğinin ardından heyecanla konuşmaya başladı “Işık ve karanlık, gökyüzü ve yeryüzü, ateş ve su! Hepsinin enerjisine ve akışına sahipsin ancak saf enerjiyi kullanabilmek için seni engelleyen kaygıdan kurtulmalısın. Bırak düşünmeyi. Sadece odaklan ve yap. ‘ Olacak mı, olmayacak mı?’ diye kaygılandıkça bir kibriti çakmayı bile başaramazsın.” Biran gözlerimin içine bakıp devam etti “Seni böyle zorlamak istemezdim fakat Bıçakçı’ya tüm gücümle karşı koyarken aynı zamanda bunu yapmam mümkün değil! Bu durumdan kurtulmamızın tek yolu öğrettiğim şeyi yapman ve sonucunda dikkatlerinin dağılması… Korkma, başarabileceğine inanman yeterli olacaktır. Üstelik bunu yapabildiğini görmüşken başaramaman imkânsız!”
     Söylediği son şey dağınık duran düşüncelerimin birden toparlanmasını sağlamıştı. “Yapabildiğini gördüm de ne demek?” her zamanki gibi zihnimden yönelttiğim bu soruya çatık kaşlarım eşlik ediyordu. İki elinin de işaret ve orta parmakları şakaklarına dayalı olduğu halde gözleri kapalı cevap verdi küçük kız “Annem, bu yeteneğimi gizli tutmanın daha iyi olacağını söylemişti ama sanırım sana anlatmamda bir sakınca yok… Bazen bazı imgeler ve gelecekten küçük birer parça görüyorum. Bu çok sık karşılaştığım bir durum. Seninle ilgili gördüğüm şey… Sen, bu işi başarıyordun.”
Bu konu hakkında daha pek çok şey sorabilirdim fakat kaybedecek çok fazla vaktimiz kalmamıştı zira Amelie yere yığılacak gibi görünüyor ve nefes almakta iyice zorluk çekiyordu. Başının feci derecede ağrıdığından da hiç şüphem yoktu.
Kaza yerinde insanların sağlığından sorumlu olan tek kişi benmişim gibi hissediyordum. Sanki bir şeyler yapmazsam olacakların sorumluluğunu ve vicdan azabını ölünceye dek omuzlarımda taşıyacakmışım gibi ağır bir baskının altındaydım. Gerçi içinde bulunduğumuz durumda ömrüm pek de uzun görünmüyordu ya neyse… Başarmak veya başaramamak artık umurumda bile değildi; tek düşünebildiğim ayağa kalkmak, içimdeki buz ve ateşi açığa çıkarmaktı. 
****
Ağaçların ve çalıların ardında görünmemeye dikkat ederek ayağa kalktığımda, küçük kız “Unutma!” demişti “Toprağa odaklanmalı ve ondan yardım istemelisin.” Her şeyin ruhu ve bilinci olduğuna inanırdım fakat toprağın yardım istememe tepki vereceğini düşünmek… Tamam, zaten düşünmemeliyim.
Güçlerimi Amelie’den almıştım; sonuç olarak aynı enerji akışına sahiptik ve bu nedenle bana öğrettiğinden farklı bir şey yapmam gerekmiyordu. Birkaç saniye ayakta, gözlerim kapalı bir şekilde konsantre olmaya çabaladım. İşe yaramış gibi durmuyordu ama en azından denemiştim. Konsantre olamamamın ardından gözlerimi açtım ve kaçınılmaz şeyi yapmaya karar verdim; ağaçların sık dokusu yüzünden göremesem de başımı kaldırıp ayın ve yıldızların olması gereken boşluğa bakmaya başladım. Kollarımı iki yana iyice açmış, avuçlarımı yukarı çevirmiştim. İçimdeki buz ve ateşi kullanabilmek için kaynaklarının enerjisini bedenimde toplamalıydım. İçimden ‘Tanrım, onca yıldızın enerjisi beni kızartmaz umarım…’ diye geçirmiştim fakat Amelie’nin zihnimdeki kızgın bakışını hissedince susmuştum. Tabi ya, düşünmeliydim!
“Sözcükler!” diye fısıldadı Amelie. Bende sakince mırıldanmaya başladım: “Kuantastina inayio, semtes imonret! Serpenfinite, incanta-sortia!” Bu anlamsız kelimeleri kendim bile duyamayacağım kadar kısık bir sesle durmadan tekrar ederken, yukarı bakan avuçlarımda acı vermeyen bir yangın hissetmeye başlamıştım. Bu sırada ‘Neden kendi dilimde derdimi anlatmıyorum ki, evren sadece ‘cadıca’ mı biliyor?’ diye düşünmeden edememiştim…
Her şey birden bire olmuştu…
Avuçlarımda başlayan yangın tüm bedenimi sarmış; zihnimde, kalbimde ve gözlerimde soğuk birer parıltı hissetmeye başlamıştım. Çevremde yalnızca benim duyduğumdan emin olduğum bir ses yankılanmaya başladığında anlamsız sözcüklerime son vermiştim: “Demek yeni bir yıldız doğuyor!” Ses hem Amelie, hem de Jean’a aitmiş gibiydi. Belki değildi, belki ikisi birden aynı anda konuşuyordu. Ne demek istediklerini anlayamamıştım fakat şu an için umurumda da değildi zira ateşin ve buzun inanılmaz enerjilerinin gökyüzünden bedenime aktarıldığını hissetmeye başlamıştım.
Güç; evrenin varlığını ve her şeyin hareketini hissedebilmek, yeri geldiğinde olayları etkili bir biçimde değiştirebilmek demekti. Bedenimin ve ruhumun sınırlarını zorlayacak derecede enerji yüklendiğimde gücü tüm benliğimle hissediyordum. Artık bu işi sonlandırmanın vakti gelmişti; bu nedenle toprağa odaklanmış ve bakışlarımı yere çevirmiştim. Çevremde tuhaf bir esinti vardı ve uzun, siyah saçlarım bu esintiye eşlik ediyordu.
“Kaya tozu, arı iğnesi…” toprağa odaklandığımda, konsantre olmak için herhangi bir şey mırıldanabileceğimi söylemişti Amelie ve bende mırıldanıyordum işte “…ağaç kabuğu ve kurbağa nefesi. Zorda olanları kurtarmak için göster marifetini!” biliyorum, kulağa çok saçma geliyor fakat işe yaradığını söylemeliyim. Saçma sözlerimi sonlandırırken sol dizimin üzerine çökmüş, sol elimle itercesine toprağa dokunmuştum. Toprağa dokunduğum yerde cılız, titrek ve fazla dikkat çekmeyen yeşil bir ışık parlamıştı; ardından toprakla temas eden elimden yukarı tırmanan ışık, çok geçmeden tüm bedenimi sarmış ve esen bir rüzgârla kaybolmuştu. Sonunda Amelie’nin öğrettiği şeyi eksiksiz tamamlamıştım fakat herhangi bir şey olacağa benzemiyordu.
