17 Ağustos 2020 Pazartesi
Pandemik Ales
16 Ağustos 2020 Pazar
Çikolatali Vişne
![]() |
| Manavgat 36.736094, 31.522401 |
Hayat yazacağım yerde yahat yazdım az önce. Sanırım yorgunluk belirtisi oluyor böyle şeyler. Ne yapıyorsun derseniz bütün gün uzanıp ders çalışıyorum. Bir yıldır beklediğim sınavlardan birine bu sabah giriyorum sonunda. Sınav kaygısından ziyade virüs kapar mıyım diye endişeliyim. Arkamda, yanımda oturan kişilerden birisi hapşırsa öksürse o dakikadan sonra sınava odaklanmak için beynimin hayatta kalma içgüdülerini devre dışı bırakmam gerekecek. Sıcağa da dayanıksız biriyim maskeyle serin olmayan ortamda ne yapacağım diye düşünüyorum. Tedbir için maskeyi de iki kat takacağım. Boğulmaktan korkmasam kafama poşet takardım. Astronot kıyafetim olsaydı keşke. İki şişe su alacağım birisi içmek için birisi bunaldığımda kafama filan dökmek için. İnsan içinde hiç böyle kafamdan aşağı sular dökmedim ama yarın çaresiz kalabilirim sanki. Hava da 41 derece olacak. Neyse daha da düşünmesem iyi olur. Hayat diyordum en başında. Ne kadar da tuhaf diye zaman zaman aklıma geliyor. Çok tuhaf. Çok çok tuhaf. Aldığımız her nefesin attığımız her adımın geçip giden zaman içinde ne kadar da önemsiz olduğunun fakat kendi minik yaşam öykümüz için ne kadar da değerli ve mühim olduğunun tuhaf belki de kırıcı gerçekliği vişneli çikolata gibi tatlı ama mayhoş bir duygu yaratıyor. Bugün şu müzik listesini keşfettim çok çok hoşuma gitti sakinleştirdi bir ara hatta. Belki siz de seversiniz diye sınav öncesi paylaşmak istedim.
8 Temmuz 2020 Çarşamba
AĞAÇ EV SOHBETLERİ 46
Bu günlerde fazla düşünür çok az kelam eder oldum. Sık sık annemin babaannesi geliyor aklıma. Derdi ki insan adı gibi yaşar. Kişinin adı onun tavrını, kişiliğini, kaderini, her bi şeysini etkiler de şekle şemale sokar. Yüz yaşını aşmıştı dişleri yeniden çıkıyordu. Tanıdığım en yaşlı insandı bundan dolayı söylediği her şeyin bir manası olduğunu düşünürdüm. Annem de inanır isim olayına hatta teyzem de ismini değiştirmişti bu sebepten. Benim kendi ismim ayın ve güneşin etrafındaki nurlu ışık manasına geliyor bunun hayatım üzerinde nasıl bir etkisi olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok fakat blogda kendime seçtiğim isimin de tümüyle beni yansıttığını düşünüyorum. Çoğunlukla sessizimdir. Beni saatlerce konuşturabilen insanlar çok azdır çevremde. Canım sıkılınca susarım. Kırılınca susarım. Öfkelenince susarım. Çok üzgünken de susarım. Çok az kişiye açarım gönlümü. Bir kişiye kırgın veya öfkeli olduğumda bile bunu ifade edemem çünkü konuşursam eğer çok sevdiğim biriyse incitirim diye korkarım. Susmak daha az can acıtıcı daha az candan vurucu. Eğer içim içime sığmıyorsa defteri açar karşımda söyleyeceklerimin sahibi varmış gibi yazarım. Sonra da yok ederim o sayfayı. Çoğunlukla bu şekilde atlatırım fırtınalarımı.
