Cadı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cadı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mayıs 2021 Pazar

Kelime Oyunu 22

Herkese selamlaar. Bu hafta hikayemi gecikmeli yayınlıyorum. Umarım seversiniz :) Kelimeler çakıltaşım deepsiden geldi:

  • Cadı, lezzet, yıldız, bulut, bal. 
Şu dünyada vampirlerin domates tutkusunu geçebilecek tek bir şey vardı o da cadıların bal tutkusuydu. Her dolunayda tıpkı diğerleri gibi Nina'yı ormana çeken şey de işte buydu. Her ay dolunay gecesi başlıklı pelerinini sırtına geçirir ve ormanın derinliklerinde kaybolurdu. Aradığı lezzete ulaşana kadar kendinden geçmiş gibi hiçbir şey düşünmez ve nereye gittiğine dikkat etmezdi. Bunların hiçbiri elinde değildi. Taze balın kokusunu kilometrelerce öteden duyar ve bir kez bunu fark ettiğinde onu durduracak hiçbir şey olmazdı. Yolculuklarının sadece başlangıcını hatırlar ve kendine geldiğinde daima bala ulaşmış ve keyfini sürüyor olurdu.

Yine bir dolunay gecesiydi. Her seferinde kendini bodrum katına zincirleyip durdurmaya çalışmış olsa da işte yine zincirleri kırmış ve kendini karanlık ormana atmıştı. Bulutlar yıldızları yavaşça örtmeye başlamış ve dolunayın büyülü mavi ışığı bir hale yaratmıştı. Yakında o da yok olacaktı. Sık yapraklı devasa ağaçların arasında tümüyle karanlıkta kalacaktı. Elbette bütün bunların farkında bile değildi. Kimi zaman kendine geldiğinde ağaç dalları, dikenler ve keskin kayalıklar yüzünden yara bere içinde olduğunu görürdü. Kimi zaman kuşların, sincapların veya en kötüsü de arıların saldırısına uğramış olurdu. Bu sefer kendine geldiğinde bal dolu bir kuyunun içine düşmüş olduğunu gördü. Karstik kayaların içinde oluşmuş kuyu şeklinde bir oyuğun içine arılar bal için yuva yapmıştı. Kuyunun duvarları tamamen bal petekleriyle kaplanmış içerisi ise beline kadar taze bal dolmuştu. Buraya nasıl düştüğünü anlamaya çalışmadı. Onun yerine arıların nerede olduğunu merak etti.

O kadar çok bal yemiş ve o kadar çok bala batmıştı ki arılar onu bulsa sağ çıkamazdı. Duvarlardan tırmanmayı deneyip başarılı olamadı ve tekrar balın içine düştü. Biraz mücadele ettikten sonra bir cadı olduğunu nihayet hatırladı. Sihirle kendini kuyudan yukarıya doğru yükseltirken üzerinden bal akıyordu. Nihayet kuyudan dışarıya çıktığında gördüğü manzara son derece şok ediciydi. Kovanın bütün arıları havada birer boncuk gibi asılı kalmıştı. Onları havada oldukları yere sabitleyen bir büyü yapmış olmalıydı. Büyülerinin süresi genelde değişken oluyordu ve bir türlü ne zaman biteceklerini tahmin edemiyordu. O yüzden buradan bir an önce ayrılmalıydı. O da öyle yaptı. İşte bu Nina'nın bal maceralarından sadece bir tanesiydi.

Son.

17 Ocak 2021 Pazar

AĞAÇ EV SOHBETLERİ 74


74. haftadan herkese selamlaar :) Ağaç ev sohbetlerinin bu haftaki konusu bendee, umarım seversiniz :) Sizleri biraz tatlı çocukluk anılarına götürmek ve evlerde bunaldığımız şu günlerde geçmişe doğru bir yolculuğa çıkartmak istedim :) 

  • Çocukluğunuzda yetişkinlerin veya sizden büyüklerin sizi korkutmak amacıyla veya gerçekten inanarak anlattığı öcü, cadı, hayalet vs hikayeleri var mıydı? Bununla ilgili anılarınızı anlatır mısınız?

13 Şubat 2020 Perşembe

Anlat Bakalım - Masal'ın Masalı Final

Yirmi Birinci Bölüm: Sessizgemi: Yüreğindeki Işık


Anka Kuşu
  Merhamet Perisi onların gelişini çoktan haber almıştı. Ayrık Bölgenin Habercileri sadece kuzeni İzu'ya değil onun izni dahilinde Merhamet Perisine de haberler getirirdi. Aslında yolculukları boyunca onları izlemiş ve şans perilerini her zorlukta defalarca yardıma çağırmıştı. Uzakta olsa bile onları hiç yalnız bırakmamıştı. Bütün bu yaşananlara kardeşi Gazap Cadısı'nın sebep olduğunu bilmek onu derinden etkilemişti. Kardeşinin ruhunu ele geçiren kötülükle başka bir zamanda savaşması gerekecek ve onu bundan mutlaka kurtaracaktı. Ama şimdi Masal'a yardım etmeliydi.
Onları evinin bahçesinde karşıladı. Tüm yardımları ve cesareti için Anka Kuşu'na teşekkür etti. Aslında o da bir periydi ve sadece saf ve temiz yürekli insanların imdadına yetişirdi. Yabancıya bakıp onun yaşamı boyunca simya yeteneklerini geliştirerek arayıp durduğu felsefe taşından vazgeçerek Masal'ı kurtarmak için elinden geleni yapmasından dolayı tıpkı unutulmuş zamanlardaki elf beylerinin yüreklerine sahip olduğunu söyledi. "Kaderin iplikleri ne şekilde bağlıdır bilinmez. Aradığın şey
çoktan sana bahşedilmiş fakat yüreğinde onu henüz bulmamışsın." derken gülümsedi. Ardından bakışlarını Masal'a çevirdi ve "İris çiçekleriyle yapacağım sihir kara büyünün etkisini yok edip her şeyi düzeltebilecek mi gidip öğrenelim" dedi. Ve ardından "Fakat yüreğindeki cesareti bir müddet daha korumalısın küçüğüm çünkü bu öyle kolay bir sihir değil." diye uyardı.

  Masal endişeliydi. İris çiçekleriyle yapılan sihrin kolay olmayacağını duymadan önce bile öyle olacağını tahmin ediyordu. Bu sihir her şeyi düzeltebilecek miydi? Yeniden kendi bedenine kavuşup evine dönebilecek miydi? Evini, kardeşlerini, annesini çok özlemişti. Annesinin ona sarılıp saçlarını okşamasını ve her şey geçti demesini istiyordu. Bazen en kötü zamanda bile hiçbir şey geçmeyecek gibi olduğunda bile onun böyle söylemesi en güçlü sihir gibi gelirdi. Abilerini bir daha hiç sinirlendirmeyecek, yataklarına kurbağa saklamayacaktı. Ama kasabada onunla uğraşıp duran çocukların ormandaki oyun kalelerine kokarca kokusuyla doldurulmuş toplar fırlatmayacağı konusunda söz veremiyordu. Normalde sessiz sakin kendi kendine oynayan uslu bir çocuk olsa da damarına basılınca ele avuca sığmazdı.

  Merhamet Perisinin yönlendirmesiyle dışarıdan küçücük görünen evin içinde pek çok koridordan, pek çok kapıdan geçtiler ve sonra bir iç bahçeye ulaştılar. Bahçe sütunlarla çevrelenmişti ve tam ortada dairesel sütunlu bir alan bulunuyordu. Bahçenin üzeri açık olduğu için gökyüzünü görebiliyorlardı. Hiç bulut olmayan gecede ay gümüş gibi parlıyor ve yıldızlar her zamankinden biraz daha çoğalmış gibi görünüyordu. Dairesel alanın merkezine doğru ilerlediler ve orada yüksek bir kaidenin üzerinde duran minik bir kuş havuzuna benzeyen nesnenin etrafında durdular. İçinde çok berrak ve ayın ışığıyla dolu gibi parlayan bir su vardı. Aslında bir an bakıldığında bu şey su yerine bazen bir sise veya sadece ışığa da dönüşüyordu. Fakat en çok sıvı halde kalmayı tercih eden büyülü bir şey olmalıydı. Merhamet Perisi Masal'dan aldığı masmavi çiçeklerin yapraklarını özenle kopartıp birer birer bu büyülü suyun içine atarken hiçbirinin anlayamadığı kelimeler fısıldadı. Her bir yaprak
suya düşerken masmavi parlamalar ve kıvılcımlar saçıldı. Son yaprak da suya karışırken öyle parlak bir ışık saçtı ki onun dışında diğer her şey karanlıkta kaldı. Tüm ışıklar söndü. Yıldızlar kayboldu. Ve hatta şimdi ay bile yerinde değildi. Masal minik havuzun olduğu yerden tereddütle bir adım geriye gittiğinde simsiyah bir karanlığın içinde kaldı. Neredeyse kendi ellerini bile göremeyecek durumdaydı. Geceden daha koyu bu zifiri boşluğun içinde Merhamet Perisinin yankılanan sesini duydu. "Korkma." diyordu peri, "Gerçeğe, iyiliğe ve merhamete olan inancınla umudunu kaybetmeden yürü Masal. Bu sadece bir sınav ve yüreğinin sesini duyduğun sürece kazanacaksın..."