Kendimi bir an bitkin hissettikten sonra küçük kızın yanına gittim. Siyah giyenler gözlerini bulunduğumuz tarafa çevirmiş ve dikkat kesilmişlerdi. Anlaşılan ağaçların arasında tuhaf bir şeylerin döndüğünü sezinlemişlerdi. Ben onlardan ikisinin yavaş adımlarla bize doğru gelmesini korkuyla izlerken Amelie “Muhteşem görünüyorsun.” demişti. Neden böyle söylediğini anlamak için kendimi incelediğimde gördüğüm şey nefesimin kesilmesine ve nutkumun tutulmasına neden olmuştu…
“Kıyafetlerime ne oldu? Bunlar… Nasıl?” nasıl olduğunu bilmiyordum ama çok güzeldi. “Bu, toprağın sana bahşettiği hediyenin yalnızca görünen kısmı. Bunun olacağını pek sanmıyordum açıkçası. Böyle bir şeyin olmasını ancak çok güçlü cadı ve büyücüler sağlayabilir. Gerçi senin farklı olduğunu en başından beri biliyordum ya neyse.” diye açıklamıştı Amelie. Demek toprağın istediğim yardıma verdiği tepki buydu. Güzel!
Değişim geçirirken nasıl oldu da hiçbir şey fark etmedim bilmiyorum;  bildiğim tek şey üzerimdeki saten elbisenin içinde tarihin tozlu sayfalarında kaybolan egzotik bir prenses gibi hissettiğimdi. Aslında buna elbise demek ne kadar doğru olurdu bilemiyorum zira üzerime sımsıkı sarılmış ve etrafımda uçuşan kumaş parçalarından ibaretti. Ve ayrıca rengi beyaz gibi görünse de bulunduğu ortamın ışığına ve rengine adapte oluyordu. Büyüleyici!
“Hay aksi! Ben nasıl yürüyeceğim şimdi?” Bu savaşçı elbisesine spor ayakkabılar pek de uyumlu olmazdı gerçi; fakat çıplak ayakla vahşi orman zemininde yürümeye çalışmaktan iyiydi. Ayaklarımın üzeri avuçlarımda da olduğu gibi kar tanesine benzeyen siyah bir işlemeyle mühürlenmişti. Sağ ayağımın aşık kemiğinden biraz yukarıda, bileğimi sıkıca kavrayan altın bileklik sol kolumdakinden biraz daha kalındı; bilekliğin bir ucu yakut gözlü minik bir ejderha kafasına benziyordu ve sanki kuyruğunu yakalamaya çalışıyormuş gibi görünüyordu. Belimde kemer niyetine duran altın ejderhanın diğerlerinden tek farkı ise ağzında zümrüt bir yaprak tutuyor olmasıydı.
Beyaz tenimde meşalelerin titrek kızıl ışığını gördüğüm sırada toprağın altın işlemeli hediyesini incelemeyi bırakmış, içinde bulunduğumuz anın tehlikesini yeniden hatırlamıştım. Yavaş adımlarla bulunduğumuz yöne doğru gelen iki kişiden biri meşale ve kılıç taşıyor olduğu halde diğeri daha tehditkâr görünüyordu zira yumruk halinde göğüs hizasında tuttuğu elleri içinde beyaz şimşekler barındıran kara bulutlarla kaplıydı. Onların attığı her adımda sona biraz daha yaklaştığımızı hissediyordum. Kurtulma umuduyla yaptığım o aptalca gösteri bir işe yaramamıştı, gerçi Amelie bu konuda bir şey söylememişti ama görünen köy kılavuz istemezdi.
Amelie’nin bizi korumak ve Bıçakçı’ya karşı koymak için acı çekmesine rağmen tüm gücüyle çaba harcadığını ve bunu yaparken neredeyse kendinden geçtiğini görmek suçluluk duymama sebep oluyordu. Biraz sonra yaşamlarımıza son verecek olan siyah bulutlara bakarken ‘Keşke başarısız olmaktan bir adım ileri gidebilseydim.’ diye düşünüyordum. Kapkara bulutların arasında kaygısızca parlayan şimşekler sanki kalp atışlarımın ritmiyle hareket ediyor gibiydi. ‘Elimden geleni yaptım’ diyemeyecek kadar ağır bir suçluluğun altında eziliyor ve düşüncelerimin koyu bir umutsuzlukla kaplanmasına engel olamıyordum.
Amelie toza dönüşecekmiş gibi kırılgan ve siyah beyaz bir fotoğraf parçası gibi iyice solgun görünürken, benim yapabildiğim tek şey üzerimize doğru gelen elektrik yüklü bulutlara bakmak ve toprağa odaklanmaktı. Nedense bunun işe yarayacağını hissetmiş ve sürekli “Lütfen! Lütfen… Lütfen!” diyerek toprağı bir şeyler yapması için ikna etmeye çalışmıştım. Eğer Amelie’yi taşıyabilseydim ormanın derinliklerine saklanabilirdik fakat küçük kızı tutmaya çalıştığım her seferde elektrik çarpan ellerim geri tepiyordu.
Her şeye rağmen onu taşımayı tekrar denediğim sırada küçük kız zoraki bir gayretle “Kaç ve saklan, benim için endişelenme. Bana bir şey yapamazlar.” demişti. Zihnimde oluşturduğu kelimeleri her zamankinden daha yakıcıydı ve çektiği acının bir kısmını hissetmeme engel olamamıştı. Benim kültürümde bırakıp gitmek yoktu; her şeye rağmen savaşmak ve elinden geleni yapmak vardı. Şimdi bırakıp saklanırsam atalarıma ve değerlerime ihanet etmiş olmaz mıyım diye düşünüyordum. “Eğer buraya geldiklerinde seni korumak için ölmemi istemiyorsan git ve saklan. Böylece kurtulmak ve devam etmek için bir şansım olabilir.” diyen Amelie, bütün düşüncelerimi alt üst etmişti.
Yaptığım şeyin doğru olup olmadığını anlamadan, düşüncelerimde boş bir dalgalanmayla, bilinçsizce harekete geçtim; saklanmak için ses çıkarmadan ve küçük kızı gözden kaybetmeden geriye doğru çekildim. Şimdi birkaç metre geride, koyu bir çalılığın arasında suçlu bir şekilde saklanırken, Amelie’nin çaresizce yerinden kalkamayan bedenini ve onu saklayan çalı demetini bir çırpıda kesip atan adamları izlemekteydim. 