Girişi niye bu kadar uzattığım hakkında da en ufak bir fikrim yok elbette. Çakıl'dan sonra blogda uzun süre yazamadım herhalde onun etkisi. Yazmayı özlemişim demek ki. Fırtınalı günlerde bir şey yazamamak da susma huyuma dahil. Bir de bu sohbet yazılarına günlük gibi giriş yapmayı seviyorum canım. Bir iki kelam etmek yazmaya yeniden başlamak için Ağaç Ev Sohbetleri iyi bir başlangıç diye düşündüm. Böyle söyleyince de asırlardır yazmıyorum gibi oldu. Zaman göreceli der geçerim bunu da :D
Bu haftanın konusu İrem Can'dan gelmiş. Müzik üzerine konuşacağımız ve oldukça da eğlenceli bir konu seçimi olmuş :)
İrem'in yazısı için tam "şuraya" tıklayabilirsiniz.
Soru: K-Pop hakkında neler düşünüyorsunuz? Dinlediğiniz herhangi bir grup var mı? Peki favori bir şarkınız da var mı? Özellikle de ülkemizdeki K-Pop ön yargısını nasıl buluyorsunuz?
Kpop Kore pop müziğinin kısaltılmış biçimi. Ülkemizde de oldukça geniş bir dinleyici kitlesine sahip. Ben de dinliyorum elbette. Müziğin evrensel olduğunu ve önemli olanın insana verdiği his olduğunu düşünen biriyim. Yabancı müzik dinlemeyi seven bir insan eninde sonunda bir şekilde kpop müziğine de rastlayacaktır. Çünkü dünya üzerinde gerçekten ciddi bir yer edinmiş durumda. Ben Kelt müziği, Fransız müziği, Amerikan müziği, Kafkas, İran, Hint, Türk Sanat müziği hatta bazen Almanca müzik vs dinlerim. Klasik müzik, caz, rock, etnik müzikler ve dahasını da. Yani hoşuma giden şeyleri bulur dinlerim. Bir ülkenin müzik kültürüne karşı olup sevmemek için bir neden göremiyorum. Kpop'a karşı veya mesela Kelt müziğine karşı olmak bence klasik müziğe, caza, veya etnik müziğe de karşı olmakla aynı olur ve saçma. Bir insan hoşuma gitmiyor diyebilir dinlemez ama karşıt olup aman kimse dinlemesin, yasaklansın diyerek dinleyenleri de aşağılayamaz. Ülkemizde bu türden aşağılamalara ve küçümsemelere rastlanıyor ne yazık ki. Kpop sevenlerin de aşırı fanatik yaklaşımları da beni ürkütüyor. Yahu müzik bu bırakın da sakin sakin dinleyelim işte diye düşünüyorum.
Kore'de müzik dünyası başlı başına ayrı bir kültür ve ayrı bir dünya. Müzik şirketleri çok güçlü ve bu güçleri sayesinde çok büyük prodüksiyonlar hazırlayıp dünya çapında konserler düzenleyip bambaşka bir şov dünyası yaratıyorlar. Bu dünyanın içinde sanatçılar üzerinde de çok büyük bir baskı söz konusu. Sanatçılar işlerini titizlik ve ciddiyetle yapıyorlar ve hem kendi haklarını korumaya çalışıp hem şirkete karşı sorumluluk ve yükümlülüklerini yerine getirmeye çalışıp hem de sanatlarını üretmeye çalışıyorlar. Şirketler bir sanatçı için okul niteliğinde onlarda. Sanatçıların halka karşı da sorumluluğu çok büyük ve ağır çünkü tüm yaşamları mercek altında resmen. Özel hayat diye bir şeyleri yok. Yaptıkları ufak bir hata onları gözden düşürüyor. Psikolojik olarak da fırtınalar içindeler. Şirketlerin sanatçılara ağır yaptırımları da olabiliyor. Biraz araştırınca çok çeşitli ve bambaşka bir dünya hikayeyle karşılaşırsınız. Halkın tepkisinin ne kadar önemli ve hayati olduğunu görünce verdikleri emek karşısında saygı duyuyorum onların. Konsere geç çıkma gibi bir durum bile yaşanamaz onlarda.
