22 Nisan 2011 Cuma

~ Mahzen Bölüm 2 ~


Öneri: Bu hikâyeyi okuduktan sonra, karanlıkta arkanızı kollayın…
Esin kaynağı: Bir rüya :)

Mahzen
Bölüm 2:


O şizofrenik kahkahayı duyduğumuzdan beri ne kadar zaman geçmişti bilmiyorum. Bildiğim tek şey hareket etmekten bile korktuğumuzdu. Sanki kıpırdarsak, bir süredir sırtımızda gezinen keskin soğuk bizi kesebilirmiş gibiydi. Sadece birbirimize bakıyor ama baktığımız yeri göremeyecek kadar düşüncelerle boğuşuyorduk. Bulunduğumuz odanın büyüklüğüne yakışır derecede, yerden tavana kadar uzanan geniş pencerelerin ardından gelen bir rüzgâr çanının sesi düşüncelerimizi böldüğünde kararımızı vermiştik. Ava çıkacaktık…

Bekleyerek bir şey elde edemezdik, av olmaktansa avcı olmalıydık. Birbirimizden ayrılmadan, iki katlı büyük evin her odasını kontrol etmiştik. Çatı katına bile bakmıştık. Ancak eskiden bu evde yaşamış ailelerin siyah beyaz fotoğraflarından ve kaçıncı yüzyıldan kaldığı belli olmayan eşyalardan başka ilginç bir şeye rastlamamıştık. Ne bekliyorduk ki zaten, öcü gibi bir şey mi? Aslında evet ve hafızalarımızı tazeleyebilecek bir ipucu. Ama yoktu işte, hiçbir şey yoktu...
Aramaktan vazgeçip, tekrar şöminenin sıcağına dönmeye karar vermiştik ki; evin kasvetli girişindeki, geniş ahşap merdivenlerin arkasında bulunan kapıyı son anda fark edebildik. Evin yapısına uymayacak kadar sıradan, küçük ve paslı bir metal kapıydı bu. Yanına vardığımızda, kalın bir zincir ve kilitle sıkıca kapatılmış olduğunu gördük. Ama onu açmaktan bizi alıkoyan bir şey yoktu zira ben kilidin üzerindeki şeklin aynısını yaşlı saatin sarkacında görmüştüm ve incelediğimiz zaman sarkacın ucundaki yuvarlak kısmın yanıltıcı olduğunu anlamıştık.

Sarkacın ucundaki kısma dokunduğumda bir “klik” sesi duyuldu ve üzerinde kar tanesi şeklindeki işlemesiyle, altından yapılma bu yuvarlak nesne avuçlarıma düştü. Aynı zamanda yaşlı saat durarak, artık bu garip ortama uyum sağlamıştı.


Dayım; yengem ve beni korumak için önden gitmeye karar vermişti. Yalnız başımıza güvende olacağımızı bilse tek başına giderdi aslında. Kapının paslı oluşuna tezat bir şekilde, kilit daha dün takılmış gibi yeniydi. Dayım derin bir nefes aldıktan sonra; elindeki yuvarlak nesneyi, kar tanesi deseni alta gelecek şekilde kilidin üzerine yerleştirdi. Kilitteki desenle anahtardaki birebir uymuştu. Bir an hiçbir şey olmayacak sandık ama hemen sonra, anahtar kilidin üzerinde sağa doğru dönmeye başladı. Kendiliğinden..!

Sağa doğru iki, sola doğruda üç tur attıktan sonra ancak duran anahtar bir anda yere düştüğünde çıkan gürültü bütün duvarlarda yankılanmıştı. Hepimiz şaşkın ve olacaklardan bihaber telaşlıydık. Bakmadığımız tek yer burasıydı ve neler olduğunu ancak içeri girince öğreneceğimizi düşünüyorduk. Kilit yere düşerken aklımızda bir soru alevlenmişti; bu kapı ne sebeple zincirlere vurulup kilitlenmişti ki? Cevap veren olmadı fakat bunun yerine kapı içeri doğru öyle büyük, öyle gıcırtılı bir sesle açıldı ki, bunu duyan Titanic yeniden batıyor sanırdı.