****
“Bakın hele, bir böcek buldum.” demişti daha evvel Bıçakçı sandığım iri yapılı adam. Elindeki kılıcı Amelie’nin boğazına dayamış halde alaycı bir şekilde sırıtıyordu. Onunla birlikte gelen diğer Siyah Giyen ise küçük kıza bir an baktıktan sonra dikkatini çevresindeki karanlığa yoğunlaştırmış ve her an bir şey olabilirmiş gibi tetikte beklemeye koyulmuştu. Anlaşılan diğerinden daha zekiydi ki tavırlarındaki ciddiyeti korumuş ve “Çok kolay oldu. Böyle olmasını beklemiyordum…” demişti.
Çağırılmasına bile gerek kalmadan harekete geçen Bıçakçı, öyle hızlı davranmıştı ki neredeyse istemsiz bir nida savuruyordum alaycı sessizliğe. Benim yapamadığımın aksine Amelie’yi omuzlarından tutup ayağa kaldırmış, ifadesiz bir yüzle bir an ona baktıktan sonra “Aradığımız şey bu değil. Bundan daha güçlü bir şeyin varlığını hissediyorum fakat bu kıza ulaştığım gibi ona etki edemiyorum. Bu çok rahatsız edici.” demişti.  Amelie, kolları güçsüzce yanlarından sarkmış bir halde ayakta durmakta zorlanıyordu. Bıçakçı onu tutuyor olmasa çoktan yere yığılırdı belki de. Nasıl olup da fiziki bir darbe almadan bunca zayıf düşmüştü anlayamıyordum.
Bıçakçı’nın “Nerede o çabuk söyle!” diye kükremesinin ardından Amelie son bir gayret başını kaldırmış ve karşısındaki soğuk gözlerin içine bir an baktıktan sonra kayıtsızca “Neden bu kadar tedirginsin? Ah, tabi ya ilk defa senden bu kadar güçlü birisiyle karşılaştın değil mi?” demişti “Yoksa zihninde sakladığın o şey korku mu Bıçakçı…” Devamını dinlemek istemeyen Bıçakçı “Seninle işim kalmadı, o şey her neyse kendim de bulabilirim.” dedikten sonra bir adım geri çekilmiş ve yere düşmesi için Amelie’yi serbest bırakmıştı. Bir yandan küçük kızın bu cesaretine hayran kalırken, öte yandan onu öldürmeye kalkışırlarsa ne yapacağımı düşünüyordum ki korktuğum şeyin gerçekleşiyor olması karşısında dehşete kapıldım…
Bıçakçı sağ elini ileriye doğru uzatmış, gözlerini Amelie’nin üzerinden ayırmadan boş havayı titreyen yumruğunun arasında sıkmaya başlamıştı. Bununla birlikte küçük kız karşısındaki adamın pençeleri boğazındaymışçasına boğulmaya başlamıştı. Birkaç dehşetli saniyenin ardından Bıçakçı sadece boğmanın yetmeyeceğini düşünmüş olmalı ki sol elinde aniden beliren gümüş bıçağı hedefine atmak üzere kolunu iyice germişti. Amelie ne bıçağı görüyor, ne de boğuluyor olmasını umursuyordu. Tek yaptığı karşısındaki adama tehdit edercesine bakmaktı. Bir an dikkatli düşününce ne yapmaya çalıştığını anlamıştım; gücünü yeniden toplayabilmek için vakit kazanmaya çalışıyordu. Düşmanın öfkesini kullanıp onun dikkatini dağıtıyor ve üzerindeki görünmez engelleri kaldırmaya çalışıyordu.
Mantıklı bir plandı lakin yetersizdi de. Düşmanın bıçağı fırlatması an meselesiydi ve öfkesi dikkatini dağıtacak düzeyde değildi anlaşılan. Gereken şey zaman ve dikkatlerinin dağılması ise bunu sağlayabilirim diye düşünmüştüm. Ardından her şey karmakarışık bir hal almıştı.
Amelie’nin gücünü toplayabilmesi için dikkatleri üzerime çekmekte kararlıydım. Bunun için hiç düşünmeden yakut işlemeli sailerimi sıkıca kavradım ve bulunduğum karanlık çalı demetinin içinden ileri fırlarken “ONA DOKUNURSAN SENİ ÖLDÜRÜRÜM!” diye güçlü bir şekilde bağırdım. Sessiz durmaya çalışmak canıma yetmişti! Orman bir anlığına derin bir sessizliğe gömüldü; rüzgâr sanki elektrik yüklü gibiydi, eserken saçlarımı tarıyordu. Amelie ve kötü ikizler dışında herkesi şaşırtmayı başarmıştım; bununla birlikte bütün silahların yeni hedefi olmuştum. Bıçakçı gayet sakin bir şekilde havaya kenetlenmiş titreyen yumruğunu gevşettiğinde, Amelie de rahat bir nefes alabilmişti. Küçük kızı serbest bırakmasının nedeni benden korkması değildi elbet. Bir an için bana küçümseyici ve alaycı bir şekilde baktığını fark etmiştim; anlaşılan onu tehdit etme cüretini gösterdiğim için zavallı falan olduğumu düşünüyordu.
Bir süre ne yapmam gerektiğini bilemez halde fakat bunu belli etmeden saldırı pozisyonunda bekledim. Sol elimdeki saiyi dirseğim hafif bükük bir şekilde göğüs hizasında tutmuştum; diğerini ise sivri ucu Bıçakçı’ya bakacak şekilde yere paralel tutarken dirseğimi sağa doğru iyice bükmüştüm. Bu sırada hızlı bir şekilde gücünü yeniden kazanmaya başlayan Amelie “Sakin ol, az kaldı… birazdan ortaya çıkarlar.” derken biraz öncekinin aksine zihnimde hiçbir acıya sebep olmamıştı. Neden bahsettiğini bilmiyordum ancak ortaya çıkmakla iyi bir şey yaptığımı anlamıştım.
"Biraz önce ne dedin sen?" beyazdan çok gümüş rengi buz parçaları gibi görünen saçlarını savurarak bir adım öne çıkan kadın öyle hiddetlenmişti ki gürültülü bir şekilde nefes almadan edememiştim. Rüzgârda dalgalanan gümüş saçları, dolunayı hapsetmişçesine parıldayan buz gibi bakışları, koyu renk makyajı ve uzun, simsiyah tırnaklı ellerindeki beyaz dumanlarla oldukça ürkütücü olmasının yanı sıra mükemmel görünümüyle adını oldukça iyi taşıyordu Storm. içimden "Bu kadar güzel görünürken nasıl olup da..." diye düşünüyordum ki bana doğru attığı ikinci adım ve ellerindeki dumanın daha tehditkâr bir hal alması zihnimde ne yapacağını bilmez bir kargaşaya sebep olmuştu.