  Sonra ses birden kesildi. Artık tamamen tek başınaydı. Ama daha nereye gitmesi, hangi yöne doğru ilerlemesi gerektiğini bile soramamıştı. Merhamet Perisinin, Yabancının ve Köpük'ün en son durduklarını tahmin ettiği boşluğa doğru ürkekçe bir adım attı. Bir an için büyük bir boşluğa yuvarlanmaktan korktuysa da zemin sert ve sağlam bir şekilde ayağının altında ileriye doğru uzanmaya devam ediyordu. Sonra bir adım daha attı. Derken hemen ardından başka bir adım ve sonunda koşmaya başladı. Korkusunun yerini merak ve heyecan aldığında her adımında ayaklarının altından bildiği bütün renklerden bile daha çok çeşitlilikte renkli ışıklar parladığını, ayakları yere değdiği her an kıvılcımların karanlıkta yanıp söndüklerini fark etti. Bir süre böyle devam ettikten sonra bir ses duydu. Tam olarak karşısından, çok da uzak olmayan bir yerden gelen bu ses Köpük'ün
sesiydi. O da Masal'ı arıyordu. Yola devam ettikçe ses daha da yaklaştı. Ses yaklaştıkça etrafında ışığın arttığını fark ediyor ve bir şeyler görmeye başlıyordu. Sonunda nerede olduğuna dair bir şeyler görebilmişti. Sık ağaçlardan oluşan bir ormanda koşup duruyordu. Ayaklarına sürünen taze çimenleri hissetti. Ağaçların rüzgarla hışırdayan yapraklarını artık duyabiliyordu. Sanki boşluktan oluşan bir boyutu yırtıp bildiği dünyaya yavaşça geri dönüyor gibiydi.



  Sonra ileride bir kız çocuğunun ona doğru koştuğunu görünce şaşkınlıktan ayakları birbirine dolandı ve yüzüstü yere kapaklandı. Bu da neydi böyle? Ne yapacağını bilemez halde bir iki saniye çimenlerin kokusunu içine çekerek düşünmeye çalıştı. İlk kez gördüğü kendi yaşlarındaki o küçük kız Masal'ı nereden tanıyordu da adıyla seslenerek koşup gelmeye devam ediyordu ki? Bu da bir çeşit yanıltıcı sihir falan olabilir mi diye düşünerek ayağa kalkmaya çalışırken bembeyaz saçlı bu kız çocuğu ona çoktan yetişmiş ve boynuna atılıp sarılmıştı bile. Masal onun bir hayalet olmasından korktu. Az sonra ruhunu yemeye çalışacağından neredeyse emindi. Ama beyaz saçlı kahverengi gözlü bu tuhaf kız ona "Sonunda seni buldum. Kayboldun diye çok korkmuştum ama muhteşem koku alma yeteneğim sayesinde yine seni bulmayı başardım." dedi. Masalın gözleri kocaman açılıp derin bir tek solukla "Köpük?" diye beklediğinden daha yüksek bir sesle sordu. Bu sahiden de tuhaf bir şekilde Köpük'tü. Bu nasıl olabilirdi? "Bu nasıl olabilir?" diye de sordu. Köpük bir çeşit ruhsal boyutta oldukları için ruhlarının asıl formuyla göründüklerini söyledi. Bu oldukça akıl alır bir şeydi öyle değil mi ah evet evet çok mantıklıydı. Masal artık çok fazla düşünmeye gücü kalmadığını hissediyordu.

  Köpük "Buradan artık gitmemiz gerek çünkü bu boyutta fazlalığız ve bizim yüzümüzden oluşan çatlaklar kapanmaya başladığında bu bizim için iyi olmaz." dedi. Görünüşe bakılırsa o gitmeleri gereken yönü muhteşem burnu sayesinde çoktan bulmuştu. Masalı elinden tuttu ve peşinden sürükleyerek koşmaya başladı. Öyle hızlı ilerliyorlardı ki Masal nereye gittiklerini bile anlamıyordu. Bir an için geriye dönüp baktığında Köpük'ün söylemek istediği şeyi daha iyi anladı. Geride bıraktıkları her yer parçalara ayrılıyor dağılıyor ve karanlıkta kalıyordu. Bu arada büyük bir uğultu çevrelerini sarıyordu. Bulundukları boyut yok oluyordu. Köpük'ün "İşte geldik, burası olmalı!"
demesiyle bakışlarını tekrar ilerledikleri yöne çevirdi ve üzerinden ışıklar ve sihirli, renkli kıvılcımlar saçan büyük bir ağaca doğru ilerlediklerini gördü. Saçtığı tüm o rengarenk kıvılcımlar ağacın ruhunun izi olmalıydı. Köpük etraflarındaki karanlık hızla artarken onu tüm gücüyle sürükleyerek ulu çınar ağacının gövdesindeki derin bir kovuğun içine çekti. Masal gözlerini sımsıkı kapatmıştı çünkü artık etrafında görecek bir şey kalmamış olacağından endişeleniyordu.

  Bir süre Köpük ve Masal birbirlerine sarılarak öylece beklediler. Bir canavarın midesinden gelen homurtulara benzeyen fırtınanın sesi önce şiddetlenmiş uzun bir sürenin ardından da bir anda kesilmişti. Ama Masal seslerin kesildiğini hemen anlayamamıştı. Bunu fark ettiğinde ne kadar süre geçtiğini bilemedi. Gözlerini hala açmamıştı. Sonra Köpük'ün kollarının arasından kaybolduğunu fark etti. Bu onu daha da korkutmuştu. Ne pahasına olursa olsun Köpük'ü kaybetmek istemiyor, onu her neredeyse tekrar bulmak ve onu görmek istiyordu. Bu nedenle sonunda sanki tutkalla birbirine tutturulmuş gibi bir kuvvetle açılmamakta inat eden göz kapaklarını usulca araladı. Işık can yakıcıydı. Bu ilk hareketle birlikte bütün vücudunun karıncalandığını hissetti. Gözlerinden başlayarak tüm bedenini bir sıcaklık kapladı. Konuşmak istediğinde ilkin dudaklarına gerekli emri veremedi ve doğru
kelimeleri bulamadı. Ama hemen sonra "Köpük?" diye seslenmeyi başardı. Sanki yıllardır süren derin bir uykudan uyanır gibiydi. Zihninin bedeninin tüm hücrelerine ulaşması birkaç saniyeden daha kısa sürse de ona yıllar gibi geldi. Kendine gelip baktığı görüntüleri zihninde yorumlamayı başardığında ve ışığın şiddetine alışabildiğinde dikkatini çeken ilk şey yemyeşil yaprakların güneşle dans edişleri oldu. Hala bir ağacın altındaydı. Yerinden doğrulmayı başardığında içinde bulunduğu kovuktan dışarıya çıktı ve bir kez daha şaşkınlık içinde kaldı. Kasabanın merkezindeki agorada ulu çınar ağacının altındaydı.

  Ellerinden destek alıp kovuğun biraz yukarısına tırmandı ve çardağa ulaştı. Ellerinde yün örgüleriyle sohbet eden bir iki teyze "Uyhh bu ne kıız!" diye çığlığı basıverdi. Kovuk çardağın biraz altında kaldığı için onların görüş alanı dışındaydı ve bu nedenle küçük kızın orada olduğunu yanlarına tırmanıncaya dek hiç fark etmemişlerdi. "Kız sen Masal değil misin? Kız napıp durun sen burdaa!", "Yüreğim çinçik gibi yerinden fırlayıverdi korkudan vallahi!", "Aboov kız annen per perişan her yerlerde seni aradı ya dünden berli!", "Kız zilli Nazife gidip herkese haber sal aramayı bıraksınlar saftirik Masal kendini eyice ateş böcüğü sanıp çınarın bağrında uyumuş kalmış yaa!", "Hele hele bak sen şu haylazın işine.." diye her biri bir yandan bir şeyler söylemeye başladı.



  Masal olanlara anlam veremedi. Köpük bembeyaz şirin köpek haliyle koştura koştura kulakları da  kendisiyle beraber zıplaya zıplaya meydanın karşısından ona doğru geliyordu. Bir an için uzaklardan Yabancı'nın ona doğru baktığını fark etti. Siyahlar içindeki kıyafetiyle hemen dikkat çekiyordu ve bir eliyle atının yularını tutarken Masal kısa bir anlığına yana sarkıttığı diğer elinde kıpkırmızı parıldayan yürek kadar büyük bir taşın durduğunu gördüğünü sandı. Bu onun hep aradığı felsefe taşı olabilir miydi? Masal ona sevinçle seslenecekken Yabancı onu hiç tanımıyormuş gibi atına bindi ve ardına bakmadan uzaklaşmaya başladı. Küçük kız onun peşinden gitmek istedi. Neler olduğunu merak ediyordu. Ama teyzeler onu yakalamış bir türlü bırakmıyor, Köpük heyecanla etraflarında dönüyor ve onun bulunduğu haberini almış olan annesi adını seslenerek ona doğru koşup geliyordu. Sonunda annesine sarılırken olanları düşünmeye çalıştı ama hiçbir şeyi aklı almıyordu. Her şey sahiden bir rüya mıydı yoksa gerçek miydi? Bunu bilemedi. Eve doğru giderlerken Köpük'ün bir an için ona seslendiğini duyduğunu sandı ama bundan da emin olamadı. Her şey gerçekse hayvanları duyma yeteneğini kaybediyor veya çok az kullanabiliyor olabilirdi ama hiçbir şeyden tam olarak emin olamıyordu. Şuan için tek istediği eve gitmekti ve ailesine kavuştuğu için çok mutlu ve rahatlamış hissediyordu. Fakat olanları düşünmeden de edemiyordu. Irmağın oraya kadar koşup gitse Merhamet Perisini evinin bahçesinde bulup bulamayacağını, Orman Perisi İzu'ya gidip teşekkür edip edemeyeceğini merak ediyordu. Sonra bir de Yabancı vardı. O nereye gidiyordu? Daha doğru düzgün ona karşı olan merağını giderememişti. Felsefe taşını sahiden bulmuş muydu ve bulduysa onu ne yapacaktı bunları sormak istiyordu. Eve giderken dönüp dönüp ardına baktı ama annesi sımsıkı elini tutmuşken ayrılmak olanaksızdı. Yüreğinde vedalaşamamanın verdiği bir burukluk vardı.

