Bilim kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2021 Pazartesi

Blogları Canlandırma Projesi - Ekim


Herkese yeni bir BCP günlüğünden selamlaar :) Bu aralar hiçbir şeye vakit bulamadığım için arada bir bloğun yolunu unutmamak adına bu etkinlik kurtarıcı gibi oldu :) Kelime oyunu yazmayı da özledim ama şimdilik biraz daha çok ders çalışmalıyım. Boş durmaktan bunaldığım için yüksek lisansa hazırlanırken bir yandan da ikinci üniversite şeyinden faydalandım ve çocuk gelişimi lisans programına yazıldım. Latince isimlerle başım belada olabilir neyse ki bazı şeyleri Antik Toplum Tarihi ve Helence derslerinden çıkarabiliyorum. Mesela "Vestibulum oris: Diş dizisi (dental ark) ile dudaklar ya da yanaklar arasındaki bölüm" olarak anatomide tanımlanırken biz bu terimi arkeolojide "eve giriş bölümü, ön oda, bekleme salonu veya antre" yani mimari bir terim olarak öğrenmiştik. Bir diğer örnek olarak Atrium anatomide kalbin sağ ve solda kulakçık olarak tanımlanan giriş odaları iken arkeolojide mimari olarak genelde yağmur sularının içerideki bir havuza dökülmesini sağlayan içe eğimli ve tavan penceresine sahip bir çatısıyla giriş kapısından hemen sonra gelen bir lobi olarak tanımlanır. Amacı ışık ve boşluk hissini vermesi ve yağmur sularını toplamaktır. Yani Avmlerin girişi de aslında modern atriumlardır.

Konu dağıtmakta üstüme yok çünkü bir şeyi düşünürken başka şeyleri araştırmak veya düşünmek gibi garip bi huyum var. Resimleri büyüterek detaylara bakabilirsiniz böyle şeyler hoşuma gittiği için sizinle de paylaşmak istedim :) Konumuza dönersek bu ayki bcp teması distopya, ütopya ve bilimkurgu idi. Umarım seçimlerimi seversiniz :)

Last Exile

Yönetmen: Koichi Chigira

Yapımcı: Gonzo, Victor Entertainment

Japonya / 2003

26 bölüm her biri 24dk

Bilimkurgu, Aksiyon

Claus Valca ve Lavie Head çok yakın dostlar olan ailelerinin vefatından sonra beraber yaşayan ve babalarından onlara kalan Furgon ile hava postacılığı yapan iki yakın arkadaştır. Arkadaştan öte artık aile olmuşlardır. Tek hayalleri babalarının da hava kuryeciliği yaparlarken ölümlerine sebep olan Büyük Akıntı'nın üzerine kadar uçmaktır. Böylece ikisi de babalarını onurlandıracaklarını düşünmektedir. Hava kuryeciliği bir yandan da askeri bir önem taşımaktadır. Tabi ki ikili posta teşkilatının askeri yönünden başta çok da haberdar değildir. Hava postacılığında adını duyurmak ve nam salmak için düzenli olarak büyük yarışlar da düzenlenmektedir. Yarışlarda başarı sağlayanlara önemli görevler verilmektedir.

Yine böyle bir yarışa hazırlanıp görev aldıkları sırada yolda garip olaylarla karşılaşırlar. Görev dönüşündeyken tuhaf yıldız biçimli bir geminin bir başka furgonu vurup düşürdüğünü görürler. Yardım etmek üzere olay yerine ulaştıklarında pilotu ölmek üzereyken bulurlar. Pilot onlardan son dilek olarak taşıdığı kargoyu yanlarına almalarını ve görevi onun yerine yapmalarını ister. Çaresiz kabul ederler. Kargo küçük bir kız çocuğudur ve gitmesi gereken yer Sylvana adında bir gemidir. İşte hikayeleri böyle başlar.

Claus çok iyi bir pilottur. Lavie onun hem rotacısı hem de makanik ustasıdır her türlü tamirattan anlar ve çok zekidir. Minik kız Alvis ise Exile için önemli bir anahtardır ve Hamilton ailesinin kızıdır. Bu animede en sevdiğim karakterden biri sanırım Alex olabilir kendisi Sylvana gemisinin kaptanı ve cesur bir adamdır. Diğeri ise Dio.Hakkında açıklama yapmasam daha iyi ama beni hem güldüren hem üzen bir karakter oldu. Ayrıca Tatiana da müthiş bir karakter.

Olayların geçtiği gezegen endüstriyel devrimden sonra her şeyin ters gittiği ve kaynakların nerdeyse tükendiği, bu nedenle de insanların kafayı yediği kurgusal Prestel adlı gezegendir. Claus ve Lavie'nin içine düştüğü olay da aslında birbirine düşen toplumların arasındaki savaşın en önemli meselesi halindedir. Kaynak yetersizliği o kadar kötü boyuttadır ki insanlar suyu bile sınıflara ayırmıştır ve Lavie bir görev sırasında zengin ailelerden birinin bahçesindeki havuzda akan 1. sınıf suyu görünce altın bulmuş gibi sevinmiştir. Ailelerin birbirine üstünlükleri ve sınıflar arasındaki çatışmalar kısacık bölümler arasında çok iyi aktarılmış ve derin bir roman hissiyatı vermekte.

Ailelerden en üstün olanı Delphine adında deli bir kadının yönetiminde ve onun da amacı diğerleri gibi Exile'ı ele geçirmek. Delphine Eraclea ayrıca kraliçedir. Diğer soylular hem birbirlerine düşmüş hem de kraliçeye isyan halindedir. Exile'ı ele geçiren gezegenin tüm kaynaklarını ve potansiyelini elinde tutabilecektir. Ayrıca bu güç öylesine büyüktür ki yaşanılabilir başka gezegenlere ulaşılmasını sağlayabilir. İnsanlar arasındaki ilişkiler, çevre, makineler, savaş ve diğer her şey çok iyi aktarılmış özellikle 2003 yapımı olduğu düşünülürse inanılmaz kaliteli bir yapımdır. 



Elfen Lied

Yazar: Lynn Okamoto (Manga: Haziran 2002 – Kasım 2005)

Yönetmen: Mamoru Kanbe (Anime: Temmuz 2004 - Ekim 2004)

Anime 13 bölüm, Manga 12 cilt(107 bölüm)

Tür: Bilimkurgu, Dram, Aksiyon, Ecchi, Korku, Psikolojik, Romantik, Seinen

İnsan türünün bir üst sınıfı olduğu düşünülen bir tür keşfedildikten sonra bilim dünyasının elinde oyuncak olmuştur. Bilim adamları kurdukları gizli tesiste bu tür üzerinde deneyler yapmakta ve onları kontrol etmeye çalışmaktadır. Bu tür insanlara Dicloniuslar denilmektedir ve psişik yetenekleri bir nevi görünmez bin tane elleri vardır. normal insanlardan fiziksel olarak tek farkları bir çift boynuzlarının olmasıdır ve bu görünüş nedeniyle kolayca fark edilip avlanmaktadırlar. Psişik yetenekleriyle kullandıkları hayalet ellere vektör denilmektedir. Sıradan bir tanesinin vektörleri 2m mesafeye kadar etki etmektedir bu nedenle üzerlerinde deney yaparken bu mesafeye dikkat edilmektedir. Öldürmeye eğilimli bir tür olduklarından dolayı üzerlerinde deney yapılması ve kötü davranılması onları iyice tehlikeli bir hale getirmiştir. Özellikle çocukken kontrolden çıkmaları büyük olasılıktır ve bilimadamlarının onları tehlikeli virüsler gibi algılayıp ya yok et ya hapset mantığıyla yaklaşmasına yol açmıştır. Bir gün deneylerden kaçmayı başaran Lucy adındaki diclonius kaçarken başına aldığı darbe nedeniyle kişilik bölünmesi yaşar ve Nyuu adında saf bir karaktere dönüşür. Onu kurtaran çocuğun evine yerleşir ve başına ne zaman darbe alsa kişilikleri arasında geçiş yapmaya başlar. Peşinde onu arayan bilim insanları ve onu avlamak için gönderilen başka dicloniuslar ve her şeyden habersiz onu evlerine alan çocuklar arasında ölüm kalım savaşı patlak verir.

Uyarı: Biraz fazla kanlı ve bolca kıyafetsiz sahneler barındıran bi anime +18 denilebilir.


1 Ağustos 2017 Salı

Karanlık Dünya Bölüm 3

anime

  Dışarı çıktım ve koridorda adımlarımın yankısını ürpertiyle işitirken onun kapattığı kapıya ulaştım. Soğuk kapı koluna dokunduğum anda beynim ikiye bölünmüş gibiydi. Davranışımın sonucunu idrak etmeye çalışırken geri çekilmeyi düşündüm ama aynı zamanda elim kendiliğinden hareket etti ve kapıyı açmış oldum. Etrafta onu göremiyordum fakat varlığını algılayabiliyordum. İçeriye adım attığımda onu odanın diğer köşesinde yerdeki bir yığın kağıdı incelerken buldum. Ne yapıyor diye kendi kendime sorup bir cevap aradım. Beni fark ettiğinde bakışlarından orada olmamdan huzursuz olduğunu ve benden hoşlanmadığını sezebiliyordum. Önemli bir işle uğraşırken sessizliği bozup dikkat dağıtacak bir haşere gibiydim onun için.

  Bir süre sadece birbirimize bakıp sırada ne olacağını düşündük. Ben onun beni yemek isteyip istemediğini veya onunla ne yaptığı hakkında iletişim kurabilme ihtimalini düşünürken, o ona saldırmayı mı kaçmayı mı seçeceğimi ya da burada ne aradığımı merak ediyordu.

  Sonra ani ve beklenmedik bir şekilde "Size ne oldu böyle profesör?" diye soruverdim. "Herkese ne oldu? Hiçbir şey anlamıyor ve korkuyorum." Sıra sıra dişlerini göstererek derin bir nefes alıp verdi. Bunu yaparken ciğerlerinin kuvvetinden odadaki havayı vakumluyordu sanki. Beni anladığı belliydi. Cevap veremiyor galiba diye düşünürken yerdeki yığını göz ucuyla kontrol etti ve "Seni göreli uzun bir zaman oldu. Neredeydin de değişmeden kalabildin?" diye sordu. Nasıl konuştuğunu anlayamıyordum ama bunu sorgulayamayacak kadar rahatlamıştım. Beni anlayıp cevap verebiliyordu.