Beyaz Cadı Storm

“Sana bir soru sordum. Yoksa korkudan dilini mi yuttun, seni işe yaramaz-pis-büyü dışı varlık!” Şartlar müsait olsaydı eğer beyaz cadının bu çıkışı karşısında korkmaktan çok katıla katıla gülerdim herhalde. Büyü dışıymış, bunun hakaret olduğunu düşünüyorsa çok yanılıyordu. Neyse ki kendimi tutabildim ve “Üzgünüm, sağır olduğundan haberim yoktu... Biraz önce ne dediğimi herkes açık ve net bir şekilde duydu sanırım. Bir daha tekrar etmeyeceğim; kızı serbest bırakın yoksa sizi teker teker timsahlara yediririm!” derken bakışlarıma ciddi ve tehditkâr olduğunu düşündüğüm bir ifade yerleştirmiştim… Hata mı etmiştim acaba?
“SENİ-PİS-İĞRENÇ-BÜYÜDIŞI…” bir yandan bağırırken diğer yandan bana saldırmaya hazırlanan Storm, ellerini birbirine yaklaştırmış ve beyaz dumanın simsiyah bulutlara dönüşmesini sağlarken içlerinde minik yıldırımlarında oluşmasına neden olmuştu. Yıldırımlar adeta Storm'un korkunç düşünceleriyle orantılı olarak çakıp sönüyorlardı. Yapmak istediği ölümcül büyünün etkisiyle gözleri sihirli, kıpır kıpır bir mora dönüşmüş ve kontrol etmekte zorlandığı öfkesi nedeniyle ince dudağının kıyısı titremeye başlamıştı. Etrafındaki hava koyu bir sihir gibi titreşiyor ve emir vermesi için hazırda bekliyordu. Storm o an içinbüyük bir kraliçeye dönüşmüş gibiydi. Korkunç, karanlık bir kraliçe! Ondan yayılan güç dalgası içimde kaçma isteği uyandırıyordu. Fakat pes edip kaçmak için fazla acelem yoktu.
Amelie için onları öfkelendirmem ve dikkatlerini dağıtmam gerekiyordu; birisi dışında herkesin bana odaklanmasını sağlamıştım, hatta belki biraz fazla… Fakat bıçakçı anlamsız bir yüz ifadesiyle beni izlemekten ve boş boş bakmaktan başka bir şey yapmıyordu. Ortaya çıktığımdan beri tek bir söz söylememiş ve her zamanki ifadesizliğini takınmıştı. Bu çok sinir bozucuydu, keşke ne düşündüğünü bilebilseydim diyordum.
Derken bana saldırmak üzere harekete geçen Storm, kardeşinin müdahalesiyle durmak zorunda kaldı. Buna ben dâhil herkes şaşırmıştı ancak Bıçakçı ifadesizliğini koruyordu. “Sakin ol kardeşim. Onu bana bırak lütfen ve gidip, buraya gelmekteki amacımızı nihayetlendir. Unutma, gün doğmadan bu iş bitmeli!” Kardeşinin sözlerini birkaç saniye düşünen Beyaz Cadı ellerini öyle hızlı bir hareketle savurmuştu ki ben daha yanımdan geçen maviliğin ne olduğunu anlayamadan arkamdaki çalılar alev almıştı. “Öyle olsun.” demişti Storm “Fakat onunla fazla oyalanma ve biran önce bize katıl kardeşim. Bu arada, yarım kalan işini tamamlamak için küçük böceği ufak parçalara ayırıp göle atmama ne dersin?”
Tanrım! Bütün bunlar olup biterken dayım neredeydi? Storm, kardeşiyle kısa bir bakışmanın ardından herkese onunla gelmeleri emrini vermiş ve bileğinden tuttuğu Amelie’yi peşinden sürüklemeye başlamıştı. “Sakin ol, ikizleri ayırmak olabilecek en iyi şeydi zaten. Bir aradayken fazla güçlüler. Sadece biraz daha dayanmalısın ve…” Amelie’nin uzaklaştığı için sonunu duyamadığım sözleri ve dayıma ne olduğu düşüncesi başımı ağrıtıyordu.
Tek başıma kalmıştım… Gölün bulunduğu taraftan hararetli bir şekilde tartışan Storm ve çetesinin sesleri geliyordu fakat ben lanet olasıca ifadesiz suratından ne düşündüğünü anlayamadığım Bıçakçı ile tek başıma kalmıştım!
“Söyler misin?” demişti Bıçakçı “Nasıl oldu da büyü dışı bir insan yıldızların arasına katılabildi?” gözlerimin içine yakıcı bir bakış fırlatan düşmanım ilk kez duyguları olduğunu açığa vurmaktan çekinmiyordu. Derin bir uykudan aniden uyanmış gibi ifadesizliğinden arınan yüzü histerik bir öfkeyle buruşmuştu. Söylediklerinden anlayabildiğim kadarıyla güçlerimi nasıl elde ettiğimi merak ediyordu ve fark ettim ki diğerlerini buradan uzaklaştırmasının sebebi bunu kimsenin bilmesini istememesiydi.
“Ne demeye çalıştığını bilmiyorum. Zaten bilsem de sana cevap verecek değilim!”  Saileri tutan ellerim terliyor ve gereğinden fazla sıkı tuttuğum için parmaklarım zonkluyordu. Aramızdaki mesafeyi koruyarak sanki bir düellodaymışız gibi kendi sağımıza doğru hareket etmeye ve gözlerimiz birbirine kenetlenmiş halde sözüm ona görünmez bir çember varmış gibi etrafında dönmeye başlamıştık.
“Bana bu gücü nasıl kazandığını öğret, ben de sana aramıza katılman ve yaşamını devam ettirmen için bir şans vereyim.” Bıçakçı’nın sunduğu bu şans(!)ın ardından aklımın karıştığını ve düşüncelerimin yönlendirildiğini hissetmiştim. Bir şey bu öneriyi kabul etmemi ve gizlenmesi gereken her şeyi açıklamamı istiyordu. Tıpkı bir bıçağın açtığı yaradan sonra oluşan haykırma isteği gibiydi.