  Böylece düşünüp yürürken Köpük'ün bir anda havlayarak koşup çalıların arasında kaybolmasıyla kendine geldi. Bir şey olmuştu ve Köpük'ün muhteşem burnuna güvenmesi gerekliydi. Annesinin elinden kurtulup Köpük'ün peşinden koştu. Bahçelerin, tek tük dizilmiş evlerin arasından geçerek
nihayet biraz yüksekçe bir tepeye ulaştılar ve kasabadan uzaklaşan toprak yolun boş arazilerin arasında giderek iplik gibi incelip kaybolduğunu gördüler. Ve işte tam da az ileride yolun ortasında bir atlı hareketsiz durmuş onlara doğru bakıyordu. Simsiyah kıyafetinin kapüşonunu başına geçirmiş halde Yabancı uzaklığa rağmen yüzünde belli olan gülümsemesiyle zarifçe başını eğerek küçük dostlarını selamladı. Atını hareket ettirip gitmeden önce bir elini havaya kaldırdı ve avcundaki taş güneşin altında alev alev parıldadı. Sahiden de onu bulmuştu. Masal sevinçle yerinde zıplayıp ellerini kollarını savurarak ona mutluluğunu belli etmeye çalıştı. Köpük de küçük kızın etrafında dönüp duruyordu. Masal biliyordu ki bu hikaye şimdilik son bulsa da Yabancı ile bir gün tekrar karşılaşacaklardı. 

Son...
Hikayenin Tamamı İçin Tıklayın
Not: Bu güzel ortak hikayemizi başından sonuna dek takip eden ve bizi destekleyen herkese gönülden teşekkür ederiz. Ayrıca her bölümü büyük bir heyecanla anlatan ve hep beraber Masal'a, Köpük'e ve diğer bütün karakterlere hayat veren bütün yazar arkadaşlarımın yüreğine sağlık demek istiyorum. Beraber bu hikaye oyununu oynamak çok güzel ve çok eğlenceliydi. Bu dizinin sonuna geldik, Masal ve Köpük hepinizi o tepede ağaçların altında selamlıyor, başka hikayelerde yine bir araya gelmek üzere :)

12 Aralık 2019 Perşembe

Anlat Bakalım-Mim

öykü, kitap, book, story

  Selam canım blog. Son zamanlarda 90'lar, çocukluk, eskiler, ah mazi konulu çokça yazı okuduktan sonra benim de aklıma küçükken dayımla oynadığımız bir oyun geldi.

9 Mayıs 2012 Çarşamba

~ Mahzen Bölüm 8 ~



Öneri: Bu hikâyeyi okuduktan sonra, karanlıkta arkanızı kollayın…
Esin kaynağı: Bir rüya :)
Mahzen
Bölüm 8:


~Okurken Dinle~
GameplayMusicscape18 & Kevin Macleod Nervous Piano & Christopher Young The Exorcism of Emily Rose & Bjorn Lynne The Freeze



Uyanalı beş dakika olmuştu ama henüz gözlerimi açmamıştım. Bir ev taşıyıp yerleştirmenin bu kadar zor olduğunu ancak bu sabah uyanmakta zorlandığım zaman anlamıştım. Ayaklarımı rahat yatağımın kenarından sarkıtarak oturduğumda gördüğüm tuhaf rüyayı düşünüyordum. Gözlerimi kısarak mermer çerçeveli geniş pencereden dışarıya baktım. Pembe ve altın rengi gökyüzünde ince bir sis asılı duruyordu. Artık uyandığım için kuşların şamatası sırasında nasıl olup da uyuyabildiğimi anlayamıyordum.
Tam on beş dakika boyunca pencereden dışarıyı izleyerek gördüğüm rüyayı düşündüm. O kadar canlı ve gerçekçiydi ki rüya görüp görmediğimden bile emin olamıyordum. İki kişiyi öldürmek zorunda kaldığım, kâbusa dönüşen kanlı bir rüyaydı. Bunu düşününce refleks olarak ellerime bakmak istediğimde gördüğüm şey kısa bir şok atlatmama neden oldu. Avuçlarımda kar tanesine benzeyen simsiyah bir işleme, bir mühür vardı…

25 Nisan 2012 Çarşamba

~Mahzen Bölüm 6~


Öneri: Bu hikâyeyi okuduktan sonra, karanlıkta arkanızı kollayın…
Esin kaynağı: Bir rüya :)
Mahzen
Bölüm 6:

Sacred Classic_Plus -Main Menu Theme Song

“Nasıl? Ne gibi bir büyü, bir şeyin ardında hiçbir iz bırakmadan yok olmasını sağlayabilir? Burada böyle tuhaf şeylerin olduğunu duymuştum fakat hepsinin kulaktan dolma söylentiler olduğunu düşünüyordum. Bu yaptığın büyüden de öte bir şey! Sen nesin böyle? Normal bir insan ya da sıradan bir büyücü olmadığın kesin. Sende farklı bir şeyler olduğunu sezinliyordum lakin bu kadarını beklemiyordum. Bu, daha önce karşılaştığım büyücülerin hiç birinin hayalinde bile var olamazdı.
Sen nasıl bir yaratıksın ha? Hiçbir iz bırakmadan kaybolan şeyler… Buna benzer şeyler yalnızca ‘Zaman Lordları’ ile alakalı küf kokulu hikâyelerde anlatılırdı. Yoksa sen… Yo hayır, o olman imkânsız! Bunun için fazla gençsin. Çok fazla güce sahipsin ama bunun yanında bilgelikten eser yok! Tabi bazı şeyler görünenin tam aksi olabilir ve bazı şeyler de göründüğü gibi olmak zorunda olabilir. Lakin yine de o olman mümkün değil zira Yıldızların arasında sıradan bir insana yer yok...” Şaşkınca kafasını sallarken ağzı bir karış açık halde, bir kulağımdan girip diğerinden çıkan anlam veremediğim bir ton şey zırvalayan ve hayal kırıklığının en ağırını yansıtan simsiyah gözlerinin ardındaki merakı gizlemeye çalışan Bıçakçı, başının bir metre kadar yukarısında füzyon reaktörü kadar hızlı dönen altın nesnenin farkında bile değildi.

11 Mayıs 2011 Çarşamba

~ Mahzen Bölüm 4 ~


Öneri: Bu hikâyeyi okuduktan sonra, karanlıkta arkanızı kollayın…
Esin kaynağı: Bir rüya :)

