9 Kasım 2011 Çarşamba

~Mahzen Bölüm 5~


Öneri: Bu hikâyeyi okuduktan sonra, karanlıkta arkanızı kollayın…
Esin kaynağı: Bir rüya :)
Mahzen
Bölüm 5:


Sacred 2 - Fallen Angel - Soundtrack 01 Main Menu Theme

Ölüm oyununun başlamasıyla birlikte harekete geçmiş ve düşmanı en son gördüğümüz yerin yakınlarına kadar ilerlemiştik. Burada sis hemen hemen dağılmıştı, muhtemelen büyücülerden birisinin işiydi bu. Yine de adım attığımız yeri görmek oldukça güçtü zira sık dokulu ağaçlar ay ışığının yere inmesine izin vermiyordu. Biz karanlıktaydık, güvendeydik; düşmansa… ne diyebilirim ki meşalelerin altın sarısı ışığı yüzlerinden ne güzel de yansıyordu öyle!
Saklandığımız yerden gördüğümüz ve işittiğimiz kadarıyla ortama tam bir kargaşa hâkimdi. Herkesten ayrı bir ses çıkıyordu. Gelenlerden birkaçı -oldukça yüreksizdiler ve anlaşılan buraya zorla getirilmişlerdi- ortamdaki bağrışmaların da etkisiyle dehşete kapılmış ve ellerindeki silahları boş boş çevreye ateşlerken kendi paylarına düşen kurşunun hepsini harcamışlardı. Etrafa saçılan kurşunlardan birisi orta yaşlı, saç ve sakallarından yüzü görünmeyen Viking kılıklı bir adama denk gelmişti. Anlaşılan vurulan adam sevilen veya önemli biriydi ki herkes susmuş ve onun başında toplanmıştı. Anlayamadığımız birkaç mırıldanma ve öfkeli sesin ardından iki kişi omuzundan yaralanan ‘Viking’i alıp geri dönüş yolunu tutmuştu.
İnsanlar telaşlı ve öfkeli bir şeyler konuşurken, bir kişi yüksek bir ağaca çıkmış elindeki bıçakla bir şeyler kesiyordu. En sonunda dikkatimizi topladığımızda ağaca tırmanan genç adamın ‘kafesağ’ı yere indirmek amacıyla orada olduğunu anlamıştık ve aynı zamanda ağa yakalanan iki kişinin en başından beri hiç susmadan çığlık atıp yardım istediğini de fark etmiştik. Sarmaşığın keskin dikenleri bedenlerini delik deşik etmişti; bedenlerinden akan kan, kıyafetlerinin neredeyse tamamını ıslatmış, elleri ve yüzleri kanlar içinde kalmıştı; açılan yaralardan içeri giren zehir ise sürekli acı dolu çığlıklara sebep oluyordu…
İki genç hayatın canlı canlı eriyip gidişini izlerken ‘Tanrım, biz ne yaptık… Nasıl bu kadar vahşice bir şey yapabildik?’ gibi düşünceler aklımda takla atıyordu. Ancak yapabilecek başka bir şeyimiz olmadığını da biliyordum zira ailemin ve gelecekteki onca insanın hayatı söz konusuydu.
Sonunda kafesağı yere indirmiş ve kendilerine dikkat ederek iki genci sarmaşıklardan kurtarmışlardı. Zehir, tıpkı bir salyangozun suda erimesi gibi bütün organlarının kavrulmasına ve yavaşça erimesine yol açıyordu. Sarmaşıkların tek özelliği bu değildi elbet: zehirle birlikte kana karışan bir madde kanı sıvılaştırıyor, pıhtılaşmasını ve yaranın kapanmasını önlüyordu. Kan kaybediyorlardı…
İki genç bağırmayı bırakmıştı. Şimdi sadece titriyor ve su istiyorlardı. Muhtemelen ateşleri de vardı ve köylüler onlara su verme gafletine düşmüşlerdi. Bütün bu olanlar onlarla birlikte gelen cadı ve büyücülerin umurunda bile değildi; insanları uzaktan seyrediyor ve göz göze geldikleri kişiye korkutucu birer bakış fırlatıyorlardı.
Çok geçmeden, zehrin kurbanlarından birisi son nefesini vermişti. Diğeri ise bilincinin sınırlarını zorlayarak “Ölmek istemiyorum… Lütfen yardım edin, ölmeme izin vermeyin. Bırakmayın beni, ölmek istemiyorum!” diye histerik bir şekilde yalvarırken bir yandan da uyanık kalmaya çabalıyordu. Herkes, şaşkınlığın ve bir şey yapamamanın verdiği korkuyla yerdeki genci izlerken; içlerinden biri öne çıkmış, sırtındaki eski tüfeği aniden eline alarak “Üzgünüm evlat” dedikten sonra gencin göğsüne ateşlemişti…

11 Mayıs 2011 Çarşamba

~ Mahzen Bölüm 4 ~


Öneri: Bu hikâyeyi okuduktan sonra, karanlıkta arkanızı kollayın…
Esin kaynağı: Bir rüya :)

Mahzen
Bölüm 4:
  “Kendi zamanımıza mı, Tanrı aşkına söyler misin ne demek oluyor bu?” Dayım öyle öfkeliydi ki, eğer karşısındaki bir erkek olsaydı cadı olmasına aldırmaz yakasına yapışırdı. Jean ise karşısındaki iri yarı adamın öfkesini görmezden gelerek sabırla açıkladı “Bu evin bulunduğu yer, bir anomalinin içinde kalıyor. Yani, bir zaman kırılma noktasındayız. Size şöyle açıklayayım; zaman bir ‘S’ harfi gibi sonsuza dek kıvrılarak akar. Bazen bir yerde bir kırılma, bir wormhole yani uzay-zaman anomalisi ortaya çıkar ve o nokta zamanın kıvrılan nehrinden etkilenmeden düz bir şekilde yol alır “$”. Bizim içinde bulunduğumuz anomali 19.yy’ın başları ile sizin zamanınız arasında, aynı anda, aynı yerde, farklı tarihlerde var olmakta. Yani bu konuda uzmanlaşmayan biri 1862’de arsamın sınırlarına adım atıp, geri dönmek istediğinde kendini 2000li yıllarda bulabilir…
Beni ve bana bağlı olan her şeyi korumayı kabul ettiğinizde, güçlerim sayesinde anomaliyi istediğim gibi bükerek sizi zamanda geriye, 1657 yılına, evin yakılarak yok edilmesinden 2 gün öncesine getirdim. Geri dönmenizi de yalnızca ben sağlayabilirim.”
Demek kurt delikleri, uzay-zaman kırılmaları, zamanı ve mekânı bükerek yolculuk yapma saçmalıkları… hepsi gerçekten mümkünmüş. Bu durum eşyaların bazen çalışıp, bazen çalışmamalarını; sürekli değişen hava olaylarını ve anlayamadığımız şekilde kısalan ya da uzayan günlük zaman dilimlerini açıklıyordu.
Zamanda yolculuk yaptığımız ve bir anomalinin içinde bulunduğumuz gerçeği, saçma sapan hareket eden pusulamızla birlikte tüm kanıtlarıyla ortadaydı. Peki, neden eski yaşamımızla ilgili fazla bir şey hatırlamıyorduk? Bunun cevabı sormamıza gerek kalmadan gelmişti.
“Zamanda yolculuk yapmanın çok fazla tehlikesi ve daha da fazla yan etkisi vardır. Hafızalarınızla ilgili sorun da bunlardan yalnızca bir tanesi. Ama endişelenmeyin, sizi getirirken hafızalarınızı korumayı başarmıştım. Şu anda her bir anınız benim bilincimde ve güvende. Onları sadece sizi tekrar kendi zamanınıza gönderirken, saf enerjiye dönüştüğünüzde iade edebilirim.”
Hay bin kuantum! Jean’ın bu açıklamasından sonra, bir daha bir şeye şaşırırsam kendi kendime yumruk atacağıma söz vermiştim. Dayım “Biz seninle ilgili bir şeyleri korumayı kabul etmedik. Böyle bir şey hatırlamıyorum, ne demek oluyor bu?” diye sorduğunda ben de böyle bir şey hatırlamadığımı düşünüyordum.
“Kendi zamanınızda bu evi satın aldığınızı hatırlıyorsunuz değil mi?” Jean’ın sorusuna başımızı sallayarak cevap verdik: Evet…
“Peki, sözleşmeyi iyice okudunuz mu?”  Bu, cevabını bildiği bir soruydu. Her ayrıntısını dikkatlice okumuştuk.
“Öyleyse, evin maneviyatını ve içindeki her şeyi korumakla ilgili olan maddeyi de hatırlıyorsunuzdur.” Tanrım… Farkında olmadan bir cadıyla anlaşma mı imzalamıştık yani? Demek Amelie ‘…buraya gelip, bana yardım etmeyi kabul eden de sizsiniz…’ derken bundan söz ediyormuş.
“Bizi kandırdın, bu yaptığın doğru değil. Bu durumda sana güvenmemizi nasıl beklersin bizden?” Yengem bir eli karnının üzerinde, diğeri havada hesap sorarcasına ileri atılmış, dayımsa onu kendine çekerek korumaya çalışmıştı.
“Ben asla yalan söylemem!” Sinirlendiği zaman bunu hem sesiyle, hem de ortamdaki ışıkları karartıp, etrafında doğal olmayan bir esinti çıkararak belli ediyordu. “Sizi kandırmadım. Sadece, bazı şeyleri vakti gelinceye kadar gizledim hepsi bu.” Sözlerinin sonuna doğru sesi eski sakin tınısına dönmüş, çevresindeki esinti ve karanlık geldiği gibi birden kaybolmuştu.
Her şeyi önceden ayarlamıştı. Bize bir kaçış yolu bırakmamak için her ayrıntıyı düşünmüş, yardım etmemizi garantiye almak için elinden geleni yapmıştı. ‘içindeki her şey ile birlikte evin maneviyatını korumaz/koruyamaz iseniz, ilk sahibi mezarında da olsa gelip sizi bulacak ve bunun hesabını soracak…’ sözleşmedeki bu maddeyi komik bir şaka olarak algılamıştık ve şimdi bunun yüzünden elimiz kolumuz bağlıydı. Yardım etmeye mecbur görünüyorduk, muhtemelen Jean bu iş sonlanmadan gitmemize izin vermeyecekti; üstelik bakışlarından bu düşünceye katıldığını ürkütücü bir şekilde belli ediyordu. Şansımız varsa tüm bu saçmalıklar sona erdiğinde sağ kalmayı başarırdık…
Jean’a birkaç şey sormak istiyordum ama tepkisinden korkuyordum. O da “Çekinmeden her şeyi sorabilirsin” derken, Amelie’ninkinin aksine buz gibi keskin olduğunu hissettiğim bakışlarını düşüncelerime yöneltmişti. Bunun üzerine ben de en çok merak ettiğim şeyleri sordum “Sen bir ruhsun… Amelie gibi mahzende kilitli değildin. Öyleyse neden anahtarı kullanarak, kızını da alıp kimsenin rahatsız etmeyeceği bir yere gitmedin, bu arsa rahat bir yaşamdan daha mı önemli? Ya da en başında cadılıkla suçlandığında idam edilmeden önce, neden zamanı bükerek daha nezih ve güvenli tarihlere gitmediniz? Peki ya neden normalde ölen bir insan nereye gidiyorsa oraya gitmiyor ve dünyanın düzenini bozuyorsun?” son soru dudaklarımın arasından istemsizce çıkmıştı, sanki Jean bunu sormamı özellikle istiyordu. Ben onun hiddetleneceğini düşünürken, o sakince cevap vermişti.
“Anahtarı kullanamazdım çünkü güçlü bir büyü ile yapılmıştı. Kapıyı ancak normal bir insan açabilirdi… Neden dünyadan veya buradan gitmediğime gelirsek; gidemedim çünkü ben… ben daha doğmadan lanetlendim. Güçlü bir cadı beni bu anomali ile bağladı. Burayı insanlardan, insanları da buradan korumak kaderim.
Anlamıyor musunuz hala? Onca insanı beni ve ailemi idam ettirdikleri için veya arsamda bulunan bu evde yaşamaya çalıştıkları için öldürmedim. Ne yazık ki kızım da sizin gibi bu durumu henüz anlayamıyor, bu yüzden sizi yanlış bilgilendirdi. O insanların akıllarını kaçırmalarını ya da birbirlerini öldürmelerini sağladım; çünkü zaman kırılmasından haberdar olan insanlar, bunu kötülük için kullanmak istediler ve bunun sonucunda sizin zamanınızdaki dünya tek bir milletin acımasızca yönetimiyle ölümsüz birinin hükmüne maruz kaldı. Lakin ben, zamanda geriye gelerek bu duruma engel oldum…
Eğer yarın insanları durduramazsam, anomaliyi keşfetmeleri çok sürmez ve dünya yine o ölümsüz olmayı başarabilen caninin eline geçer. Bu yüzden buradan ayrılamam ve insanların öğrenmemeleri gerekeni öğrenmelerine izin veremem anlıyor musunuz?”
Evet, artık anlıyorduk. Zamanda yolculuk meselesinin ortaya çıkmasına izin vermek aptalca bir hata olurdu; bugün değilse yarın, yarın değilse ertesi gün, belki de yüzyıl sonra insanlık için ciddi sorunların ortaya çıkmasına yol açardı. Fakat atladığı bir konu vardı: Tamam, diyelim ki ona yardım ettik ve insanları uzak tuttuk; ertesi gün gelmeyecekleri ne malum? Ayrıca bu bir paradoksa yol açmaz mıydı? Bunu ona sorduğumuzdaysa yapacağı şeye yardım edersek, bunun hiçbir paradoksa takılmadan devam edeceğini ve insanları daima uzak tutacağını söylediğinde geriye tek bir soru kalıyordu “Ne yapmamız gerekiyor?”
      