Fakat ben sustum… Zihnimde oluşan uyuşukluğu dağıtmayı bir şekilde başardım. Karşımda öfkeden kan çanağına dönen gözleri, ikizinin aksine simsiyah saçları ve sol gözünün hemen altından başlayıp dudağının kıyısına kadar inen incecik bıçak yarasıyla cevabımı bekleyen Bıçakçı’ya “Ölürüm daha iyi!” diyebilmiştim sonunda. Yine o tanıdık ifadesizliğine dönen Bıçakçı cevabımdan hiç memnun kalmamıştı. “Yazık! Benim kadar güçlü birinin aramızda olması ve istediğimiz güçte yeni yıldızlar yetiştirmeyi öğretip, yardım etmesi ne iyi olurdu oysaki. Lakin üzülmeme rağmen teklifimi yineleyecek değilim. Şimdi, rakibim olmandansa seni öldürmeliyim; komik olansa en başından beri bu gücün sahibini öldürmek isteyişimdi.” Amelie’nin şizofrenik bir kişiliği olduğunu düşünüyordum ya, yanılmışım! Karşımdaki adamın beni öldüreceğini söylerken yüzüne yerleştirdiği kana susamış vampir ifadesi asıl şizofrenin o olduğunu anlamama yetmişti…

Poker Face Bıçakçı

****
Nerden bulduğunu bilmediğim bir çift gümüş bıçağı büyük bir çeviklikle bana doğru fırlattığında artık sonumun geldiğini düşünüyordum. Kendimi korumak için yapabildiğim tek şey kollarımı başıma siper edip, gözlerimi kapamaktı. Sırtımda ölümün buz gibi pençesini hissederken, daha fazla yaşayabilme arzum kalbimin ritmini bozuyordu…
Ben, her şeyin kemiğe saplanan keskin bir bıçakla bitmesini beklerken ve metalin ete saplanırken çıkaracağı ölümün sesini duyacağımı sanırken; Bıçakçı, büyük bir dikkatle bıçakların havada süzülüp bana doğru gelişini izliyor, öldüğümden emin olmak için sabırsızlanıyordu.
Derken öyle bir şey oldu ki bir kez daha hiçbir şey için geç olmadığını anladım. Daha öncekilerin etkisini unutturacak derecede yer gök sarsılmaya başladığında bir adım önümdeki toprak tabakası tam vaktinde havalanmış ve ölümcül bir şekilde bana doğru süzülen gümüş bıçaklar bu toprak parçasına metalik bir sesle saplanarak durabilmişti…
Şaşkınlıktan ağzım bir karış açık kalmış, gözlerim yuvalarından uğramış halde bıçaklarla arama set olan toprak tabakasına bakakalmıştım. Bıçakçı ise büyük bir hayal kırıklığının yanı sıra şiddetli bir öfke karışımı içerisindeydi. Sarsıntı dindiği sırada ayağa kalkmak için davrandığımda bu kez haykıran ve dehşet içinde çığlık atan insanlarla birlikte güçlü bir patlamanın sesi tüm çevreyi sarmıştı.
Çığlık selinin arasında duyabildiğim bir iki kelime Amelie’nin harekete geçtiğini haber veriyordu: “Onu durdurun…”, “Kahrolasıca böceği lime lime edeceğim!”, “PİS-KANATLI-UCUBE!”…
Bıçakçı’nın bir anlık dargınlığından yararlanarak görüş gücümü kullandım ve Amelie’nin neler yaptığını izledim. Anladığım kadarıyla Storm ’un öldürücü darbesini güçlü bir patlamayla geri savuran küçük kız, Beyaz Cadının ellerini yanıklar içerisinde bırakmıştı. Şimdi Storm, tüm ormanı kaplayabilecek bir fırtınanın başlangıcı olan simsiyah dumanları çevrelerinde döndürmeye başlamış, öfkeden gümüşi bir hal alan gözlerini sanki tenini delmek istiyormuşçasına küçük kıza dikmişti. Amelie’nin gözleri koyu bir kırmızılıkta alev alev yanıyordu. Patlamayla birlikte siyah-beyaz renginden de kurtulmuştu ve şimdi yüksekte uçarken çevrede dönen simsiyah bulutları hafifçe dalgalandıran kızıl kanatlarıyla eskisinden daha güçlü görünüyordu. Tıpkı sonu gelmiş gibi görünen bir yıldızın küçük bir patlamayla tekrar canlanması gibiydi…
İnsanlar tarafından atılan oklara ve kurşunlara; Siyah Giyenler tarafından fırlatılan kimi ateşten, kimi buzdan, kimi elektrikten, kimisi de şeytani yaratıkların ruhundan oluşan öldürücü darbelere karşı koymakla kalmıyor, onları sahibine geri yansıtıyordu.
Hiçbir şeyin bitmemiş olduğu ve hala yaşamak için bir şansımız olduğu düşüncesi, umudu tüm hücrelerimde hissetmemi sağlamıştı. Yine de düşüncelerime gölge düşüren bir şey vardı; görüş yeteneğimle ne kadar çabalasam da dayımı hala göremiyordum.
“O ucubenin işini fırsatım varken bitirmeliydim!” Bıçakçı’nın göle doğru gitmek üzere harekete geçtiği sırada haykırdığı cümle beynime yüz tonluk bir balyozun inmesine sebep oldu ve dayımı görmeye çabalamak yerine içinde bulunduğum duruma odaklanmamı sağladı… ‘ikizler bir aradayken fazla güçlüler…’
Ne yapacağımı bilemiyordum fakat Bıçakçı’nın kız kardeşinin yanına gitmesine ve daha da güçlenmesine izin veremezdim. Beni korumak için nasıl havalandığını bilmediğim toprak tabakasının yanına geçtim ve ürkütücü bir şekilde parlayan keskin bıçakları görmezden gelerek “DUR!” dedim “Olduğun yerde kal!”
Sailerden birini biraz önce yere düştüğüm sırada kaybetmiştim. Biri altın işlemeli kemerimde dururken, diğeri sol elimde parmaklarıma işkence ediyordu. Boşta kalan elimle Bıçakçı ile aramızda bulunan onca mesafeye rağmen sırtından yakalamak mümkünmüş gibi ileriye doğru uzanmıştım ve bununla birlikte sözlerimi umursamadan yoluna devam eden adamın aniden durmak zorundan olduğunu görmüştüm; zira ayakları beş santim toprağa gömülmüştü!
Demek toprağın bana bahşettiği hediyenin görünmeyen kısmı buymuş. Bahse girerim Amelie bütün bunları önceden tahmin etmişti ve benim kendime ait gücümün toprakla ilişkisini biliyordu. Yani en başından beri topraktan yardım isteme işini kendi yapmayı planlamamıştı; aksine, bilerek ne yapmam gerektiğini önceden öğretmişti… Tanrım! İnsan beyni ne kadar da karışık bir yapı öyle: aynı anda ne kadar çok işi bir arada yapabiliyor, ne çok şeyi düşünebiliyor ve anlıyordu…
“Ssama-Sotio!” Tek bir haykırışla toprağa gömülen ayaklarını kurtaran Bıçakçı aniden arkasına dönmüş ve daha önce de yapmış olduğu gibi havayı yakalayarak aramızda bulunan onca mesafeye rağmen beni boğmaya başlamıştı. İlk başta benliğimi ele geçiren panik dalgasından kurtulabildiğimde artık nefes alamıyor ve tüm bedenimin uyuştuğunu hissediyordum. Göl tarafındaki çatışmanın normalde bile boğuk bir şekilde duyulan sesi iyice anlaşılamaz olmuştu. Dayım kayıptı; Jean’ı duyamasam da mahzenin tavanına bakarak haykırıyor olduğunu ve enerjisinin yoğunlaşarak çevresinde mavi mavi parladığını görebiliyordum; Amelie tüm gücüyle savaşıyordu ve zaman zaman titreyen topraktan fışkıran bir tür Lejyoner Karınca sürüsü Siyah Giyenlere etki edemese de insanlara saldırarak düşman sayısını azaltıyor, böylece toprağa odaklanmış olmamın karşılığını veriyordu. Gölden fırlayan ve insanları suyun karanlığına çeken timsahlardan bahsetmiyorum bile. Bense… Bense ölüyordum!