  Hatırladığım son şey şehirde herkesin hastalandığı ve insanların denize doğru kaçtıklarıydı. Ben de bir tekneye atlayıp kendimi kurtarmıştım. Hastalık bir patlamadan sonra ortaya çıkmıştı ve kaçabildikten sonra açlığa ve susuzluğa biraz olsun dayanacak kadar erzağım olduğu için şanslıydım. Dört haftayı deniz üstünde geçirmiştim. Artık bir şeyler yapmam gerek diye düşündüğümdeyse karaya geri dönmüştüm. Hiçbir şey eskisi gibi değildi. Güneş dönüşmüş yaratıkların saklanmasını sağlarken gece hepsi ava çıkıyor, hayatta olan insanları ve kendilerinden olmayan diğer yaratıkları avlıyorlardı. Şehirde en iyi bildiğim ve güvenli olacağına saçma bir şekilde inandığım tek yer fakülteydi ve buraya varmam da hayli uzun sürmüştü.

anime


  "Çok şey değişti. Çok şey kaybettik." dedi. Yerdeki darmadağın kağıtları işaret edip anlatmaya devam etti "Dünyanın ekosistemi çökmek üzereyken bir şeyler yapmamız gerekiyordu. Yüksek radyasyona, ısıya ve basınca dayanıp hayatta kalan ne kadar da ilkel ve küçücük canlıların var olduğunu bilmek insana çılgınca şeyler düşündürüyordu. Bu yetenekler neden bizde yoktu? Bu yüzden sayısız deney yaptık ve en sonunda bir şeyler elde etmeyi başardık."

anime


  Neler söylüyordu böyle aklım almıyordu. Anlatmaya devam etmesi için onu dinlediğimi ifade eder şekilde mırıldandım.

  "İnsan dnası ile bu canlıların genlerini sorunsuzca kaynaştırıp sağlıklı embriyolar üretmeyi başardığımızda hissettiklerimiz inanılmazdı. Sonra bunu yaşayan halihazırda yetişkin bireyler üzerinde de denemek istedik. Ama beklenmedik bir değişken yüzünden her denek aynı sonucu vermiyordu. Bazıları başarılı olurken bazıları ya genlerle uyum sağlayamayıp hastalanıyor ya da tamamen başka bir şeye dönüşüyordu. Sonra yavaşça gelişen embriyo deneklerimizde de aslında sorunlar olduğunu fark ettik. Embriyolar gelişimlerini tamamlamak üzereyken ikinci bir aşamadan geçiyordu. Etrafları bir pupayla kaplanıyor ve metamorfoz geçiriyorlardı. Sonra insan olmak yerine yeni birer canlı oluyorlardı. Embriyoların doğumlarını tamamlamasına hiç izin vermedik ve kanıtları da yok ettik fakat yetişkin bir denek gözetim altındayken kurtulmayı başardı. Sonra da ısırdığı herkese enfeksiyonunu bulaştırdı. İlk ısırdığı bendim. İşler kontrolden çıkmadan kendime antikor enjekte ettim ve aklımı korumayı başardım. Bedenimin değişimiyse çok sancılıydı. Sonuçta bir başıma kaldım ve burada yaptıklarımızı düzeltecek bir tedavi arıyorum.."

            death note, animemanga

  Ne diyeceğimi ve ne düşüneceğimi bilemiyordum. Hepsi sanki bir korku filmi gibiydi. Bana boncuk gibi parlak simsiyah gözleriyle baktı ve birdenbire "Belki de cevaplar sendedir. Çalışmak ve doğru sonuca ulaşmak için bozulmamış insan genlerine ihtiyacım var. Bunu çözebiliriz!" diye heyecanla üzerime doğru gelirken birazdan kalbim patlayacakmış gibi korku duyuyordum. Üzerimde deney yapacaktı. Peki bana ne olacaktı? Sırtımdaki çantadan yavru kedinin profesörden hoşlanmayan sesini işitiyordum. Onun bize yaklaşıyor olması onu da ürkütüyordu. Bize ne olacaktı? Her şeyi gerçekten de düzeltebilir miydik? Bu adamın zekasına hala güvenebilir miydik?

anime

Bir kabus dizisi bölüm 3...   

 ~Son~

     S..


30 Temmuz 2017 Pazar

Karanlık Dünya Bölüm 2

anime

  Fakültenin cam kapıları kapalıydı. Biraz zorlayarak açılmasını sağladım ve geçtikten sonra tekrar kapattım. Arkamdan bir şeyin beni takip etmesini istemiyordum. Burada birilerini bulabileceğimi düşünmüştüm. Ama etrafa dağılmış eşyalar, kağıtlar ve duvara dizili heykellerin kırılmış parçalarını görür görmez umutsuzluk yeniden bedenimi sardı.

  Yine de etrafı araştırıp geceyi geçirecek güvenli bir alan ve biraz yiyecek bulmak için ilerledim ve ana merdivenden bir üst kata ulaştım. Her katta iki bölüm iki farklı koridoru paylaşıyordu. Sağa doğru ilerledim. Dört dersliğin de kapıları koridorun bir tarafında saf tutmuştu. Diğer tarafta geceye dönmeye başlayan gökyüzünü içeriye davet eden uzun, cam bir duvar vardı. Yavaşça ilerlerken açık duran kapılardan içerilere göz attım. Derslikler bir zamanlar burada bulunmuş olan öğrencilerden geride kalan birkaç eşya dışında boştu. Bir tanesinin ışıkları açık kalmış fakat bozulmak üzere olduğundan titreşen lambalar etrafı daha da ürkütücü bir hale getirmişti.

  İçeri girmek istemedim ve ilerlemeye devam ettim. Öğretim görevlilerinin odalarının bulunduğu kısma geldiğimde bir yazıcıdan çıktığına emin olduğum bir ses işittim. Ses orta sıralardaki bir odadan geliyordu. Oraya ulaşmama bir oda kalmışken ses kesildi. Ve bu kez de bir sürünme sesi duyduğuma inandıktan sonra kapı aniden açıldı. Korkuyla birlikte donakalmıştım. Şaşkınlığımı üzerimden atıp hareket edemiyordum. O anda içeriden çıkan her neyse beni yakalayabilir hatta daha kötüsünü yapabilirdi.

anime


  İki buçuk metreden belki biraz daha uzun bir yaratık dışarıya süzüldü. Çin filmlerindeki yaşlı bilgelerin ince uzun bıyıklarına benzeyen fakat dokunacı andıran iki uzantı burunun altından yere doğru sarkıyordu. Baştan aşağı tuhaf bir boz renge sahipti. Kürkü yoktu. Dev bir mürekkep balığı gibiydi. Bir an için bana bakıp umursamadan esnediğinde, ağzını çepeçevre sarmış olan birkaç sıra sivri diş gördüm. Küçücük ve simsiyah gözlerini koruyan bir göz kapağı yoktu ve kare biçimli bir gözlük takıyor olması dört parmaklı ellerinin arasında tuttuğu bir kağıt tomarı kadar tuhaftı.

  Nefes bile alamıyordum. Hareket etmezsem beni görmeyebilirmiş gibi çaresiz düşünceler beynimi kemiriyordu. Bana bir kez daha baktı. Ve sonra öylece yanımdan geçip biraz geride bıraktığım bir kapıdan içeri girdi ve çarparak kapattı. Bunu yaparken gövdesinden geride yerde sürünüp kıvrılarak ilerlemesini sağlayan kuyruğunu kullanmıştı.

  Bir an önce kendime gelip orada öyle durmamam gerektiğini fark ettim ve az önce yaratığın terk ettiği odaya ilerledim. İçeriden başka ses gelmiyordu fakat dikkatlice göz atmadan odaya giremedim. Onun ne olduğunu gözlerime baktığı sırada anlamıştım. O bu odalardan birinin bir zamanlarki sahibiydi. Bir bilim insanıydı. Artık bir bilim yaratığı olmuştu. Nasıl bu hale geldiğini anlayamıyordum. Geceleri vahşice etrafta dolaşan canlılar gibi kana susamışa benzemiyordu fakat onlarla aynı sebepten değişmiş olmalıydı.

  Odada işime yarar bir şey bulamadım. Etraf darmadağındı. Her yerde kağıtlar ve yığınla kitap vardı. Açık duran bilgisayar ekranında kimyasal bir formülün test sonuçları duruyordu fakat bu benim felaketle birlikte yarım kalan eğitimimle anlamadığım bir seviyedeydi. İçgüdüsel olarak az önceki canlıyı bulmam gerektiğine karar verdim. Burada insan dahi bulamazken o, karşılaştığım insan gibi davranan tek yaratıktı ve bir şeyler planlıyor gibi görünüyordu. İletişim kurabilir miydim, bildiği bir şeyler mi vardı ya da çaresizliğim sonucunda aklımı mı oynatıyordum? O sırada hiçbirini düşünmedim. Tek istediğim içine düştüğüm bu kabusa son vermenin bir yolunu bulmaktı...

anime


  Bir kabus dizisi bölüm 2...
  S..

28 Temmuz 2017 Cuma

Karanlık Dünya Bölüm 1

anime

  Fakülteye ulaşmama çok az kalmıştı. İki tarafı kavak ağaçlarıyla çevrelenmiş geniş caddede park etmiş eski model birkaç araba, devrilmiş bir geri dönüşüm kutusu ve yola saçılmış gazetelerin hareketsiz görüntüsü ürpertici bir tablo gibiydi. Küçük ve mütevazi bahçelerle çevrelenmiş sıra sıra evler ölü iskeletler gibi sol taraftan ileriye doğru uzanıyordu. Evlerin donuk gökyüzünü yansıtan pencerelerine ve mavi gri kiremitten örülmüş çatılarına hızlıca göz attım. Birilerinin beni izliyor olduğu fikrine kapılmıştım ve bu düşünce ensemden mideme dek buz gibi bir mızrakla vurulmuşum gibi hissettiriyordu.