Mahzen
Bölüm 4:
  “Kendi zamanımıza mı, Tanrı aşkına söyler misin ne demek oluyor bu?” Dayım öyle öfkeliydi ki, eğer karşısındaki bir erkek olsaydı cadı olmasına aldırmaz yakasına yapışırdı. Jean ise karşısındaki iri yarı adamın öfkesini görmezden gelerek sabırla açıkladı “Bu evin bulunduğu yer, bir anomalinin içinde kalıyor. Yani, bir zaman kırılma noktasındayız. Size şöyle açıklayayım; zaman bir ‘S’ harfi gibi sonsuza dek kıvrılarak akar. Bazen bir yerde bir kırılma, bir wormhole yani uzay-zaman anomalisi ortaya çıkar ve o nokta zamanın kıvrılan nehrinden etkilenmeden düz bir şekilde yol alır “$”. Bizim içinde bulunduğumuz anomali 19.yy’ın başları ile sizin zamanınız arasında, aynı anda, aynı yerde, farklı tarihlerde var olmakta. Yani bu konuda uzmanlaşmayan biri 1862’de arsamın sınırlarına adım atıp, geri dönmek istediğinde kendini 2000li yıllarda bulabilir…
Beni ve bana bağlı olan her şeyi korumayı kabul ettiğinizde, güçlerim sayesinde anomaliyi istediğim gibi bükerek sizi zamanda geriye, 1657 yılına, evin yakılarak yok edilmesinden 2 gün öncesine getirdim. Geri dönmenizi de yalnızca ben sağlayabilirim.”
Demek kurt delikleri, uzay-zaman kırılmaları, zamanı ve mekânı bükerek yolculuk yapma saçmalıkları… hepsi gerçekten mümkünmüş. Bu durum eşyaların bazen çalışıp, bazen çalışmamalarını; sürekli değişen hava olaylarını ve anlayamadığımız şekilde kısalan ya da uzayan günlük zaman dilimlerini açıklıyordu.
Zamanda yolculuk yaptığımız ve bir anomalinin içinde bulunduğumuz gerçeği, saçma sapan hareket eden pusulamızla birlikte tüm kanıtlarıyla ortadaydı. Peki, neden eski yaşamımızla ilgili fazla bir şey hatırlamıyorduk? Bunun cevabı sormamıza gerek kalmadan gelmişti.
“Zamanda yolculuk yapmanın çok fazla tehlikesi ve daha da fazla yan etkisi vardır. Hafızalarınızla ilgili sorun da bunlardan yalnızca bir tanesi. Ama endişelenmeyin, sizi getirirken hafızalarınızı korumayı başarmıştım. Şu anda her bir anınız benim bilincimde ve güvende. Onları sadece sizi tekrar kendi zamanınıza gönderirken, saf enerjiye dönüştüğünüzde iade edebilirim.”
Hay bin kuantum! Jean’ın bu açıklamasından sonra, bir daha bir şeye şaşırırsam kendi kendime yumruk atacağıma söz vermiştim. Dayım “Biz seninle ilgili bir şeyleri korumayı kabul etmedik. Böyle bir şey hatırlamıyorum, ne demek oluyor bu?” diye sorduğunda ben de böyle bir şey hatırlamadığımı düşünüyordum.
“Kendi zamanınızda bu evi satın aldığınızı hatırlıyorsunuz değil mi?” Jean’ın sorusuna başımızı sallayarak cevap verdik: Evet…
“Peki, sözleşmeyi iyice okudunuz mu?”  Bu, cevabını bildiği bir soruydu. Her ayrıntısını dikkatlice okumuştuk.
“Öyleyse, evin maneviyatını ve içindeki her şeyi korumakla ilgili olan maddeyi de hatırlıyorsunuzdur.” Tanrım… Farkında olmadan bir cadıyla anlaşma mı imzalamıştık yani? Demek Amelie ‘…buraya gelip, bana yardım etmeyi kabul eden de sizsiniz…’ derken bundan söz ediyormuş.
“Bizi kandırdın, bu yaptığın doğru değil. Bu durumda sana güvenmemizi nasıl beklersin bizden?” Yengem bir eli karnının üzerinde, diğeri havada hesap sorarcasına ileri atılmış, dayımsa onu kendine çekerek korumaya çalışmıştı.
“Ben asla yalan söylemem!” Sinirlendiği zaman bunu hem sesiyle, hem de ortamdaki ışıkları karartıp, etrafında doğal olmayan bir esinti çıkararak belli ediyordu. “Sizi kandırmadım. Sadece, bazı şeyleri vakti gelinceye kadar gizledim hepsi bu.” Sözlerinin sonuna doğru sesi eski sakin tınısına dönmüş, çevresindeki esinti ve karanlık geldiği gibi birden kaybolmuştu.
Her şeyi önceden ayarlamıştı. Bize bir kaçış yolu bırakmamak için her ayrıntıyı düşünmüş, yardım etmemizi garantiye almak için elinden geleni yapmıştı. ‘içindeki her şey ile birlikte evin maneviyatını korumaz/koruyamaz iseniz, ilk sahibi mezarında da olsa gelip sizi bulacak ve bunun hesabını soracak…’ sözleşmedeki bu maddeyi komik bir şaka olarak algılamıştık ve şimdi bunun yüzünden elimiz kolumuz bağlıydı. Yardım etmeye mecbur görünüyorduk, muhtemelen Jean bu iş sonlanmadan gitmemize izin vermeyecekti; üstelik bakışlarından bu düşünceye katıldığını ürkütücü bir şekilde belli ediyordu. Şansımız varsa tüm bu saçmalıklar sona erdiğinde sağ kalmayı başarırdık…
Jean’a birkaç şey sormak istiyordum ama tepkisinden korkuyordum. O da “Çekinmeden her şeyi sorabilirsin” derken, Amelie’ninkinin aksine buz gibi keskin olduğunu hissettiğim bakışlarını düşüncelerime yöneltmişti. Bunun üzerine ben de en çok merak ettiğim şeyleri sordum “Sen bir ruhsun… Amelie gibi mahzende kilitli değildin. Öyleyse neden anahtarı kullanarak, kızını da alıp kimsenin rahatsız etmeyeceği bir yere gitmedin, bu arsa rahat bir yaşamdan daha mı önemli? Ya da en başında cadılıkla suçlandığında idam edilmeden önce, neden zamanı bükerek daha nezih ve güvenli tarihlere gitmediniz? Peki ya neden normalde ölen bir insan nereye gidiyorsa oraya gitmiyor ve dünyanın düzenini bozuyorsun?” son soru dudaklarımın arasından istemsizce çıkmıştı, sanki Jean bunu sormamı özellikle istiyordu. Ben onun hiddetleneceğini düşünürken, o sakince cevap vermişti.
“Anahtarı kullanamazdım çünkü güçlü bir büyü ile yapılmıştı. Kapıyı ancak normal bir insan açabilirdi… Neden dünyadan veya buradan gitmediğime gelirsek; gidemedim çünkü ben… ben daha doğmadan lanetlendim. Güçlü bir cadı beni bu anomali ile bağladı. Burayı insanlardan, insanları da buradan korumak kaderim.
Anlamıyor musunuz hala? Onca insanı beni ve ailemi idam ettirdikleri için veya arsamda bulunan bu evde yaşamaya çalıştıkları için öldürmedim. Ne yazık ki kızım da sizin gibi bu durumu henüz anlayamıyor, bu yüzden sizi yanlış bilgilendirdi. O insanların akıllarını kaçırmalarını ya da birbirlerini öldürmelerini sağladım; çünkü zaman kırılmasından haberdar olan insanlar, bunu kötülük için kullanmak istediler ve bunun sonucunda sizin zamanınızdaki dünya tek bir milletin acımasızca yönetimiyle ölümsüz birinin hükmüne maruz kaldı. Lakin ben, zamanda geriye gelerek bu duruma engel oldum…
Eğer yarın insanları durduramazsam, anomaliyi keşfetmeleri çok sürmez ve dünya yine o ölümsüz olmayı başarabilen caninin eline geçer. Bu yüzden buradan ayrılamam ve insanların öğrenmemeleri gerekeni öğrenmelerine izin veremem anlıyor musunuz?”
Evet, artık anlıyorduk. Zamanda yolculuk meselesinin ortaya çıkmasına izin vermek aptalca bir hata olurdu; bugün değilse yarın, yarın değilse ertesi gün, belki de yüzyıl sonra insanlık için ciddi sorunların ortaya çıkmasına yol açardı. Fakat atladığı bir konu vardı: Tamam, diyelim ki ona yardım ettik ve insanları uzak tuttuk; ertesi gün gelmeyecekleri ne malum? Ayrıca bu bir paradoksa yol açmaz mıydı? Bunu ona sorduğumuzdaysa yapacağı şeye yardım edersek, bunun hiçbir paradoksa takılmadan devam edeceğini ve insanları daima uzak tutacağını söylediğinde geriye tek bir soru kalıyordu “Ne yapmamız gerekiyor?”
      