  Kalbim durmaya yakın, bedenimse söz dinlemez olmuştu. Hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmiyordu; bunun, belki de anılarımın yerinde yeller esiyor olmasından kaynaklanıyor olabileceğini düşünüyordum. Dizlerimin üzerine çökmüş, ellerim yanlara sarkmış halde beni terk eden nefese isyan ediyordum. Derken düşüncelerim soldu; artık hiçbir şey hissedemez oldum, sanki çekip giden nefese ihtiyacım kalmamıştı. Ve kalbim; kalbimse atmayı bırakmıştı acımasızca…
Neden sonra kendiliğinden kapanan gözlerimin karanlığında küçük bir yıldız parladı ansızın. Olduğu yerde sabit gibi görünen yıldızın aslında hareket ediyor olduğunu anladığımda büyük bir hızla bana doğru yaklaşıyordu ve ‘Çarpacak!’ diye düşünebildiğim sırada çoktan saplanmıştı alnıma; mavi bir buz misali…
  Ardından, mucizevi bir şekilde yeniden hissetmeye başladım. Alnıma saplanan yıldız beynim tarafından soğuruluyordu sanki. Yıldızın yaşam enerjisi kuytu köşelerde kalmış nöronların bile elektrikle yüklenmesine ve zihnimin uyanıp kendine gelmesine neden olmuştu. Bununla birlikte yıldızdan kalbime yol alan mavi bir elektrik dalgası nabzımın harekete geçmesini ve kalbimin eskisinden de canlı bir şekilde atmasını sağlamıştı.
Derken, derinlerden gelen yankılı bir ses bilincimin berraklaşıp toparlanmasını sağladı: “Kalk ve savaş! Sen, yeni doğan yıldızların en genci ve onların arasında en güçlü olanısın. Artık yeteneklerinin farkına var ve karanlığı yok et!”
Saatlerdir baygınmışım gibi hissetsem de kendime geldiğimde hala beni boğmaya çalışan Bıçakçı’nın öfkeli bakışlarıyla karşılaşınca aradan sadece bir dakika geçmiş olduğunu anladım. Neredeyse elimden düşmek üzere olan saiyi sıkıca kavradım ve boşta kalan elimi avcum ileri bakacak şekilde hızlıca öne savururken “SSAMA-SOTİO!” diye haykırdım; bunu öğrettiği için Bıçakçı’ya teşekkür etmeliydim belki de. Söylediğim sözcükler ve elimi savururken uyguladığım şiddetli güç, Bıçakçı’nın geriye doğru savrulmasını ve yüzünü kaplayan şaşkınlığıyla birlikte yere düşmesini sağlamıştı; bununla beraber nefes almama engel olan yumrudan da kurtulmuştum.
Yere düşen Bıçakçı’nın sersemlemesini fırsat bilmiş ve ciğerlerime yeniden oksijen dolması nedeniyle başımın dönüyor olmasına aldırmadan ayağa kalkmıştım. Birkaç saniye görüşümü netleştirmek amacıyla gözlerimi kapatmak zorunda kalsam da tekrar yere düşmeden durabilmiştim. Gözlerimi yeniden açtığımdaysa Bıçakçı’nın ayağa kalkmış ve bana saldırmak için hazırlanıyor olduğunu görmüştüm. İçimden ‘Bu adam nasıl bu kadar hızlı hareket edebiliyor?’ diye düşünüyordum ki dolunayın karanlık yüzünü yardıma çağıran Bıçakçı’nın, bileklerinin iç tarafını birleştirip avuçlarını yüzüme doğru çevirerek üzerime yıldırımlar yağdırmaya başlaması üzerine harekete geçtim…
Bıçakçı’nın yaptığı şekilde bileklerimi birleştirip saimi ve boşta kalan avucumu onun yüzüne doğru çevirdikten sonra sahip olduğum yeteneklerin kaynaklarına odaklandım. Yıldızlar, ay, karadelikler, toprak ve tayflar… Anlaşılan yeteneklerim ve benliğim uyum sağlamayı başarmıştı zira kaynaklarının enerjilerini çevremde hissedebiliyordum. Bir yandan üzerime büyük bir hız ve yoğunlukla gelen yıldırımlardan kaçmaya çalışırken bir yandan da sırtımdan başlayıp kollarımda dolaşarak ilerleyen ve avuçlarıma ulaşan enerji akımını elektrikle karışık bir aleve dönüştürüyor ve karşımdaki adamın üzerine fırlatıyordum. Saldırılarım her seferinde daha hızlı ve güçlü oluyordu lakin Bıçakçı’nın alevlerimi savuşturmasına engel olamıyordum. Bunun üzerine yeteneklerimle daha başka neler yapabileceğimi düşündüm ve tayflarla gerçekleştirebileceğim inanılmaz şeylerin farkına varınca bunu neden daha önce düşünemediğime hayıflandım.
Tayflar hiç şüphesiz benim en güçlü silahımdı. Onlar sayesinde ışığı, sesi ve her türlü titreşimi istediğim gibi kontrol etmem mümkün görünüyordu. Bu konuda hiçbir tecrübem yoktu belki, fakat bunca şeyi yaşadıktan sonra en azından denemeliydim…
Şimdi bir yandan kendimi savunurken elektrik yüklü alevler fırlatıyor, öte yandan ışığa ve titreşimlere odaklanıyordum. Amacım Bıçakçı’yı kör etmek, bedenini veya çevresindeki enerjiyi kontrol ederek hareket etmesini engellemek ve daha fazlası da olabilirdi belki de; lakin o an ne yapmaya çalıştığımı kendime bile tam olarak açıklayamıyordum.