  Parmaklıklı ağır metal kapıyla kapatılmış ana geçit caddenin biraz daha ilerisindeydi. Görülmemek için hızla ve eğilip kendimi olabildiğince görünmez yaparak koşmaya başladım. Neredeyse hedefime vardığımda dün geceki yağmur sularıyla dolan küçük bir çukurun başında uzun zamandır ilk defa bir canlıyı zararsız bir şekilde su içerken gördüm. Hareket etmese az daha onun minicik bedeninin orada olduğunu fark edemeyecektim bile. İlk başta içinde olduğum vahametin getirisiyle tetikte olmamdan dolayı irkilsem de onun bir kedi yavrusu olduğunu anladığım anda içimde karmaşık bir fırtına koptu. Canlı ve normal bir şeyle karşılaşıyor olmam inanılmazdı. Fakat böylesine savunmasız bir yavrunun böyle bir kaosun ortasında hayatta kalmış olması hem mucizevi hem de yaşamış olabileceği şeylerin düşüncesiyle dehşet vericiydi.

anime


Kedi yavrusuna doğru onu korkutmamaya çalışarak ilerledim. O anda hızla ilerleyen bir şeyin tehlikesini yalnızca bir anlık göz hareketiyle fark ettim. Yokuştan aşağıya doğru bir araç son sürat yaklaşıyor, hem beni hem de yavruyu tehdit içinde bırakıyordu. Düşünecek bir anım bile yoktu. İleri atıldım ve zavallının cılız bedenini yakalayıp onunla beraber kenara yuvarlandım. Araba son hızla yanımızdan geçip aşağılarda bir duvara çarparak durduğunda ben de harekete geçen sinirlerimle ağlıyordum. O sırada ağlamak beklediğim en son duygu kırıntısıydı oysa.

  Kedi yavrusu iyiydi. Onu sakinleştirip sırt çantama koydum ve nefes alabileceği bir açıklık bıraktım. Sonra demir kapıya ulaştım. Elektronik olduğu için açamıyordum bu yüzden tırmanıp üzerinden atladım. Geçitte ilerledikten sonra nihayet fakülte alanındaydım.

  Bahçeden dikkatlice ilerledim. Şehrin geri kalanı gibi burası da sessiz ve yalnızdı. Ama hava kararmak üzereydi ve gece çöktüğünde dışarıda olmamam gerektiğini biliyordum.

anime

Bir kabus dizisi bölüm 1...
  S..

9 Mayıs 2012 Çarşamba

~ Mahzen Bölüm 8 ~



Öneri: Bu hikâyeyi okuduktan sonra, karanlıkta arkanızı kollayın…
Esin kaynağı: Bir rüya :)
Mahzen
Bölüm 8:


~Okurken Dinle~
GameplayMusicscape18 & Kevin Macleod Nervous Piano & Christopher Young The Exorcism of Emily Rose & Bjorn Lynne The Freeze



Uyanalı beş dakika olmuştu ama henüz gözlerimi açmamıştım. Bir ev taşıyıp yerleştirmenin bu kadar zor olduğunu ancak bu sabah uyanmakta zorlandığım zaman anlamıştım. Ayaklarımı rahat yatağımın kenarından sarkıtarak oturduğumda gördüğüm tuhaf rüyayı düşünüyordum. Gözlerimi kısarak mermer çerçeveli geniş pencereden dışarıya baktım. Pembe ve altın rengi gökyüzünde ince bir sis asılı duruyordu. Artık uyandığım için kuşların şamatası sırasında nasıl olup da uyuyabildiğimi anlayamıyordum.
Tam on beş dakika boyunca pencereden dışarıyı izleyerek gördüğüm rüyayı düşündüm. O kadar canlı ve gerçekçiydi ki rüya görüp görmediğimden bile emin olamıyordum. İki kişiyi öldürmek zorunda kaldığım, kâbusa dönüşen kanlı bir rüyaydı. Bunu düşününce refleks olarak ellerime bakmak istediğimde gördüğüm şey kısa bir şok atlatmama neden oldu. Avuçlarımda kar tanesine benzeyen simsiyah bir işleme, bir mühür vardı…

26 Nisan 2012 Perşembe

~Mahzen Bölüm 7~


Öneri: Bu hikâyeyi okuduktan sonra, karanlıkta arkanızı kollayın…
Esin kaynağı: Bir rüya :)
Mahzen
Bölüm 7:


~Okurken Dinle~
BigFishGames Oyunlarından Seçmeler.mp3


Bıçakçı’nın çevresinde gördüğüm karanlık titreşimlerin bir benzerini şimdi onun çevresinde de görebiliyordum. Daha önce gördüğümün aksine gümüş renginde olan bu titreşimler aynı zamanda ondan bin kat daha güçlüydü. Onu engelleyemememin sebebinin bu titreşimler olduğundan emindim. Çevresindeki dalgalanma canlı bir yaratık gibi beni yutmak istiyordu, bu nedenle sıkıca tutmuş olduğum bileğini sanki beni sokan bir yılanmış gibi aniden bırakmış ve birkaç adım gerilemiştim. Çığlığı gittikçe tizleşen Storm’un gözlerinden birer damla yaş toprağa düştüğü anda, çıkan kristalimsi sesle birlikte, sanki bir filmi yavaş çekimde izliyormuşum gibi birkaç saniye için her şeyi algılamaya başladım.

25 Nisan 2012 Çarşamba

~Mahzen Bölüm 6~


Öneri: Bu hikâyeyi okuduktan sonra, karanlıkta arkanızı kollayın…
Esin kaynağı: Bir rüya :)
Mahzen
Bölüm 6:

Sacred Classic_Plus -Main Menu Theme Song

“Nasıl? Ne gibi bir büyü, bir şeyin ardında hiçbir iz bırakmadan yok olmasını sağlayabilir? Burada böyle tuhaf şeylerin olduğunu duymuştum fakat hepsinin kulaktan dolma söylentiler olduğunu düşünüyordum. Bu yaptığın büyüden de öte bir şey! Sen nesin böyle? Normal bir insan ya da sıradan bir büyücü olmadığın kesin. Sende farklı bir şeyler olduğunu sezinliyordum lakin bu kadarını beklemiyordum. Bu, daha önce karşılaştığım büyücülerin hiç birinin hayalinde bile var olamazdı.
Sen nasıl bir yaratıksın ha? Hiçbir iz bırakmadan kaybolan şeyler… Buna benzer şeyler yalnızca ‘Zaman Lordları’ ile alakalı küf kokulu hikâyelerde anlatılırdı. Yoksa sen… Yo hayır, o olman imkânsız! Bunun için fazla gençsin. Çok fazla güce sahipsin ama bunun yanında bilgelikten eser yok! Tabi bazı şeyler görünenin tam aksi olabilir ve bazı şeyler de göründüğü gibi olmak zorunda olabilir. Lakin yine de o olman mümkün değil zira Yıldızların arasında sıradan bir insana yer yok...” Şaşkınca kafasını sallarken ağzı bir karış açık halde, bir kulağımdan girip diğerinden çıkan anlam veremediğim bir ton şey zırvalayan ve hayal kırıklığının en ağırını yansıtan simsiyah gözlerinin ardındaki merakı gizlemeye çalışan Bıçakçı, başının bir metre kadar yukarısında füzyon reaktörü kadar hızlı dönen altın nesnenin farkında bile değildi.

9 Kasım 2011 Çarşamba

~Mahzen Bölüm 5~


Öneri: Bu hikâyeyi okuduktan sonra, karanlıkta arkanızı kollayın…
Esin kaynağı: Bir rüya :)
Mahzen
Bölüm 5:


Sacred 2 - Fallen Angel - Soundtrack 01 Main Menu Theme

Ölüm oyununun başlamasıyla birlikte harekete geçmiş ve düşmanı en son gördüğümüz yerin yakınlarına kadar ilerlemiştik. Burada sis hemen hemen dağılmıştı, muhtemelen büyücülerden birisinin işiydi bu. Yine de adım attığımız yeri görmek oldukça güçtü zira sık dokulu ağaçlar ay ışığının yere inmesine izin vermiyordu. Biz karanlıktaydık, güvendeydik; düşmansa… ne diyebilirim ki meşalelerin altın sarısı ışığı yüzlerinden ne güzel de yansıyordu öyle!
Saklandığımız yerden gördüğümüz ve işittiğimiz kadarıyla ortama tam bir kargaşa hâkimdi. Herkesten ayrı bir ses çıkıyordu. Gelenlerden birkaçı -oldukça yüreksizdiler ve anlaşılan buraya zorla getirilmişlerdi- ortamdaki bağrışmaların da etkisiyle dehşete kapılmış ve ellerindeki silahları boş boş çevreye ateşlerken kendi paylarına düşen kurşunun hepsini harcamışlardı. Etrafa saçılan kurşunlardan birisi orta yaşlı, saç ve sakallarından yüzü görünmeyen Viking kılıklı bir adama denk gelmişti. Anlaşılan vurulan adam sevilen veya önemli biriydi ki herkes susmuş ve onun başında toplanmıştı. Anlayamadığımız birkaç mırıldanma ve öfkeli sesin ardından iki kişi omuzundan yaralanan ‘Viking’i alıp geri dönüş yolunu tutmuştu.
İnsanlar telaşlı ve öfkeli bir şeyler konuşurken, bir kişi yüksek bir ağaca çıkmış elindeki bıçakla bir şeyler kesiyordu. En sonunda dikkatimizi topladığımızda ağaca tırmanan genç adamın ‘kafesağ’ı yere indirmek amacıyla orada olduğunu anlamıştık ve aynı zamanda ağa yakalanan iki kişinin en başından beri hiç susmadan çığlık atıp yardım istediğini de fark etmiştik. Sarmaşığın keskin dikenleri bedenlerini delik deşik etmişti; bedenlerinden akan kan, kıyafetlerinin neredeyse tamamını ıslatmış, elleri ve yüzleri kanlar içinde kalmıştı; açılan yaralardan içeri giren zehir ise sürekli acı dolu çığlıklara sebep oluyordu…
İki genç hayatın canlı canlı eriyip gidişini izlerken ‘Tanrım, biz ne yaptık… Nasıl bu kadar vahşice bir şey yapabildik?’ gibi düşünceler aklımda takla atıyordu. Ancak yapabilecek başka bir şeyimiz olmadığını da biliyordum zira ailemin ve gelecekteki onca insanın hayatı söz konusuydu.
Sonunda kafesağı yere indirmiş ve kendilerine dikkat ederek iki genci sarmaşıklardan kurtarmışlardı. Zehir, tıpkı bir salyangozun suda erimesi gibi bütün organlarının kavrulmasına ve yavaşça erimesine yol açıyordu. Sarmaşıkların tek özelliği bu değildi elbet: zehirle birlikte kana karışan bir madde kanı sıvılaştırıyor, pıhtılaşmasını ve yaranın kapanmasını önlüyordu. Kan kaybediyorlardı…
İki genç bağırmayı bırakmıştı. Şimdi sadece titriyor ve su istiyorlardı. Muhtemelen ateşleri de vardı ve köylüler onlara su verme gafletine düşmüşlerdi. Bütün bu olanlar onlarla birlikte gelen cadı ve büyücülerin umurunda bile değildi; insanları uzaktan seyrediyor ve göz göze geldikleri kişiye korkutucu birer bakış fırlatıyorlardı.
Çok geçmeden, zehrin kurbanlarından birisi son nefesini vermişti. Diğeri ise bilincinin sınırlarını zorlayarak “Ölmek istemiyorum… Lütfen yardım edin, ölmeme izin vermeyin. Bırakmayın beni, ölmek istemiyorum!” diye histerik bir şekilde yalvarırken bir yandan da uyanık kalmaya çabalıyordu. Herkes, şaşkınlığın ve bir şey yapamamanın verdiği korkuyla yerdeki genci izlerken; içlerinden biri öne çıkmış, sırtındaki eski tüfeği aniden eline alarak “Üzgünüm evlat” dedikten sonra gencin göğsüne ateşlemişti…