Kliplerinde konserlerinde hep farklı bir tema, farklı bir hikaye bulmak mümkün olduğu için de hiç sıkılmadan her yeni albümü heyecanla beklenir. Bir ara oldukça iyi takip ediyordum ben de ama artık dersler üniversite yoğunluğu sınavlar ve yaşamın koşuşturmacası içinde sıradan bir dinleyici olarak yerimi aldım. Kpop dinlemeden önce dizilerini izliyordum. İlk izlediğim dizi Saraydaki Mücevher'di. Sonra da Muhteşem Kraliçe Deokman. Onlardan sonra Düşlerimin Prensi Gong ve daha sonra da Boys Over Flovers yani Bof izledim. Bof'un müzikleri oldukça ilgimi çekmişti ve müziklerini de SS501,SHINee, Lee Min Ho, Tmax vs yapmıştı ve dönemine göre çok güzel şarkılardı. Hatta hala dinlenebilir. Onlardan Sonra Ft Island ve Cnblue dinlemeye başladım bu ikisini hala dinlerim bence çok iyi müzikleri. Daha sonra da Bigbang, 2ne1, IU, Sistar, Miss A, BTS, Ailee, Juniel, NELL, Tablo, Epik High, Lee Hi, T-ara, Davichi, YUI, Infinite, Ikon, Beast, DAY6, Winner, Sechskies dinlediklerimden bazıları. SS501 gibi bazı gruplar dağıldı tabi. Bu saydıklarımdan en çok dinlediklerimin isimlerini maviye boyadım ama elbette diğerlerini de çok dinliyorum :) Son yıllarda çıkan gruplar hakkında da bilgim yok bir keşfe çıkarım artık.
Bu arada bu saydığım grupların ayrı ayrı üyelerinin solo performansları ve şarkıları da çok iyi oluyor onları burada tek tek saymayacağım artık yoksa çok uzar bu yazı. Şimdi aşağıya birkaç klip bırakayım en sevdiklerimden. Belki hoşunuza giden olur sizin de :) Üstelik bulabildiğimi Türkçe altyazılı ekliyorum sizin için <3
Unutmadan söyleyeyim Kpop diye bir genelleme yapılsa da bu şarkılar sadece pop müzik türü kapsamında değiller. Pop, Rock, R&B, Ballad vs her tarzda müzik mevcut hatta bir grubun tarzı belli olsa da arada bir başka tarzlar da denerler ve grup üyeleri bile farklı tarzlara sahip oldukları için bir parçanın içerisinde çeşitli özellikler bulmanız mümkün. O sebepten aşağıdaki parçaların her birine birkaç saniye de olsa bir şans vererek dinlemelisiniz :)
16 Haziran 2020 Salı
Çakıl
Çakıl, benim minik çakıltaşım olmaya başlayalı dokuz yıl geçti. Belki bize gelmeden önce de bir yaşına varmış olabilir yani bu yıl dokuz veya on yaş olmalı. Her hayvanın karakterinin farklı olduğunu, hepsinin sevdiği veya nefret edebileceği şeyler olduğunu, kendilerince bir kişilikleri olduğunu hayvanlara biraz ilgi duyan onları seven herkes bilir. Bu güne kadar pek çok kez annesi tarafından terk edilip beni bulan kedi yavrularını da büyüttüm. Hepsi kendiliğinden kapımıza gelip beni buluyordu. Hepsi de bambaşka kişiliklere sahipti ve onları dışarı hayatından kopartmadığım için canları istediği zaman beni terk ediyorlardı. Mahallenin maskotu