Kapı açılırken aynı zamanda içeriye doğru ağır bir hava akımı olmuştu. Sanki oda daha önce vakumlanmış ve havası alınmış gibi büyük bir akımdı. Elimizdeki pilli fenerlerin yerinde ilkel meşaleler olmuş olsaydı kesinlikle karanlıkta kalırdık. Neyse ki fenerler bu evde alışılmadık bir şekilde çalışıyordu. Bekli de ev, bizim o kapıdan içeriye girmemizi istiyordu.

İlk başta orayı süpürge dolabı ya da depo falan sanmıştık ama ilerleyince aşağıya doğru inen merdivenleri gördük. Adımlarımıza dikkat ederek merdivenlerden karanlığa iniyorduk. Kalın örümcek ağları ve yapışkanımsı şeyler yüzünden duvarlardan destek almak imkânsızdı. Bu havasız yerde örümceğin ne işi vardı bilmiyorum ama fark etmesine izin vermeden, yengemin sırtında duran kocaman bir sekiz bacaklıyı geldiği karanlığa göndermeyi başarmıştım.

 Neredeyse dört kat merdiven inmiştik. Tam vazgeçip geri dönecektik ki, basamakların sonu görünmüştü. Üstelik yolun devamında kırmızımsı bir ışık vardı. Bu ışığın neye ait olduğunu anlamak zordu fakat titrek bir ışık olduğu için birkaç tahmin yürütebilmiştik. Ev çok eskiydi ve ahşaptı, belki şömine yüzünden evin altında bir yangın başlamış olabilirdi. Ama buranın, kapı açılmadan önce havasız olduğunu hatırlayınca bu ihtimalden vazgeçtik.

Kapıyı açtığımız andan beri içimizde, izlendiğimize dair bir his oluşmuştu ve son basamağa gelinceye kadar katlanarak artmıştı bu his. Kızıl ışık yeterince güçlü olduğu için fenerlerimizi kapatmıştık. Ayrıca böyle yaparak, içeride bir şey varsa onun dikkatini çekmeyeceğimizi düşünüyorduk.



Bir süredir son basamağın üzerinde durmuş, hafifçe eğilerek içeriye göz atıyorduk. Fenerleri söndürmek çok isabetli bir davranış olmuştu zira içeride gördüğümüz şeyin dikkatini çekmeyi kimse istemezdi. Merdivenin çevresinin duvarla örülü olması da büyük şanstı. Sonunda o şizofrenik kahkahanın ve kızıl ışığın sebebini, ait olduğu şeyi bulmuştuk…

****


Kaynağına yakın olduğu yerde tavana doğru yükselen kırmızı ışık, bulunduğumuz büyük odanın tam ortasında, yarasalarınkini andıran ama insan boyu kadar büyük olan bir çift kanattan yayılıyordu. Dört kat yüksekte bulunan tavana ulaştığında, Samanyolu şeklinde bir daire oluşturan ışığın dansı görülmeye değerdi. Şeffaf olan kanatlar, anlaşılmayan bir şeklin etrafını sararak katlanmıştı. Ayrıca yarasalarınkinin aksine bu kanatlar çift katlı deri gibi bir maddedendi ve içinde yakut kırmızısı şeffaf bir sıvı hareket edip duruyordu.

Tek kelimeyle dehşet içindeydik. Ne yapmamız gerektiğini bilemiyor, hareketlerimizi kontrol edemiyorduk. Kalp atışlarımız öyle hızlanmıştı ki sesini duyabiliyorduk. Fark edilmemiz an meselesiydi. Sonunda dayım ses çıkarmadan buradan gitmemiz gerektiğini düşünüp, bizi merdivenlerden yukarı çekmeye başladı lakin geç kalmıştık…

 Kızıl şekil hareket etti ve az önce sıkı sıkı sarılı olan kanatlar yavaşça gevşedi önce. Şimdi, kanatların neyi sakladığını görebiliyorduk. Simsiyah saçlarıyla, siyah ve beyazlar içindeki elbisesiyle küçük bir kız çocuğuydu bu.

Kanatlarını iyice açıp serbest bıraktıktan sonra yavaşça arkasına döndüğünde, yüzündeki çarpık şizofrenik tebessümü görebilmiştik. O an kıpırdamaya cesaret edemiyorduk ayrıca öyle şaşkındık ki... Kısa bir süre biz ona, o da bize baktı ve öylece bekledik. Onunkinin aksine bizim zihnimizdeki çarklar o sıra çalışmıyordu.