11 Mayıs 2011 Çarşamba

~ Mahzen Bölüm 4 ~


Öneri: Bu hikâyeyi okuduktan sonra, karanlıkta arkanızı kollayın…
Esin kaynağı: Bir rüya :)

Mahzen
Bölüm 4:
  “Kendi zamanımıza mı, Tanrı aşkına söyler misin ne demek oluyor bu?” Dayım öyle öfkeliydi ki, eğer karşısındaki bir erkek olsaydı cadı olmasına aldırmaz yakasına yapışırdı. Jean ise karşısındaki iri yarı adamın öfkesini görmezden gelerek sabırla açıkladı “Bu evin bulunduğu yer, bir anomalinin içinde kalıyor. Yani, bir zaman kırılma noktasındayız. Size şöyle açıklayayım; zaman bir ‘S’ harfi gibi sonsuza dek kıvrılarak akar. Bazen bir yerde bir kırılma, bir wormhole yani uzay-zaman anomalisi ortaya çıkar ve o nokta zamanın kıvrılan nehrinden etkilenmeden düz bir şekilde yol alır “$”. Bizim içinde bulunduğumuz anomali 19.yy’ın başları ile sizin zamanınız arasında, aynı anda, aynı yerde, farklı tarihlerde var olmakta. Yani bu konuda uzmanlaşmayan biri 1862’de arsamın sınırlarına adım atıp, geri dönmek istediğinde kendini 2000li yıllarda bulabilir…
Beni ve bana bağlı olan her şeyi korumayı kabul ettiğinizde, güçlerim sayesinde anomaliyi istediğim gibi bükerek sizi zamanda geriye, 1657 yılına, evin yakılarak yok edilmesinden 2 gün öncesine getirdim. Geri dönmenizi de yalnızca ben sağlayabilirim.”
Demek kurt delikleri, uzay-zaman kırılmaları, zamanı ve mekânı bükerek yolculuk yapma saçmalıkları… hepsi gerçekten mümkünmüş. Bu durum eşyaların bazen çalışıp, bazen çalışmamalarını; sürekli değişen hava olaylarını ve anlayamadığımız şekilde kısalan ya da uzayan günlük zaman dilimlerini açıklıyordu.
Zamanda yolculuk yaptığımız ve bir anomalinin içinde bulunduğumuz gerçeği, saçma sapan hareket eden pusulamızla birlikte tüm kanıtlarıyla ortadaydı. Peki, neden eski yaşamımızla ilgili fazla bir şey hatırlamıyorduk? Bunun cevabı sormamıza gerek kalmadan gelmişti.
“Zamanda yolculuk yapmanın çok fazla tehlikesi ve daha da fazla yan etkisi vardır. Hafızalarınızla ilgili sorun da bunlardan yalnızca bir tanesi. Ama endişelenmeyin, sizi getirirken hafızalarınızı korumayı başarmıştım. Şu anda her bir anınız benim bilincimde ve güvende. Onları sadece sizi tekrar kendi zamanınıza gönderirken, saf enerjiye dönüştüğünüzde iade edebilirim.”
Hay bin kuantum! Jean’ın bu açıklamasından sonra, bir daha bir şeye şaşırırsam kendi kendime yumruk atacağıma söz vermiştim. Dayım “Biz seninle ilgili bir şeyleri korumayı kabul etmedik. Böyle bir şey hatırlamıyorum, ne demek oluyor bu?” diye sorduğunda ben de böyle bir şey hatırlamadığımı düşünüyordum.
“Kendi zamanınızda bu evi satın aldığınızı hatırlıyorsunuz değil mi?” Jean’ın sorusuna başımızı sallayarak cevap verdik: Evet…
“Peki, sözleşmeyi iyice okudunuz mu?”  Bu, cevabını bildiği bir soruydu. Her ayrıntısını dikkatlice okumuştuk.
“Öyleyse, evin maneviyatını ve içindeki her şeyi korumakla ilgili olan maddeyi de hatırlıyorsunuzdur.” Tanrım… Farkında olmadan bir cadıyla anlaşma mı imzalamıştık yani? Demek Amelie ‘…buraya gelip, bana yardım etmeyi kabul eden de sizsiniz…’ derken bundan söz ediyormuş.
“Bizi kandırdın, bu yaptığın doğru değil. Bu durumda sana güvenmemizi nasıl beklersin bizden?” Yengem bir eli karnının üzerinde, diğeri havada hesap sorarcasına ileri atılmış, dayımsa onu kendine çekerek korumaya çalışmıştı.
“Ben asla yalan söylemem!” Sinirlendiği zaman bunu hem sesiyle, hem de ortamdaki ışıkları karartıp, etrafında doğal olmayan bir esinti çıkararak belli ediyordu. “Sizi kandırmadım. Sadece, bazı şeyleri vakti gelinceye kadar gizledim hepsi bu.” Sözlerinin sonuna doğru sesi eski sakin tınısına dönmüş, çevresindeki esinti ve karanlık geldiği gibi birden kaybolmuştu.
Her şeyi önceden ayarlamıştı. Bize bir kaçış yolu bırakmamak için her ayrıntıyı düşünmüş, yardım etmemizi garantiye almak için elinden geleni yapmıştı. ‘içindeki her şey ile birlikte evin maneviyatını korumaz/koruyamaz iseniz, ilk sahibi mezarında da olsa gelip sizi bulacak ve bunun hesabını soracak…’ sözleşmedeki bu maddeyi komik bir şaka olarak algılamıştık ve şimdi bunun yüzünden elimiz kolumuz bağlıydı. Yardım etmeye mecbur görünüyorduk, muhtemelen Jean bu iş sonlanmadan gitmemize izin vermeyecekti; üstelik bakışlarından bu düşünceye katıldığını ürkütücü bir şekilde belli ediyordu. Şansımız varsa tüm bu saçmalıklar sona erdiğinde sağ kalmayı başarırdık…
Jean’a birkaç şey sormak istiyordum ama tepkisinden korkuyordum. O da “Çekinmeden her şeyi sorabilirsin” derken, Amelie’ninkinin aksine buz gibi keskin olduğunu hissettiğim bakışlarını düşüncelerime yöneltmişti. Bunun üzerine ben de en çok merak ettiğim şeyleri sordum “Sen bir ruhsun… Amelie gibi mahzende kilitli değildin. Öyleyse neden anahtarı kullanarak, kızını da alıp kimsenin rahatsız etmeyeceği bir yere gitmedin, bu arsa rahat bir yaşamdan daha mı önemli? Ya da en başında cadılıkla suçlandığında idam edilmeden önce, neden zamanı bükerek daha nezih ve güvenli tarihlere gitmediniz? Peki ya neden normalde ölen bir insan nereye gidiyorsa oraya gitmiyor ve dünyanın düzenini bozuyorsun?” son soru dudaklarımın arasından istemsizce çıkmıştı, sanki Jean bunu sormamı özellikle istiyordu. Ben onun hiddetleneceğini düşünürken, o sakince cevap vermişti.
“Anahtarı kullanamazdım çünkü güçlü bir büyü ile yapılmıştı. Kapıyı ancak normal bir insan açabilirdi… Neden dünyadan veya buradan gitmediğime gelirsek; gidemedim çünkü ben… ben daha doğmadan lanetlendim. Güçlü bir cadı beni bu anomali ile bağladı. Burayı insanlardan, insanları da buradan korumak kaderim.
Anlamıyor musunuz hala? Onca insanı beni ve ailemi idam ettirdikleri için veya arsamda bulunan bu evde yaşamaya çalıştıkları için öldürmedim. Ne yazık ki kızım da sizin gibi bu durumu henüz anlayamıyor, bu yüzden sizi yanlış bilgilendirdi. O insanların akıllarını kaçırmalarını ya da birbirlerini öldürmelerini sağladım; çünkü zaman kırılmasından haberdar olan insanlar, bunu kötülük için kullanmak istediler ve bunun sonucunda sizin zamanınızdaki dünya tek bir milletin acımasızca yönetimiyle ölümsüz birinin hükmüne maruz kaldı. Lakin ben, zamanda geriye gelerek bu duruma engel oldum…
Eğer yarın insanları durduramazsam, anomaliyi keşfetmeleri çok sürmez ve dünya yine o ölümsüz olmayı başarabilen caninin eline geçer. Bu yüzden buradan ayrılamam ve insanların öğrenmemeleri gerekeni öğrenmelerine izin veremem anlıyor musunuz?”
Evet, artık anlıyorduk. Zamanda yolculuk meselesinin ortaya çıkmasına izin vermek aptalca bir hata olurdu; bugün değilse yarın, yarın değilse ertesi gün, belki de yüzyıl sonra insanlık için ciddi sorunların ortaya çıkmasına yol açardı. Fakat atladığı bir konu vardı: Tamam, diyelim ki ona yardım ettik ve insanları uzak tuttuk; ertesi gün gelmeyecekleri ne malum? Ayrıca bu bir paradoksa yol açmaz mıydı? Bunu ona sorduğumuzdaysa yapacağı şeye yardım edersek, bunun hiçbir paradoksa takılmadan devam edeceğini ve insanları daima uzak tutacağını söylediğinde geriye tek bir soru kalıyordu “Ne yapmamız gerekiyor?”
      