****
“İki gün öncesindeyiz demiştin, bu durumda iyi bir plan hazırlayabiliriz değil mi?” Jean, yengemin bu sorusuna iç çekerek cevap vermişti “Evin yanmasından iki gün öncesine geldiniz dedim ve iki gün zaten geçti. Yani gün doğduğunda toplanıp, nasıl hareket etmeleri gerektiğini tartışacaklar. Daha sonra silah tutabilen herkes gruba katılıncaya dek köyde yürüyüş yapacaklar. Ardından buraya doğru yola çıkacaklar.
Bulunduğumuz ormanın sınırına geldiklerinde hava çoktan kararmış bulunacak ve uzun bir yolu yürüyerek geldikleri için oldukça yorgun olacaklar. Fakat yine de bir avuç para ve kendi çıkarları için onlara yardım eden cadı ve büyücüler tehlikeli doğalarından hiç ödün vermeden savaşabilecekler. Neyse ki onların saldırısından önce hava karardığı için burada olabilecek ve size kullanmanız için az da olsa güç verebileceğim. Üstelik kızım da sizin yanınızda olup, savunmada size yardımcı olacak.”
“Ne yani bizden insanları öldürmemizi mi istiyorsun, başka yolu yok mu?” yengem kaşlarını çatarak bu soruyu sorarken, dayım ve ben durum değerlendirmesi yapıyorduk. Onca insanı ve cadıları nasıl durduracaktık? İyi bir stratejiye ihtiyacımız vardı…
“Siz onları öldürmezseniz, onlar sizi öldürür. İnsanları yaralayarak devam etmelerine engel olabilirsiniz fakat cadı ve büyücüler öldürülmeden asla durmazlar.” Jean’ın cevabından sonra içimden ‘hiç değilse öldürmemiz gerekenler insan değil’ diye geçirmiştim fakat Amelie ve onun bunu duyabildiğini hatırlayınca çok utanmıştım. Sonuçta onlar dünyayı kurtarmak için canlarını feda etmişlerdi ve buna hala devam ediyorlardı. Üstelik Ryuzaki kadar tuhaf bir kişiliğe sahip olan Amelie’nin neredeyse sevimli olduğunu düşünüyordum. İçimden bu defa ‘özür dilerim’ diye geçirdiğimde, çevremde Jean'ın sesi yankılandı; ona baktığımda dudaklarının hiç kıpırdamadığını görmüş ve zihniyle konuşuyor olduğunu anlamıştım. “Özür dilemene gerek yok Choon Yei. Kendimizi onlar gibi görmüyoruz, bizden çok farklılar bu nedenle sözlerini üzerimize alınmadık.” Kelimelerin zihnimde oluşurken bıraktıkları sızıdan sonra Amelie’nin tebessüm eden bakışları rahatlamamı sağlamıştı.
Yengeminse durumu iyi değildi; Jean'dan istediği cevabı alamamıştı ayrıca birilerini öldürme düşüncesi midesinin bulanmasına ve benzinin sararmasına neden olmuştu. Onu anlıyordum, hamile olması durumunu daha da zorlaştırıyordu ve zaten aşırı hassas olan bünyesi iyice kötüleşmişti. Sinir krizi geçirmesinden korkuyordum, onu daha önce hiç böyle görmemiştim; sürekli ‘Ben kimseyi öldüremem Woo Jin, yapamam anlıyor musun? Çok üzgünüm ama böyle bir şeyi yapamam. Lütfen benden birinin canını almamı beklemeyin…’ gibi şeyler söylüyor, dayıma yalvaran gözlerle bakıyordu. Dayım ve ben, ondan böyle bir şeyi zaten beklemiyorduk; aksine, en başından beri yengemi olaylardan uzak tutmanın yolunu aramıştık. Ona ve kuzenime kötü bir şey olmasını engellemek için elimizden geleni yapacaktık.
“Endişelenme Yeon Ah, senden böyle bir şey yapmanı zaten istemiyorum. Belindeki o silahı kullanacaksın ama sadece kendini koruman gerekirse. Ve eğer böyle bir durumla karşı karşıya kalırsan ateş etmekten çekinmeyeceksin anlıyor musun? Kızımız için, benim için kendini korumalısın.” Dayım, bunları söylerken yengemin yüzünü avuçlarının arasına almıştı; yengemse, onun sözlerini onayladıktan sonra korkusunu bastırırcasına sarılmıştı eşinin boynuna.
“Ona zarar gelmesine izin vermek büyük bir hata olurdu zaten.” o kadar yorgundum ki Jean’ın bu çıkışına tepki gösteremedim bile. Hepimiz ‘ yine nasıl bir tuhaflık çıkacak ortaya’ diye düşünerek genç kadına odaklanmıştık. “Eğer ona ve en önemlisi bebeğe bir zarar gelirse, ben ve kızım hiç var olamayız. Bunun sonucunda yaptığım ve yapmaya çalıştığım her şeyi, aslında hiç yapmamış olurum ve dünyanız anomalinin keşfiyle büyük bir kaosa sürüklenir. Siz yapmanız gerekeni yaparken Yeon Ah benimle birlikte güvende olacak.”
Kuzenimle onların ne gibi bir ilgisi olabilirdi ki? Bilemiyor ve bu söylediğinin geriye kalan tüm o saçmalıklardan daha garip olduğunu düşünüyorduk. Çok geçmeden ve bizim sormamıza gerek kalmadan, sorularımızı şok etkisi yaratan bir cevapla yanıtlamıştı:
“Bu söyleyeceklerimi doğacak olan o bebek dahil kimseyle paylaşmayacaksınız, yoksa geleceğin değişmesine ve her şeyin mahvına sebep olursunuz. Aslında bunları size açıklamam bile çok tehlikeli, ne kadar az şey bilirseniz hepimiz için o kadar iyi olur…” bir an tereddüt ettikten sonra bakışlarında garip bir parıltıyla devam etti “Ben… ben senin kızınım Yeon Ah… Karnındaki bebek, benim.”
Yok artık daha neler… dalga geçiyordu herhalde. Jean nasıl benim kuzenim olabilirdi ki? Tamam, gözleri bizimki kadar çekikti ama tek benzerliği buydu. Üstelik adının da kuzenim için düşündüğümüz isimlerle uzaktan yakından alakası yoktu. Dahası, o bir cadıydı ve ailemizde bugüne kadar böyle bir özelliği taşıyan kimse çıkmamıştı ortaya…
Düşündükçe daha bir ton itiraz ve kanıt üretebilirdik aslında fakat Jean’ın üzgün ve kararlı bakışlarının yanı sıra zihnimize yerleştirdiği bir düşünce, tüm itirazlarımızı uçurumun kenarına itiyordu: Hiç sebep yokken neden böyle bir yalan söyleyeyim ki?
Düşüncelerimin arasından sıyrılan bir iki kelimeyi dışa vurduğumda “Ama senin ismin…” Jean ne soracağımı zaten bilmenin üstünlüğüyle yanıtladı “Benim bugüne kadar pek çok ismim oldu. Jean, bana verdikleri en son isimdi. Bu anomalinin ulaşabildiği pek çok zaman var ve ben neredeyse hepsinde tanınırım. Kimileri bana Jeanne der, kimileri Serenity, kimileri Seraphim ve kimileri de Nerwen der. Daha pek çok ismim oldu, çoğunu hatırlamıyorum bile fakat asıl ismimi soracak olursanız… Je Myeong, evet bana verdiğiniz isim buydu.”
Yengem bu durumu kabul etmiyordu. Büyük bir özlemle beklediği bebeğinin bir gün ortadan kaybolacağını, herkes onu öldü sanırken aslında zamanda yolculuk edeceğini ve bir gün yanarak öleceğini daha doğrusu yakılıp öldükten sonra sırf dünyayı korumak için mutsuz bir şekilde kasvetli bir eve hapis olacağını düşünmek, kalbinin sancımasına ve sinirlerinin bozulmasına neden oluyordu. Sanki bu konudan uzaklaşmasına yardımcı oluyormuş gibi Jean'ın yüzüne bakmamaya ve onu görmezden gelmeye çalışıyordu. Jean’a bakmak ve onu düşünmek acı veriyordu…
Dayımın omuzları çökmüş ve bakışları buğulanmıştı. Bu durumun doğru olma ihtimalinin oldukça yüksek olduğunu biliyordu ancak kendine yalan söylemek pahasına da olsa buna tüm kalbiyle itiraz ediyor ve “Sen bir cadısın ve tüm bu söylediklerin gizlediğin bir oyun için uydurduğun yalanlar sürüsünden başka bir şey değil. Benim kızım burada annesinin karnında ve doğduğu zaman hiçbir anormallik taşımadığını gördüğümde, bugünü tekrar hatırlayıp katıla katıla güleceğim.” gibi şeyler söyleyip sahte yalanları kabul etmiyordu. Zaten böyle bir şeyi kim kabul ederdi ki.
Ben mi? Ben garip bir şekilde bunun doğru olduğuna çoktan inanmıştım. Jean’ın yengeme özlemle bakarken, ne kadar acı çektiğini fark etmiştim. Hiç kimse sahte bir anneyi bu şekilde özlemle ve acıyla izleyemezdi. Üstelik zamanda yolculuk söz konusu iken oldukça mantıklı görünüyordu.
Tabii bu düşüncelerimi ailemle paylaşmam şuan için büyük bir hata olurdu. Bunun yerine bu konuyu kapatmalı ve olması gerektiği gibi unutmalarını sağlamalıydım, en azından şuan için… İlgilenmemiz gereken bir dünya mesele vardı ve elimizde hiç plan olmaması ciddi bir sorundu.
“Bu sıkıcı bir aile toplantısına dönüşmeden evvel yapmamız gerekenlere odaklansak iyi olur. Sence de öyle değil mi Amelie?” Benim kadar endişeli görünen küçük kız güçlü bir ‘Evet’ ile yanıtladığında konuşulmak istenmeyen konu zihnimizin tozlu, eski ve şimdilik boş olan raflarına kaldırılmıştı.