oluyorlardı onları herkes başka bir isimle çağırıyordu. Çakıl'dan önce çook minnakken aynı anda on beş tane muhabbet kuşumuz vardı. Onları babam büyütüyordu ve içlerinden sadece sarı olan ismini söylemeyi öğrenmişti "Çıtır Çıtır" diyip duruyordu. Daima benim kafama tüner benimle beraber dolaşırdı. O zaman dört veya beş yaşındaydım. Sonra onlara ne olduğunu bilmiyorum. Ortaokula giderken aralıklı zamanlarda üç tane muhabbet kuşum olmuştu. Onları uzun yaşatamamıştık ve o zamanlar henüz bir kuşa yarenlik etmenin inceliklerini bilmiyordum ve vakit geçiremediğimden dolayı çok bağlı değildim. Onlarla ailem ilgileniyordu. Fakat Çakıl benim gerçekten çok çok yalnız olduğum bir dönemde benim can yoldaşım olmaya gelmişti.Çok hareketli, çapkın, neşeli, yaramaz bir şey. Minnacık bedeninde gözleri mücevher gibi, parlak zeka dolu bakışları... Böyle bir şeyi kuş işte iki tane kanadı ve tüyleri var diyip nasıl geçebilir insan... İlk günler onunla uyudum onunla uyandım. Kafesine sarılarak uyuyordum beni sevsin bana alışsın diye. Hem uyanıkken de yanımdan hiç ayırmıyordum. Ders çalışırken sesli çalışıp ona okuma yapıyordum. Sesimi seviyordu. Şarkı söylememe, ninni söylememe bayılırdı.
"Çakıl.. Çakıııl!" diye diye hiç bıkmadan aynı tonda tekrar ede ede ona adını öğrettim. İsmini söylediğimde tüneğinin üzerinde pıtı pıtı koşarak olduğum tarafa gelip tellere zıplayıp beni öpmeye çalışırdı. Israrlı tekrarlarımdan sonra kendisi de konuşmayı öğrendi. Bir defa konuşmanın yolunu anlayınca diğer kelimeleri öğrenmesi daha kolay oldu. "Çakıııl, Aşkıım, Canım, Bebeğim, Çalıkuşu, Çarşı karşı, Çarşı kuşu, Okasa, Aayy!, Gel buraya, Bak!, Cici bebeğiiim, Aç kapıyı, Hahahaa!, Oy oy oyy!, I love you, Aaaa!" gibi bir sürü kelime ve nida öğrenmişti. Bunları da canı nasıl isterse uzatarak veya melodik şekilde söylüyordu. Hatta bazen sessizliğin içinde bir anda bağırır gibi sesini yükselterek "Aşkıım!" diye beni çağırmayı öğrenmişti. Öyle çağırdığında benden hemen cevap geleceğini biliyordu. Öğrenip unuttukları da oldu ve bunların yanında bir de poşet sesini taklit ediyordu. Bu en sevdiği seslerdendi çünkü ona göre tüm poşetlerde yem vardı, lezzetli bir sesti onun için. Poşeti duyduğu anda o da başlardı. Hapşırmamızı ve öksürmemizi de taklit eder biz öksürünce tekrar ederdi. Ve bir de benim gülmemi taklit ediyordu, ben güldükçe o gülüyordu o güldükçe ben gülüyordum. "Hııı?" diye soru sorar gibi nidalar yapardı. Özellikle uykusu olduğunda kafasını geriye çevirip tüylerinin arasına gömdüğünde kendi kendine söylenirdi ama ben ninni söylersem susup dalıncaya kadar beni dinlerdi. Kuşlar uyurken güvende olma duygusundan dolayı sevdiklerini dinlemek istermiş.