****
“İki gün öncesindeyiz demiştin, bu durumda iyi bir plan hazırlayabiliriz değil mi?” Jean, yengemin bu sorusuna iç çekerek cevap vermişti “Evin yanmasından iki gün öncesine geldiniz dedim ve iki gün zaten geçti. Yani gün doğduğunda toplanıp, nasıl hareket etmeleri gerektiğini tartışacaklar. Daha sonra silah tutabilen herkes gruba katılıncaya dek köyde yürüyüş yapacaklar. Ardından buraya doğru yola çıkacaklar.
Bulunduğumuz ormanın sınırına geldiklerinde hava çoktan kararmış bulunacak ve uzun bir yolu yürüyerek geldikleri için oldukça yorgun olacaklar. Fakat yine de bir avuç para ve kendi çıkarları için onlara yardım eden cadı ve büyücüler tehlikeli doğalarından hiç ödün vermeden savaşabilecekler. Neyse ki onların saldırısından önce hava karardığı için burada olabilecek ve size kullanmanız için az da olsa güç verebileceğim. Üstelik kızım da sizin yanınızda olup, savunmada size yardımcı olacak.”
“Ne yani bizden insanları öldürmemizi mi istiyorsun, başka yolu yok mu?” yengem kaşlarını çatarak bu soruyu sorarken, dayım ve ben durum değerlendirmesi yapıyorduk. Onca insanı ve cadıları nasıl durduracaktık? İyi bir stratejiye ihtiyacımız vardı…
“Siz onları öldürmezseniz, onlar sizi öldürür. İnsanları yaralayarak devam etmelerine engel olabilirsiniz fakat cadı ve büyücüler öldürülmeden asla durmazlar.” Jean’ın cevabından sonra içimden ‘hiç değilse öldürmemiz gerekenler insan değil’ diye geçirmiştim fakat Amelie ve onun bunu duyabildiğini hatırlayınca çok utanmıştım. Sonuçta onlar dünyayı kurtarmak için canlarını feda etmişlerdi ve buna hala devam ediyorlardı. Üstelik Ryuzaki kadar tuhaf bir kişiliğe sahip olan Amelie’nin neredeyse sevimli olduğunu düşünüyordum. İçimden bu defa ‘özür dilerim’ diye geçirdiğimde, çevremde Jean'ın sesi yankılandı; ona baktığımda dudaklarının hiç kıpırdamadığını görmüş ve zihniyle konuşuyor olduğunu anlamıştım. “Özür dilemene gerek yok Choon Yei. Kendimizi onlar gibi görmüyoruz, bizden çok farklılar bu nedenle sözlerini üzerimize alınmadık.” Kelimelerin zihnimde oluşurken bıraktıkları sızıdan sonra Amelie’nin tebessüm eden bakışları rahatlamamı sağlamıştı.
Yengeminse durumu iyi değildi; Jean'dan istediği cevabı alamamıştı ayrıca birilerini öldürme düşüncesi midesinin bulanmasına ve benzinin sararmasına neden olmuştu. Onu anlıyordum, hamile olması durumunu daha da zorlaştırıyordu ve zaten aşırı hassas olan bünyesi iyice kötüleşmişti. Sinir krizi geçirmesinden korkuyordum, onu daha önce hiç böyle görmemiştim; sürekli ‘Ben kimseyi öldüremem Woo Jin, yapamam anlıyor musun? Çok üzgünüm ama böyle bir şeyi yapamam. Lütfen benden birinin canını almamı beklemeyin…’ gibi şeyler söylüyor, dayıma yalvaran gözlerle bakıyordu. Dayım ve ben, ondan böyle bir şeyi zaten beklemiyorduk; aksine, en başından beri yengemi olaylardan uzak tutmanın yolunu aramıştık. Ona ve kuzenime kötü bir şey olmasını engellemek için elimizden geleni yapacaktık.
“Endişelenme Yeon Ah, senden böyle bir şey yapmanı zaten istemiyorum. Belindeki o silahı kullanacaksın ama sadece kendini koruman gerekirse. Ve eğer böyle bir durumla karşı karşıya kalırsan ateş etmekten çekinmeyeceksin anlıyor musun? Kızımız için, benim için kendini korumalısın.” Dayım, bunları söylerken yengemin yüzünü avuçlarının arasına almıştı; yengemse, onun sözlerini onayladıktan sonra korkusunu bastırırcasına sarılmıştı eşinin boynuna.
“Ona zarar gelmesine izin vermek büyük bir hata olurdu zaten.” o kadar yorgundum ki Jean’ın bu çıkışına tepki gösteremedim bile. Hepimiz ‘ yine nasıl bir tuhaflık çıkacak ortaya’ diye düşünerek genç kadına odaklanmıştık. “Eğer ona ve en önemlisi bebeğe bir zarar gelirse, ben ve kızım hiç var olamayız. Bunun sonucunda yaptığım ve yapmaya çalıştığım her şeyi, aslında hiç yapmamış olurum ve dünyanız anomalinin keşfiyle büyük bir kaosa sürüklenir. Siz yapmanız gerekeni yaparken Yeon Ah benimle birlikte güvende olacak.”
Kuzenimle onların ne gibi bir ilgisi olabilirdi ki? Bilemiyor ve bu söylediğinin geriye kalan tüm o saçmalıklardan daha garip olduğunu düşünüyorduk. Çok geçmeden ve bizim sormamıza gerek kalmadan, sorularımızı şok etkisi yaratan bir cevapla yanıtlamıştı:
“Bu söyleyeceklerimi doğacak olan o bebek dahil kimseyle paylaşmayacaksınız, yoksa geleceğin değişmesine ve her şeyin mahvına sebep olursunuz. Aslında bunları size açıklamam bile çok tehlikeli, ne kadar az şey bilirseniz hepimiz için o kadar iyi olur…” bir an tereddüt ettikten sonra bakışlarında garip bir parıltıyla devam etti “Ben… ben senin kızınım Yeon Ah… Karnındaki bebek, benim.”
Yok artık daha neler… dalga geçiyordu herhalde. Jean nasıl benim kuzenim olabilirdi ki? Tamam, gözleri bizimki kadar çekikti ama tek benzerliği buydu. Üstelik adının da kuzenim için düşündüğümüz isimlerle uzaktan yakından alakası yoktu. Dahası, o bir cadıydı ve ailemizde bugüne kadar böyle bir özelliği taşıyan kimse çıkmamıştı ortaya…
Düşündükçe daha bir ton itiraz ve kanıt üretebilirdik aslında fakat Jean’ın üzgün ve kararlı bakışlarının yanı sıra zihnimize yerleştirdiği bir düşünce, tüm itirazlarımızı uçurumun kenarına itiyordu: Hiç sebep yokken neden böyle bir yalan söyleyeyim ki?
Düşüncelerimin arasından sıyrılan bir iki kelimeyi dışa vurduğumda “Ama senin ismin…” Jean ne soracağımı zaten bilmenin üstünlüğüyle yanıtladı “Benim bugüne kadar pek çok ismim oldu. Jean, bana verdikleri en son isimdi. Bu anomalinin ulaşabildiği pek çok zaman var ve ben neredeyse hepsinde tanınırım. Kimileri bana Jeanne der, kimileri Serenity, kimileri Seraphim ve kimileri de Nerwen der. Daha pek çok ismim oldu, çoğunu hatırlamıyorum bile fakat asıl ismimi soracak olursanız… Je Myeong, evet bana verdiğiniz isim buydu.”
Yengem bu durumu kabul etmiyordu. Büyük bir özlemle beklediği bebeğinin bir gün ortadan kaybolacağını, herkes onu öldü sanırken aslında zamanda yolculuk edeceğini ve bir gün yanarak öleceğini daha doğrusu yakılıp öldükten sonra sırf dünyayı korumak için mutsuz bir şekilde kasvetli bir eve hapis olacağını düşünmek, kalbinin sancımasına ve sinirlerinin bozulmasına neden oluyordu. Sanki bu konudan uzaklaşmasına yardımcı oluyormuş gibi Jean'ın yüzüne bakmamaya ve onu görmezden gelmeye çalışıyordu. Jean’a bakmak ve onu düşünmek acı veriyordu…
Dayımın omuzları çökmüş ve bakışları buğulanmıştı. Bu durumun doğru olma ihtimalinin oldukça yüksek olduğunu biliyordu ancak kendine yalan söylemek pahasına da olsa buna tüm kalbiyle itiraz ediyor ve “Sen bir cadısın ve tüm bu söylediklerin gizlediğin bir oyun için uydurduğun yalanlar sürüsünden başka bir şey değil. Benim kızım burada annesinin karnında ve doğduğu zaman hiçbir anormallik taşımadığını gördüğümde, bugünü tekrar hatırlayıp katıla katıla güleceğim.” gibi şeyler söyleyip sahte yalanları kabul etmiyordu. Zaten böyle bir şeyi kim kabul ederdi ki.
Ben mi? Ben garip bir şekilde bunun doğru olduğuna çoktan inanmıştım. Jean’ın yengeme özlemle bakarken, ne kadar acı çektiğini fark etmiştim. Hiç kimse sahte bir anneyi bu şekilde özlemle ve acıyla izleyemezdi. Üstelik zamanda yolculuk söz konusu iken oldukça mantıklı görünüyordu.
Tabii bu düşüncelerimi ailemle paylaşmam şuan için büyük bir hata olurdu. Bunun yerine bu konuyu kapatmalı ve olması gerektiği gibi unutmalarını sağlamalıydım, en azından şuan için… İlgilenmemiz gereken bir dünya mesele vardı ve elimizde hiç plan olmaması ciddi bir sorundu.
“Bu sıkıcı bir aile toplantısına dönüşmeden evvel yapmamız gerekenlere odaklansak iyi olur. Sence de öyle değil mi Amelie?” Benim kadar endişeli görünen küçük kız güçlü bir ‘Evet’ ile yanıtladığında konuşulmak istenmeyen konu zihnimizin tozlu, eski ve şimdilik boş olan raflarına kaldırılmıştı.