****
“İki gün öncesindeyiz demiştin, bu durumda iyi bir plan hazırlayabiliriz değil mi?” Jean, yengemin bu sorusuna iç çekerek cevap vermişti “Evin yanmasından iki gün öncesine geldiniz dedim ve iki gün zaten geçti. Yani gün doğduğunda toplanıp, nasıl hareket etmeleri gerektiğini tartışacaklar. Daha sonra silah tutabilen herkes gruba katılıncaya dek köyde yürüyüş yapacaklar. Ardından buraya doğru yola çıkacaklar.
Bulunduğumuz ormanın sınırına geldiklerinde hava çoktan kararmış bulunacak ve uzun bir yolu yürüyerek geldikleri için oldukça yorgun olacaklar. Fakat yine de bir avuç para ve kendi çıkarları için onlara yardım eden cadı ve büyücüler tehlikeli doğalarından hiç ödün vermeden savaşabilecekler. Neyse ki onların saldırısından önce hava karardığı için burada olabilecek ve size kullanmanız için az da olsa güç verebileceğim. Üstelik kızım da sizin yanınızda olup, savunmada size yardımcı olacak.”
“Ne yani bizden insanları öldürmemizi mi istiyorsun, başka yolu yok mu?” yengem kaşlarını çatarak bu soruyu sorarken, dayım ve ben durum değerlendirmesi yapıyorduk. Onca insanı ve cadıları nasıl durduracaktık? İyi bir stratejiye ihtiyacımız vardı…
“Siz onları öldürmezseniz, onlar sizi öldürür. İnsanları yaralayarak devam etmelerine engel olabilirsiniz fakat cadı ve büyücüler öldürülmeden asla durmazlar.” Jean’ın cevabından sonra içimden ‘hiç değilse öldürmemiz gerekenler insan değil’ diye geçirmiştim fakat Amelie ve onun bunu duyabildiğini hatırlayınca çok utanmıştım. Sonuçta onlar dünyayı kurtarmak için canlarını feda etmişlerdi ve buna hala devam ediyorlardı. Üstelik Ryuzaki kadar tuhaf bir kişiliğe sahip olan Amelie’nin neredeyse sevimli olduğunu düşünüyordum. İçimden bu defa ‘özür dilerim’ diye geçirdiğimde, çevremde Jean'ın sesi yankılandı; ona baktığımda dudaklarının hiç kıpırdamadığını görmüş ve zihniyle konuşuyor olduğunu anlamıştım. “Özür dilemene gerek yok Choon Yei. Kendimizi onlar gibi görmüyoruz, bizden çok farklılar bu nedenle sözlerini üzerimize alınmadık.” Kelimelerin zihnimde oluşurken bıraktıkları sızıdan sonra Amelie’nin tebessüm eden bakışları rahatlamamı sağlamıştı.
Yengeminse durumu iyi değildi; Jean'dan istediği cevabı alamamıştı ayrıca birilerini öldürme düşüncesi midesinin bulanmasına ve benzinin sararmasına neden olmuştu. Onu anlıyordum, hamile olması durumunu daha da zorlaştırıyordu ve zaten aşırı hassas olan bünyesi iyice kötüleşmişti. Sinir krizi geçirmesinden korkuyordum, onu daha önce hiç böyle görmemiştim; sürekli ‘Ben kimseyi öldüremem Woo Jin, yapamam anlıyor musun? Çok üzgünüm ama böyle bir şeyi yapamam. Lütfen benden birinin canını almamı beklemeyin…’ gibi şeyler söylüyor, dayıma yalvaran gözlerle bakıyordu. Dayım ve ben, ondan böyle bir şeyi zaten beklemiyorduk; aksine, en başından beri yengemi olaylardan uzak tutmanın yolunu aramıştık. Ona ve kuzenime kötü bir şey olmasını engellemek için elimizden geleni yapacaktık.
“Endişelenme Yeon Ah, senden böyle bir şey yapmanı zaten istemiyorum. Belindeki o silahı kullanacaksın ama sadece kendini koruman gerekirse. Ve eğer böyle bir durumla karşı karşıya kalırsan ateş etmekten çekinmeyeceksin anlıyor musun? Kızımız için, benim için kendini korumalısın.” Dayım, bunları söylerken yengemin yüzünü avuçlarının arasına almıştı; yengemse, onun sözlerini onayladıktan sonra korkusunu bastırırcasına sarılmıştı eşinin boynuna.
“Ona zarar gelmesine izin vermek büyük bir hata olurdu zaten.” o kadar yorgundum ki Jean’ın bu çıkışına tepki gösteremedim bile. Hepimiz ‘ yine nasıl bir tuhaflık çıkacak ortaya’ diye düşünerek genç kadına odaklanmıştık. “Eğer ona ve en önemlisi bebeğe bir zarar gelirse, ben ve kızım hiç var olamayız. Bunun sonucunda yaptığım ve yapmaya çalıştığım her şeyi, aslında hiç yapmamış olurum ve dünyanız anomalinin keşfiyle büyük bir kaosa sürüklenir. Siz yapmanız gerekeni yaparken Yeon Ah benimle birlikte güvende olacak.”
Kuzenimle onların ne gibi bir ilgisi olabilirdi ki? Bilemiyor ve bu söylediğinin geriye kalan tüm o saçmalıklardan daha garip olduğunu düşünüyorduk. Çok geçmeden ve bizim sormamıza gerek kalmadan, sorularımızı şok etkisi yaratan bir cevapla yanıtlamıştı:
“Bu söyleyeceklerimi doğacak olan o bebek dahil kimseyle paylaşmayacaksınız, yoksa geleceğin değişmesine ve her şeyin mahvına sebep olursunuz. Aslında bunları size açıklamam bile çok tehlikeli, ne kadar az şey bilirseniz hepimiz için o kadar iyi olur…” bir an tereddüt ettikten sonra bakışlarında garip bir parıltıyla devam etti “Ben… ben senin kızınım Yeon Ah… Karnındaki bebek, benim.”
Yok artık daha neler… dalga geçiyordu herhalde. Jean nasıl benim kuzenim olabilirdi ki? Tamam, gözleri bizimki kadar çekikti ama tek benzerliği buydu. Üstelik adının da kuzenim için düşündüğümüz isimlerle uzaktan yakından alakası yoktu. Dahası, o bir cadıydı ve ailemizde bugüne kadar böyle bir özelliği taşıyan kimse çıkmamıştı ortaya…
Düşündükçe daha bir ton itiraz ve kanıt üretebilirdik aslında fakat Jean’ın üzgün ve kararlı bakışlarının yanı sıra zihnimize yerleştirdiği bir düşünce, tüm itirazlarımızı uçurumun kenarına itiyordu: Hiç sebep yokken neden böyle bir yalan söyleyeyim ki?
Düşüncelerimin arasından sıyrılan bir iki kelimeyi dışa vurduğumda “Ama senin ismin…” Jean ne soracağımı zaten bilmenin üstünlüğüyle yanıtladı “Benim bugüne kadar pek çok ismim oldu. Jean, bana verdikleri en son isimdi. Bu anomalinin ulaşabildiği pek çok zaman var ve ben neredeyse hepsinde tanınırım. Kimileri bana Jeanne der, kimileri Serenity, kimileri Seraphim ve kimileri de Nerwen der. Daha pek çok ismim oldu, çoğunu hatırlamıyorum bile fakat asıl ismimi soracak olursanız… Je Myeong, evet bana verdiğiniz isim buydu.”
Yengem bu durumu kabul etmiyordu. Büyük bir özlemle beklediği bebeğinin bir gün ortadan kaybolacağını, herkes onu öldü sanırken aslında zamanda yolculuk edeceğini ve bir gün yanarak öleceğini daha doğrusu yakılıp öldükten sonra sırf dünyayı korumak için mutsuz bir şekilde kasvetli bir eve hapis olacağını düşünmek, kalbinin sancımasına ve sinirlerinin bozulmasına neden oluyordu. Sanki bu konudan uzaklaşmasına yardımcı oluyormuş gibi Jean'ın yüzüne bakmamaya ve onu görmezden gelmeye çalışıyordu. Jean’a bakmak ve onu düşünmek acı veriyordu…
Dayımın omuzları çökmüş ve bakışları buğulanmıştı. Bu durumun doğru olma ihtimalinin oldukça yüksek olduğunu biliyordu ancak kendine yalan söylemek pahasına da olsa buna tüm kalbiyle itiraz ediyor ve “Sen bir cadısın ve tüm bu söylediklerin gizlediğin bir oyun için uydurduğun yalanlar sürüsünden başka bir şey değil. Benim kızım burada annesinin karnında ve doğduğu zaman hiçbir anormallik taşımadığını gördüğümde, bugünü tekrar hatırlayıp katıla katıla güleceğim.” gibi şeyler söyleyip sahte yalanları kabul etmiyordu. Zaten böyle bir şeyi kim kabul ederdi ki.
Ben mi? Ben garip bir şekilde bunun doğru olduğuna çoktan inanmıştım. Jean’ın yengeme özlemle bakarken, ne kadar acı çektiğini fark etmiştim. Hiç kimse sahte bir anneyi bu şekilde özlemle ve acıyla izleyemezdi. Üstelik zamanda yolculuk söz konusu iken oldukça mantıklı görünüyordu.
Tabii bu düşüncelerimi ailemle paylaşmam şuan için büyük bir hata olurdu. Bunun yerine bu konuyu kapatmalı ve olması gerektiği gibi unutmalarını sağlamalıydım, en azından şuan için… İlgilenmemiz gereken bir dünya mesele vardı ve elimizde hiç plan olmaması ciddi bir sorundu.
“Bu sıkıcı bir aile toplantısına dönüşmeden evvel yapmamız gerekenlere odaklansak iyi olur. Sence de öyle değil mi Amelie?” Benim kadar endişeli görünen küçük kız güçlü bir ‘Evet’ ile yanıtladığında konuşulmak istenmeyen konu zihnimizin tozlu, eski ve şimdilik boş olan raflarına kaldırılmıştı.

