24 Temmuz 2017 Pazartesi

İsmi Lazım Değillere


  Ay sırf inadına sen şunu yapamazsın diye düşündükleri her şeyi yapmaya çalışıyorum. Sırf inat olsun diye trafik ve araç fobim olmasına rağmen toplu taşıma kullanmaktan geri kalmıyorum. Sen kim oluyorsun da benim neyi yapıp neyi yapamayacağım hakkında fikir yürütüyorsun kim olduğu umurumda olmayan şahıs. Erişilebilirlik sağlamak çok da zor, çok da aman tanrım bir şey değil. Biraz okuyun araştırın ve kafa yorun. Dünyada neler neler oluyor biraz kafanızı kumdan çıkartın da bakın. İnsanlar atomu bırakmış atom altı maddelerle dans ediyor siz hala düşünme eylemini bile gerçekleştirmekte güçlük çekiyorsunuz. Herkes birbirini suçlayıp ötekinden bir şey beklemeye meraklı. Sonra da ah keşkeler, günümüz şartlarılar, bir gün inşallahlar uçuşuyor havada. Kusura bakmayın kimsenin keyfini bekleyecek zamanım yok. Ya değişirsiniz insan olmanın gerçek manasını taşıyan varlıklar olursunuz ya biz sizi zorla değiştiririz veyahut laftan sözden ibaret kalmaya o kadar niyetliyseniz az öteye gider gölge etmezsiniz.

23 Temmuz 2017 Pazar

Günlerden Bir Gün


  Günlerden Pazar ama sanki final arefesi ve dolapta puding yok. Puding önemli şey blog. Bir kere bitterli olacak ve sadece sınav döneminde veya kutlama gerektiren zamanlarda yenecek. İnsanlarla olan sınavlar kafamızdaki diyetisyenin onayıyla buna dahil edilebilir pek tabii. Ama mesele bu değil şimdi.

  Buraya sürekli upuzun veya anlamlı şeyler yazacak değilim kendine gel blog. Zaten sinirliyim. Bak bu halimi pek göremezsin. En iyisi birisi bana yavru bir kedi bulsun sinirlerimi topraklamak lazım. Kötü enerji birikince kimi çarpacağı belli olmuyor. Buna ben de dahil. Fakat bu gün iyi dayandım kabul etmelisin. Kimse tutmayacağı sözler vermesin kimse de sözünde durmayan birine bir daha güvenmesin. Bu da bu günün mesajı olsun.

  Susmak da bir eylem ve tepkidir.
  Anlayana.
  O kadar.

  S..

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Bu Gün

Stel

Ah bu gün ne kadar da geceydi kadın.
Saçlarında solmuş güneşten tacı.
Gülüşü buruk bir hüzün.
Adımları yorgun bakışları süzgün.
Ne de telaşlıydı bu sabah kalbi.
Mavi bir pencerede gül.
Gülden düşen bir yaprak.
Seher vakti bir yıldızın gölgesi.
Gözleri gökyüzünde elmas tanesi.
Ah bu gün ne kadar da sessiz.
Ne kadar suskun rüzgar.
Zaman ne kadar da durgun bu gün.
Yol hiç bitmiyor.
Bitmiyordu gün.



17 Temmuz 2017 Pazartesi

Eski Kasetler


  Eskiden insanlar sevgilerini göstermek, hediye vermek, özür dilemek veya anı biriktirmek için kaset doldururlardı. Ben de o geleneğin son evrelerine şahit olmuştum. Küçüktüm o zamanlar. Ama bilenler bilir ben üç yaşıma kadar olan şeyleri kopuk sahneler eşliğinde çok iyi hatırlarım. Hafızamın tek mükemmel olduğu şey de anılardır zaten hiçbir zaman derslerimde tarihler veya formüller konusunda bu kadar yetenekli olmadım ne yazık ki :) Dayımın ortaokul zamanlarında bir çok kaset doldurduğuna şahit olmuştum. Nasıl yapılacağını bana da öğretmişti. Teyzem bir çok arabesk kaset doldurup kendi kendine dinlerdi. Ben de bir sürü kayıt tutmuştum benim için çok eğlenceli ve bilimsel bir şeydi. Kahverengi şeridin üzerinde şarkıların nasıl da yer aldığını anlamaya çalışmak zaman geçirmek için iyi bir yöntemdi.

