9 Eylül 2017 Cumartesi

Neler Oluyordu?



  Bir harabenin içinde dolaşıyorum. Eskimiş bir zamanın hatırasını yaşatan yıkıntı halinde duvarlar mevcudiyetlerini koruyabildikleri ölçüde iki yanımda yükseliyor. Zaman hep doğadan yana. Sarmaşıklar ve yosunlar dört bir tarafımda taşların arasındaki çatlaklardan fışkırıp yeşil bir örtüye dönüşmüş. Zeminin ve duvarların varlığını bitkilerin yer yer bıraktığı boşluklarda pürüzlü gri taşların belirmesinden anlıyorum. Sonbaharda olmadığımız halde yerde rüzgarla birlikte dönen kurumuş yapraklar bileklerime çarpıp duruyor. Adımlarım tedirgin. Adımlarım usul usul. Koridorda öylece ilerliyorum. Tavandaki bazı boşlukları fırsat bilip içeriye sızan gün ışığı bitkileri yeşilin her tonuna boyuyor. Gölgelere bakmıyorum. Birini arıyorum. Buraya getirilmiş. Çünkü burası bir harabe olsa da aslında bir hastane olarak kullanılıyor. Ama etrafta kimse yok. Böyle bir yerin neden hastane olarak kullanıldığını bilmiyorum. Buna sebep olan bir şey mi vardı? O sırada sadece arkadaşımı aramaya devam ettim ve fazla düşünmedim.

  Kapı olduğunu tahmin ettiğim bir boşluğun önünde durduğumda içeride arkadaşımın olduğunu anladım. Onu tam olarak göremiyordum. İçerisi sıcak bir buharla kaplıydı ve dışarıda olmama rağmen yüzüme çarptıkça nefes almamı engelliyordu. İçeriden bir hemşire çıktığında onun iyi olup olmadığını sordum. Saçlarını ensesinde küçük bir topuz yapmış, sarışın, minyon tipli ve genç bir kadındı. 

  "Size söylesem daha yararlı olur. Onunla ilgilenmelisiniz."

  Dedikten sonra beni karşı duvardaki bir yarığa ilerletip dışarıda bir yönü işaret etti. Yüksekteydik. Hatta bir uçurumun kıyısında duruyorduk. Karşıda boşluktan sonra bize bakan başka bir uçurum vardı. Uçurumun kenarında zemini ve korkulukları ahşaptan bir platform duruyordu. Altındaki boşluğa düşmemesi için tabanın altından çapraz tonozlarla desteklenip kıyısında durduğu kaya duvara sabitlenmişti. etrafında pek çok ağaç yükseliyor ve ardındaki yolun nereye gittiğini görmemi engelliyordu. Üzerindeki tek şey bir otomatik veri aktarım makinesiydi. Öyle bir şeyi böylesine saçma bir yere koymayı kim akıl etmiş diye düşünürken hemşire "Oraya gittiğinde makineye doğru ilerlerken görmemesi gereken bir şey görmüş. Şoka girmiş. Yanlış zamanda yanlış yerdeydi. Yaşadığı travma psikolojik olarak onu çok etkiledi. Biz onu kaynak suyu ve buharla tedavi ettik artık gitmeye hazır fakat yanında olup ona destek olmalısınız." diye açıkladı. O sırada neden kahkaha attığıma anlam veremedim. Delirmiş olmalıydım. Ama yaralanmamış olduğuna sevinmiş ve bu yüzden saçma bir tepki vermiştim anlaşılan. Kahkahadan dolayı kendime öfke duyarak toparlandım. Sonuçta yaralı olmasa bile ciddi bir olay yaşamış olan arkadaşımın bana ihtiyacı vardı.