Gözlerimi kapattığımda gözlerini kapatırdı, çok kez bu şekilde onu kandırıp uyuttuğum olmuştu. Dudaklarımı öpücük atar gibi yaptığımda o da gagasını aynı şekilde oynatır ve öpücük sesi yapardı. Kafamı hafif sallayıp dans etmemi severdi. Hemen kendisi de dans ederdi kafasını sağa sola aşağı yukarı sallarken heyecana kapılıp hızla daire çizmeye başlardı. Piyano ve gitar sesine bayılırdı. Hemen neşelenirdi müzik dinlerken. Kalabalık ve yüksek seslerden hoşlanmazdı. İçine su konunca kuş sesi çıkartan toprak kuş şekilli düdükler vardır onların sesini taklit ederdi. Dans etmek en sevdiği şeydi. Bir de öpmek. Lakabı Spaydi idi çünkü tepesi aşağı örümcek adam gibi durup öyle öpüşürdü. Annemin köpeği Nazlı ile birbirlerini kıskanırlardı en çok sevilmek için yarışırlardı. Doğranan bir salatalığın kokusunu salondan bile alır, heyecanlanırdı. Heyecanlanınca göz bebekleri küçülür etrafındaki beyaz halka belirginleşir ve daha da heyecanlanırsa kanat çırpardı. İstediği bir şey olduğu zaman kafesin tavanından ters sallanır ve kanat çırpardı. Sofraya oturduğumuzda onun hakkını vermezsek salatalık için kafesteki yemliği bile yerinden söker, tepesi aşağı devirir, isyan ederdi. İstediği her şeyi anlatmasını bilirdi. Önceleri uçmayı çok severdi ama son yıllarda kafesten çıkmaktan hoşlanmıyordu. Kırmızı renkten nefret ederdi, beyazı çok severdi. Gagasını burnuma dayayarak öyle durmaktan hoşlanırdı. Ayaklarına dokunulmasından en başından beri nefret ederdi bu yüzden elimize asla alamazdık. Ama o isterse omzumuza gelir dururdu. Yanlışlıkla elimize gelse sanki biz tutmuşuz gibi bize sinirlenirdi. Ama parmağımla güreşmekten hoşlanırdı.
Kapıyı pencereyi aynı anda hiç açmazdım rüzgarda kalmasın diye. Geceleri ışık kapalı otururdum uykusunu alsın diye. Tv veya laptop sesini çok açmazdım rahatsız olmasın diye. Zaten rahatsız olunca sinirlenirdi söylenirdi bıcır bıcır bir şeyler mırıldanır homurdanırdı. Küçük prensimdi benim. Ders çalışırken sessiz olmam gerekse bile onun için piyano sesi açardım ya da tvde bir şeyler açıp kısık sesle dinlemesini sağlardım. Radyo 45lik dinlerdik beraber. Teoman ve Şebnem Ferah'ın seslerine bayılırdı. Pop müzik de severdi. Hayatımın her alanında yeri vardı. Annemlerin evine gelirken ardımda bırakmaz yanımda getirirdim. Mutfağa yemek yapmaya giderken benimle gelirdi. Yediğim her meyveden önce ona verirdim...
Bu yıla kadar hiç ama hiç hastalanmadı. Belki ufak üşütmesi hapşırması olmuştur. Ama öyle güçlü dinç bir kuştu ki asla hastalık kabul etmezdi. Annemler onun hapşırmasını ayırt edemezdi ötüyor sanırlardı ama ben anlardım. Onu en halsiz gördüğümde sadece sessiz kalıp tüylerini kabartmış olurdu. O zaman bilirdim ki üşümüş. Hemen sıcak tutardım. Hemen kendine gelirdi. Geçen aylarda evimi sel bastığını anlatmıştım. O zaman hayatında ilk defa çok kötü hastalandı. Veterinere götürdük. Veteriner kuşlardan anlamıyordu ama antibiyotik ve vitamin verdi. İlacı kendi içirememişti çünkü Çakıl el ile tutulmaktan nefret eder kaçardı. Panik atak geçirirdi tutulmak istemediği için. İlacı benim içirmenin bir yolunu bulmam gerekiyordu. En sevdiği şey ekmek, yumurta ve salatalıktı. Onlara damlatarak ilacı kandırarak yedirdim ona. Sıcak tuttum. Üç dört gün başında bekledim. Su içmesi için uğraştım. Parmağımı suya batırıp parmağımdaki damlaları içmesini sağladım. Yem yiyemediği için yumurta haşladım. Minik minik parmağımın ucuna yumurta koyup bir anne kuş gibi yedirdim ona. İlaçtan önce kusuyordu çok kötüydü. çok çok kötüydü. Ama toparlanmayı başardı. Virüs salgınından önce annemlere gelirken yanımda getirdim keyfi çok yerindeydi. Ama bir kez daha hastalandı. Daha çok vakit geçmemişti bile. Aynı süreci yine yaşadık. Yine toparlandı.