****
Sabah olup Jean hayalete dönüşünceye dek stratejimiz hakkında konuşmuştuk. Yorgunluğumuza daha fazla dayanamadığımızı gören Jean, alınlarımıza dokunurken anlayamadığımız bir şeyler söylemiş, bunun sonucunda kendimizi yeniden dirilmiş, dinç ve tamamıyla uyanık hissetmiştik. Zihnimizse hiç olmadığı kadar berrak ve taze bir hal almıştı.
İyi bir savunma ve mümkün olursa iyi bir saldırı için öncelikle hasımlarımızı tanımamız gerekiyordu. Düşmanlarımız arasında en tehlikelisi ve en çok dikkat etmemiz gereken iki kişi, Bıçakçı ve onun ikiz kız kardeşi Storm’du. Onlar için yaptıkları işin doğru veya yanlış oluşunun bir önemi yoktu, kendilerince dürüst bir kişilikleri vardı; kabul ettikleri ve karşılığını aldıkları hiçbir görevi yarım bırakmaz, karşılarına çıkacak olan bütün engelleri acımasızca yok eder ve bunu yaparken de oldukça keyif alırlardı. İşleri ne kadar zor ve engebeliyse o kadar çok eğleniyor ve o kadar da zevk alıyorlardı. Öldürmek, çalmak, saklamak veya ortaya çıkarmak onlar için oyundan başka bir şey değildi…  
Bugüne kadar sadece iki kez yenilgiye uğramış fakat bunun intikamını fazlasıyla alarak imajlarını kötü etkileyen yenilgilerin dedikodusundan çabuk kurtulmuşlardı. Kimse onları yakalamak için çaba göstermemişti; aksine cadı veya normal, suçlu veya suçsuz birçok insanın yakalanabilmesi için onlardan yardım talebinde bulunanların sayısı oldukça fazlaydı zira Bıçakçı ve ikizi zaman içinde birer kiralık katile dönüşmüşlerdi. Ölümcül güçlerine rağmen fazlasıyla böbürlenen gururları ve yenilmezlik duygusuyla kör olan mantıkları bizim için büyük bir avantaj sağlıyordu.
Düşmanlarımız arasında yer alan cadı ve büyücülerin hiçbirinde uçma yeteneği yoktu; Jean'ın dediğine göre, cadı ve büyücülerin uçmasıyla ilgili bildiğimiz tüm o şeyler yalan ve palavradan başka bir şey değilmiş. O ve Amelie ise özel durumlardan kaynaklanan birer istisnaymış. Neyse ki bu istisnalar bizim tarafımızdaydı; böylece yukarıdan gelebilecek bir saldırı için endişe etmemize gerek kalmıyordu.
Her cadı ve büyücünün, gücünü olumlu veya olumsuz etkileyen bazı etmenler olabilirmiş; yarın ortaya çıkacak olan dolunay da bunlardan birisiydi. Jean gibi kötü büyücü ikizler de güçlerinin büyük bir kısmını aydan alıyorlardı ve dolunayla birlikte yetenekleri ikiye katlanıyordu. Diğerleri ise ikizlerin aksine oldukça şanssızdılar zira ay onları olumsuz etkiliyordu ve yarın iki kat olumsuz etkileneceklerdi; ayrıca, güçlerinin artmasını sağlayan gezegenler şimdi çok uzaklarda olduğu için onlardan yararlanamayacaklardı...
Amelie ise gücünü en yakınımızdaki güneş başta olmak üzere milyonlarca yıldızdan, tayflardan, karadeliklerden ve aydan alıyor böylece ister gündüz, isterse gece olsun yeteneklerini kusursuzca ve fazla enerji harcamadan mükemmelin üzerinde kullanabiliyordu. Doğanın bizim tarafımızda olması rahatlamamıza yetmiyordu fakat karanlıkta küçük bir ateşböceği etkisi yaratabiliyordu.
“Onların elinde ok ve yay, ateşli birkaç silah, çivili sopalar, kılıç ve sihir olacak” demişti Jean. Düşünceli bir bekleyişin ardından korkutucu bir hızla harekete geçtiğinde yüzünde yüzyılın sırrını bulmuşçasına bir neşe vardı; bulunduğumuz duruma karşı oldukça ürkütücü bir hal alıyordu bu neşesi…
Sağ elinin işaret ve orta parmaklarını dayımın alnına dayamış ve anlamsız birkaç sözcük fısıldamıştı. Az önce kollarını kucağında bağlı tutan dayımın birden soluğu kesilmiş ve kolları serbestçe yanlarına düşmüştü. Daha iyi görebilmek için dayımın karşısına, Jean’ın dikkatini dağıtmayacak kadar yakınına gitmiştim. Gördüklerim hem şaşırtıcı hem de normal dışı olmasına rağmen oldukça…güzel, evet güzeldi. Gerçi uzun zamandır ‘normal’ kelimesinin anlamı bizim için değişmişti ya neyse…
Jean sürekli tekerleme gibi bir şeyler fısıldıyor, sözcüklerin etkisiyle dayımın serbestçe açık olan avuçları gümüş bir parıltıyla doluyordu. Bu gümüş parıltı iyice arttığında ışıklar saçan şeffaf bir küreye benzemişti ve dayımın elleri sanki gümüşten bir ateşin içindeymiş gibi görünüyordu. Gözleriyse… Tanrım, gözbebekleri tamamen yok olmuştu ve göz çukurları gümüş bir sıvıyla kaplanmıştı. Alnında, Jean'ın dokunduğu yerde ve çevresinde hafif bir parlaklık, saçlarındaysa belli belirsiz bir esinti vardı.
İçimden ‘bu kadın ne yapmaya çalışıyor?’ diye yüzüncü kez sormamın ardından genç kadın gözlerini yavaşça aralamış, fısıldadığı sözcüklere bir son vermişti. En sonunda sağ elini geri çektiği sırada dayım da dizlerinin üzerine çökmüştü. Endişelenmiştim ama ne yapmam gerektiğine karar veremediğim için izlemeye devam ediyordum. Başını yere doğru iyice eğdiği için yüzünü seçemiyordum fakat avuçlarındaki ışığın solduğunu ve en sonunda hiçbir parlaklık kalmadığını görebilmiştim.
Bütün bunlar olurken en başından beri yanımda durduğunu fark etmediğim yengem, daha fazla dayanamamış ve eşinin boynuna sarılmıştı ansızın; fazlasıyla endişeli bir hali vardı ve her an ağlayacakmış gibi görünüyordu. Neyse ki çok geçmeden kendine gelen dayım, yine eskisi gibi normal ve sağlıklı görünüyor, bir çift kahverengiyle çevresine şaşkınca bakınıyordu.
Yengem ve ben, onun ayağa kalkmasına yardım ederken “Artık durumu eşitledik sayılır.” demişti Jean. Yüzünde ilginç bir tebessüm, bakışlarında kurnaz bir parıltı vardı. “Az önce bana ne yaptığını açıklar mısın lütfen. Kendimi çok…çok tuhaf hissediyorum. Sanki…” dayımın yarım kalan cümlesini Jean tamamladı “Ruhundaki güç açığa çıkmış gibi.” ve devam etti “Ruh saf enerjiden meydana gelir. Her insanın ruhunda birtakım yetenekler ve güç gizlenmiştir. Kimileri bunun farkındadır, kimileri değildir ve farkında olanlarında çok azı bu gücü ortaya çıkarıp şekillendirmeyi başarabilir. Benim az önce yaptığım şeyse, içindeki gücü ve yeteneği açığa çıkararak onu kullanabilmeni sağlamaktı.” Söyledikleri yine çılgınca ve inanılmaz şeylerdi fakat doğru oluğundan kuşkum yoktu.
Dayım “Ben sadece güçlü hissediyorum. Yani farklı bir yeteneğim olduğunu… Ne bileyim, mesela eşyaları uçuracakmışım gibi hissetmiyorum.” dediğinde, Jean “İnan bana bundan fazlasını da yapabilirsin. Bunu sana ben öğretemem lakin ihtiyaç duyduğun anda ortaya çıkacağından emin olabilirsin.” diye açıklamada bulunmuştu.
Daha dayımın ne gibi yetenekleri olduğunu konuşamadan, Jean beni kastederek “Enerjimin geri kalanını yapacağım işe saklamalıyım, bu nedenle sana kızım yardımcı olacak.” demişti. Bunun üzerine Amelie, annesiyle kısa bir bakışmanın ardından yanıma gelmiş, sağ elinin işaret ve orta parmaklarını alnıma dayamıştı. Dokunuşu yakıcı ve tedirgin ediciydi; parmaklarından alnıma, alnımdan zihnime aktığını hissettiğim şeyse ateşten daha sıcaktı; fakat buna rağmen değdiği yerler kısa bir yangının ardından buz kesiliyordu...
****
Avuçlarımın alev aldığını hissetmiştim; tıpkı daha önce Amelie’nin kanatlarına dokunmaya çalıştığımda olduğu gibi bir iğnelenme hissi vardı. Kısa süre yanan ve ardından buz gibi bir sızıya dönüşen alevler bileklerime kadar sarmıştı ellerimi. Konuşmak, bir şeyler söylemek istediğimde sesimin çıkmadığını fark ettim ve bununla beraber bütün hücrelerimin soğuk bir sızıyla kavrulduğunu hissettim. Sanki bütün bedenimde ve ruhumda, ateş ve buz derin bir savaşın içindeydi…
Derken öyle bir şey oldu ki bedenimin olup bitenlere dayanamadığını ve öldüğümü sandım. Çevremdeki her şey, herkes ve bütün renkler çöl kumu gibi rüzgâra kapılıp, silinip gitmişti. Alnımdan başlayıp tüm bedenimi saran sızı benliğimi esir almıştı. Ansızın avuçlarımda tuttuğum alevlere bakmak istediğimde, yok olan şeylerle birlikte bedenimin de kaybolduğunu anlamıştım. Karanlık bir boşlukta, olmayan bedenimdeki acıyla ve birde… birde zihnimin duvarlarında yankılanan Amelie’nin anlamsız sözleriyle baş başaydım. Sözcüklerin ritmiyle içimdeki buz ve ateşin dans ettiğini, olmayan bedenimin bu duruma alışmaya başladığını hissettiğim sırada keskin bir baş ağrısı saplanmıştı beynime; kesiklerinden zehirli bir sızının aktığı, derinlere saplanan keskin bir baş ağrısı…
Bu sızıya, buz ve ateşin arasında kavrulmalara ve daha önemlisi tıpkı bir pençe gibi kalbimi sıkan ezici duyguya daha fazla dayanamamış, kendimden geçmiştim. En azından dayım gibi dizlerimin üzerine çökecek kadar dayanıklı olduğumu düşünüyordum fakat kendime geldiğimde inkâr edilemez bir şekilde bayılmış ve yerde yatıyor olduğumu görmüştüm. Her ne kadar kabul etmek istemesem de güçlü bir savaşçı kadar dayanıklı değildim işte.
Uyandığım sırada Jean, endişeli bir şekilde elimi tutan dayıma ve anlamsızca ateşimi kontrol ederken eli alnımdan yüzüme daha sonra tekrar alnıma kayan yengeme “Endişe edilecek bir şeyi yok. Sadece olması gerekenden daha fazla güç açığa çıktı, bu nedenle bedeni tepki verdi ve bayıldı hepsi bu.” diyerek, onları sakinleştirmeye çalışıyordu. “İyiyim bir şeyim yok.” dedikten sonra doğrulmama yardım etmeleri için biraz duraksadım ve devam ettim “Tepki gösterdi de ne demek, işe yaramadı mı yoksa?”
Bakışlar bir bana, bir Jean'a kayıyordu. Kendimi çok tuhaf hissediyordum, uyanmıştım ama hala boşlukta gibiydim. Sanki algılama yetim hızlanmıştı; çevremdeki en ufak kıpırtıyı hissediyor ve en küçük çıtırtıyı duyuyordum. Bakışlarımda bir parlaklık oluşmuştu; daha iyi görebiliyordum ve karanlıkta bile görebileceğimi düşünüyordum.
 “Aksine…” dedi ve gözlerindeki parıltıyı canlandırarak devam etti Jean “…Woo Jin’den daha güçlü olduğunu bile söyleyebilirim. O, gücünü benimle yani ay ile paylaşıyor; sen ise Amelie ile… Güçlüsün, hem de çok lakin dikkatli olmazsan bu güç sonun olur.” Bir çeşit yaşam felsefesi aktarıyor gibiydi. “Bu da ne demek oluyor böyle?” diye sorduğumda “En yakınımızdaki güneş dahil bütün yıldızlar yoğun birer enerjidir. İçimizdeki Çi enerjisine benzer nitelikleri vardır, bu nedenle bedenin yıldızlara uyum sağlamakta zorlanmayacaktır. Her daim ortaya çıkarmaya, gizliyi saklıyı görünür bir hale getirmeye çabalarken bir yandan da sürekli dikkat çekmeyi severler; karadelikler bu durumu hiç hoş karşılamazlar, buna rağmen enerjilerinin bir kısmını ve varlıklarını devam ettirebilmek için onlara bağımlı olmaktan kurtulamazlar.
Yıldızlar uzun bir ömür sürerler en nihayetinde ömürleri bitmiş gibi göründüğünde büyük bir değişim evresi geçirirler ve sonucunda birçoğu karadeliğe dönüşür…
Karadelikler ise tamamen farklıdırlar. Soğuk ve gizli olmalarının yanı sıra ölümcüldürler; kontrol edilmeleri de zordur, değişken bir karakterleri vardır. Karşılarına çıkan herhangi bir şeyin gücünü ve kuvvetini etkisizleştirmek veya ona karşı kullanmak gibi esrarengiz özellikleri vardır. Kendileriyle eşit güçte ya da daha zayıf olan her şeyi yok etmek, onun gücünü kendi güçleriyle hapsedip ele geçirmek her daim tutkularıdır.
Ay ve tayflar ise kontrol etmeyi öğrendiğin takdirde senin için dengeleyici ve büyük birer enerji kaynağı olacaktır…
İki zıt kutup, bedeninde bir arada yaşamak zorunda… Ateşi ve buzu dikkatli tutmazsan aralarındaki savaş kendi benliğini yok etmene, en sonunda da gerçekten ölmene sebep olur.” diyerek geniş bir açıklamada bulunan Jean, onu Yoda’ya benzetmeme kendimi de bir Jedi gibi hissetmeme neden olmuştu. Bu durum beynindeki tümör yüzünden geleceği görme yeteneği kazanan bir adamı anımsatmıştı nedensiz.
Amelie’nin şizofrenik bir kişiliği olmasının ateş ve buzun birbiriyle olan ilişkisinden kaynaklanıyor olabileceğini düşündüğüm sırada, küçük kızla bakışlarımız kısa süreliğine anlamsızca birbirine kenetlenmişti. “Peki ama…” demiştim merakla “…sen yalnızca ay ile bağlanmışken nasıl oluyor da Amelie bunca şeye bağlanabiliyor? Yani demek istediğim, bu normal mi ve eğer normalse sen neden sadece ay ile yetiniyorsun?” Jean ise “Elbette normal değil!” derken sesine yansıttığı şaşkınlığıyla bunu bilmemek için Mr.Bean olmak gerektiğini ima ediyordu sanki “ Özür dilerim, tepkim biraz aşırı oldu sanırım. Bazen kısacık ömürlerinizin yarısını bile yaşamamış olduğunuzu unutuyorum ve bu nedenle tahminlerinizdeki zayıflıklar beni şaşırtıyor…” özrü kabahatinden de büyük diye buna denir işte, neyse ki soru dolu bakışlarımdan içeri süzülüp bir yanıt beklediğimi hatırlayınca özür faslından kurtulup açıklama kısmına geçebilmiştik. “Bu normal bir şey değil ama göründüğü gibi imkânsız da değil… Kızım henüz doğmadan önce evren tarafından ‘tayflar’ ile bağlandı ve asıl güç kaynağı tayflar olarak seçildi. Onu kurtarmayı seçtiğimde tüm gücümle bu işe odakladım ve kızımın hesapta olmayan bir şekilde ay ile bağlanmasını sağladım; ardından Eva'nın bedenine ve sıradan bir insan olduğu için farkında olmadığı güçlerine yani yıldızlara bağlandı… Karadelikler ise yıldızların doğal evrelerinin birer sonucuydu ve bu nedenle zaman içerisinde onlarla olan bağlılığı da ortaya çıktı. İşte hepsi bu, basit ve mantıklı…”
Evet, mantıklıydı ama hayır hiç de basit değildi. Yıldızların evrelerini düşününce Amelie’nin karadeliklerle olan bağlılığına ne gibi bir olay sebep olmuştu bilemiyordum ama tahmin etmeye çalışmak çok ürkütücüydü. Her neyse, bu bağlılık meseleleriyle ilgili atladığım ve sormam gereken bir şey varmış gibi hissediyordum ama bir türlü aklıma gelmiyordu; sormam gerektiğini hissettiğim bu şey her ne ise ileride bunu sormadığım için pişman olacağımdan emindim.
Jean “Gün doğuyor. Hazırlıkları tamamlamak için hava kararıncaya kadar vaktiniz olacak.” diye uyardığında hepimiz pencereden dışarıya, bahçeyi aydınlatan güneşin sol tarafımızdaki sarp dağların tepesinde görünmeden önce oluşturduğu kızıllığa odaklanmıştık.  Jean’ın kayboluşu, ortaya çıkışı kadar gösterişli değildi. Yok olmadan hemen önce yengeme bakmış ve “Gelişimi mahzende bekle. Hava karardığında muhakkak orda olmalısın.” demiş, ardından hepimize daha doğrusu zihinlerimize dondurucu birer bakış fırlattıktan sonra sanki buharlaşıyormuş gibi yavaşça silinmişti karşınızda duran görüntüsü. Şimdi soğuk bir hava dalgasının acele etmemiz gerektiğini anlatırcasına çevremizde dolaştığını hissedebiliyorduk…