  Az sonra bu sayfanın altında paylaşacağım şarkı dün hastaneye giderken radyoda çalıyordu. Aracı kullanan dayımın anneme "Bu sana özür dilemek için verdiği kasetteki şarkı değil mi?" dediğini duydum. Heyecanlanmış, nostalji merakıyla gözleri ışıldamıştı. Annem mutluluğunu pek belli edemeyen insanlardandır. Sevindiği zaman gözleri dolar, sesi titrer, yüreği çarpar onun. Ne diyeceğini de bilemez. Bir an şaşırdı "O mu sahi?" dedi. Onlar hatırlamaya çalışıp konuşurken "Ne kaseti o?" diye atıldım hemen aracın arka tarafından. Dayım net cevap vermek istemedi. Hemen rahatlattım çekinecek bir şey yoktu ki ortada "Biliyorum ben babamın neden özür dilediğini. Aman canım geçmiş işte." dedim. Kasetin nerede olduğunu bilmek istiyordum tek derdim buydu o sırada. Bana ait olmayan bir anıyı bir anda sahiplenmiştim. O anıyı korumak benim vazifem gibiydi. Bana miras kalmış, koruduğum sürece yaşayacak bir şeydi. Muhtemelen ne olduğunu bilmeden eskiden bir çok kez o kaseti dinlemiştim. Şimdi bulup bir kez daha dinlemek istiyordum.

  İşte bu o şarkı...

Hazal-Sevdalım

 

13 Temmuz 2017 Perşembe

Güneşin Hatırı Kalmasın


  Belki de bir gün yeniden görürüm seni. Karabuğday tarlasının ortasında çiçekler henüz açmışken. Hafif bir meltem eserken şarkı söylersin. Belki de naif bir şiir okursun. Sesini yeniden hatırlarım. Hatırlamakla kalmaz duyarım ta yüreğimde, yüreğimle. Belki bir akşam vakti denize inen sokaklarda koşarken bulurum seni bir çakıl taşının mavisinde. Mavi deniz sağ olsun. Martılarla sohbet eder balık tutarız nihayetinde. Çay içer simit yeriz. Gün dökülür avuçlarımızdan. Güneşin hatırı kalmasın bir şiir de ona yazarız. Belki gülüşünü bulurum gün batımında bir köşebaşında. Çocuklar koşar yokuş aşağı ellerinde uçurtmalar. Elimde uçurtma koşarım peşinden rüzgar arkamda. Bir yaz akşamı bulurum seni düş kapanında. Düşlerimiz düş ağacında, ipek böceği kozasında. Kayan yıldızların düştüğü bir göl aynasında gözlerini görürüm. Gözlerin gözlerim olur uyanırım en sonunda. Eski bir saat durduğu anda. Yeniden görürüm seni.

  S..

9 Temmuz 2017 Pazar

Bir Deli Mavi Çakır

kumsal

Gün nasıl da ağırlaşır.
Nasıl bir ağıt tutturur rüzgar.
Issız deniz köpürür çalkalanır.
Ne bir gezgin ne bir balıkçı teknesi,
Ne de hırçın bir kuşun kanat çırpan sesi.
Yalnızca bulutların parçalanışı doldurur geceyi.
Tanrıçanın usul usul adımları.
Dolaşır fırtınada tüm kıyıyı.
Güneş yeniden doğana dek.
Çağırır ışığın adını arar durur hep.
Gökler öfkeli, kırgın, üzgün.
Gökler bir deli mavi çakır.
Bir akıl tutulması bir düş kapanı.
Anlık bir kalp durmasıydı ömür.
Yorgun bakışları eskimiş zamanın.
Düşer toprağa gözlerinden,
Bir katran bir keder.
Bir yakarış çınlatır yedi katı.
Kopar usul bir kıyamet.

S..

8 Temmuz 2017 Cumartesi

Günlüğümsü Kafa Karışıklığı



  Zaman zaman burayı günlük gibi kullandığım doğru sevgili blog. Aslında tam olarak günlük de sayılmaz. Daha çok kafamdan geçen düşünce trenlerini durdurmak için kullanıyorum diyelim. Neden blog yazdığımı, daha doğrusu neden yazdığımı hala bulamadım. Üstelik üniversiteye başladıktan sonra eskisi gibi buralara uğrayamaz oldum. Sevdiğim çoğu blog kapandı, yazarları kayboldu. Geri dönenler olduysa bile yeni isimler ve yeni adreslerle onları bulmam zor. Zaman zaman eski dostlar yorumlarla bana ulaşıyor, arka planda eski günleri yad edip sohbet ediyoruz tabi. Neyse ki çok sevdiğim ve hala hatırladığım gibi var olmaya devam eden bloglar da var. Bir gün onlar da kaybolursa diye korkuyorum.