****

Birden attığı çığlık karışımı o delice kahkaha zamanın tekrar akmasını sağlamış, uyuşuk bedenlerimizi harekete geçirmişti. Şimdi arkamıza bakmadan, koşarak merdivenleri tırmanıyorduk. Hepimiz ailemizin yeni üyesi için endişeliydik ama neyse ki yengemin de onun da sağlığı iyi görünüyordu.

 İndiğimizden daha zor çıkmıştık bu mahzenden. Sanki karanlık birden canlanmıştı ve yüzlerce hatta binlerce kolu bizi yakalayıp, bedenlerimizi çaresizliğin acı dolu dikenli pençelerine sunmak istiyordu. Dışarı çıkmadan sadece birkaç saniye önce, sırtımda hissettiğim buz gibi elin sahibinden son anda kurtulmayı başarmıştım. Şansım varmış ki, o şeyin kanatları merdivenin duvarlarına takılıyor ve dengesini sağlayamıyordu. Yürümeyi ise henüz akıl etmemişti.

Hemen kapıyı kapatmış, kilidi yerine takmıştık ama bir kez uyandırdıktan sonra bu kilit onu durdurmaya yeter miydi emin değildik.


Bütün bu olanlar çok anlamsız ve saçmaydı. Hakkında çok az şey hatırladığımız evimizin mahzeninden yanlışlıkla serbest bıraktığımız bir ucube peşimizdeydi ve biz oturma odasında ne yapmamız gerektiğini bilmeden saklanıyorduk. Polisi aramayı denedik fakat telefon çalışmıyordu. Zaten çalışsa da bize inanmazlardı. Dışarıya çıkmayı deneyemiyorduk bile; çünkü o şey bu oda dışında her yerde olabilirdi ve onunla tekrar karşılaşmak istemiyorduk. Burada olduğumuzu bilmediği için henüz güvendeydik.

Bir sorundan kurtulabilmek için, önce o sorunu tanımlayabilmeniz gerekir. Fakat biz o şeyi tanımlayacak tek bir kelime dahi bulamıyorduk. Bu evi satarken eski sahibinin neden bu kadar istekli olduğu daha düşündürücü olmuştu artık. “Evin tarihini merak ederseniz, oturma odasındaki kütüphaneye göz atmanız yeterli…” demişti evraklar imzalanırken. Sessiz olmaya dikkat ederek, belki işe yarayan bir şey vardır diye kütüphanedeki kitapları karıştırdık bir süre. Zaten yapabileceğimiz başka bir şey de yoktu şuan için.

Tonlarca kitap vardı ama en azından türlere göre gruplar halinde sıralanmışlardı. Ekonomi ile ilgili, sanatla ilgili, politikayla ilgili, askerlik ve orduyla ilgili, bilimle ilgili… Bunları bir kenara bıraktık, aradığımız bilgi, ya tarih ya da efsanelerle ilgili bölümde olmalıydı fakat son kitabı da inceledikten sonra edindiğimiz hayal kırıklığı bunun doğru olmadığını söylüyordu. Yorulmuştuk, burada zaman bir şekilde doğru değildi ve çalışmayan eşyalara nazaran bizi yanıltmayan biyolojik saatimiz güneşin doğmak üzere olduğunu gösteriyordu.

İçimizdeki korku ve umutsuzluk öfkeye dönüşmüştü. Dayım, sinirle kör olan zihnini rahatlatmak için bir duvarı tamamen kaplayan kütüphaneye güçlü bir yumruk atmıştı. Neyse ki fazla gürültü olmasa da bu davranışa devam etme riskine girmedi. Zaten buna gerek de kalmamıştı; çünkü kütüphaneyle hesaplaşırken attığı yumruk, rafların en tepesinde emaneten duran bir kitabı yere düşürmüştü. O zamana dek, orada bir kitap olduğunu fark etmemiştik bile. Sararıp yıpranmış eski püskü sayfalarıyla, ahşap kapağı ve üzerindeki kar tanesi deseniyle aradığımız kitap olduğunu haykırıyordu resmen.