****

Ne zaman geri dönebileceğimizi bilmiyorduk ve düşmanla karşılaşırsak koşmamız gerekeceğinden emindik; bu nedenle dayım, yengemin evde kalmasını istemiş ve hava karardığında hala dönmemiş olsak bile bizi beklemeden Jean’ın dediği gibi mahzene inmesini söylemişti.
Evin üç tarafı da sarp ve yüksek dağlarla çevriliydi, düşman yalnızca güney cephesindeki ormanı aşarak bize ulaşabilirdi. Tabii ormanı aşınca da bir seçim yapmaları gerekiyordu; suyun üzerinde yürümek gibi bir yetenekleri yoksa eğer, ev ile orman arasında bulunan geniş ve oldukça derin olan Siyah gölün ya batı ya da doğu tarafından geçmeleri gerekecekti.
Gölün batı tarafındaki dar geçit hem devrilmiş kayalar yüzünden aşılması zordu, hem de zehirli sarmaşıklarla doluydu; doğu tarafı ise bir arabanın geçebileceği genişlikteydi lakin üzerinde sadece iki ya da üç ağaç, birkaç da kurumuş çalı bulunduğu için o yoldan geçmeye çalışan bir şey muhakkak dikkat çeker ve açığa çıkardı. Düşman hangi yolu seçerse seçsin, muhakkak bizim naçizane tuzaklarımızla karşılaşacaktı…
Gölün her iki tarafındaki geçitlere ve ormanın çeşitli bölgelerine yerleştirmek amacıyla zehirli sarmaşıklardan yapılma, dayımın ‘kafes’ dediği benimse ‘ağ’ olduğunu iddia etiğim tuzaklar hazırlamıştık. En sonunda isminin ‘kafesağ’ olduğunda anlaştığımız tuzakları yerlerine yerleştirip, çevredeki bitkilerle veya kumla çeşitli şekillerde gizlemiştik. Habersizce tuzağın yarım metre içerisine giren birisi tuzaktaki mekanizmayı harekete geçirecek ve kendisini biranda yüksek bir ağaçta sallanan zehirli sarmaşıklardan yapılma bir kafesağın içinde, zehirlenmiş halde bulacaktı…
Tuzaklarımız sarmaşıklarla sınırlı değildi elbet. Biz kafesağları yerleştirirken, Amelie de gölün ortasındaki küçük adada bulduğu aşırı gelişmiş birkaç timsahı büyülemiş ve onlara düşmanlarımızın eve yaklaşmalarına engel olmaları emrini vermişti.
Timsahları büyülemesinin ardından, öğle güneşinin altında yüksek bir kayanın tepesine çıkmış ve ellerini avuçları yere bakacak şekilde öne doğru uzatmıştı. Anlamsız sözler söylemeye başladığında gözbebekleri altınımsı bir renkle parlamaya başlamış, çevresindeki hava ve bulunduğu kayanın etrafındaki kumlar tıpkı bir toz şeytanı başlangıcı gibi dalgalanarak dönmeye başlamıştı. Biz ne olduğunu bilmemenin rahatsızlığıyla uzakta durup izlerken; Amelie yaklaşık bir dakika kadar çevresinde dönen kumların arasında kaldıktan sonra, emredercesine yüksek bir tona dönüşen kelimelerine nihayet bir son verdiğinde, kollarını keskin bir hareketle yanlarına doğru açarak kum ve tozun çevresindeki dansına son vermişti.
Dönmeyi kesen kum taneleri yere düşerken, küçük kızın yüzünde belli belirsiz bir tebessüm okunuyordu. En son kum tanesi de yere indiğinde büyük bir gürültüyle yer gök sarsılmaya başlamıştı. Dayım bir ağaca tutunmuştu, bense sarsıntıya dayanamayarak dizlerimin üzerine çökmüştüm. Sanki büyük bir depremin merkezinde gibiydik. Çok geçmeden Amelie bulunduğu kayanın tepesinden havada süzülürcesine yere atladı ve adımlarıyla toprağın ilk temasında tüm o şiddetli ve gürültülü sarsıntı biranda kesildi. Ne yapmaya çalıştığını bize açıklamamıştı ancak kayadan yere atlarken “Henüz değil, sabırlı olun” dediğini fark etmiştim. Anlaşılan Amelie bildiklerimizin yanı sıra bilmediğimiz tuzaklar da hazırlıyordu…
Bütün günü çeşitli tuzaklar kurarak, ormandaki patikaları ve gölün her iki yakasındaki geçitleri irili ufaklı kayalarla daraltarak ve edindiğimiz yetenekleri öğrenmeye çalışarak geçirmiştik. Dayım avuçlarında ateş yakmaya çalışırken yanlışlıkla bütün elinin buzla kaplanmasına sebep olmuştu ve çözülmesi için Amelie’den yardım almak zorunda kalmıştık. Sarmaşıkların arasından fırlayan iri bir yılan da görünmezlik yeteneğini ortaya çıkarmıştı. Bense hiçbir şey yapamamıştım. Evet, ne ateş ne buz ne de görünmezlik… Hiçbir şey yoktu, tam bir umutsuz vakaydım. Bütün denemelerim başarısızlıkla sonuçlanıyordu ve ben ‘ya ben değil de, ateş ve buz beni kontrol etmeye başlarsa…’ gibi gittikçe yoğunlaşan stresli düşüncelerle baş etmeye çalışıyordum.
Her seferinde cesaretim su yüzünde güneye sürüklenen buz parçaları gibi kırılıyor, kırıldıkça ondan geriye elimde kalan parça gittikçe eriyordu. Yine de Amelie “Sınırı koyan zihindir. Zihin bir şeyi yapabileceğini kestirebildiği kadar başarılı olur. Yüzde yüz inandığın sürece her şeyi yapabilirsin.” gibi bilgece sözler ederek kendime olan inancımı korumama yardımcı oluyordu.