****
Sabah olup Jean hayalete dönüşünceye dek stratejimiz hakkında konuşmuştuk. Yorgunluğumuza daha fazla dayanamadığımızı gören Jean, alınlarımıza dokunurken anlayamadığımız bir şeyler söylemiş, bunun sonucunda kendimizi yeniden dirilmiş, dinç ve tamamıyla uyanık hissetmiştik. Zihnimizse hiç olmadığı kadar berrak ve taze bir hal almıştı.
İyi bir savunma ve mümkün olursa iyi bir saldırı için öncelikle hasımlarımızı tanımamız gerekiyordu. Düşmanlarımız arasında en tehlikelisi ve en çok dikkat etmemiz gereken iki kişi, Bıçakçı ve onun ikiz kız kardeşi Storm’du. Onlar için yaptıkları işin doğru veya yanlış oluşunun bir önemi yoktu, kendilerince dürüst bir kişilikleri vardı; kabul ettikleri ve karşılığını aldıkları hiçbir görevi yarım bırakmaz, karşılarına çıkacak olan bütün engelleri acımasızca yok eder ve bunu yaparken de oldukça keyif alırlardı. İşleri ne kadar zor ve engebeliyse o kadar çok eğleniyor ve o kadar da zevk alıyorlardı. Öldürmek, çalmak, saklamak veya ortaya çıkarmak onlar için oyundan başka bir şey değildi…  
Bugüne kadar sadece iki kez yenilgiye uğramış fakat bunun intikamını fazlasıyla alarak imajlarını kötü etkileyen yenilgilerin dedikodusundan çabuk kurtulmuşlardı. Kimse onları yakalamak için çaba göstermemişti; aksine cadı veya normal, suçlu veya suçsuz birçok insanın yakalanabilmesi için onlardan yardım talebinde bulunanların sayısı oldukça fazlaydı zira Bıçakçı ve ikizi zaman içinde birer kiralık katile dönüşmüşlerdi. Ölümcül güçlerine rağmen fazlasıyla böbürlenen gururları ve yenilmezlik duygusuyla kör olan mantıkları bizim için büyük bir avantaj sağlıyordu.
Düşmanlarımız arasında yer alan cadı ve büyücülerin hiçbirinde uçma yeteneği yoktu; Jean'ın dediğine göre, cadı ve büyücülerin uçmasıyla ilgili bildiğimiz tüm o şeyler yalan ve palavradan başka bir şey değilmiş. O ve Amelie ise özel durumlardan kaynaklanan birer istisnaymış. Neyse ki bu istisnalar bizim tarafımızdaydı; böylece yukarıdan gelebilecek bir saldırı için endişe etmemize gerek kalmıyordu.
Her cadı ve büyücünün, gücünü olumlu veya olumsuz etkileyen bazı etmenler olabilirmiş; yarın ortaya çıkacak olan dolunay da bunlardan birisiydi. Jean gibi kötü büyücü ikizler de güçlerinin büyük bir kısmını aydan alıyorlardı ve dolunayla birlikte yetenekleri ikiye katlanıyordu. Diğerleri ise ikizlerin aksine oldukça şanssızdılar zira ay onları olumsuz etkiliyordu ve yarın iki kat olumsuz etkileneceklerdi; ayrıca, güçlerinin artmasını sağlayan gezegenler şimdi çok uzaklarda olduğu için onlardan yararlanamayacaklardı...
Amelie ise gücünü en yakınımızdaki güneş başta olmak üzere milyonlarca yıldızdan, tayflardan, karadeliklerden ve aydan alıyor böylece ister gündüz, isterse gece olsun yeteneklerini kusursuzca ve fazla enerji harcamadan mükemmelin üzerinde kullanabiliyordu. Doğanın bizim tarafımızda olması rahatlamamıza yetmiyordu fakat karanlıkta küçük bir ateşböceği etkisi yaratabiliyordu.
“Onların elinde ok ve yay, ateşli birkaç silah, çivili sopalar, kılıç ve sihir olacak” demişti Jean. Düşünceli bir bekleyişin ardından korkutucu bir hızla harekete geçtiğinde yüzünde yüzyılın sırrını bulmuşçasına bir neşe vardı; bulunduğumuz duruma karşı oldukça ürkütücü bir hal alıyordu bu neşesi…
Sağ elinin işaret ve orta parmaklarını dayımın alnına dayamış ve anlamsız birkaç sözcük fısıldamıştı. Az önce kollarını kucağında bağlı tutan dayımın birden soluğu kesilmiş ve kolları serbestçe yanlarına düşmüştü. Daha iyi görebilmek için dayımın karşısına, Jean’ın dikkatini dağıtmayacak kadar yakınına gitmiştim. Gördüklerim hem şaşırtıcı hem de normal dışı olmasına rağmen oldukça…güzel, evet güzeldi. Gerçi uzun zamandır ‘normal’ kelimesinin anlamı bizim için değişmişti ya neyse…
Jean sürekli tekerleme gibi bir şeyler fısıldıyor, sözcüklerin etkisiyle dayımın serbestçe açık olan avuçları gümüş bir parıltıyla doluyordu. Bu gümüş parıltı iyice arttığında ışıklar saçan şeffaf bir küreye benzemişti ve dayımın elleri sanki gümüşten bir ateşin içindeymiş gibi görünüyordu. Gözleriyse… Tanrım, gözbebekleri tamamen yok olmuştu ve göz çukurları gümüş bir sıvıyla kaplanmıştı. Alnında, Jean'ın dokunduğu yerde ve çevresinde hafif bir parlaklık, saçlarındaysa belli belirsiz bir esinti vardı.
İçimden ‘bu kadın ne yapmaya çalışıyor?’ diye yüzüncü kez sormamın ardından genç kadın gözlerini yavaşça aralamış, fısıldadığı sözcüklere bir son vermişti. En sonunda sağ elini geri çektiği sırada dayım da dizlerinin üzerine çökmüştü. Endişelenmiştim ama ne yapmam gerektiğine karar veremediğim için izlemeye devam ediyordum. Başını yere doğru iyice eğdiği için yüzünü seçemiyordum fakat avuçlarındaki ışığın solduğunu ve en sonunda hiçbir parlaklık kalmadığını görebilmiştim.
Bütün bunlar olurken en başından beri yanımda durduğunu fark etmediğim yengem, daha fazla dayanamamış ve eşinin boynuna sarılmıştı ansızın; fazlasıyla endişeli bir hali vardı ve her an ağlayacakmış gibi görünüyordu. Neyse ki çok geçmeden kendine gelen dayım, yine eskisi gibi normal ve sağlıklı görünüyor, bir çift kahverengiyle çevresine şaşkınca bakınıyordu.
Yengem ve ben, onun ayağa kalkmasına yardım ederken “Artık durumu eşitledik sayılır.” demişti Jean. Yüzünde ilginç bir tebessüm, bakışlarında kurnaz bir parıltı vardı. “Az önce bana ne yaptığını açıklar mısın lütfen. Kendimi çok…çok tuhaf hissediyorum. Sanki…” dayımın yarım kalan cümlesini Jean tamamladı “Ruhundaki güç açığa çıkmış gibi.” ve devam etti “Ruh saf enerjiden meydana gelir. Her insanın ruhunda birtakım yetenekler ve güç gizlenmiştir. Kimileri bunun farkındadır, kimileri değildir ve farkında olanlarında çok azı bu gücü ortaya çıkarıp şekillendirmeyi başarabilir. Benim az önce yaptığım şeyse, içindeki gücü ve yeteneği açığa çıkararak onu kullanabilmeni sağlamaktı.” Söyledikleri yine çılgınca ve inanılmaz şeylerdi fakat doğru oluğundan kuşkum yoktu.
Dayım “Ben sadece güçlü hissediyorum. Yani farklı bir yeteneğim olduğunu… Ne bileyim, mesela eşyaları uçuracakmışım gibi hissetmiyorum.” dediğinde, Jean “İnan bana bundan fazlasını da yapabilirsin. Bunu sana ben öğretemem lakin ihtiyaç duyduğun anda ortaya çıkacağından emin olabilirsin.” diye açıklamada bulunmuştu.
Daha dayımın ne gibi yetenekleri olduğunu konuşamadan, Jean beni kastederek “Enerjimin geri kalanını yapacağım işe saklamalıyım, bu nedenle sana kızım yardımcı olacak.” demişti. Bunun üzerine Amelie, annesiyle kısa bir bakışmanın ardından yanıma gelmiş, sağ elinin işaret ve orta parmaklarını alnıma dayamıştı. Dokunuşu yakıcı ve tedirgin ediciydi; parmaklarından alnıma, alnımdan zihnime aktığını hissettiğim şeyse ateşten daha sıcaktı; fakat buna rağmen değdiği yerler kısa bir yangının ardından buz kesiliyordu...
****
Avuçlarımın alev aldığını hissetmiştim; tıpkı daha önce Amelie’nin kanatlarına dokunmaya çalıştığımda olduğu gibi bir iğnelenme hissi vardı. Kısa süre yanan ve ardından buz gibi bir sızıya dönüşen alevler bileklerime kadar sarmıştı ellerimi. Konuşmak, bir şeyler söylemek istediğimde sesimin çıkmadığını fark ettim ve bununla beraber bütün hücrelerimin soğuk bir sızıyla kavrulduğunu hissettim. Sanki bütün bedenimde ve ruhumda, ateş ve buz derin bir savaşın içindeydi…
Derken öyle bir şey oldu ki bedenimin olup bitenlere dayanamadığını ve öldüğümü sandım. Çevremdeki her şey, herkes ve bütün renkler çöl kumu gibi rüzgâra kapılıp, silinip gitmişti. Alnımdan başlayıp tüm bedenimi saran sızı benliğimi esir almıştı. Ansızın avuçlarımda tuttuğum alevlere bakmak istediğimde, yok olan şeylerle birlikte bedenimin de kaybolduğunu anlamıştım. Karanlık bir boşlukta, olmayan bedenimdeki acıyla ve birde… birde zihnimin duvarlarında yankılanan Amelie’nin anlamsız sözleriyle baş başaydım. Sözcüklerin ritmiyle içimdeki buz ve ateşin dans ettiğini, olmayan bedenimin bu duruma alışmaya başladığını hissettiğim sırada keskin bir baş ağrısı saplanmıştı beynime; kesiklerinden zehirli bir sızının aktığı, derinlere saplanan keskin bir baş ağrısı…
Bu sızıya, buz ve ateşin arasında kavrulmalara ve daha önemlisi tıpkı bir pençe gibi kalbimi sıkan ezici duyguya daha fazla dayanamamış, kendimden geçmiştim. En azından dayım gibi dizlerimin üzerine çökecek kadar dayanıklı olduğumu düşünüyordum fakat kendime geldiğimde inkâr edilemez bir şekilde bayılmış ve yerde yatıyor olduğumu görmüştüm. Her ne kadar kabul etmek istemesem de güçlü bir savaşçı kadar dayanıklı değildim işte.
Uyandığım sırada Jean, endişeli bir şekilde elimi tutan dayıma ve anlamsızca ateşimi kontrol ederken eli alnımdan yüzüme daha sonra tekrar alnıma kayan yengeme “Endişe edilecek bir şeyi yok. Sadece olması gerekenden daha fazla güç açığa çıktı, bu nedenle bedeni tepki verdi ve bayıldı hepsi bu.” diyerek, onları sakinleştirmeye çalışıyordu. “İyiyim bir şeyim yok.” dedikten sonra doğrulmama yardım etmeleri için biraz duraksadım ve devam ettim “Tepki gösterdi de ne demek, işe yaramadı mı yoksa?”
Bakışlar bir bana, bir Jean'a kayıyordu. Kendimi çok tuhaf hissediyordum, uyanmıştım ama hala boşlukta gibiydim. Sanki algılama yetim hızlanmıştı; çevremdeki en ufak kıpırtıyı hissediyor ve en küçük çıtırtıyı duyuyordum. Bakışlarımda bir parlaklık oluşmuştu; daha iyi görebiliyordum ve karanlıkta bile görebileceğimi düşünüyordum.
 “Aksine…” dedi ve gözlerindeki parıltıyı canlandırarak devam etti Jean “…Woo Jin’den daha güçlü olduğunu bile söyleyebilirim. O, gücünü benimle yani ay ile paylaşıyor; sen ise Amelie ile… Güçlüsün, hem de çok lakin dikkatli olmazsan bu güç sonun olur.” Bir çeşit yaşam felsefesi aktarıyor gibiydi. “Bu da ne demek oluyor böyle?” diye sorduğumda “En yakınımızdaki güneş dahil bütün yıldızlar yoğun birer enerjidir. İçimizdeki Çi enerjisine benzer nitelikleri vardır, bu nedenle bedenin yıldızlara uyum sağlamakta zorlanmayacaktır. Her daim ortaya çıkarmaya, gizliyi saklıyı görünür bir hale getirmeye çabalarken bir yandan da sürekli dikkat çekmeyi severler; karadelikler bu durumu hiç hoş karşılamazlar, buna rağmen enerjilerinin bir kısmını ve varlıklarını devam ettirebilmek için onlara bağımlı olmaktan kurtulamazlar.
Yıldızlar uzun bir ömür sürerler en nihayetinde ömürleri bitmiş gibi göründüğünde büyük bir değişim evresi geçirirler ve sonucunda birçoğu karadeliğe dönüşür…
Karadelikler ise tamamen farklıdırlar. Soğuk ve gizli olmalarının yanı sıra ölümcüldürler; kontrol edilmeleri de zordur, değişken bir karakterleri vardır. Karşılarına çıkan herhangi bir şeyin gücünü ve kuvvetini etkisizleştirmek veya ona karşı kullanmak gibi esrarengiz özellikleri vardır. Kendileriyle eşit güçte ya da daha zayıf olan her şeyi yok etmek, onun gücünü kendi güçleriyle hapsedip ele geçirmek her daim tutkularıdır.
Ay ve tayflar ise kontrol etmeyi öğrendiğin takdirde senin için dengeleyici ve büyük birer enerji kaynağı olacaktır…
İki zıt kutup, bedeninde bir arada yaşamak zorunda… Ateşi ve buzu dikkatli tutmazsan aralarındaki savaş kendi benliğini yok etmene, en sonunda da gerçekten ölmene sebep olur.” diyerek geniş bir açıklamada bulunan Jean, onu Yoda’ya benzetmeme kendimi de bir Jedi gibi hissetmeme neden olmuştu. Bu durum beynindeki tümör yüzünden geleceği görme yeteneği kazanan bir adamı anımsatmıştı nedensiz.
Amelie’nin şizofrenik bir kişiliği olmasının ateş ve buzun birbiriyle olan ilişkisinden kaynaklanıyor olabileceğini düşündüğüm sırada, küçük kızla bakışlarımız kısa süreliğine anlamsızca birbirine kenetlenmişti. “Peki ama…” demiştim merakla “…sen yalnızca ay ile bağlanmışken nasıl oluyor da Amelie bunca şeye bağlanabiliyor? Yani demek istediğim, bu normal mi ve eğer normalse sen neden sadece ay ile yetiniyorsun?” Jean ise “Elbette normal değil!” derken sesine yansıttığı şaşkınlığıyla bunu bilmemek için Mr.Bean olmak gerektiğini ima ediyordu sanki “ Özür dilerim, tepkim biraz aşırı oldu sanırım. Bazen kısacık ömürlerinizin yarısını bile yaşamamış olduğunuzu unutuyorum ve bu nedenle tahminlerinizdeki zayıflıklar beni şaşırtıyor…” özrü kabahatinden de büyük diye buna denir işte, neyse ki soru dolu bakışlarımdan içeri süzülüp bir yanıt beklediğimi hatırlayınca özür faslından kurtulup açıklama kısmına geçebilmiştik. “Bu normal bir şey değil ama göründüğü gibi imkânsız da değil… Kızım henüz doğmadan önce evren tarafından ‘tayflar’ ile bağlandı ve asıl güç kaynağı tayflar olarak seçildi. Onu kurtarmayı seçtiğimde tüm gücümle bu işe odakladım ve kızımın hesapta olmayan bir şekilde ay ile bağlanmasını sağladım; ardından Eva'nın bedenine ve sıradan bir insan olduğu için farkında olmadığı güçlerine yani yıldızlara bağlandı… Karadelikler ise yıldızların doğal evrelerinin birer sonucuydu ve bu nedenle zaman içerisinde onlarla olan bağlılığı da ortaya çıktı. İşte hepsi bu, basit ve mantıklı…”
Evet, mantıklıydı ama hayır hiç de basit değildi. Yıldızların evrelerini düşününce Amelie’nin karadeliklerle olan bağlılığına ne gibi bir olay sebep olmuştu bilemiyordum ama tahmin etmeye çalışmak çok ürkütücüydü. Her neyse, bu bağlılık meseleleriyle ilgili atladığım ve sormam gereken bir şey varmış gibi hissediyordum ama bir türlü aklıma gelmiyordu; sormam gerektiğini hissettiğim bu şey her ne ise ileride bunu sormadığım için pişman olacağımdan emindim.
Jean “Gün doğuyor. Hazırlıkları tamamlamak için hava kararıncaya kadar vaktiniz olacak.” diye uyardığında hepimiz pencereden dışarıya, bahçeyi aydınlatan güneşin sol tarafımızdaki sarp dağların tepesinde görünmeden önce oluşturduğu kızıllığa odaklanmıştık.  Jean’ın kayboluşu, ortaya çıkışı kadar gösterişli değildi. Yok olmadan hemen önce yengeme bakmış ve “Gelişimi mahzende bekle. Hava karardığında muhakkak orda olmalısın.” demiş, ardından hepimize daha doğrusu zihinlerimize dondurucu birer bakış fırlattıktan sonra sanki buharlaşıyormuş gibi yavaşça silinmişti karşınızda duran görüntüsü. Şimdi soğuk bir hava dalgasının acele etmemiz gerektiğini anlatırcasına çevremizde dolaştığını hissedebiliyorduk…