2.Bölümün Sonu
Sessizgemi

20 Nisan 2011 Çarşamba

~ Mahzen ~


Öneri: Bu hikâyeyi okuduktan sonra, karanlıkta arkanızı kollayın…
Esin kaynağı: Bir rüya :)


Mahzen

Her zamanki gibi normal, sıradan sıkıcılığında, olağan bir gündü. Yani en azından başlarken öyleydi diyebiliriz. Bir haftalık taşınma telaşının ardından, ancak rahat bir nefes alabilmişti dayım ve yengem. Bende en başından beri eşyaların yerleştirilmesinde yardımcı olarak iyi bir dinlenmeyi hak etmiştim doğrusu. Şimdi yeni evin oturma odasında çay içip sohbet ediyor, yorgunluğumuzun eriyip gitmesini izliyorduk. Aslında bu evi satın alırken çok düşünmüştük; çünkü ev o kadar büyüktü ki geceleri hayaletli gibi görünüyordu. 
Tıpkı Morganville kasabasındaki eski malikâneler gibi ürkütücü görüntüsünün içinde ihtişamını barındırıyordu. Bu esrarengiz görünümüne rağmen satın almaya karar verdiğimizde, evin eski sahibi bu işten çok memnun görünüyordu nedense. Bekli de, şehre bu kadar uzak ve tek başına olmaktan sıkılmıştı. Her neyse, bütün o direnmelerimize rağmen sanki onu almamız için bizi kendine çeken evin cazibesine dayanamamıştık ve şuan onun salonunda çay içiyorduk işte.

Koyu bir sohbetin ortasındaydık. Dayım, bir saattir televizyonun uydu frekanslarıyla oynuyor sinyal bulmaya çalışıyordu. Çünkü çevremizde ağaçlardan başka bir şey olmadığı halde, uydu yayınını alamıyorduk ve bu iyice sinir bozucu olmaya başlamıştı. Ben ve yengemse aileye katılacak yeni üyeden bahsediyor, bir yandan da onun için patik ve bere örüyorduk. Temmuzun ortasındaydık, tek bir bulut bile yoktu. Aslında daha bir-iki ay kadar bulut göremeyeceğimizden emindik. Akşam için, bahçedeki gül ağaçlarının arasında, yıldızların altında mangal yapmaya karar vermiştik. Her şey, bu ev, zorluklarla geçen onca yılın ardından rüya gibiydi…

***

Mangalı yakmak oldukça zor olmuştu. Normalde tek bir esinti bile olmazken; ateş yakmaya çalıştığımız her an, havada asılı duran zaman birden hareketleniyor ve rüzgâr çıkıyordu aniden. Bu durum “Hadi canım, olur mu öyle şey?” diye küçümsediğimiz şüphelerimizin tekrar ortaya çıkmasını sağlamış, zihnimizin bir süredir paslanan çarklarını harekete geçirmişti. Şimdi bulunduğumuz yeri sorguluyor ve yavaşça bir rüyadan uyandığımızı hissediyorduk. 
Bu koca malikâneyi almak için o kadar parayı nereden bulmuştuk, onca eşyayı kamyondan eve tek tek taşımıştık ama buraya hangi yoldan ve ne şekilde gelmiştik, çevrede neden hiç ses yoktu ve neden kendi sesimiz dahil birbirimizi suyun altında konuşuyormuşuz gibi boğuk bir şekilde duyuyorduk? Hatırlayamıyor ve anlam veremiyorduk. Üstelik korkmaya da başlamıştık.
Bu garip yerde hiçbir şey bilmemek, hatırlayamamak sinirlerimizi bozmuştu ve titremeye başlamıştık. Ağlamayan tek kişi dayımdı ve bize nazaran daha sakin görünüyordu. En sonunda içeriye geçip konuşmamız gerektiğini akıl eden de o oldu. Şimdi eski çekiciliğini yitiren ve daha da ürkünç görünen evin kasvetli büyük kapısından içeri girmiş, sanki ilk defa görüyormuşuz gibi karşımızdaki geniş merdiveni, evin sağ ve sol kanatlarına açılan büyük kapıları yeni bir bakış açısıyla inceliyorduk. Tıpkı Elenor karakterinin kapana kısıldığı Lanetli Ev’e benziyordu. Karanlık Lanetli bir Ev... Nedense etraf birden buz gibi olmuştu…
Oturma odasındaki şöminenin başına geçeli yarım saat olmuştu ve hala hiçbir şey hatırlayamamıştık. Derken şöminenin karşısındaki yaşlı ahşap saatin kordonu hareket etti ve kalın bir ”gong” sesi duyuldu. Evde düzgün çalışan tek şey bu saatti ama garip bir şekilde biyolojik saatimize göre daha hızlı hareket ediyor gibiydi. Ancak güneş saatle uyumlu olduğu için tuhaflık bu yerin kendisinde de olabilirdi tabii. 
Şimdi akrep 21:00’ı gösteriyordu ama biz çay içtiğimiz ve mangal yaktığımız saatler dışında zamanı hissetmemiştik. Yani bugünü en fazla 4 saatte yaşamıştık. Yaşlı saatin üçüncü ürpertici “gong” unun ardından evin tekrar o yoğun sessizliğine bürünmesini beklemiştik fakat öyle olmadı… 
Derinlerden, yankılı ve güçlü bir ses duyuldu. Önce ne olduğunu anlayamamıştık fakat ikinci kez duyduğumuzda, bunun şizofrenik bir çocuk kahkahası olduğunu anladık…
 1.Bölümün Sonu
Sessizgemi