****
Sabah olup Jean hayalete dönüşünceye dek stratejimiz hakkında konuşmuştuk. Yorgunluğumuza daha fazla dayanamadığımızı gören Jean, alınlarımıza dokunurken anlayamadığımız bir şeyler söylemiş, bunun sonucunda kendimizi yeniden dirilmiş, dinç ve tamamıyla uyanık hissetmiştik. Zihnimizse hiç olmadığı kadar berrak ve taze bir hal almıştı.
İyi bir savunma ve mümkün olursa iyi bir saldırı için öncelikle hasımlarımızı tanımamız gerekiyordu. Düşmanlarımız arasında en tehlikelisi ve en çok dikkat etmemiz gereken iki kişi, Bıçakçı ve onun ikiz kız kardeşi Storm’du. Onlar için yaptıkları işin doğru veya yanlış oluşunun bir önemi yoktu, kendilerince dürüst bir kişilikleri vardı; kabul ettikleri ve karşılığını aldıkları hiçbir görevi yarım bırakmaz, karşılarına çıkacak olan bütün engelleri acımasızca yok eder ve bunu yaparken de oldukça keyif alırlardı. İşleri ne kadar zor ve engebeliyse o kadar çok eğleniyor ve o kadar da zevk alıyorlardı. Öldürmek, çalmak, saklamak veya ortaya çıkarmak onlar için oyundan başka bir şey değildi…  
Bugüne kadar sadece iki kez yenilgiye uğramış fakat bunun intikamını fazlasıyla alarak imajlarını kötü etkileyen yenilgilerin dedikodusundan çabuk kurtulmuşlardı. Kimse onları yakalamak için çaba göstermemişti; aksine cadı veya normal, suçlu veya suçsuz birçok insanın yakalanabilmesi için onlardan yardım talebinde bulunanların sayısı oldukça fazlaydı zira Bıçakçı ve ikizi zaman içinde birer kiralık katile dönüşmüşlerdi. Ölümcül güçlerine rağmen fazlasıyla böbürlenen gururları ve yenilmezlik duygusuyla kör olan mantıkları bizim için büyük bir avantaj sağlıyordu.
Düşmanlarımız arasında yer alan cadı ve büyücülerin hiçbirinde uçma yeteneği yoktu; Jean'ın dediğine göre, cadı ve büyücülerin uçmasıyla ilgili bildiğimiz tüm o şeyler yalan ve palavradan başka bir şey değilmiş. O ve Amelie ise özel durumlardan kaynaklanan birer istisnaymış. Neyse ki bu istisnalar bizim tarafımızdaydı; böylece yukarıdan gelebilecek bir saldırı için endişe etmemize gerek kalmıyordu.
Her cadı ve büyücünün, gücünü olumlu veya olumsuz etkileyen bazı etmenler olabilirmiş; yarın ortaya çıkacak olan dolunay da bunlardan birisiydi. Jean gibi kötü büyücü ikizler de güçlerinin büyük bir kısmını aydan alıyorlardı ve dolunayla birlikte yetenekleri ikiye katlanıyordu. Diğerleri ise ikizlerin aksine oldukça şanssızdılar zira ay onları olumsuz etkiliyordu ve yarın iki kat olumsuz etkileneceklerdi; ayrıca, güçlerinin artmasını sağlayan gezegenler şimdi çok uzaklarda olduğu için onlardan yararlanamayacaklardı...
Amelie ise gücünü en yakınımızdaki güneş başta olmak üzere milyonlarca yıldızdan, tayflardan, karadeliklerden ve aydan alıyor böylece ister gündüz, isterse gece olsun yeteneklerini kusursuzca ve fazla enerji harcamadan mükemmelin üzerinde kullanabiliyordu. Doğanın bizim tarafımızda olması rahatlamamıza yetmiyordu fakat karanlıkta küçük bir ateşböceği etkisi yaratabiliyordu.
“Onların elinde ok ve yay, ateşli birkaç silah, çivili sopalar, kılıç ve sihir olacak” demişti Jean. Düşünceli bir bekleyişin ardından korkutucu bir hızla harekete geçtiğinde yüzünde yüzyılın sırrını bulmuşçasına bir neşe vardı; bulunduğumuz duruma karşı oldukça ürkütücü bir hal alıyordu bu neşesi…
Sağ elinin işaret ve orta parmaklarını dayımın alnına dayamış ve anlamsız birkaç sözcük fısıldamıştı. Az önce kollarını kucağında bağlı tutan dayımın birden soluğu kesilmiş ve kolları serbestçe yanlarına düşmüştü. Daha iyi görebilmek için dayımın karşısına, Jean’ın dikkatini dağıtmayacak kadar yakınına gitmiştim. Gördüklerim hem şaşırtıcı hem de normal dışı olmasına rağmen oldukça…güzel, evet güzeldi. Gerçi uzun zamandır ‘normal’ kelimesinin anlamı bizim için değişmişti ya neyse…
Jean sürekli tekerleme gibi bir şeyler fısıldıyor, sözcüklerin etkisiyle dayımın serbestçe açık olan avuçları gümüş bir parıltıyla doluyordu. Bu gümüş parıltı iyice arttığında ışıklar saçan şeffaf bir küreye benzemişti ve dayımın elleri sanki gümüşten bir ateşin içindeymiş gibi görünüyordu. Gözleriyse… Tanrım, gözbebekleri tamamen yok olmuştu ve göz çukurları gümüş bir sıvıyla kaplanmıştı. Alnında, Jean'ın dokunduğu yerde ve çevresinde hafif bir parlaklık, saçlarındaysa belli belirsiz bir esinti vardı.
İçimden ‘bu kadın ne yapmaya çalışıyor?’ diye yüzüncü kez sormamın ardından genç kadın gözlerini yavaşça aralamış, fısıldadığı sözcüklere bir son vermişti. En sonunda sağ elini geri çektiği sırada dayım da dizlerinin üzerine çökmüştü. Endişelenmiştim ama ne yapmam gerektiğine karar veremediğim için izlemeye devam ediyordum. Başını yere doğru iyice eğdiği için yüzünü seçemiyordum fakat avuçlarındaki ışığın solduğunu ve en sonunda hiçbir parlaklık kalmadığını görebilmiştim.
Bütün bunlar olurken en başından beri yanımda durduğunu fark etmediğim yengem, daha fazla dayanamamış ve eşinin boynuna sarılmıştı ansızın; fazlasıyla endişeli bir hali vardı ve her an ağlayacakmış gibi görünüyordu. Neyse ki çok geçmeden kendine gelen dayım, yine eskisi gibi normal ve sağlıklı görünüyor, bir çift kahverengiyle çevresine şaşkınca bakınıyordu.
Yengem ve ben, onun ayağa kalkmasına yardım ederken “Artık durumu eşitledik sayılır.” demişti Jean. Yüzünde ilginç bir tebessüm, bakışlarında kurnaz bir parıltı vardı. “Az önce bana ne yaptığını açıklar mısın lütfen. Kendimi çok…çok tuhaf hissediyorum. Sanki…” dayımın yarım kalan cümlesini Jean tamamladı “Ruhundaki güç açığa çıkmış gibi.” ve devam etti “Ruh saf enerjiden meydana gelir. Her insanın ruhunda birtakım yetenekler ve güç gizlenmiştir. Kimileri bunun farkındadır, kimileri değildir ve farkında olanlarında çok azı bu gücü ortaya çıkarıp şekillendirmeyi başarabilir. Benim az önce yaptığım şeyse, içindeki gücü ve yeteneği açığa çıkararak onu kullanabilmeni sağlamaktı.” Söyledikleri yine çılgınca ve inanılmaz şeylerdi fakat doğru oluğundan kuşkum yoktu.
Dayım “Ben sadece güçlü hissediyorum. Yani farklı bir yeteneğim olduğunu… Ne bileyim, mesela eşyaları uçuracakmışım gibi hissetmiyorum.” dediğinde, Jean “İnan bana bundan fazlasını da yapabilirsin. Bunu sana ben öğretemem lakin ihtiyaç duyduğun anda ortaya çıkacağından emin olabilirsin.” diye açıklamada bulunmuştu.
Daha dayımın ne gibi yetenekleri olduğunu konuşamadan, Jean beni kastederek “Enerjimin geri kalanını yapacağım işe saklamalıyım, bu nedenle sana kızım yardımcı olacak.” demişti. Bunun üzerine Amelie, annesiyle kısa bir bakışmanın ardından yanıma gelmiş, sağ elinin işaret ve orta parmaklarını alnıma dayamıştı. Dokunuşu yakıcı ve tedirgin ediciydi; parmaklarından alnıma, alnımdan zihnime aktığını hissettiğim şeyse ateşten daha sıcaktı; fakat buna rağmen değdiği yerler kısa bir yangının ardından buz kesiliyordu...
****
Avuçlarımın alev aldığını hissetmiştim; tıpkı daha önce Amelie’nin kanatlarına dokunmaya çalıştığımda olduğu gibi bir iğnelenme hissi vardı. Kısa süre yanan ve ardından buz gibi bir sızıya dönüşen alevler bileklerime kadar sarmıştı ellerimi. Konuşmak, bir şeyler söylemek istediğimde sesimin çıkmadığını fark ettim ve bununla beraber bütün hücrelerimin soğuk bir sızıyla kavrulduğunu hissettim. Sanki bütün bedenimde ve ruhumda, ateş ve buz derin bir savaşın içindeydi…
Derken öyle bir şey oldu ki bedenimin olup bitenlere dayanamadığını ve öldüğümü sandım. Çevremdeki her şey, herkes ve bütün renkler çöl kumu gibi rüzgâra kapılıp, silinip gitmişti. Alnımdan başlayıp tüm bedenimi saran sızı benliğimi esir almıştı. Ansızın avuçlarımda tuttuğum alevlere bakmak istediğimde, yok olan şeylerle birlikte bedenimin de kaybolduğunu anlamıştım. Karanlık bir boşlukta, olmayan bedenimdeki acıyla ve birde… birde zihnimin duvarlarında yankılanan Amelie’nin anlamsız sözleriyle baş başaydım. Sözcüklerin ritmiyle içimdeki buz ve ateşin dans ettiğini, olmayan bedenimin bu duruma alışmaya başladığını hissettiğim sırada keskin bir baş ağrısı saplanmıştı beynime; kesiklerinden zehirli bir sızının aktığı, derinlere saplanan keskin bir baş ağrısı…
Bu sızıya, buz ve ateşin arasında kavrulmalara ve daha önemlisi tıpkı bir pençe gibi kalbimi sıkan ezici duyguya daha fazla dayanamamış, kendimden geçmiştim. En azından dayım gibi dizlerimin üzerine çökecek kadar dayanıklı olduğumu düşünüyordum fakat kendime geldiğimde inkâr edilemez bir şekilde bayılmış ve yerde yatıyor olduğumu görmüştüm. Her ne kadar kabul etmek istemesem de güçlü bir savaşçı kadar dayanıklı değildim işte.
Uyandığım sırada Jean, endişeli bir şekilde elimi tutan dayıma ve anlamsızca ateşimi kontrol ederken eli alnımdan yüzüme daha sonra tekrar alnıma kayan yengeme “Endişe edilecek bir şeyi yok. Sadece olması gerekenden daha fazla güç açığa çıktı, bu nedenle bedeni tepki verdi ve bayıldı hepsi bu.” diyerek, onları sakinleştirmeye çalışıyordu. “İyiyim bir şeyim yok.” dedikten sonra doğrulmama yardım etmeleri için biraz duraksadım ve devam ettim “Tepki gösterdi de ne demek, işe yaramadı mı yoksa?”
Bakışlar bir bana, bir Jean'a kayıyordu. Kendimi çok tuhaf hissediyordum, uyanmıştım ama hala boşlukta gibiydim. Sanki algılama yetim hızlanmıştı; çevremdeki en ufak kıpırtıyı hissediyor ve en küçük çıtırtıyı duyuyordum. Bakışlarımda bir parlaklık oluşmuştu; daha iyi görebiliyordum ve karanlıkta bile görebileceğimi düşünüyordum.
 “Aksine…” dedi ve gözlerindeki parıltıyı canlandırarak devam etti Jean “…Woo Jin’den daha güçlü olduğunu bile söyleyebilirim. O, gücünü benimle yani ay ile paylaşıyor; sen ise Amelie ile… Güçlüsün, hem de çok lakin dikkatli olmazsan bu güç sonun olur.” Bir çeşit yaşam felsefesi aktarıyor gibiydi. “Bu da ne demek oluyor böyle?” diye sorduğumda “En yakınımızdaki güneş dahil bütün yıldızlar yoğun birer enerjidir. İçimizdeki Çi enerjisine benzer nitelikleri vardır, bu nedenle bedenin yıldızlara uyum sağlamakta zorlanmayacaktır. Her daim ortaya çıkarmaya, gizliyi saklıyı görünür bir hale getirmeye çabalarken bir yandan da sürekli dikkat çekmeyi severler; karadelikler bu durumu hiç hoş karşılamazlar, buna rağmen enerjilerinin bir kısmını ve varlıklarını devam ettirebilmek için onlara bağımlı olmaktan kurtulamazlar.
Yıldızlar uzun bir ömür sürerler en nihayetinde ömürleri bitmiş gibi göründüğünde büyük bir değişim evresi geçirirler ve sonucunda birçoğu karadeliğe dönüşür…
Karadelikler ise tamamen farklıdırlar. Soğuk ve gizli olmalarının yanı sıra ölümcüldürler; kontrol edilmeleri de zordur, değişken bir karakterleri vardır. Karşılarına çıkan herhangi bir şeyin gücünü ve kuvvetini etkisizleştirmek veya ona karşı kullanmak gibi esrarengiz özellikleri vardır. Kendileriyle eşit güçte ya da daha zayıf olan her şeyi yok etmek, onun gücünü kendi güçleriyle hapsedip ele geçirmek her daim tutkularıdır.
Ay ve tayflar ise kontrol etmeyi öğrendiğin takdirde senin için dengeleyici ve büyük birer enerji kaynağı olacaktır…
İki zıt kutup, bedeninde bir arada yaşamak zorunda… Ateşi ve buzu dikkatli tutmazsan aralarındaki savaş kendi benliğini yok etmene, en sonunda da gerçekten ölmene sebep olur.” diyerek geniş bir açıklamada bulunan Jean, onu Yoda’ya benzetmeme kendimi de bir Jedi gibi hissetmeme neden olmuştu. Bu durum beynindeki tümör yüzünden geleceği görme yeteneği kazanan bir adamı anımsatmıştı nedensiz.
Amelie’nin şizofrenik bir kişiliği olmasının ateş ve buzun birbiriyle olan ilişkisinden kaynaklanıyor olabileceğini düşündüğüm sırada, küçük kızla bakışlarımız kısa süreliğine anlamsızca birbirine kenetlenmişti. “Peki ama…” demiştim merakla “…sen yalnızca ay ile bağlanmışken nasıl oluyor da Amelie bunca şeye bağlanabiliyor? Yani demek istediğim, bu normal mi ve eğer normalse sen neden sadece ay ile yetiniyorsun?” Jean ise “Elbette normal değil!” derken sesine yansıttığı şaşkınlığıyla bunu bilmemek için Mr.Bean olmak gerektiğini ima ediyordu sanki “ Özür dilerim, tepkim biraz aşırı oldu sanırım. Bazen kısacık ömürlerinizin yarısını bile yaşamamış olduğunuzu unutuyorum ve bu nedenle tahminlerinizdeki zayıflıklar beni şaşırtıyor…” özrü kabahatinden de büyük diye buna denir işte, neyse ki soru dolu bakışlarımdan içeri süzülüp bir yanıt beklediğimi hatırlayınca özür faslından kurtulup açıklama kısmına geçebilmiştik. “Bu normal bir şey değil ama göründüğü gibi imkânsız da değil… Kızım henüz doğmadan önce evren tarafından ‘tayflar’ ile bağlandı ve asıl güç kaynağı tayflar olarak seçildi. Onu kurtarmayı seçtiğimde tüm gücümle bu işe odakladım ve kızımın hesapta olmayan bir şekilde ay ile bağlanmasını sağladım; ardından Eva'nın bedenine ve sıradan bir insan olduğu için farkında olmadığı güçlerine yani yıldızlara bağlandı… Karadelikler ise yıldızların doğal evrelerinin birer sonucuydu ve bu nedenle zaman içerisinde onlarla olan bağlılığı da ortaya çıktı. İşte hepsi bu, basit ve mantıklı…”
Evet, mantıklıydı ama hayır hiç de basit değildi. Yıldızların evrelerini düşününce Amelie’nin karadeliklerle olan bağlılığına ne gibi bir olay sebep olmuştu bilemiyordum ama tahmin etmeye çalışmak çok ürkütücüydü. Her neyse, bu bağlılık meseleleriyle ilgili atladığım ve sormam gereken bir şey varmış gibi hissediyordum ama bir türlü aklıma gelmiyordu; sormam gerektiğini hissettiğim bu şey her ne ise ileride bunu sormadığım için pişman olacağımdan emindim.
Jean “Gün doğuyor. Hazırlıkları tamamlamak için hava kararıncaya kadar vaktiniz olacak.” diye uyardığında hepimiz pencereden dışarıya, bahçeyi aydınlatan güneşin sol tarafımızdaki sarp dağların tepesinde görünmeden önce oluşturduğu kızıllığa odaklanmıştık.  Jean’ın kayboluşu, ortaya çıkışı kadar gösterişli değildi. Yok olmadan hemen önce yengeme bakmış ve “Gelişimi mahzende bekle. Hava karardığında muhakkak orda olmalısın.” demiş, ardından hepimize daha doğrusu zihinlerimize dondurucu birer bakış fırlattıktan sonra sanki buharlaşıyormuş gibi yavaşça silinmişti karşınızda duran görüntüsü. Şimdi soğuk bir hava dalgasının acele etmemiz gerektiğini anlatırcasına çevremizde dolaştığını hissedebiliyorduk…