****

Ne zaman geri dönebileceğimizi bilmiyorduk ve düşmanla karşılaşırsak koşmamız gerekeceğinden emindik; bu nedenle dayım, yengemin evde kalmasını istemiş ve hava karardığında hala dönmemiş olsak bile bizi beklemeden Jean’ın dediği gibi mahzene inmesini söylemişti.
Evin üç tarafı da sarp ve yüksek dağlarla çevriliydi, düşman yalnızca güney cephesindeki ormanı aşarak bize ulaşabilirdi. Tabii ormanı aşınca da bir seçim yapmaları gerekiyordu; suyun üzerinde yürümek gibi bir yetenekleri yoksa eğer, ev ile orman arasında bulunan geniş ve oldukça derin olan Siyah gölün ya batı ya da doğu tarafından geçmeleri gerekecekti.
Gölün batı tarafındaki dar geçit hem devrilmiş kayalar yüzünden aşılması zordu, hem de zehirli sarmaşıklarla doluydu; doğu tarafı ise bir arabanın geçebileceği genişlikteydi lakin üzerinde sadece iki ya da üç ağaç, birkaç da kurumuş çalı bulunduğu için o yoldan geçmeye çalışan bir şey muhakkak dikkat çeker ve açığa çıkardı. Düşman hangi yolu seçerse seçsin, muhakkak bizim naçizane tuzaklarımızla karşılaşacaktı…
Gölün her iki tarafındaki geçitlere ve ormanın çeşitli bölgelerine yerleştirmek amacıyla zehirli sarmaşıklardan yapılma, dayımın ‘kafes’ dediği benimse ‘ağ’ olduğunu iddia etiğim tuzaklar hazırlamıştık. En sonunda isminin ‘kafesağ’ olduğunda anlaştığımız tuzakları yerlerine yerleştirip, çevredeki bitkilerle veya kumla çeşitli şekillerde gizlemiştik. Habersizce tuzağın yarım metre içerisine giren birisi tuzaktaki mekanizmayı harekete geçirecek ve kendisini biranda yüksek bir ağaçta sallanan zehirli sarmaşıklardan yapılma bir kafesağın içinde, zehirlenmiş halde bulacaktı…
Tuzaklarımız sarmaşıklarla sınırlı değildi elbet. Biz kafesağları yerleştirirken, Amelie de gölün ortasındaki küçük adada bulduğu aşırı gelişmiş birkaç timsahı büyülemiş ve onlara düşmanlarımızın eve yaklaşmalarına engel olmaları emrini vermişti.
Timsahları büyülemesinin ardından, öğle güneşinin altında yüksek bir kayanın tepesine çıkmış ve ellerini avuçları yere bakacak şekilde öne doğru uzatmıştı. Anlamsız sözler söylemeye başladığında gözbebekleri altınımsı bir renkle parlamaya başlamış, çevresindeki hava ve bulunduğu kayanın etrafındaki kumlar tıpkı bir toz şeytanı başlangıcı gibi dalgalanarak dönmeye başlamıştı. Biz ne olduğunu bilmemenin rahatsızlığıyla uzakta durup izlerken; Amelie yaklaşık bir dakika kadar çevresinde dönen kumların arasında kaldıktan sonra, emredercesine yüksek bir tona dönüşen kelimelerine nihayet bir son verdiğinde, kollarını keskin bir hareketle yanlarına doğru açarak kum ve tozun çevresindeki dansına son vermişti.
Dönmeyi kesen kum taneleri yere düşerken, küçük kızın yüzünde belli belirsiz bir tebessüm okunuyordu. En son kum tanesi de yere indiğinde büyük bir gürültüyle yer gök sarsılmaya başlamıştı. Dayım bir ağaca tutunmuştu, bense sarsıntıya dayanamayarak dizlerimin üzerine çökmüştüm. Sanki büyük bir depremin merkezinde gibiydik. Çok geçmeden Amelie bulunduğu kayanın tepesinden havada süzülürcesine yere atladı ve adımlarıyla toprağın ilk temasında tüm o şiddetli ve gürültülü sarsıntı biranda kesildi. Ne yapmaya çalıştığını bize açıklamamıştı ancak kayadan yere atlarken “Henüz değil, sabırlı olun” dediğini fark etmiştim. Anlaşılan Amelie bildiklerimizin yanı sıra bilmediğimiz tuzaklar da hazırlıyordu…
Bütün günü çeşitli tuzaklar kurarak, ormandaki patikaları ve gölün her iki yakasındaki geçitleri irili ufaklı kayalarla daraltarak ve edindiğimiz yetenekleri öğrenmeye çalışarak geçirmiştik. Dayım avuçlarında ateş yakmaya çalışırken yanlışlıkla bütün elinin buzla kaplanmasına sebep olmuştu ve çözülmesi için Amelie’den yardım almak zorunda kalmıştık. Sarmaşıkların arasından fırlayan iri bir yılan da görünmezlik yeteneğini ortaya çıkarmıştı. Bense hiçbir şey yapamamıştım. Evet, ne ateş ne buz ne de görünmezlik… Hiçbir şey yoktu, tam bir umutsuz vakaydım. Bütün denemelerim başarısızlıkla sonuçlanıyordu ve ben ‘ya ben değil de, ateş ve buz beni kontrol etmeye başlarsa…’ gibi gittikçe yoğunlaşan stresli düşüncelerle baş etmeye çalışıyordum.
Her seferinde cesaretim su yüzünde güneye sürüklenen buz parçaları gibi kırılıyor, kırıldıkça ondan geriye elimde kalan parça gittikçe eriyordu. Yine de Amelie “Sınırı koyan zihindir. Zihin bir şeyi yapabileceğini kestirebildiği kadar başarılı olur. Yüzde yüz inandığın sürece her şeyi yapabilirsin.” gibi bilgece sözler ederek kendime olan inancımı korumama yardımcı oluyordu.