  O sırada odadan dışarıya çıkan arkadaşımın sesimi duyduğunun bilinciyle ondan özür diledim ve iyi olduğu için mutlu olduğumu söyledim. Arkadaşım (Ç) ilk başta hiçbir tepki vermedi ve sonra da bana sarılıp bir süre öylece kaldı. Ona her şeyin geçtiğini artık yanında olduğumu söyledim. Ve o tuhaf hastaneden dışarıya çıkış yolunu aradık. Dışarıya çıkabildiğimizde hava kararıyordu. Geniş asfalt bir yol sol yanımızdan ileriye doğru uzanırken yolun iki tarafında ağaçlar yükseliyor onların gerisinde yer yer boş araziler ve ormanlar yer alıyordu. Nerede olduğumuzu bilmiyorduk. (Ç) ileride bizimle aynı yönde koşarak uzaklaşan insanlara bakıp "Neler oluyor?" diye sordu. Fakat buna verebilecek bir cevabım yoktu. Ardımızdan bize hızla yaklaşan birinin adımlarını duyduğumuzda dönüp kim olduğuna baktık. Adam yanımıza geldiğinde duracağını sanıyorduk ama o bizi geçip yoluna devam etti. Arkasından bağırıp neler olduğunu sorduk. Adam İngilizce "Kaçın!" diye bağırdı. Gökyüzünün kızılı karanlık bulutlarla parçalanmıştı. Artık uçak sesleri işitiliyordu. Tehlikede olduğumuzu anlamamız için başka bir işarete gerek yoktu. Koşmaya başladık. Yol ileride sağa doğru kıvrılıyordu. İnsanlar da o yönde epey ilerledikten sonra ağaçların arasında gözden kaybolmuştu. Onları takip etmeye çalıştık.

  İnsanları en son gördüğümüz yere kadar gelince ağaçların arasına girmekte tereddüt ettik. Bu sırada biraz daha ileride bir otomatik veri aktarım makinesi olduğunu gördük. Teknoloji enteresan şeydi.  Bu makinelerde var olmuş bütün bilgiler araştırılabilği  gibi telefon da edilebiliyordu. Koşup yardım istemek amacıyla makinenin çalışıyor olması için dua ederek ekrana baktık. Dikdörtgen uzun bir kabin içerisine yerleştirilmiş cihaz garip sesler çıkartırken mavi bir ışık saçıyordu. Bizden kimlik ve bazı bilgileri istiyordu. Ama istediği şey bizde yoktu. O sırada birinin bize seslendiğini duyduk. Bu başka bir arkadaşımız olan (D) idi. Onun burada olduğunu bilmiyorduk. Bize gri bir kart uzattı. Bu makineleri kullanmak için gerekli olan kimlik kartıydı ve herkeste bulunmuyordu. (Ç) kartı alıp makinenin üzerindeki okuyucuya tarattı ve geri verirken yere düşürdü. Ben eğilip kartı yerden alırken üzerinde Çince harflerle Türkçe bir isim yazdığını sandım. Fakat tekrar bakınca Jin Hanu yazdığını gördüm. (Ç) ile kafamız karışmıştı (D) ne zamandan beri Japon veya Koreli diye sorduk birbirimize. Bu gizli bir bilgi olmalıydı. (D) bir ajan olmalıydı. Arkadaşım (D)nin yüzüne baktığımda sorun olmadığını işaret eder şekilde omzunu silkip başını sağa sola salladı. Sonra makineden birilerine ulaşmayı başardık ve koordinatlarımızı gönderip yardım istedik. Gökyüzünden uçaklar gelip geçiyor ve şimşek gürültüsüne benzer sesler duyuluyordu. Uçakların bizi görmesini engelleyen tek şey üzerimize eğilen ağacın sık yapraklı dallarıydı. Ama artık yardım geleceğini biliyorduk ve birbirimizin yanındaydık...


Not: Bir rüya hikayesi dahaaa :D

S..

0 Düşünseli::

Yorum Gönder

Öyle okuyup kaçmak olmaz sevgili okur, fikrini belirt, bir selam et, bir ses ver, çekinme :)

Not: Yorum yaparken lütfen Türkçemizi koruyalım.

^.^"