Ama geçtiğimiz perşembe günü yani ayın 11inde bir şeyler ters gitti. Sabah çok neşeliydi. Sabahları etraf aydınlık ve perdeler açık kalmışsa gün ışığıyla neşesini bulur ve beni uyandırana kadar konuşurdu. Ben uyandıktan sonraysa o tekrar uyurdu. Dışarıdaki kuşlara laf yetiştirirdi. Yine öyleydi. Dışarıdaki kuşlarla yarışıyordu. Ben uyanınca sakinleşti ve kahvaltı hazırlığında heyecanlandı. Salatalığını verdik ona da. Kahvaltıdan sonra sessizleşti. Sonra kustuğunu duydum. Kursağındaki yemleri kusarken etrafa fırlatıyordu. Panikle hemen yanıma aldım. Birkaç gündür ruh halim zaten kötüydü. Kabuslar görüyordum alakasız şeyler hakkında. Onu öyle görünce içimdeki sıkıntı bu yüzdendi demek dedim. Bu sefer daha kötü olduğunu anlamıştım. Çünkü.. Çünkü bu kez ilk defa tüneğinden düştü. Bir kuşun tüneğinden düşmesi kötüye işarettir. Bir kuşun kafesin dibinde dolaştığını görmeniz için onun deli olması lazım bundan nefret ederler. Kafesin dibine indiğini yalnızca düşen bir meyvenin peşindeyse görebilirsiniz ya da çok korkmuşsa. Çakıl bir meyvenin peşinde olsa bile kafesin kenarına tutunur kafasını uzatabildiği kadar uzatır meyveyi öyle alırdı asla yere dokunmazdı.
Çok korkmuştum. Elimize gelmekten nefret ederdi ama başka çarem yoktu onu elime aldım. Hiç kendinde değildi. Elimde onu ısıttım. Vitamin vermeye çalıştım, su vermeye çalıştım, kustuğu için bir şeyler yesin diye uğraştım ama bu kez hiçbir şeyi kabul etmedi. Nazlı da çok endişelenmişti gelip gidip onu izliyor kontrol ediyordu. Sonradan düşündüm de sanırım felç geçiriyordu. Önce midesi mahvoldu. Sonra ayakları tutmaz oldu. Sonra elimin içinde sanki bir kalp tutuyordum. Kalbi pıtır pıtır atıyordu. Korkmasın diye ona ninni söyledim. Sakinleştirdim. Yavru bir kuşun annesini çağırması gibi iki üç kez ses çıkartabildi. Sonra kalbi durdu. Melek oldu benim minik prensim. Nazlı onun gittiğini hemen anladı. Nasıl anladı bilmiyorum ondan bir anda korkup geriye doğru sıçradı ve panikle havlamaya başladı. Çakıl'ı bir prens gibi erik ağacının altına gömdük.
Kaç gündür kendimi yeni toparlayabildim. Belki bir kuş için üzülmek çoğu kişiye anlamsız gelebilir ama o benim bebeğimdi. Kahvaltıda salatalık yerken onun artık olmadığını unutup yanlışlıkla onun için ayırıyorum veya pencereden rüzgar girdiğinde üşür diye tam düşünecekken artık olmadığı aklıma geliyor. Dışarıda kuşlar öterken cevap vermesini bekliyorum fark etmeden kafesinin olduğu yere dönüp bakıyorum.. Sesini özledim. Resimlerine bakamıyordum bugün bakabildim. Onu hep mutlu yaşatmaya çalıştım. Daima yanımda olup bana arkadaşlık etti. Bu yazıyı da onu hatırlamak ve unutmamak için yazıyorum..