****
   
Siyah gölün üzerinde oluşan ince stratus, güneşin batmasıyla birlikte çevremizdeki sarp dağları ve içinde bulunduğumuz koyu ormanı gittikçe kalınlaşarak yutmuştu. Çevremizi iyice saran sis perdesi görüş mesafesini iyice daraltmıştı ve bu durum endişelenmemize neden olmuştu. Ta ki yukarıda bir yelerde tüm gücüyle parladığını tahmin ettiğimiz dolunayın mavimsi gümüş rengi, tam da ihtiyaç duyduğumuz anlarda aralanan kalın sis demetlerinden, ince birer huzme halinde süzülerek yolumuzu aydınlatmaya başlayıncaya kadar… Durumun lehimize dönmesi bir süredir kalplerimizin derinliklerinde saklanan ve nabzımız attıkça kanayan bir dikene dönüşen umutlarımızı tekrar yeşertiyordu.
Şu an için beklemekten başka yapabileceğimiz bir şey kalmamıştı; fakat biz eve dönüp son durumu konuşmak yerine elimizden geldiğince stratustan faydalanmaya karar vermiştik. Endişeyle dönüşümüzü bekleyen yengem, bizden haber alamasa da sükûnetini koruyup mahzene inmişti. Jean ise güneşin batmasından kısa bir süre sonra yine o ihtişamlı görüntüsüyle ortaya çıkmış ve karanlık mahzeni mavi bir parıltıyla aydınlatmıştı. Orada olmadığım halde bütün bunlar nereden bildiğime gelince; ne zaman yengemi veya Jean’ı düşünsem, zihnimde önce ani bir şimşek çakıyor ardından düşüncelerimi yönelttiğim şey hakkında bazı görüntüler ortaya çıkıyordu. Her ne kadar ‘benim yeteneğim de böyle bir görüş gücü olabilir’ diye düşünsem de bunu yapanın Jean ya da Amelie olması kuvvetle muhtemeldi.
Bir süredir kurduğumuz tuzaklara dikkat ederek geçtiğimiz ormanın güneydoğu tarafında bulunan yüksek ve korunaklı bir tepede düşmanlarımızın gelişini beklemekteydik. Alınlarımıza yapışan saçlarımız sis perdesinden ince ince çiseleyen yağmur yüzünden sırılsıklam olmuş, çevremizi toprağın ve ıslanan ağaçların yoğun çam kokusu sarmıştı. Amelie karanlıkta ve sisin içinde fazlasıyla dikkat çektiğini düşünerek, kanatlarının ve çevresinde dönen parıltıların kızıl rengini griye çevirmeyi başarmış ve bu kamufle olmamız açısından oldukça faydalı olmuştu.
Ne kadar zaman geçmişti, yarım saat mi yoksa bir saat mi? Yo hayır, güneşin batmasının üzerinden tam iki saat geçmişti ve biz hala soğuk yağmurun altında düşmanı beklemekteydik. Anlaşılan Jean gibi onlar da dolunayın en parlak haliyle en yüksekte yer alacağı vakti bekliyorlardı. Sailerden birini dikkatlice tutan sol elimde irice bir karıncanın gezindiğini hissettiğim sırada Jean'ı düşünmekteydim. Onu sanki tam karşısındaymışım gibi görüyordum ve gerçekten oradaymışım gibi biran için bana bakıp gülümsediğini fark etmiştim.
Mahzenin tam ortasında, yerde, anlamsız şekillerle çevrili bir çember çizmişti. Çemberden yukarıya yeşil, şeffaf ve parıltılı bir ışık süzülüyordu. Aynı ışık huzmeleri çemberin çevresindeki anlamsız şekillerde de görülüyordu. Jean’ın mahzeni aydınlatmak için, tavana doğru yükseldikçe koyulaşan karanlık boşluğa serbestçe bıraktığı mavi ve yeşil ışıklar, mahzenin uzayda yoğun bir yıldız grubunun arasında kalmış gibi görünmesini sağlıyordu. O koyu karanlıkta süzülen ışıklar fosforesans cevherlerden çok mavi ve yeşile bürünmüş ateşböceklerini andırıyordu…
Onu görsem de sesini duyamadığım Jean, sonunda çemberi tamamlamış ve tam ortasına geçmişti. Dudaklarının kıpırdamasından yine büyülü sözcükler sarf ettiği belli oluyordu. Kısa bir süre sonra sessiz sözcüklerine bir son verdiğinde avuçlarında iki küçük kelebek ortaya çıkmıştı. Kelebeklerin şeffaf ve ışıklar saçan görüntüsü onların birer ruh parçası olduğunu anlamama yetiyordu. Kanatlarının herhangi bir rengi yoktu; maviden mora, mordan yeşile, yeşilden beyaza, beyazdan turuncuya… Sürekli değişken, canlı ve parıltı renklerle göz alıcıydılar. Büyülü parıltılar sayesinde artık eskisi kadar karanlık olmayan mahzende kısa bir tur atan kelebekler; sanki duvarlar hiç yokmuşçasına içlerinden geçerek evin dışına çıkmış, ardından gökyüzüne doğru iyice yükselerek sisin içinde kaybolmuşlardı.
Yağmurun altında saatlerce beklemek ve sisin içinde mesafeyi algılayamadan ileriyi görmeye çalışmak bedenlerimizi ve zihnimizi oldukça yormuştu. Benim durumumsa daha kötüydü: Kontrol edemediğim görüş yeteneğim ne zaman yengemden, Jean'dan ya da evden bahsetsek harekete geçiyor ve zihnime bir takım görüntülerin dolmasına neden oluyordu. Hem içinde bulunduğum ortama hem de zihnime yüklenen görüntülere odaklanmak bilincimi aşırı derecede zorluyordu. Üstelik her seferinde görüntülerle birlikte ansızın gelen sızı, iki şakağımın arasında maratona çıkmışçasına dolaşıyor, bir süre sonra ancak geçiyor ve geriye harap bir zihin bırakıyordu…
Düşmanın karşısına bu halde çıksak ne yapardık bilemiyordum. Neyse ki bu yorgunluk, bu sancılı durum böyle devam etmedi; ölüm kokan yoğun stratusun içinden aniden ortaya çıkıp, yıldırım hızıyla kalplerimize saplanan şeffaf kelebekler Jean'dan bize birer hediyeydi. Kalplerimize saplandıktan sonra birer kar tanesi gibi eriyen kelebekler bütün yorgunluğumuzu almış ve Jean’ın daha önce de yaptığında olduğu gibi zihnimiz tamamen uyanmış, dirilmiş ve dinçleşmişti.
Jean’ın yardımıyla kavuştuğumuz farkındalığın ve artan enerjimizin rahatlattığı zihinlerimiz, bu duruma sevinecek fazla vakit bulamamıştı; zira biz keskinleşen gözlerimizle sisin içinde hareket eden kızıl alevler görmüştük. Muhtemelen saat on bir civarıydı, ay tüm gücüyle yukarıda bir yerlerde parlarken varlığımızdan bihaber olan düşmanlarımızın biraz daha yaklaşmasını ve ilk tuzakla karşılaşmasını bekliyorduk.
Beklemek: insanın sinir ayarlarıyla oynayan bir kelimedir. Bunu eylem olarak yaşamaksa… En gizli korkularından kaçarken keskin dişlerini ve soğuk pençelerini ensende hissettiğin; ne kaçabildiğin, ne de yakalandığın lanet bir kâbus gibidir. İçinde bulunduğum durumun kâbustan tek farkıysa kurbanın yalnızca ben olmayışımdı… Hepimiz birer kurbandık, hatta karşı taraf bile.
Uzun, soğuk ve içimizi kemiren bekleyiş nihayet sonlandığında, hasımlarımızın siluetleri koyu birer gölge şeklinde belirmeye başlamıştı kalın sis perdesinin ardından. Oldukça yavaş hareket ediyorlardı; çünkü insanlara huzur vermeyen bu evi ve içinde ne varsa onu yok etmeye gelirken neyle karşılaşacaklarını tam olarak bilemiyorlardı.
“Tek yapmamız gereken onları uzak tutmak, Jean başarıncaya dek dayanmamız yeterli olacaktır…” düşünceler, düşünceler ve düşünceler… Cesaretimizi canlı tutabilmek için sürekli olumlu şeyler düşünüyor ve yapmamız gerekene odaklanıyorduk. Yine böyle düşüncelerin aklımdan vızır vızır geçtiği bir anda beklediğimiz şey nihayet gerçekleşmişti: Orta yaşlarda bir adamın şaşkınlık ve dehşet arasında gidip gelen kalın çığlığı; ardından çok da uzaktan gelmeyen bir iki küfür ve çığlığın sahibinin “Çıkarın bizi bu şeyin içinden… Lanet olasıca her tarafıma battı!..” derken tüm ormanda yankılanan serzenişleri…
Izdıraplı bekleyiş nihayet sona ermişti ve tehlikeli ölüm oyunu tüm hızıyla başlamıştı…
Choon Yei
4.Bölümün Sonu
Sessizgemi


28 Nisan 2011 Perşembe

~ Mahzen Bölüm 3 ~



Öneri: Bu hikâyeyi okuduktan sonra, karanlıkta arkanızı kollayın…
Esin kaynağı: Bir rüya :)

Mahzen
Bölüm 3:




Bjorn Lynne - The Freeze


Yanılmamıştık, hava yavaşça aydınlanıyordu ve kitabı bulalı henüz kısa bir süre olmuştu. Bu süre zarfında o yaratığın iki kez sesini duyduk. Birincisi acı çekiyor gibi ağlamaklı bir sesti, ikincisi ise şizofrenik bir kahkahaydı. Bulduğumuz kitaba göre bu ev 1642’de zengin bir tüccar tarafından yaptırılmış. Evin bulunduğu arsanın eski sahibi cadılıkla suçlandığı için, o dönemin şartlarınca ailesiyle birlikte idam ettirilmiş ve arsa cadılık suçunu ortaya çıkardığı için bu zengin tüccara verilmiş.


Bu tüccar Howell adında eski bir valiymiş ve evin yapımı sırasında başına gelmeyen kalmamış; inşaatı yöneten ustabaşı önce ayağını kırmış, sonra gizemli bir şekilde ölmüş; inşaatta tam yedi kez yangın çıkmış… Ve daha birçok ilginç olay olmuş. Lakin Bay Howell inatçı kişiliği sayesinde evin yapımını tamamlamayı başarmış.

Fakat olaylar bundan ibaret değilmiş, Howell bu evde huzur bulamamış; geceleri korkunç sesler hizmetçilerin kaçmasına neden oluyormuş ayrıca sürekli yer değiştiren eşyalar karısı tarafından terk edilmesine neden olmuş. Howell, küçük kızı ile bu evde tek başına kalmış… Eşinin terk etmesinden sadece bir mevsim sonra Howell akıl hastanesine kapatılmış. Ona ne olduğunu kimse bilmiyormuş fakat delirmesine kızının ilginç bir şekilde kaybolmasının neden olmuş olabileceği düşünülüyormuş.

Daha sonra evin birçok yeni sahibi olmuş fakat hiçbiri burada uzun süre kalmamış. Kimisi intihar ettikten sonra birileri tarafından bulunmuş, kimileri ise iz bile bırakmadan kaybolmuş…

Kitap bu kişilerin ayrıntılı hayat hikâyeleri ile doluydu. Felaket tellallığı yapan gazete gipürlerinden başka, yer yer gelip geçen ev sahiplerinin kendi el yazmaları da bulunuyordu. Anlaşılan her ev sahibi kitaba bir şeyler eklemişti fakat bizim yaratıktan hiç bahsedilmiyordu.