  Hepimizin buradan başka hayatları da var elbette. Kendi koşuşturmacalarımız arasında bunaldığımız, kaçmak istediğimiz anlar oluyor. Bazen ne film izlemek ne de kitap okumak yetmiyor. Çünkü zihnimiz zaten yorgun, zaten yaşamımızın etrafımızı saran pençeleri tarafından çekiştirilip duruyor. Bu nedenle blog en azından benim için büyük bir rahatlama kaynağı oluyor. Sık sık yazamıyorum, son zamanlarda düzenli gelip okuyamıyorum. Fakat kimi zaman kısacık bir süre de olsa buraya uğrayıp sevdiğim bir blogun hala yerinde olduğunu görünce gülümsüyorum. Yorum yapmadan da olsa en son yazılan birkaç yazıyı okuyup kaçıyorum. Yazar arkadaşlarımla aynı filmleri mi izlemişiz, hangi kitabı önermişler bu hafta, acaba bu akşam ne yemek yapacaklar bana da fikir olsa, demek yine müzik zevklerimiz birbirini tutmuş diye kendi kendime konuşarak okuyorum yazıları. Burayı bu kadar çok sevmemin nedeni herkesin rahat ve kaygısız bir şekilde yazıp yorumlara cevap verirken samimi ve saygılı bir ortamın korunması sanırım. Bazen bir blogda bir yazı altında yapılan sohbetleri de okuyorum. Sonra dayanamayıp ben de katılıyorum. O kadar eğleniyorum ki yorum yaparken. Çünkü birbirine alışmış, birbirinin dilinden anlayan insanlar olunca sanki kırk yıldır tanışıyormuşuz gibi, kimse konuşmayı bırakıp gitmek istemiyor.

  Önümüzdeki dönem 3.sınıfa başlıyorum. Bilenler bilir arkeoloji benim astronomiden sonra istediğim en mantıklı bölümdü :) NASA'ya davet edilen bir uzay bilimleri araştırma uzmanı olamıyorum belki, belki uzaylı inceleme fırsatını kaçırdım ama ben de zamana dokunur, bir zaman gezgini olurum dedim. Yine de bir uzaylı fosili bulma imkanım var gibi ne dersiniz? hahah :) Ailem hala hobi için bu bölümü okuduğumu sanıyor olmalı. Ama ben gerçekten de zamana dokunan bir insan olmayı hedefliyorum. Gerçi bölümü seçerken arkeolojinin de kendi içinde bölümlere ayrıldığının bilincinde değildim. Her şeyin bir arada olmasını beklemem hakikaten komikmiş. Protohistorya, klasik vb. şeklinde ayrılıyormuş meğerse. Ben klasik arkeoloji okuyacağımı sonradan fark ettim. Aramızda kalsın. Neyse ki kendisini sevmek için oldukça hazırdım. Konumuza dönersek, okula başladığım zamanlarda her şeye alışmam biraz zor oldu ama çabuk uyum sağlayan biriyim blog. Bu konuda yetenekliyim. En zoru insanlara alışmak oldu. Çünkü ben geç başladığım için son dönem öğrencileri bile benimle yaşıt değildi. Neyse ki ruhum hep benden dört beş yaş küçük olduğu için ve zaten yüzüm gözüm kız kardeşimden ufak olduğumu düşündürüp beni sinir ettiği için uyum sağlayabildim. Diş tellerimin katkısını da es geçemem, beni gençleştiriyorlar ^.^

  Elbette ikinci bölümünü okuyanlar, emekli olup yeniden okuyanlar veya dönemi uzadığı için hala okumanın tadını çıkaranlar var. Fakat bunlar benim gibi istisna. Yaşıtım olan çoğu insan artık iş güç sahibi olmuş. Öğretmenliğinin ikinci yılında olanı mı dersin araştırma görevlisi olanı mı dersin, avukat olup savcılık sınavına hazırlananı mı dersin... Ki kız kardeşim de bu yıl mezun oldu ve avukatlığına başlayacak falan... Neyse işte konu anlaşıldı bence. Benim kardeşlerim sınıf arkadaşlarımın yaşındayken bu kadar sorunlu günler yaşamadılar ve yaşamadım blog. Bazen durup şöyle bir uzaktan izliyorum neler yapıyorlar diye. Aklım almıyor bazı şeyleri. Ya ben yaşlanıyorum ya da dünya çok değişmiş. Bir sınıf gezisinde sit alanında az daha yangına sebep olanı mı dersin, kaç yaşında (neredeyse dede) olup ören yerine bilinçli bir şekilde zarar vereni mi dersin... İlk yıl hocaların hepsi bizden bu yüzden nefret etmiştir eminim. Sanırım bu sebeple de bizimle geziler düzenlemek istemiyorlar. Oysa uygulamalı ve yerinde görerek eğitim yaparız diye çok heveslenmiştim. Gerçi gidilecek yerlere ulaşma konusunda da sorun yaşıyorum ya neyse. Yine de birkaç tane anlaşabildiğim, ne yaptığının bilincine varmış, olgun arkadaşım var da sınıfın durumunu kurtaramasak bile bir şeyler yapmaya çalışıyoruz.