****

Ne zaman geri dönebileceğimizi bilmiyorduk ve düşmanla karşılaşırsak koşmamız gerekeceğinden emindik; bu nedenle dayım, yengemin evde kalmasını istemiş ve hava karardığında hala dönmemiş olsak bile bizi beklemeden Jean’ın dediği gibi mahzene inmesini söylemişti.
Evin üç tarafı da sarp ve yüksek dağlarla çevriliydi, düşman yalnızca güney cephesindeki ormanı aşarak bize ulaşabilirdi. Tabii ormanı aşınca da bir seçim yapmaları gerekiyordu; suyun üzerinde yürümek gibi bir yetenekleri yoksa eğer, ev ile orman arasında bulunan geniş ve oldukça derin olan Siyah gölün ya batı ya da doğu tarafından geçmeleri gerekecekti.
Gölün batı tarafındaki dar geçit hem devrilmiş kayalar yüzünden aşılması zordu, hem de zehirli sarmaşıklarla doluydu; doğu tarafı ise bir arabanın geçebileceği genişlikteydi lakin üzerinde sadece iki ya da üç ağaç, birkaç da kurumuş çalı bulunduğu için o yoldan geçmeye çalışan bir şey muhakkak dikkat çeker ve açığa çıkardı. Düşman hangi yolu seçerse seçsin, muhakkak bizim naçizane tuzaklarımızla karşılaşacaktı…
Gölün her iki tarafındaki geçitlere ve ormanın çeşitli bölgelerine yerleştirmek amacıyla zehirli sarmaşıklardan yapılma, dayımın ‘kafes’ dediği benimse ‘ağ’ olduğunu iddia etiğim tuzaklar hazırlamıştık. En sonunda isminin ‘kafesağ’ olduğunda anlaştığımız tuzakları yerlerine yerleştirip, çevredeki bitkilerle veya kumla çeşitli şekillerde gizlemiştik. Habersizce tuzağın yarım metre içerisine giren birisi tuzaktaki mekanizmayı harekete geçirecek ve kendisini biranda yüksek bir ağaçta sallanan zehirli sarmaşıklardan yapılma bir kafesağın içinde, zehirlenmiş halde bulacaktı…
Tuzaklarımız sarmaşıklarla sınırlı değildi elbet. Biz kafesağları yerleştirirken, Amelie de gölün ortasındaki küçük adada bulduğu aşırı gelişmiş birkaç timsahı büyülemiş ve onlara düşmanlarımızın eve yaklaşmalarına engel olmaları emrini vermişti.
Timsahları büyülemesinin ardından, öğle güneşinin altında yüksek bir kayanın tepesine çıkmış ve ellerini avuçları yere bakacak şekilde öne doğru uzatmıştı. Anlamsız sözler söylemeye başladığında gözbebekleri altınımsı bir renkle parlamaya başlamış, çevresindeki hava ve bulunduğu kayanın etrafındaki kumlar tıpkı bir toz şeytanı başlangıcı gibi dalgalanarak dönmeye başlamıştı. Biz ne olduğunu bilmemenin rahatsızlığıyla uzakta durup izlerken; Amelie yaklaşık bir dakika kadar çevresinde dönen kumların arasında kaldıktan sonra, emredercesine yüksek bir tona dönüşen kelimelerine nihayet bir son verdiğinde, kollarını keskin bir hareketle yanlarına doğru açarak kum ve tozun çevresindeki dansına son vermişti.
Dönmeyi kesen kum taneleri yere düşerken, küçük kızın yüzünde belli belirsiz bir tebessüm okunuyordu. En son kum tanesi de yere indiğinde büyük bir gürültüyle yer gök sarsılmaya başlamıştı. Dayım bir ağaca tutunmuştu, bense sarsıntıya dayanamayarak dizlerimin üzerine çökmüştüm. Sanki büyük bir depremin merkezinde gibiydik. Çok geçmeden Amelie bulunduğu kayanın tepesinden havada süzülürcesine yere atladı ve adımlarıyla toprağın ilk temasında tüm o şiddetli ve gürültülü sarsıntı biranda kesildi. Ne yapmaya çalıştığını bize açıklamamıştı ancak kayadan yere atlarken “Henüz değil, sabırlı olun” dediğini fark etmiştim. Anlaşılan Amelie bildiklerimizin yanı sıra bilmediğimiz tuzaklar da hazırlıyordu…
Bütün günü çeşitli tuzaklar kurarak, ormandaki patikaları ve gölün her iki yakasındaki geçitleri irili ufaklı kayalarla daraltarak ve edindiğimiz yetenekleri öğrenmeye çalışarak geçirmiştik. Dayım avuçlarında ateş yakmaya çalışırken yanlışlıkla bütün elinin buzla kaplanmasına sebep olmuştu ve çözülmesi için Amelie’den yardım almak zorunda kalmıştık. Sarmaşıkların arasından fırlayan iri bir yılan da görünmezlik yeteneğini ortaya çıkarmıştı. Bense hiçbir şey yapamamıştım. Evet, ne ateş ne buz ne de görünmezlik… Hiçbir şey yoktu, tam bir umutsuz vakaydım. Bütün denemelerim başarısızlıkla sonuçlanıyordu ve ben ‘ya ben değil de, ateş ve buz beni kontrol etmeye başlarsa…’ gibi gittikçe yoğunlaşan stresli düşüncelerle baş etmeye çalışıyordum.
Her seferinde cesaretim su yüzünde güneye sürüklenen buz parçaları gibi kırılıyor, kırıldıkça ondan geriye elimde kalan parça gittikçe eriyordu. Yine de Amelie “Sınırı koyan zihindir. Zihin bir şeyi yapabileceğini kestirebildiği kadar başarılı olur. Yüzde yüz inandığın sürece her şeyi yapabilirsin.” gibi bilgece sözler ederek kendime olan inancımı korumama yardımcı oluyordu.