Öğrendiğimiz şeylerden biri, bunun bir cadı işi olduğuydu. Belki de fazla bir şey hatırlamamamızın sebebi bununla açıklanabilirdi. Bir diğeri evin altındaki o büyük oda ile ilgiliydi; böyle derin bir mahzen yapmak Howell’ın fikri değildi. Arsada böyle bir çukur zaten vardı ve Howell, ustadan burayı toprakla doldurmasını istemişti ancak usta bu karara uymamış evi bu çukurun üstüne inşa ederek orayı bir mahzene dönüştürmüştü. Arsada böyle bir çukurun ne işi olduğuna gelince… Yine cadı işiymiş; arsanın asıl sahibi cadılıkla suçlanıp idam edilmeden önce, bu çukurda büyük bir ateş yakarak çukuru alevlerle dolduruyor ve içine kurban olarak seçtiği hayvanları atıyormuş. Öğrendiğimiz bilgilerin yanı sıra aklımıza takılan bir şey de olmuştu; Howell hastaneye yatırılırken elimizdeki kitabı kastederek “Kitabın içinde… Her şeyi anlattım. Bana inanmalısınız!” diye bağırıyormuş. Oysa biz Howell’ın kaleminden çıkan hiçbir yazıya rastlamamıştık.

Kitap o kadar yıpranmış bir haldeydi ki, bizim evirip çevirmelerimize dayanamamıştı. Sayfalar birimizde, arka ve ön kapaklar diğerimizde kalmıştı. Dayımla yengem sayfaları ikiye ayırmış, biri bir bölümü öbürü diğer bölümü incelemeye devam ediyorlardı. Bana da, bir işe yaramayan kitabın, işe yaramayan kapakları kalmıştı.

Onlar sayfaları karıştırırken, ben sinirimden ahşap kapakların iç tarafındaki kumaşı yırtmaya karar vermiştim. Arka kapağın kumaşını param parça ettikten sonra, köşesindeki bir yırtıktan faydalanarak ön kapağın kumaşına saldırıya geçmiştim. Derken hiç ummadığım bir şey oldu; ön kapağın kumaşını yırtınca içinden çok eski, sarıdan ziyade kahverengileşmiş birkaç mektup sayfası çıktı ortaya. Mektupların yazısız kısmında yine o kar tanesi şeklindeki kabartma vardı.

Yazıların bir kısmını okumak imkânsızdı ve sayfalar geçip giden zamanla birlikte o kadar incelmişti ki, yırtmadan tutabilmek için çok çaba sarf ediyorduk. Mektup sayfalarında -okuyabildiğimiz kadarıyla- şunlar yazılıydı:

“…o zamanlar buna ihtimal vermemiştim fakat Saly sürekli yer değiştiren eşyalardan ve geceleri konuşan hayaletlerden bahsediyor……ancak ben hiçbir şey fark etmemiştim.
…… ve Saly bir şey söylemeden gitti. Eva ve ben tek başımıza kalmıştık. Burada yaşamaya devam edip, tüm o cadı komplolarına kafa tutmaya devam etmeliydik. Kimseden korkmadığımızı göstermeliydik……
…… Bütün bu olanlar Saly’nin doğru söylemiş olduğunu gösteriyordu, ben yanılmıştım. Hepsi gerçekmiş. Buradan bir an önce ayrılmamız gerektiğine karar verdim ve……
Eva’nın durumu iyi değil; o, anlamsız sözler söyleyip etrafına boş gözlerle bakıyor. Endişeliyim. Sabah ilk iş buradan gidiyoruz, onu iyileştirmek için bir doktora götürmem gerekecek.
Tanrım, sabaha daha saatler var ve ben idam ettirdiğim o cadının, evin odalarında gezindiğini gördüm…
… daha sonra üzerine döktüğüm tuz işe yaramadı, aksine onu daha çok sinirlendirdim… O lanet şey kızımın bedenini ele geçirdi. Lanet olası, pis ucubeden bunun intikamını mutlaka… Tanrım… Eva’m, biricik kızım lütfen beni affet.
… Onu zayıf düşürmeyi başardım ve evin altındaki odaya kilitledim. Anahtarın yerini kimse bilmiyor, bu yüzden onu kimse… Üstelik derin bir uykuda, onu öldüremedim ama bulunmadığı sürece uyanmayacaktır. Hem kendi kızımı nasıl öldürebilirim ki… Eğer kanadındaki o şeye bir kez daha vursaydım o cadı ölürdü lakin Eva’m, tatlı Eva’m geri gelir miydi?
……………”

Sonlara doğru, deliliğinin ortaya çıktığını belli edercesine, yazıların geri kalan kısmı iyice okunaksızlaşmıştı.

****

Howell’ın yazdıklarını hazmetmemiz zaman almıştı. Güneş tüm parlaklığıyla bu gariplikler yuvasının üzerinde yükselmişti ve bu kendimizi güvende hissetmemiz için yeterliydi. Çünkü biraz daha uğraşınca, Howell’ın yazılarından birkaç şey daha öğrenebilmiştik; cadı ve güçleri, gün ışığında etkisiz kalıyordu, o gücünü aydan alıyordu ve gündüzleri bilinçsizleşiyordu. Geçmişte böyle olması, şimdi de böyle olduğu anlamına gelmezdi fakat en azından bir şansımız olduğunu bilmek biraz olsun rahatlamamızı sağlamıştı. Geceleri av olabilirdik ama gündüzleri avcı bizdik.

Kendimizi kayıp zamanlar tünelinde gibi hissediyorduk. Sanki günlerdir bir şey yememiş gibi aç ve susuzduk. Cesaretimizi toplayıp, hep birlikte mutfağa yol aldık. Ev yeniden evrim geçirmiş gibi sakin, sıradan ve normal görünüyordu. Hiçbir şeyle karşılaşmamış, bir çıtırtı dahi duymamıştık. O şey gerçekten uyuyor olmalıydı. Uyumasa da şuan için umurumuzda değildi, o kadar açtık ki ne olursa olsundu.

Mutfak alışverişini ne zaman yaptığımızı hatırlayamadık ama kiler ve raflar ağzına kadar doluydu. Ayrıca garip bir şekilde çalışan fenerlerimiz gibi, buzdolabımızın da çalışıyor olduğunu öğrenmiştik. Televizyon, radyo, telefon ve internet çalışmıyordu ancak buzdolabı, ütü ve bunlar gibi elektrikten başka bir şeye ihtiyaç duymayan eşyalar zaman zaman çalışıyordu. Bu durum zihnimizde bir takım senaryolara şekil verse de henüz kendimize bile tam olarak açıklayamıyorduk.

Karnımız doyunca, zihnimiz fazla mesai için hazır duruma geçmişti. Bir karar vermeliydik. O şeyi bulup yakalayacak mıydık yoksa biran önce yola koyulup, nerde olduğumuzu ve nereye gittiğimizi bilmeden kaçmaya mı çalışacaktık? İkincisi çok cazip görünüyordu ancak mantıksızdı ve zamanımız gittikçe azalıyordu. Sonunda her şeyi göze alarak cadıyı yakalamaya karar verdik. Üstelik zayıf noktasını bildiğimiz için bir şansımız olabilirdi.

Onun hala evin içinde olup olmadığını bilmeden, daha önce yaptığımız gibi bütün odaları kontrol ediyorduk. Her köşeyi dikkatlice arıyorduk, tavandaki kirişleri bile. Ve bu kez hazırlıklıydık, hepimizin elinde duvarlardaki dekorlardan aldığımız gerçek silahlar vardı. Dayım elindeki 45lik Colt’u dikkatlice taşırken, zihninde geçmişinin bir yansıması olarak “Keşke bunun yerinde FN Five-Seven ya da HK USP olsaydı.” diye düşünüyordu. Yengem belindeki Baretta’ya dokunmaya korkarken elinde bir katana taşıyordu. Bense küçüklüğümden beri ilgi duyduğum bir çift Sai’yi özenle almış, üçüncü bir taneyi de kemerime takmıştım. Kendimizi X-Files ve Resident Evil karışımı bir şeyin içinde gibi hissediyorduk.

Çatı katını ve mahzeni kontrol etmeden önce, batı tarafındaki büyük salona gelmişti sıra. Batı Salonu, cephesindeki sık ve yüksek ağaçlar yüzünden, gün batarken sadece yarım saat kadar kısa bir süre güneşe maruz kalıyordu. Gün batarken ağaçların dallarından kurtulabilen ışık demetleri, pencerelerden süzülürken yalnızlık hissinin ağır bastığı bir hüzün duygusu yansıtırlar adeta. Daha önceki ziyaretimizden aklımda kaldığınca Rönesans’ın taş sokaklarına benzeyen bu odanın oval bir yapısı vardı ve içindeki her şey beyaz mermerdendi. Oval odanın batı tarafında bulunan dört adet, oldukça geniş ve tavana kadar yükselen mermer çerçeveli camlardan bir kısmı çatlamıştı ve bazı yerlerinde küçük kırıklar vardı. Pencerelerin yanındaki kirişler, tavandaki süslemeler, orada burada kimisi devrilmiş büyük vazolar… Her şey mermerdendi. Etrafa saçılmış kan kırmızı kadife kumaşlar bu odaya büyülü bir hava katıyordu ve pencerelerin kırık kısımlarından içeri girebilen gül yaprakları da bu durumu destekliyordu doğrusu.

Arayacağımız odaların sayısı azaldıkça daha dikkatli ve olabildiğince sessiz davranmaya başlamıştık. Batı Salonu’nun ağır, ahşap kapısını açarken etrafın birden soğuduğunu keskin bir şekilde hissetmiştik. Yaşlı kapı, kendinden beklenmeyecek derecede gıcırdamadan açılmayı başarmıştı ve biz gördüklerimiz karşısında, sırtımızın neden buz kestiğini anlamıştık. Eva’yı, yani cadıyı bulmuştuk. Saklanması en mantıklı olan yerde… Batı Salonu’nda… Aslında onu mahzende bulacağımızı düşünmüştük, çünkü güneş ışınlarının oraya ulaşması imkânsızdı fakat anladığımız kadarıyla, mahzenden hayatını tehlikeye atacak kadar çok nefret ediyordu.

Mermer salonun tam ortasında, onu ilk gördüğümüzde olduğu gibi sırtı bize dönüktü ve bilinçsizce oturuyordu. Ama bir değişiklik vardı, kanatları değişim geçirmişti. Kanatları yoktu sanki ama vardı işte. Tıpkı ışıktan yapılmış gibiydiler. O tuhaf deri yığının yerinde şimdi kırmızı renk bir ışık, bir parıltı vardı. Tül kadar ince, tüy gibi hafif görünüyordu ve dokunsam elim içinden geçecek gibiydi. Şimdi bir ucubeden çok bir periye benziyordu.

Kanatlarından yayılan ışık, kaynağına yakın olduğu bölgede daha yoğundu ve tavana doğru yükseldikten sonra yine o Samanyolu şeklini oluşturuyordu. Işığın içinde, kanatlarında da olduğu gibi peri tozuna benzeyen zerrecikler dolaşıyordu. Belki mahzende uyuyarak geçirdiği onca yıl boyunca kanatları matlaşmış ve solmuştu ama şimdi kendini toparlamış görünüyordu. Hatta eskisinden de güçlü olabileceğini düşünüyorduk.