  Yapmayı istediğim şeyleri kafamda sıraya koyup duruyorum blog. Hepsi de zamanın elinde olan şeyler. Sabırsız bir kişiliğim olduğu kadar inatçı ve istediğim şeye odaklanıp onu başarana kadar ilerlemeye devam eden biriyim. Bu da haliyle yorucu olabiliyor. Gelecekte ne kadar başarılı olabileceğim hakkında en ufak bir fikrim yok. Sadece devam ediyorum. Bir şeyler yapıyorum. Planlarımı kafamda sıralıyorum bir kez daha. Hayatımın tüm kontrolü benim elimde olsaydı sanırım hiç korkum olmazdı. İnsanların ruhlarına bağlı iplikler olduğu söylenir. Kader iplikleri. Tıpkı bir kuklanın bedenine bağlı olanlar gibi. İnsanların çoğu iplikleri kendi elinde tutar. Ama ben bir kısmını düşürmüş olmalıyım. Ben bir tarafa çekiyorum ipleri tanrı öbür tarafa sürüklüyor sanki. Bu yaz tatilini önceki gibi hastanede geçirmiş olmam da depresif bir ruh halinin eşiğine sürükledi beni. Umarım gelecek yaz her şey daha iyi olur. Kazıya gitmek istiyorum ben. Bu konuda bir an için gerçekten heveslenip sonra tekrar üzülüyorum. Kazı alanı bana uygun şartlar taşımıyor. Kazı evinden hiç çıkmadan yapabileceğim işler var mı bunu da bilmiyorum. Hocalarla bu konuyu konuşmayı denedim ama pek faydası olmadı. Ne var yani bulunan şeylerin raporunu tutsam çizimini veya yıkamasını yapsam? Bunları alana inmeden yapabilirim öyle değil mi? Ama Kazı evlerini bile basamaklı yapmışlar blog, insaf. Toprak üstünde bana yer olmadığına karar verdim işte bu yüzden su altına ineceğim. O alanda ilerleyeceğim. Son zamanlarda aklımı meşgul edip beni çıldırtan konu bu işte. Sensei tarafından eğitilen bir grup ninjanın en zayıfı, halkanın en dış tarafında kalanı gibiyim. Ama hep o gözden kaçan ninja herkesi kurtarır. Hedefime bir ninja gibi ilerleyeceğim blog. Sabırlı olmayı da öğreneceğim.

  Bu arada ne diyordum? Neden yazdığımı bilmiyorum. Evet. Geçtiğimiz dönem sanat felsefesi dersi de bu konuda kafamı iyice karıştırdı zaten. Evlerimize astığımız bir tablo, telefon kılıflarımızın rengi, paylaştığımız fotoğraflar, müzikler, takılarımız, gezdiğimiz yerlerde yaptığımız mekan bildirimleri... Bunları neden yapıyoruz diye sorgulamama neden olan ders sayesinde epey düşündüm. Elbette bir cevap bulmama yetecek bilgi donanımım yok. Bir insan neden kitap, şiir veya hikaye yazar? İşlediğimiz bir konu bunu epey kafama takmama neden olmuştu. Bu sorunun kesin net bir cevabı olamaz. Olmamalı. Neden şiir yazdığımı neden kitap yazdığımı  gerçekten bilmiyorum. Bildiğim tek şey yazarken çok eğlendiğim. Bir sahneyi yazıyorum ve mükemmel olana kadar o sahne üzerinde oyunlar oynuyorum. Sahne tamamlanınca büyük bir heyecanla baştan okuyorum. Karakterler gerçekten yaşıyormuş hissi veriyorsa, sahneyi izliyormuşum gibi hissediyorsam bu bana keyif veriyor. Kafamda çok fazla kurgu dolaşırken bunları bir yere kaydetmemek kayıp gibi geliyor bana. Yani eğer bir sebebim varsa muhtemelen sadece eğlenmek için olmalı. Galiba sadece oyun oynayan bir çocuk gibi davranıyorum.

  Bu yaz benim için oldukça bunaltıcı geçerken penceremden görünen denizi uzaktan izliyorum. Ruhum denize koşmak için çıldırıyor. Fakat en azından bilgisayar başında vakit geçirmek için bahane yaratmış oldum. Her yaz hastanenin kapısından girmeyi başardığım için kendimi tebrik ediyorum. Bu sayede yarım kalan bir çalışmayı tamamlayabilirim. İstediğim resimleri çizebilirim. Gelecek dönem için bilgi toplayıp ders çalışabilirim. Zamanın boşa gitmemesi için yazabilirim.

  Dediğim gibi bu yazının da bir amacı yok. Hiç silmeden aklımdan ne geçiyorsa yazmak üzerine başlattığım bir post oldu. Burada durmazsam da sonu gelmeyecek. Yine yazarım ben blog. Sen buradasın nasıl olsa.

S..