****
   
Siyah gölün üzerinde oluşan ince stratus, güneşin batmasıyla birlikte çevremizdeki sarp dağları ve içinde bulunduğumuz koyu ormanı gittikçe kalınlaşarak yutmuştu. Çevremizi iyice saran sis perdesi görüş mesafesini iyice daraltmıştı ve bu durum endişelenmemize neden olmuştu. Ta ki yukarıda bir yelerde tüm gücüyle parladığını tahmin ettiğimiz dolunayın mavimsi gümüş rengi, tam da ihtiyaç duyduğumuz anlarda aralanan kalın sis demetlerinden, ince birer huzme halinde süzülerek yolumuzu aydınlatmaya başlayıncaya kadar… Durumun lehimize dönmesi bir süredir kalplerimizin derinliklerinde saklanan ve nabzımız attıkça kanayan bir dikene dönüşen umutlarımızı tekrar yeşertiyordu.
Şu an için beklemekten başka yapabileceğimiz bir şey kalmamıştı; fakat biz eve dönüp son durumu konuşmak yerine elimizden geldiğince stratustan faydalanmaya karar vermiştik. Endişeyle dönüşümüzü bekleyen yengem, bizden haber alamasa da sükûnetini koruyup mahzene inmişti. Jean ise güneşin batmasından kısa bir süre sonra yine o ihtişamlı görüntüsüyle ortaya çıkmış ve karanlık mahzeni mavi bir parıltıyla aydınlatmıştı. Orada olmadığım halde bütün bunlar nereden bildiğime gelince; ne zaman yengemi veya Jean’ı düşünsem, zihnimde önce ani bir şimşek çakıyor ardından düşüncelerimi yönelttiğim şey hakkında bazı görüntüler ortaya çıkıyordu. Her ne kadar ‘benim yeteneğim de böyle bir görüş gücü olabilir’ diye düşünsem de bunu yapanın Jean ya da Amelie olması kuvvetle muhtemeldi.
Bir süredir kurduğumuz tuzaklara dikkat ederek geçtiğimiz ormanın güneydoğu tarafında bulunan yüksek ve korunaklı bir tepede düşmanlarımızın gelişini beklemekteydik. Alınlarımıza yapışan saçlarımız sis perdesinden ince ince çiseleyen yağmur yüzünden sırılsıklam olmuş, çevremizi toprağın ve ıslanan ağaçların yoğun çam kokusu sarmıştı. Amelie karanlıkta ve sisin içinde fazlasıyla dikkat çektiğini düşünerek, kanatlarının ve çevresinde dönen parıltıların kızıl rengini griye çevirmeyi başarmış ve bu kamufle olmamız açısından oldukça faydalı olmuştu.
Ne kadar zaman geçmişti, yarım saat mi yoksa bir saat mi? Yo hayır, güneşin batmasının üzerinden tam iki saat geçmişti ve biz hala soğuk yağmurun altında düşmanı beklemekteydik. Anlaşılan Jean gibi onlar da dolunayın en parlak haliyle en yüksekte yer alacağı vakti bekliyorlardı. Sailerden birini dikkatlice tutan sol elimde irice bir karıncanın gezindiğini hissettiğim sırada Jean'ı düşünmekteydim. Onu sanki tam karşısındaymışım gibi görüyordum ve gerçekten oradaymışım gibi biran için bana bakıp gülümsediğini fark etmiştim.
Mahzenin tam ortasında, yerde, anlamsız şekillerle çevrili bir çember çizmişti. Çemberden yukarıya yeşil, şeffaf ve parıltılı bir ışık süzülüyordu. Aynı ışık huzmeleri çemberin çevresindeki anlamsız şekillerde de görülüyordu. Jean’ın mahzeni aydınlatmak için, tavana doğru yükseldikçe koyulaşan karanlık boşluğa serbestçe bıraktığı mavi ve yeşil ışıklar, mahzenin uzayda yoğun bir yıldız grubunun arasında kalmış gibi görünmesini sağlıyordu. O koyu karanlıkta süzülen ışıklar fosforesans cevherlerden çok mavi ve yeşile bürünmüş ateşböceklerini andırıyordu…
Onu görsem de sesini duyamadığım Jean, sonunda çemberi tamamlamış ve tam ortasına geçmişti. Dudaklarının kıpırdamasından yine büyülü sözcükler sarf ettiği belli oluyordu. Kısa bir süre sonra sessiz sözcüklerine bir son verdiğinde avuçlarında iki küçük kelebek ortaya çıkmıştı. Kelebeklerin şeffaf ve ışıklar saçan görüntüsü onların birer ruh parçası olduğunu anlamama yetiyordu. Kanatlarının herhangi bir rengi yoktu; maviden mora, mordan yeşile, yeşilden beyaza, beyazdan turuncuya… Sürekli değişken, canlı ve parıltı renklerle göz alıcıydılar. Büyülü parıltılar sayesinde artık eskisi kadar karanlık olmayan mahzende kısa bir tur atan kelebekler; sanki duvarlar hiç yokmuşçasına içlerinden geçerek evin dışına çıkmış, ardından gökyüzüne doğru iyice yükselerek sisin içinde kaybolmuşlardı.
Yağmurun altında saatlerce beklemek ve sisin içinde mesafeyi algılayamadan ileriyi görmeye çalışmak bedenlerimizi ve zihnimizi oldukça yormuştu. Benim durumumsa daha kötüydü: Kontrol edemediğim görüş yeteneğim ne zaman yengemden, Jean'dan ya da evden bahsetsek harekete geçiyor ve zihnime bir takım görüntülerin dolmasına neden oluyordu. Hem içinde bulunduğum ortama hem de zihnime yüklenen görüntülere odaklanmak bilincimi aşırı derecede zorluyordu. Üstelik her seferinde görüntülerle birlikte ansızın gelen sızı, iki şakağımın arasında maratona çıkmışçasına dolaşıyor, bir süre sonra ancak geçiyor ve geriye harap bir zihin bırakıyordu…
Düşmanın karşısına bu halde çıksak ne yapardık bilemiyordum. Neyse ki bu yorgunluk, bu sancılı durum böyle devam etmedi; ölüm kokan yoğun stratusun içinden aniden ortaya çıkıp, yıldırım hızıyla kalplerimize saplanan şeffaf kelebekler Jean'dan bize birer hediyeydi. Kalplerimize saplandıktan sonra birer kar tanesi gibi eriyen kelebekler bütün yorgunluğumuzu almış ve Jean’ın daha önce de yaptığında olduğu gibi zihnimiz tamamen uyanmış, dirilmiş ve dinçleşmişti.
Jean’ın yardımıyla kavuştuğumuz farkındalığın ve artan enerjimizin rahatlattığı zihinlerimiz, bu duruma sevinecek fazla vakit bulamamıştı; zira biz keskinleşen gözlerimizle sisin içinde hareket eden kızıl alevler görmüştük. Muhtemelen saat on bir civarıydı, ay tüm gücüyle yukarıda bir yerlerde parlarken varlığımızdan bihaber olan düşmanlarımızın biraz daha yaklaşmasını ve ilk tuzakla karşılaşmasını bekliyorduk.
Beklemek: insanın sinir ayarlarıyla oynayan bir kelimedir. Bunu eylem olarak yaşamaksa… En gizli korkularından kaçarken keskin dişlerini ve soğuk pençelerini ensende hissettiğin; ne kaçabildiğin, ne de yakalandığın lanet bir kâbus gibidir. İçinde bulunduğum durumun kâbustan tek farkıysa kurbanın yalnızca ben olmayışımdı… Hepimiz birer kurbandık, hatta karşı taraf bile.
Uzun, soğuk ve içimizi kemiren bekleyiş nihayet sonlandığında, hasımlarımızın siluetleri koyu birer gölge şeklinde belirmeye başlamıştı kalın sis perdesinin ardından. Oldukça yavaş hareket ediyorlardı; çünkü insanlara huzur vermeyen bu evi ve içinde ne varsa onu yok etmeye gelirken neyle karşılaşacaklarını tam olarak bilemiyorlardı.
“Tek yapmamız gereken onları uzak tutmak, Jean başarıncaya dek dayanmamız yeterli olacaktır…” düşünceler, düşünceler ve düşünceler… Cesaretimizi canlı tutabilmek için sürekli olumlu şeyler düşünüyor ve yapmamız gerekene odaklanıyorduk. Yine böyle düşüncelerin aklımdan vızır vızır geçtiği bir anda beklediğimiz şey nihayet gerçekleşmişti: Orta yaşlarda bir adamın şaşkınlık ve dehşet arasında gidip gelen kalın çığlığı; ardından çok da uzaktan gelmeyen bir iki küfür ve çığlığın sahibinin “Çıkarın bizi bu şeyin içinden… Lanet olasıca her tarafıma battı!..” derken tüm ormanda yankılanan serzenişleri…
Izdıraplı bekleyiş nihayet sona ermişti ve tehlikeli ölüm oyunu tüm hızıyla başlamıştı…
Choon Yei
4.Bölümün Sonu
Sessizgemi