Bıçakçı üzerine fırlattığım alevler konusunda ilk birkaç dakika yalnızca kendini savunmakla yetinmişti. Sanırım gücümü test etmekle meşguldü. Fakat daha sonra birdenbire tavırları değişti ve şeytani bir hal aldı. Büyü yapmak ve dahası birilerini öldürmek onun için çocuk oyuncağı gibiydi. Tavırları kendinden emin ve rahattı. Karanlık bir şeylerin çevresindeki havaya karıştığını ve titreştiğini görebiliyordum. Boyu normalden biraz daha uzun görünüyor, yüzünde koyu gölgeler oluşuyordu. Etrafımızda hiçbir şeye ait olmayan, gölgeyle karışık, parlak ışıklar çakıp sönüyordu. Zihnime birazdan öleceğim düşüncesi çörekleniyor ve köklenmeye çabalıyordu. Güç çeşitli şekil ve şeylerle ifade edilebilirdi. Bıçakçı'nın gücü ise karanlık bir bataklığın yapışkan suları kadar ürkütücüydü. Dolunayın karanlık yüzünün gücünü taşıyan düşmanım artık kendini savunmakla kalmıyor, saldırılarımı bana geri yansıtıyordu. Bu yeni duruma uyum sağlamakta geciktiğim için kendi alevimin hedefi olmuş ve sol omzumdan yaralanmıştım.


Alev tenimi yakıp kavururken aslında bana ait olduğu için özür diliyordu. Yada acının etkisiyle ben alevin fısıldayarak özür dilediğini sanmış olabilirim. Bilemiyorum. Daha sonra, tabii eğer yaşamayı başarırsam, tenimde iğrenç bir yanık izinin kalacağını düşünerek ve daha çok yakıcı acının etkisiyle gözlerimin yaşlarla dolmasına engel olamamıştım. Burnumun dibinde tüten yanığın kokusu midemi bulandırıyordu. Bilincim neredeyse kapanmıştı ve kendimden geçmek üzereydim. Fakat Bıçakçı'nın saldırmaya devam etmesi bayılmama engel oluyordu.


Düşmanımın üzerime fırlattığı yıldırımlar her seferinde daha yakınımdan geçiyor ve saçlarımda elektriğin tehdidini hissetmeme neden oluyordu. Bununla beraber saldırılarına buz sarkıtları da ekleyen Bıçakçı büyülü buzların tenimde ince bir buz tabakası oluşturmasına sebep oluyordu her defasında. Karşı saldırıda bulunacak cesaretim kalmamıştı çünkü bütün bunlarla birlikte bir de kendi gücüme karşı savaşmak istemiyordum. Derin bir nefes alıp acıyı unutmaya çabaladım ama bu onu daha fazla kuvvetlendirmiş gibiydi. Bu konuda yapabileceğim hiçbir şey yoktu, kaçabileceğim veya saklanabileceğim bir yer de. Acımdan güç alabileceğimi umarak ve bu gücü doğru zamanda kullanmam gerektiğine inanarak kendimi savunmaya çalışıyor ve tayfları düşünüyordum.
Saçımdaki elektriklenme ve tenimde oluşmaya çalışan buz tabakası beni öyle öfkelendiriyor ve rahatsız ediyordu ki “Bıçakçı’yı kör etmek” gibi düşüncelerimden sıyrılıp üzerime yağdırdığı ölüme odaklandığımı fark etmekte hem zorlanmış hem de geç kalmıştım. Tabii bu dikkatsizliğin benim açımdan iyi şeylerin olmasını sağladığı için şanslıydım!
Etrafa saçıp durduğumuz elektrik ve alevler birkaç küçük yangına sebep olmuş, Bıçakçı'nın büyülü buzları iri bir ağacın tüm dallarını ve gövdesini dondurmuştu. Yangın, esen bir rüzgâr gibi aniden gelip geçmiş olsa da kalıntıları insanı korkutmaya yetiyordu. Bedenimi sarmaya çalışan büyülü buzları her ne kadar engellemiş olsam da tenimde oluşturdukları karıncalanma hissinden kurtulamamıştım. Omzumda atıyormuş gibi hissettiğim nabzım gürültülü bir davula dönüşmüş ve ürkütücü bir ritim tutmuştu.


Beynimde, duyduğum rahatsızlık ve öfkeden kaynaklanan bir sızı baş gösterdiğinde çevreyi sağır edici bir sessizlik kaplamıştı. Bu durumu benim kadar önemsemeyen düşmanım şaşkınlığımı fırsat bilerek en güçlü saldırısını yaptığında, avuçlarından fırlayıp bana doğru gelen masmavi elektrik dalgası sonum olabilirdi belki de. Neyse ki öyle olmadı: üzerime doğru gelen yıldırım, garip bir şekilde yok oldu. Sanki eridi ve havaya karıştı! Ardından şaşkınlığını açıkça belli eden düşmanım kendini yeniden öfkeye teslim etti ve akıl almaz derecede karanlık lanetler yağdırarak tekrar ve tekrar saldırıya geçti. Fakat söylediği büyülü sözler, dolunaydan beklediği yardımlar ve ölümümün başlangıcı olacağını umduğu saldırılar için bütün çırpınışları nafileydi. Havada daireler çizerek birleştirdiği bilekleri söylediği sözcüklere tepki vermiyor, avuçlarında küçük bir kıvılcım dahi görülmüyordu. Başarmıştım!
Düşmanımın yeteneklerini etkisizleştirmeyi başarmıştım. Bana saldırmayı denediği her seferinde çevresinde görünmez bir bariyerin ortaya çıktığını ve bu bariyerin yeteneklerini kullanmasına engel olduğu kadar oluşturmaya çalıştığı elektriği geri yansıtarak canının yanmasına neden olduğunu da hissedebiliyordum. Şu an neler hissettiğini de tahmin edebiliyordum açıkçası. Yetenekleri ve sahip olduğu güç Bıçakçı için her şey demekti ve onlar olmadan kendisini ucube diye tanımladığı sıradan insanlar kadar çaresiz hissediyordu. Bu durum hayatında yaşadığı anların en korkuncu ve en beteri olmalıydı herhalde.
“Güçlerim! Bana ne yaptın seni küçük böcek, çabuk söyle!” Sorudan çok emredici bir ifade taşıyan bu sözlerin ardından sessizliğin ortadan kalktığını fark etmiştim. Yüzü, olduğundan daha beyaz kesilen Bıçakçı şimdi canlanmış mermer bir heykele benziyordu. Korkuyor olması hoşuma gitmişti. Zira birkaç dakika önce karşımda yenilmez gibi duran bir ölüm makinesinden farkı yoktu. Bir an düşündükten sonra ona küçük bir oyun oynamaya ve bu duruma daha ne kadar dayanabileceğini görmeye karar verdim. İşte şimdi bir kez daha senaryosunu zihnimin yazıyor olduğu blöf oyununu oynamaya başlamıştım…
Bir elimde çevresinde elektrik kıvılcımları dolaşan saim, diğer elimde camdan yapılma gibi dikkatlice tuttuğum bir ateş küresi… Ayakta dimdik dururken yüzüme meydan okumayla karışık bir savaşçı ifadesi yerleştirip “Ben yeni doğan yıldızların en genci ve onların arasında en güçlü olanım.” dedim gür bir şekilde “Ayın, yıldızların, karadeliklerin, toprağın ve daha fazlasının enerjisini ruhumda barındırıyor; zamanın anahtarını elimde tutuyorum. Ve ben Choon Yei, bu güne kadar pek çok kötülük yapan seni ve ikizini lanetleyerek bütün yeteneklerinizi ve gücünüzü elinizden alıyor, ay ile olan bağlarınızı koparıyorum!”