19 Nisan 2011 Salı

~Öyle Bir Western Ki ~ (One Shot)

Savaştan Dönen Roland 

Öyle Bir Western Ki

Alnından süzülüp, sol kaşının tam ortasından göz çukuruna değin uzanan yara izinden geçtikten sonra, sol gözüne dolan tuzlu ter damlasından geriye yakıcı bir acı kalmıştı sadece...Oysa tuzla kavrulan gözü, Silahşorun umurunda bile değildi. Yanmasına rağmen bir saniyeliğine de olsa kırpmadığı gözü, aklında dönüp duran tüm düşüncelerle birlikte karşısındaki ölüm makinesine odaklanmıştı yalnızca...

bir süre önce saniyelik bir hareketle kılıfından çıkardığı uzun, soğuk ve oldukça ağır olan metali, sol eliyle büyük bir ustalıkla hedefine yöneltmiş; kavurucu güneşin metalden yansıyan aldatıcı parıltılarına rağmen, tetikteki parmağının titremesine engel olabilmişti...

Ne kadar zamandır o şekilde beklediğini, oraya nasıl geldiğini bilmiyordu ve bilmek çokta umurunda değildi zaten. Tek düşünebildiği bu işin, bugün, burada bitmesi gerektiğiydi. Sağ elinin yüzük parmağı ile birlikte sevdiği kadını hayatından söküp alan haydudun son saatleri olmalıydı bunlar... Burada ölen belki de kendisi olurdu ama zaten uzun bir süredir ölü değil miydi. Bedeninden akacak olan kan, pek fazla bir şey değiştirmeyecekti çünkü; hayatını ellerinden alan adam, aynı zamanda kalbini de yerinden sökmüş, yerine ağır bir taş parçası bırakmıştı...

Yıllar geçtikçe, içinde taşıdığı öfke ve kin yüzünden yüzeyi bozulan ve Suzan'ı düşündüğü her seferde çatlaklarından içeri süzülen rüzgarın tekrar tekrar kavurduğu taştan kalbini iyileştirebilmesinin tek yolu, bu işe bir son vermekti...

Ne zaman iki insan birbirine silah doğrultsa, kasaba sakinleri kendi köşelerine çekilir, olayı büyük bir dikkatle seyrederlerdi. Bugünkü ikinci olayın ardından Silahşor ve karşısındaki haydut içinde değişen bir şey olmamıştı... Soloon'daki büyük piyanonun üzerinde gezinen parmaklar bile susmuştu. Barın bir köşesinde, çatlak ve tiz sesiyle insanın sinirini bozan Madam Emma bile şarkı söylemeyi bırakmıştı. Her şey ve herkes susmuştu. Uğultulu çöl rüzgarı ve peşinden sürüklediği çalı demetleri, birde atlar dışında her şey...

Bir süre önce, üzerinden yılların verdiği ustalık ve çabuklukla indiği yoldaşı; bu durumdan sıkıldığını belli edercesine derinden soluyor, toynaklarını huysuzca kuruyup kavrulmuş toprağa vuruyordu. bu durum Silahşore; babasından yadigar kalan, bir eşi kılıfında olduğu halde elinde tuttuğu uzun namlulu, işlemeli ve silahşor olmanın göstergesi olan bu silahları taşıyabilme onurunu kazandığı günü hatırlattı bir an için.