****
   
Siyah gölün üzerinde oluşan ince stratus, güneşin batmasıyla birlikte çevremizdeki sarp dağları ve içinde bulunduğumuz koyu ormanı gittikçe kalınlaşarak yutmuştu. Çevremizi iyice saran sis perdesi görüş mesafesini iyice daraltmıştı ve bu durum endişelenmemize neden olmuştu. Ta ki yukarıda bir yelerde tüm gücüyle parladığını tahmin ettiğimiz dolunayın mavimsi gümüş rengi, tam da ihtiyaç duyduğumuz anlarda aralanan kalın sis demetlerinden, ince birer huzme halinde süzülerek yolumuzu aydınlatmaya başlayıncaya kadar… Durumun lehimize dönmesi bir süredir kalplerimizin derinliklerinde saklanan ve nabzımız attıkça kanayan bir dikene dönüşen umutlarımızı tekrar yeşertiyordu.
Şu an için beklemekten başka yapabileceğimiz bir şey kalmamıştı; fakat biz eve dönüp son durumu konuşmak yerine elimizden geldiğince stratustan faydalanmaya karar vermiştik. Endişeyle dönüşümüzü bekleyen yengem, bizden haber alamasa da sükûnetini koruyup mahzene inmişti. Jean ise güneşin batmasından kısa bir süre sonra yine o ihtişamlı görüntüsüyle ortaya çıkmış ve karanlık mahzeni mavi bir parıltıyla aydınlatmıştı. Orada olmadığım halde bütün bunlar nereden bildiğime gelince; ne zaman yengemi veya Jean’ı düşünsem, zihnimde önce ani bir şimşek çakıyor ardından düşüncelerimi yönelttiğim şey hakkında bazı görüntüler ortaya çıkıyordu. Her ne kadar ‘benim yeteneğim de böyle bir görüş gücü olabilir’ diye düşünsem de bunu yapanın Jean ya da Amelie olması kuvvetle muhtemeldi.
Bir süredir kurduğumuz tuzaklara dikkat ederek geçtiğimiz ormanın güneydoğu tarafında bulunan yüksek ve korunaklı bir tepede düşmanlarımızın gelişini beklemekteydik. Alınlarımıza yapışan saçlarımız sis perdesinden ince ince çiseleyen yağmur yüzünden sırılsıklam olmuş, çevremizi toprağın ve ıslanan ağaçların yoğun çam kokusu sarmıştı. Amelie karanlıkta ve sisin içinde fazlasıyla dikkat çektiğini düşünerek, kanatlarının ve çevresinde dönen parıltıların kızıl rengini griye çevirmeyi başarmış ve bu kamufle olmamız açısından oldukça faydalı olmuştu.
Ne kadar zaman geçmişti, yarım saat mi yoksa bir saat mi? Yo hayır, güneşin batmasının üzerinden tam iki saat geçmişti ve biz hala soğuk yağmurun altında düşmanı beklemekteydik. Anlaşılan Jean gibi onlar da dolunayın en parlak haliyle en yüksekte yer alacağı vakti bekliyorlardı. Sailerden birini dikkatlice tutan sol elimde irice bir karıncanın gezindiğini hissettiğim sırada Jean'ı düşünmekteydim. Onu sanki tam karşısındaymışım gibi görüyordum ve gerçekten oradaymışım gibi biran için bana bakıp gülümsediğini fark etmiştim.
Mahzenin tam ortasında, yerde, anlamsız şekillerle çevrili bir çember çizmişti. Çemberden yukarıya yeşil, şeffaf ve parıltılı bir ışık süzülüyordu. Aynı ışık huzmeleri çemberin çevresindeki anlamsız şekillerde de görülüyordu. Jean’ın mahzeni aydınlatmak için, tavana doğru yükseldikçe koyulaşan karanlık boşluğa serbestçe bıraktığı mavi ve yeşil ışıklar, mahzenin uzayda yoğun bir yıldız grubunun arasında kalmış gibi görünmesini sağlıyordu. O koyu karanlıkta süzülen ışıklar fosforesans cevherlerden çok mavi ve yeşile bürünmüş ateşböceklerini andırıyordu…
Onu görsem de sesini duyamadığım Jean, sonunda çemberi tamamlamış ve tam ortasına geçmişti. Dudaklarının kıpırdamasından yine büyülü sözcükler sarf ettiği belli oluyordu. Kısa bir süre sonra sessiz sözcüklerine bir son verdiğinde avuçlarında iki küçük kelebek ortaya çıkmıştı. Kelebeklerin şeffaf ve ışıklar saçan görüntüsü onların birer ruh parçası olduğunu anlamama yetiyordu. Kanatlarının herhangi bir rengi yoktu; maviden mora, mordan yeşile, yeşilden beyaza, beyazdan turuncuya… Sürekli değişken, canlı ve parıltı renklerle göz alıcıydılar. Büyülü parıltılar sayesinde artık eskisi kadar karanlık olmayan mahzende kısa bir tur atan kelebekler; sanki duvarlar hiç yokmuşçasına içlerinden geçerek evin dışına çıkmış, ardından gökyüzüne doğru iyice yükselerek sisin içinde kaybolmuşlardı.
Yağmurun altında saatlerce beklemek ve sisin içinde mesafeyi algılayamadan ileriyi görmeye çalışmak bedenlerimizi ve zihnimizi oldukça yormuştu. Benim durumumsa daha kötüydü: Kontrol edemediğim görüş yeteneğim ne zaman yengemden, Jean'dan ya da evden bahsetsek harekete geçiyor ve zihnime bir takım görüntülerin dolmasına neden oluyordu. Hem içinde bulunduğum ortama hem de zihnime yüklenen görüntülere odaklanmak bilincimi aşırı derecede zorluyordu. Üstelik her seferinde görüntülerle birlikte ansızın gelen sızı, iki şakağımın arasında maratona çıkmışçasına dolaşıyor, bir süre sonra ancak geçiyor ve geriye harap bir zihin bırakıyordu…
Düşmanın karşısına bu halde çıksak ne yapardık bilemiyordum. Neyse ki bu yorgunluk, bu sancılı durum böyle devam etmedi; ölüm kokan yoğun stratusun içinden aniden ortaya çıkıp, yıldırım hızıyla kalplerimize saplanan şeffaf kelebekler Jean'dan bize birer hediyeydi. Kalplerimize saplandıktan sonra birer kar tanesi gibi eriyen kelebekler bütün yorgunluğumuzu almış ve Jean’ın daha önce de yaptığında olduğu gibi zihnimiz tamamen uyanmış, dirilmiş ve dinçleşmişti.
Jean’ın yardımıyla kavuştuğumuz farkındalığın ve artan enerjimizin rahatlattığı zihinlerimiz, bu duruma sevinecek fazla vakit bulamamıştı; zira biz keskinleşen gözlerimizle sisin içinde hareket eden kızıl alevler görmüştük. Muhtemelen saat on bir civarıydı, ay tüm gücüyle yukarıda bir yerlerde parlarken varlığımızdan bihaber olan düşmanlarımızın biraz daha yaklaşmasını ve ilk tuzakla karşılaşmasını bekliyorduk.
Beklemek: insanın sinir ayarlarıyla oynayan bir kelimedir. Bunu eylem olarak yaşamaksa… En gizli korkularından kaçarken keskin dişlerini ve soğuk pençelerini ensende hissettiğin; ne kaçabildiğin, ne de yakalandığın lanet bir kâbus gibidir. İçinde bulunduğum durumun kâbustan tek farkıysa kurbanın yalnızca ben olmayışımdı… Hepimiz birer kurbandık, hatta karşı taraf bile.
Uzun, soğuk ve içimizi kemiren bekleyiş nihayet sonlandığında, hasımlarımızın siluetleri koyu birer gölge şeklinde belirmeye başlamıştı kalın sis perdesinin ardından. Oldukça yavaş hareket ediyorlardı; çünkü insanlara huzur vermeyen bu evi ve içinde ne varsa onu yok etmeye gelirken neyle karşılaşacaklarını tam olarak bilemiyorlardı.
“Tek yapmamız gereken onları uzak tutmak, Jean başarıncaya dek dayanmamız yeterli olacaktır…” düşünceler, düşünceler ve düşünceler… Cesaretimizi canlı tutabilmek için sürekli olumlu şeyler düşünüyor ve yapmamız gerekene odaklanıyorduk. Yine böyle düşüncelerin aklımdan vızır vızır geçtiği bir anda beklediğimiz şey nihayet gerçekleşmişti: Orta yaşlarda bir adamın şaşkınlık ve dehşet arasında gidip gelen kalın çığlığı; ardından çok da uzaktan gelmeyen bir iki küfür ve çığlığın sahibinin “Çıkarın bizi bu şeyin içinden… Lanet olasıca her tarafıma battı!..” derken tüm ormanda yankılanan serzenişleri…
Izdıraplı bekleyiş nihayet sona ermişti ve tehlikeli ölüm oyunu tüm hızıyla başlamıştı…
Choon Yei
4.Bölümün Sonu
Sessizgemi