  İyi bir strateji iyi bir zafer demektir! Ben de bu tehlikeli savaş oyununda en iyi hamlemi yapmış olmalıydım. Düşmanım, onları lanetlediğime dair açıklamam karşısında yine o tanıdık ifadesizliğine bürünmüştü. Yüzündeki bıçak yarası bile hiç bir ifade içermiyordu. Bir yandan Jean’ın elini çabuk tutmasını diliyordum; çünkü Bıçakçı’yı daha ne kadar durdurabileceğimi bilemiyordum. Öte yandan da karşımdaki ifadesizliğin en usta vampirlere bile taş çıkartabileceğini düşünüyordum zira bu adam büyücü olmaktan çok Drakula olarak doğmalıymış sanki. Onu tanıdığım şu kısacık zamanda anlamıştım ki ne zaman ifadesiz ve tepkisiz kalsa, işte o zaman beyni fazla mesai yapıyor ve şeytanca fikirle üretiyor demekti. Şimdi ne düşünüyor ve ne yapmayı planlıyor acaba diye kendi kendime soruyordum ki gözlerinden ani ve koyu bir gölge geçen Bıçakçı sessizliğine son verdi nihayet.
“Söylediklerine inanacak değilim, neler yapabileceğini bilmiyor da olabilirim; fakat anlaşılan senin de bilmediğin bir şey var. Hem de çok önemli bir şey…” Sessizliğime karşılık bıyık altından gülümsemesi ve şeytanca bakışlarıyla devam etti. “Her laneti bozmanın mutlaka bir yolu vardır. Ve en etkilisi de lanetlenen kişinin, lanetin sahibini öldürmesidir. Ne o, yoksa paniğe kapılıp sana yalvaracağımı mı sandın? Bugüne kadar kaç kez lanetlendim, kaç kez ölümden döndüm tahmin bile edemezsin… Durma istediğin laneti yap, nasılsa birazdan öleceksin!”
İşte şimdi Jean’a çabuk olması için yalvarabilirdim. Düşmanımın yeteneklerini engelliyor olabilirdim ancak bıçakları konusunda toprağa daha ne kadar güvenebilirdim bilinmezdi. Üstelik zaman kazanmayı amaçlayan blöfüm de işe yaramamıştı.
Bir kez daha, silah deposu barındırdığından şüphelendiğim deri cübbesinin içinden ani bir hareketle bir çift bıçak çıkaran düşmanım ‘Son duanı et!’ dercesine bir bakış fırlattıktan sonra hamlesini yaptı. Fakat ben ilk seferinde olduğu gibi kollarımın ardına saklanmaya çalışmadım. Beynim durmuş gibiydi, ters giden bir şeyler vardı ama ne olduğunu çözemiyordum. Derken kolumdaki bilekliğin ilginç bir şekilde parladığını, üzerinde anlamadığım bir dile ait harflerin ve simgelerin ortaya çıktığını fark ettim. Bununla birlikte kendimden beklemediğim derecede çevik bir hareketle bilekliği çıkarıp sağ elime aldım. Bedenim sanki başka bir varlığın kontrolündeydi. Ne yaptığımı anlayamıyordum ve her şey saniyeler içinde gerçekleşiyordu. Bedenimi her kim kontrol ediyorsa oldukça kendinden emindi. Gözlerim bilekliğin üzerindeki yazılarda gezindi; o sırada bıçaklar bana doğru süzülmeye başlamıştı bile. Anlamsız birkaç büyülü sözcük haykırdığımı fark etmiştim; sanırım bilekliğin üzerini okuyordum.
Çok değil, belki iki metre kalmıştı bıçaklarla aramada. Derken, sağ kolum kendiliğinden savruldu ve avcumdaki bileklik ileri doğru fırladı ansızın.  Havada dönerek ilerleyen altın ejderha sanki canlanmış gibiydi. Yakut gözleri ışıklar saçarak parıldıyor, benden uzaklaştıkça bilekliğin çapı genişliyor ve büyüyordu. Bu gece hayatımdaki bütün şans kredilerini harcamış olmalıydım zira haince bir keskinlikle üzerime doğru gelen bıçaklar, binde birlik bir rastlantıyla Bıçakçı’ya doğru fırlattığım bilekliğin içinden geçerek yok olmuşlardı. Bu,  şu ana kadar yaptığım veya sebep olduğum en akıl almaz, en tuhaf şeydi hiç şüphesiz. Resmen illüzyon gibiydi…
   Bedenimi neyin kontrol ettiğini ve aklından ne geçirdiğini bilemiyordum fakat bir teşekkürü hak ettiği kesindi. Bir yandan belki de sadece içgüdüyle hareket etmişimdir diye düşünürken, öte yandan bu olayların sonunun iyi mi yoksa kötü mü biteceğini merak ediyordum. Kendimi savunmaktan ve saldırılara karşılık vermekten yeterince yorgun düşmüştüm, şimdi de zihnimi feci derecede zorlasa da Bıçakçı’nın güçlerini engellemeye çalışıyordum. Üstelik hiç anlamadığım bir şekilde kendi kendine hareket eden bedenimle bilmediğim bir dile ait kelimeleri okumuş ve yine büyü yapmıştım. Zihnime yorgunluk kelimesi yerleşmişti bir kere, ne yaparsam yapayım bu duygudan kurtulamıyordum. Her şey bir tür belirsizlik içindeydi; yani, sanki asırlardır Bıçakçı’yla savaşıyormuşum ve asırlarca da savaşacakmışım gibiydi. Birazdan olacak şeyler ise tüm bu belirsizlikleri ortadan kaldıracak ve üzerime gelen bıçakların nasıl olup da birdenbire ortadan kaybolabildiğini açıklayacaktı… Tabii yanan omzumun acısı ve ondan sızan kan kaybından ölmezsem!
5.Bölümün Sonu
Sessizgemi







0 Düşünseli::

Yorum Gönder

Öyle okuyup kaçmak olmaz sevgili okur, fikrini belirt, bir selam et, bir ses ver, çekinme :)

Not: Yorum yaparken lütfen Türkçe'mizi koruyalım.

^.^"