"Yolun sonuna geldik ha Roland..." Silahşor cevap vermeden, kendi içinde yanıtlamıştı; Evet ya, yolun sonuna geldik... Onun için yapmış olduğu her şeye rağmen neden Roland'ı seçmişti Suzan ? Bir türlü anlam veremiyordu buna. Suzan için Şerifin vergi memurlarını defeden Oydu ve yine Suzan için adam öldürmekten çekinmeyen de O... Ama mavi gözlü sarışın ne yapmıştı, bütün bunları hiçe sayıp, o silahşor bozuntusunu seçmişti. Haksızlıktı bu... Sam'in seçtiği hiçbir kadın, onu bir çırpıda reddedemezdi. Bu yüzden sonlandırmıştı, gökyüzünü gözlerinde barındıran Suzan'ın hayatını ve... karnında taşıdığı bebeğin kalp atışlarını. Roland'ınsa bebekten haberi bile yoktu tabii; çünkü, genç kadın müjdeyi vermek için onun savaştan dönmesini beklemişti ve Suzan son nefesini verirken, Roland atının üzerinde doludizgin evine ulaşmaya çalışıyordu ne yazık ki...

Roland'a bebekten bahsedebilirdi, düşmanının canını daha fazla acıtmak için iyi bir sohbet konusu olurdu bu. Lakin, kendi elleriyle hayatına son verdiği aşkına olan saygısından dolayı bunu yapmamayı seçmişti.

"Seni öldürdükten sonra ne yapacağım biliyor musun...Bedenini akbabalara verdikten sonra, şuradaki bara gidip saatlerce içerek bunu kutlamayı düşünüyorum." diye yarım kalan cümlesini tamamlamıştı Haydut Sam. Roland'sa söylenenleri umursamadan yanıtladı "Ben zaten bir ölüyüm...Ama ikinci kez ölürsem, bu defa yanlız gitmeyeceğim konusunda emin olabilirsin. Aslında şuan ateş edebileceğinden de pek emin değilim. Hadi itiraf et Sam, senin gücün sadece savunmasız kadınlara yetiyor öyle değil mi. Seni reddetti diye bir kadını öldürebilecek kadar aciz ve aşağılık bir pisliksin sen." Silahşorun amacı içindeki bütün öfkeyi kusmak ve karşısındakini kızdırıp ilk ateş edenin o olmasını sağlamaktı...Çünkü, Sam'i vurduğunda hayata dair elinde hiçbir amacı kalmayacaktı ve bu yüzden ikisinin de öleceklerinden emin olmak istiyordu.

Amacına ulaşmak için nelerden bahsetmesi gerektiğini de çok iyi biliyordu. Sam'in işe yaramaz bir evlat olarak, babasını hayal kırıklığına uğrattığından; evlatlarından başka hiçbir şeyi olmayan ailelerden çaldığı çocukları başka ailelere satmaya çalışmasına kadar bütün iğrenç yaşamını yüzüne vurmuştu Haydudun...

Sam, Roland'ı susturmanın bir yolu olmadığını biliyordu ve silahşorun iğrenç bir şekilde haklı olduğunu da düşünüyordu. Onun bunları söylemekteki niyetini de anlamıştı çoktan...Fakat sinirlerine hakim olamamıştı işte, deli gibi bağırarak küfür ediyordu ve buda yetmezmiş gibi eski silahını tutan eli de titremeye başlamıştı. Zaten hayatı boyunca sakin kalmayı hiç başaramamıştı ki...

Güneş; çatlayan ve susuzluktan kavrulan toprağa inat, yağmur yağdırabilecek tek bir bulutun bile toplanmasına izin vermeden parlıyordu gökyüzünde asılı durduğu yerden... Zamanın yoğun bir sıvının içinden aktığı düşünülen saatlerde; iki adam silahlarını birbirlerine doğrultmuş bakışlarıyla çatışıyordu. Derken Saloon'daki piyanonun telleri yanlış bir hareket yüzünden titreştiğinde, aynı anda havada bir çift silah sesi yankılanmıştı... Bütün kasabanın işittiği soğuk bir acıyı, pişmanlıkla karışık öfkeyi taşıyan ve her şeye son veren bir çift silah sesi...
Bu Minicik Hikayenin Yazımında Bana Esin Kaynağı Olan Roland Deschain'e ve Tabii Stephen King'e Teşekkürler :)

Suzan'dan Silahşor'e: Melis Danişmend-Haberin Yok Ölüyorum
~Son~


Sessizgemi