Dejavu… Sanki düşüncelerimizi duymuş gibi kıpırdanmaya başlamıştı. Howell’dan öğrendiğimiz kadarıyla, onu ancak kanatlarına saldırarak durdurabilirdik lakin bunu nasıl yapacağımıza dair bir fikrimiz yoktu. Biz düşünürken, Eva’nın saklamaya çalışırmış gibi kıkırdaması, aslında uyumadığını anlamamıza yetmişti. Derken küçük kız oturduğu yerden yavaşça arkasına döndü ve artık aşina olduğumuz o şizofrenik kahkahasını attı kısa bir süre. Ardından kahkahasını yarıda kesip öfkeli bir bakış fırlattı. İçlerinde alevler yanan simsiyah gözleri ve alaycı bir tebessümle kıvırdığı dudaklarıyla küçük bir çocuktan çok aklını kaçırmış bir katile benziyordu. Howell’ın baba yüreğini kandırmaya yeten küçük bedeni bize etki etmiyordu. Zaten Eva’dan geriye bir şey kalmadığı da çok açıktı.

****

Eva…
Aklında dönüp duran bin bir düşünceyle bize bakıyor, yıllardır ilk defa birilerini görmenin şaşkınlığını üzerinden yeni yeni atıyordu. Bizse bu defa hazırlıklı olmanın verdiği üstünlükle ilk olarak hangi tarafın saldırıya geçeceğini merak ediyor ve içimizdeki tuhaf tedirginlikle savaşıyorduk. Sonra hiç beklemediğimiz bir şey oldu; yaratıktan tavana doğru dönerek yükselen ışığın rengi gittikçe açıldı ve en sonunda bembeyaz bir parlaklığa ulaşınca, uğultulu bir şekilde içten dışa doğru patladı. Bize hiçbir zarar vermeyen ışık; halkalar halinde duvarlara çarptıktan sonra gittikçe küçülerek geri döndü ve yaratığın avuçlarında küçük, yuvarlak ve bembeyaz bir küre halini aldıktan sonra yavaşça yok oldu. Patlamayla birlikte odada yankılanmaya başlayan kristalimsi ezgi de küreyle birlikte solmuştu.

Şimdi ‘Eva’ şafak yıldızı kadar ihtişamlı görünüyor, çevresinde bir süre döndükten sonra yok olan ve bunu gelişigüzel tekrar ederken kuyruklu yıldızları anımsatan kırmızı-turuncu arası değişken renklerdeki ışıklarla peri kraliçesine benziyordu.

Biz bir savaşın çıkmasını beklerken, yaratık konuşmaya başlamıştı. Sesi yankılı ve pürüzsüzdü, bazen fısıltıyla bazense gücenme rolü yapan küçük bir çocuk gibi konuşuyordu.

“Annem, beni kurtarmak için geleceğinizi söylemişti. Yine kovalamaca ya da saklambaç oynamak ister misiniz? Bence çok eğlenceli oluyor.” Biz daha bunun ne demek olduğunu düşünemeden “Haydi öyleyse oynayalım!” diye bağırmıştı. Yengem ne yaptığını bilmeden “Senin… annen kim?” diye sorduğunda, üçümüzde birbirimizle bakışmıştık. Sanırım onun Eva’ya ait bir şeyler taşıyıp taşımadığını anlamaya çalışıyordu.

“Jean. Annem Jean… Onu tanımıyor musunuz?” yengemi işaret ederek devam etti “O tıpkı sana benziyordu. Bende karnındaki kız gibi annemin karnındaydım ona şey olmadan önce…o…” acı veren bir şeyi hatırlamış gibi biraz durakladıktan sonra bağırmaya başladı “Bütün o kötü insanlar annemi yakmadan önce.” Öfkeyle yumruklarını sıkarken başını hafifçe sol tarafta yerde duran bir vazoya çevirmiş, zihnini devrilmiş vazonun çatlaklarıyla oyalamaya çalışırken bir yandan da sakin kalabilmek için derin derin nefes alıp vermeye başlamıştı.

 Bakışlarını vazonun çatlaklarından ayırmadan “Yakalandığında bu odadaydık. Pencereden dışarıyı, dökülen gül yapraklarını izlerken bir yandan da korkmamam için bana şarkı söylüyordu. Bizi korumak için hiçbir şey yapamamıştı çünkü güçlerini kullandığı zaman ölebilirdim. Beni öldürmektense hayalet olmayı seçmişti.” Diye sakince mırıldanmıştı. Bir süre derin sessizliğin içinde nefes alıp verişlerimizi dinlerken olup biteni düşündük.

Anlaşılan buranın ilk sahibi Jean yakılmadan önce hamileydi ve bir şekilde bebeğinin ruhunu Eva’nın bedenine bağlamıştı. Tabii bunu yapmasındaki yegâne amacın kızını korumaktan çok intikam almak olduğu çok açıktı. Üstelik evin tarihine bakılırsa bunu fazlasıyla başardığı da aşikârdı. Bu olaylarla hiç ilgimiz olmadığı halde bize de zarar verir miydi emin değildik. Peki, ama bütün bunları neden anlatıyordu sanki? Belki de tekrar yalnız kalmadan önce bütün öfkesini kusmak ve bizi şaşırtmak hoşuna gidiyordu. Yinede, söylediklerini zihnimde defalarca başa sarmamdan sonra, şizofrenik bir katil olmasına rağmen tüm o yaşadıklarının ardından üzgün olmalı diye düşünmekten kendimi alamamıştım.

“Üzgündüm ama artık değilim. Annem oynamam için bana Eva’yı vermişti ancak o çok korkaktı ve sürekli ağlıyordu. Bu yüzden annem; Eva’nın bedenini tamamen alırsam hayalet olmaktan kurtulacağımı, daha güçlü olacağımı, daha çok oyun arkadaşım olacağını söyledi ve işte buradayım. Hem de çok eğleniyorum.” Zihnimizi okumasından nefret ediyor, umarım her şeyi duyamıyordur diye dualar ediyorduk. Eğer onu öldürme niyetiyle geldiğimizi bir anlarsa, ne tür manyaklıklar yapardı kim bilir. Düşüncelerimiz konusunda emin değildik ama neyse ki içeri girerken saklamayı akıl ettiğimiz silahları fark etmemişti.

Zamanın ve mekânın, gerçeğin ve hayalin, doğrunun ve yanlışın arasındaki tutarsızlıklar; mantığımızın, duygularımızın ve amacımızın birbiriyle çatışmasına neden oluyordu. Onu gerçekten öldürmemiz gerekli miydi? Bir ucube de olsa hala bir çocuktu ve bizi korkutmaktan başka bir şey yapmamıştı. Bir uzlaşma yolu bulamaz mıydık? Belki hafızalarımıza ve eşyalara ne olduğunu söyleyebilir, hatta bize yardım bile edebilirdi. Peki ama bu düşündüklerimiz bizim kendi düşüncelerimiz mi, yoksa yine o cadı numaralarıyla falan kandırılıyor muyduk? Anlamak ve bir kara varmak çok zordu…

****

“Benimle oyun oynayın dedim size!” kelimeleri bastırarak ve tane tane konuşmuştu. Bu tehdit yüklü emirden sonra sinirlerimizi geren çığlık benzeri bir şey savurdu boşluğa. Bugüne kadar birçok korku filmi izlemiş ve bir o kadar da şizofrenik karakter tanımıştım. Filmlerden onlara nasıl yaklaşılması gerektiğini az çok öğrenmiştim fakat bu yaklaşım gerçek hayatta geçerli miydi emin değildim. Tabii buna gerçek hayat denebilirse… Yinede geçmişinin çoğu kısmını hatırlamayan birisi olarak, kaybedecek pek fazla bir şeyim yoktu, denemeliydim, en fazla ölürdüm hepsi bu.

Bazen uzaklaşan, bazense yakınlaşarak bizi ürküten soğuk hava dalgası, sanki bir varlığa aitmiş gibi çevremizde dolaşıp duruyordu. Dünü, kendi gözlerim ve varlığımla yaşamış olmasaydım; pencereden görünen manzara karşısında, bir gün önce temmuzun ortasında olduğumuza inanmazdım. Dışarıda, rüzgârsız bir havada, pencerelerin pürüzsüz yüzeylerinden kayarak geçen bembeyaz kar taneleri sinirlerimize meydan okuyordu adeta…

Bütün bunları; tiyatroda hiç kimseden çıt çıkmazken, tek bir kişinin kalkıp da sinir bozucu bir şekilde telefonla konuşmasını görmezden gelmek gibi bir kenara bıraktım ve senaryosunu bilinçaltımın yazdığı blöf oyununu oynamaya başladım…

“Üzgünüm, bizi bu şekilde korkutmaya devam ettiğin sürece seninle oyun oynamamız imkânsız!” ben bunları söyledikten sonra dayım ‘ne yapmaya çalışıyorsun, aklında ne var?’ dercesine göz kırparken, küçük kızın yüzündeki hayal kırıklığı amacıma ulaştığımın göstergesiydi.

“Ben korkunç muyum? Belki… Ama sizi korkutmayı ben istemedim. Aklınızda dönüp duran düşüncelerle korkmak isteyen sizsiniz. Üstelik buraya gelip, bana yardım etmeyi kabul eden de sizsiniz. Yoksa hatırlamıyor musunuz?”  ne demeye çalışmıştı, söyledikleri doğru olabilir miydi? Ya, o da bizimle oyun oynuyorduysa… Ona güvenmek pamuk ipliğinde yürümek gibiydi.

Artık kesinlikle düşünceleri duyabildiğine inandığım yaratık “Ben yalancı değilim!” diye bağırdıktan sonra derin bir nefes alıp, sinirle açılan kanatlarını uçları yerde sürünecek şekilde sırtına tekrar katladığında sakince devam etti. “Size zarar verecek olsaydım…” düşünüyormuş gibi tavana bakmaya ve sağ elinin işaret parmağıyla yanağında ritim tutmaya başlamıştı “…içeriye girdiğinizde aptalca saklamaya çalıştığınız silahları pencereden dışarı atar, sizi de çoktan un ufak ederdim. Hatta en başında mahzenden çıktığımda peşinizden gelir ve daha siz ne olduğunu anlayamadan, oturma odasındaki kütüphanenin gizlediği bölmede tek tek alırdım canlarınızı!” Tanrım! Söylediklerini, şu anda küçücük olduğunu hissettiğim beynimde yorumlamak imkânsızdı.

Biz bir türlü cevap veremeyince, kızgın bakışlarını yumuşatıp devam etti “Sanırım artık bana güvenebileceğinizi anladınız. Şimdi lütfen silahlarınızı, ben pencereden atmadan önce cebinize falan kaldırın. Ulaşabileceğiniz bir yerde olsun çünkü ilerleyen saatlerde onlara ihtiyacınız olacak zira benim güçlerim bile size yardım edemeyecek.” Bizi endişelendiren ve merakta bırakan bu son cümlesini açıklamamış, henüz vakti değil diyerek tüm ısrarlarımıza rağmen geçiştirmişti.

Bir süre; bu garip ortamda yaşadığımız tuhaflıklara şahitlik eden mermer heykelciklerin ve melek figürü şeklindeki kabartmaların, tavandan üzerimize fırlattıkları ürkütücü bakışlar altında, neler olup bittiğini konuşmaya devam ettik.

Bir insanın bedeni ve doğmamış bir çocuğun ruhunun karışımı olan bu yaratığın henüz bir adı olmadığını öğrendiğimizde; kızın gözlerinden geçen bir hüzün bulutu, kalbinin ne kadar kırık olduğunu anlamamızı sağlamış ve aynı zamanda onun kalbindeki kırığı kendi kalbimizde de hissetmiştik.

“Bir isminin olmasını ister miydin?” diye sorduğumuzda gülümsemek isteyen dudakları aşağıya doğru kıvrılmış ve “Kim istemez ki… Ama annem kendi işlerinde o kadar yoğun ki çoğu zaman benim varlığımı günlerce unuttuğu bile oluyor. Onun düşünebildiği ve önem verdiği tek şey insanları buradan uzak tutmak.”demişti.

Bunun üzerine ona bir isim önerdiğimizde, gözlerinin yaşarmasına aldırmadan o tanıdık şizofrenik kahkahasını atarak ne kadar sevindiğini belli etmişti. Kahkahası artık korkunç gelmiyordu, tamam biraz ürkütüyordu ama korkunç değildi. ‘yaratık’tan sonraki yeni ismiyse ona tam uymuştu; Amelie…

Amelie yıllarca annesinin öfkesine boyun eğmiş, istemediği halde bu öfkeye kendisi de tutularak bu evde yaşamaya çalışan onca insanı ve akrabalarını katletmişti. Kilitli olduğu halde bunu nasıl yaptığına gelince; güçleri sayesinde insanlara huzur vermeyen rüyalar göstermiş, korkunç seslerle insanların akıllarını kaybetmelerini ve birbirlerini çeşitli yollarla öldürmelerini sağlamıştı. Bunca zaman Jean’ın da boş durmadığını söylememe gerek bile yok sanırım. Tabii kaçmayı başaran birkaç kişi de, evde dönen o tuhaf olayları her yerde anlatmıştı.

En sonunda, bölge insanları bu korkutucu olaylara bir son verebilmek için; özel güçleri olan birtakım insanları kendi saflarına çekerek, bu evle birlikte içinde her ne varsa yakmaya karar vermişler. Hatta en son giriştikleri saldırıda, bunu az daha başarıyorlarmış. Jean’ın güçleri onların sayısı karşısında zayıf kaldığı için fiziksel ve metafiziksel saldırılara karşı koymakta zorlanmaya başlamış. Hakkında fazla bir şey hatırlamadığımız bu evde, bu olayları yaşamaya başlamamızın sebebi de işte buymuş; Amelie’yi ve burayı korumak… Bunun nasıl olduğuna gelince, açıklayamadığımız daha birçok konuyla birlikte bunu da Jean geldiği vakit öğrenecekmişiz. Bu arada Jean’ın nerede olduğuysa tam bir muammaydı…

****

Çevremizde dönüp duran ve sürekli yer değiştiren soğuk hava dalgası iyice sinirlerime dokunmaya başlamıştı. En sonunda dayanamayıp “Yeter artık, kes şunu yapmayı. Sinirlerimizi hoplatmak hoşuna mı gidiyor?” diye bağırdığımda; önce neden bahsettiğimi anlamamış, biran için bakışlarıyla zihnimi dikizleyip ne demek istediğimi anladıktan sonraysa kıkırdayarak cevap vermişti “Bunu yapan ben değilim ki.” Biraz durup gülmeyi kesebildiğinde ancak devam edebilmişti “O annem. Sadece geceleri ortaya çıkabiliyor, gündüzleriyse bu şekilde var olabiliyor. Bunu sizin anlamanızı bekledim ama düşünceleriniz tahmin ettiğimden de sınırlıymış.”

Mahzende geçirdiği onca yıl boyunca kendince espri anlayışı geliştirmişti anlaşılan ama haklı olduğu da bir gerçekti. Howell’ın gün ışığında etkisiz kalıyor diye bahsettiği Jean’mış, oysa biz ne sanmıştık; en başından beri saklandığımızı sanırken devekuşu gibi başımızı kuma gömmüşüz meğer… Eğer Amelie ciddi ciddi bizi avlamak isteseydi çok fırsatı olmuştu gerçekten. En çok da mutfakta saf saf yemek yediğimiz zamanı düşününce yüzümüze yumruk yemiş gibi hissediyorduk. Bütün bunların üzerine geçmişten bir yerlerden hatırlayabildiğim bir düşünce zihnimin altın tahtına oturmuştu istemsiz “Keşke imkânım olsaydı da Sherlock’un beyniyle evlenseydim ya da daha iyisi onun zekâsını kendime nakil ettirebilseydim…”

Zamanın dengesizce akıp gidişini izlerken, ne kadar yorgun olduğumuzu görmezden gelmeye çalışarak Jean’ın ortaya çıkacağı saati bekliyorduk. Stresimizi azaltmak için; kırık camlarından içeri süzülen rüzgârın dans ettiği Batı Salonu’ndan ayrılıp, peşimize takılan Amelie ile birlikte mutfağa geçmiş kahve içiyorduk. Amelie ise “Böyle şeylere ihtiyaç duymuyorum” dedikten sonra ona uzattığımız fincanı geri çevirerek, zihnimizi dikizleme işine geri dönmüştü. Bizi incelenmesi gereken birer denekmişiz gibi dikkatlice izlemesi tedirgin olmamıza neden oluyordu. Üstelik bakışlarının düşüncelerimizin içinde gezindiğini yakıcı bir şekilde hissediyorduk.

Ben, mutfağın tam ortasında yer alan ahşap masada oturmuş, kahve köpüğü gibi sönüveren düşüncelerimi yakalamaya çalışırken; yengem yorgunluğuna daha fazla dayanamayıp, pencere kenarındaki geniş divanın rahatlığında, dayımın dizinde uyuyakalmıştı. Bu tuhaf yerde, bir sonraki saniye ne olacağını kestirmek imkânsızdı; bu nedenden dolayı, dayım da ben de uyumaya ve dinlenmeye cesaret edemiyorduk bir türlü.

Bütün o akıl karışıklıklarının içinde emin olabildiğimiz bir şey vardı: Jean’a tam anlamıyla güvenemezdik. Kızını koruma işimiz bittiğinde –ki bu işi henüz kabul etmiş değildik– bizi öldürmeyeceğinin garantisi yoktu. Şuan bize ihtiyacı olabilirdi fakat daha sonra üzerimizde çeşitli işkence deneyleri yapmayacağını nerden bilebilirdik ki? Üstelik gündüzleri de yaşayabilmek için içimizden birinin bedenini ele geçirmeyi isteyebilirdi. Amelie bu düşüncelerimize itiraz edip, sürekli olarak bize zarar vermeyeceklerini söylüyordu fakat o doğru söylüyor olsa bile daha bir çocuktu ve annesi tarafından kandırılıyor olabilirdi. Ne olursa olsun Jean’a temkinli yaklaşmamız şarttı, ne de olsa burada esir olan bizdik ve başımıza ne geleceği belli değildi…

****

Bir süredir aklıma takılan bir şey vardı ve Amelie’nin bakışlarından, bunu sormamı beklediğini anladığımda daha fazla dayanamayarak merakımın zaferine ters ters baktım… “Kuzenimin kız olduğunu söylediğin zaman… bunu nerden bildin? Biz henüz kız ya da erkek olduğunu bilmiyorduk. Bu durumda düşüncelerimizi görmüş olamazsın.” Ben anlamaya çalışan gözlerle ona bakarken, o merakımın zaferine tebessüm etmekle meşguldü. En sonunda “Tek yeteneğim zihin okumak değil, daha birçok farklı şey yapabiliyorum. Algılama yeteneğim sizinkinin çok üstünde ve unuttuysan hatırlatayım ben bir cadının kızıyım. Annemin yetenekleri bende de var. Şuan bir yetişkin olmadığım için annem kadar güçlü olamıyorum ancak yıllar geçtikçe güçlerim daha da artacak ve onun kadar yetenekli olabileceğim.” diye açıkladığında merakım su yüzeyinde gezinmiyor adeta sörf yapıyordu.

Tamam, insanların zihinlerine akıllarını karıştıracak ve delirmelerine neden olacak düşünceler ekleyebiliyordu, düşünceleri okuyabiliyordu ve eşyaların yerini değiştirmek ya da yok etmek gibi bir yeteneği de vardı; ancak daha fazlasını yapabildiğini şu ana kadar sadece tahmin etmiştim. Bunu öğrenmekse daha fazla akıl karışıklığından başka bir şeye yaramamıştı, üstelik iştahlı merakım da iyice kabarmıştı.

Peki ama Amelie güçlendikçe insanlara zarar vermeye devam ederse ne olacaktı? Kendi canımızı kurtarmak için, gelecekte onca insanın acı çekeceği gerçeğine göz yumarak Amelie’yi koruyacak mıydık? Kendi canımıza karşılık, onca insanın canı…

Buraya alıştığımızın bir göstergesi olarak, tuhaf zaman dilimlerini görmezden gelmeye başlamıştık; bu nedenle, havanın karardığını fark etmemiştik bile. Dayım cadılarla ilgili bir kitabı karıştırıyor, yengem uyumaya devam ediyordu. Bense çevremdeki soğuğun hareketlendiğini fark edince, zihnimdeki düşünceleri kendimden uzaklaştırmış, havanın kararmasından sonra olacaklara odaklanmıştım. Artık Jean ile konuşma vakti gelmişti… Dayımı uyarıp, elindeki kitabı bırakmasını sağladıktan sonra yengemi uyandırıp uyandırmama konusunda kararsızlık yaşamıştık. Fakat bizim bir şey yapmamıza gerek kalmadan, yengem ürkerek uyanmıştı. Anlaşılan Jean onun da dinlemesini istiyordu…

Soğuk hava dalgası birkaç bölüme ayrılarak, hızlandırılmış elektron parçaları gibi çevrede dönmeye başlamıştı. Bununla birlikte biz de sırtımızı duvara dayayarak Jean’ın ortaya çıkmasını beklemeye koyulduk. Bir süre sonra soğuk hava parçaları mavimsi bir renge büründü ve uğultulu bir şekilde çevremizdeki dansına devam etti. Buz gibi soğuk mavi dalgalar, saf enerjinin kristalimsi berraklığıyla nihayet odanın ortasında toplanıp bir araya geldiklerinde, saçtıkları parlaklık artmış ve çıkardıkları uğultulu ses bir kadının acı dolu nidasına dönüşmüştü. En sonunda mavi dalgalar gittikçe küçülerek havada asılı duran, ufacık, parlak bir küreye dönüştüğünde Jean’ın ruhu belirmeye başlamıştı.

Biz, onun Casper gibi mavi bir bulutsu olarak kalacağını düşünürken; o, ete kemiğe bürünmüş, normal bir kadın olmuştu. Tabii alnında bulunan küçücük, parlak mavi ışığı saymazsak… Bu şekilde tıpkı, bir elf olan Arwen’e benziyor ve onun kadar zarif görünüyordu. Aslında bu benzetmeyi yapmamda ‘Akşamyıldızı’nınki kadar güzel saçlara ve kusursuz gri gözlere sahip olmasının rolü çok büyüktü. Amelie gibi onunda kanatları vardı ve tek farkı rengiydi; buz mavisi kanatları, bir tül gibi sırtından aşağıya sarkıyordu. Üzerindeki gri renk uzun elbiseyle 19yy hanımefendilerini yansıtıyordu kusursuzca.

“Öyle bir şey olmayacak…” sesi güçlü ve pürüzsüzdü fakat biz ne dediğini anlayamamıştık. Soran bakışlarımız ve “hıı?” diye çıkardığımız soru niteliğindeki garip seslerden sonra, beni hedef göstererek açıkladı. “Biraz önce düşündüğün şeylerden bahsediyorum. İnsanlara zarar vermeye devam etmeyeceğiz. Zaten buna gerek de kalmadı fakat hala bizi rahat bırakmak istemeyen insanlar konusunda bir söz vermemi beklemeyin benden.”

Onu biraz da olsa anlıyordum açıkçası. Birileri benim aileme zarar vermeye kalksa ben de aynı şekilde davranırdım. Hem kemerimdeki Sai’leri de bu sebeple taşımıyor muydum? Evet, zamanında vahşete neden olarak hata yapmıştı ama şimdi kızını ve evini korumaktan başka bir şey istemediğini açıkça söylüyordu. Lakin acele karar almamakta fayda var diye düşünmemize engel de olamıyordu.

Sonunda kaçınılmaz olan teklifi yapmıştı. “Bütün bunlara son vermeme yardım edin, ben de sizi kendi zamanınıza geri göndereyim.” Bunu tahmin ediyorduk aslında – ya benimle birlikte bu evde yan, ya da özgürlüğünü kazan– hayatımız üzerine kumar oynamamızı istiyordu resmen…
Jean
3.Bölümün Sonu
Sessizgemi